Dolunay mı o?
Ekranımda beliren resme daha bir dikkatli bakıyorum. Dolunay var mıydı o fotoğrafı çekerken diye düşünüyorum. Kendi hafızamdaki dosyaları açıp kapatıyorum o günlere ait. Fotoğrafı 2024’de Christmas tatilinde gittiğimiz Budapeşte’de çekmiştim. Şehrin Tuna nehrine de bakan bir buz pistinde kayanları gösteren, masmavi gökyüzü altında sert ayazı olan bir kış fotoğrafı. Ama gün içinde bir saat idi aslında, nerden çıktı dolunay diye bir soru oluşuyor kafamda. Öte yandan pekala olabilirdi de tabii, ay gün içinde de gökyüzünde asılı bir tablo gibi duruyor sonuçta sen gör ve ya görme. Ama dolunay zamanı mıydı? Gerçekten var mıydı. Çok hastaydım o seyahat boyunca, o yüzden mi atladım acaba diye de tasalanıyorum. Sonra pek güzel olmuş, nasıl da denk gelmiş deyip geçiyorum.Gerçek hayat çağırıyor.
Aradan zaman geçmiş telefon ekranımda başka bir resim var şimdi. Uygulamayı öyle ayarlamışız çekilmiş fotoğraflardan seç beğen göster şeklinde. Var olsun pek de heyecanlı oluyor şimdi ne çıkacak acaba diye bekliyorsun. Radyoda çıkacak şarkılardan fal tutmak gibi. Hani sıradaki parça tüm sevdiklerimize gelsin diye heyecanla beklediğimiz, artık ne çıkarsa bahtımıza. Ara Güler’in dediği gibi rastgele çekilen fotoğrafların daha güzel olması gibi, rastgele dinlediğimiz şarkılar da daha bir bize hitap ediyor sanki.
İşte bu fotoğraf da da harika bir dolunay var yine.
Kabul etmeliyim artık bu görmekte olduğum beyaz daire biçimi dolunay değil. Ekranımda fotoğrafın üzerine binen dijital saatin dakika ve saatleri ayırmaya yarayan noktalarının altta olanı aslında.
Tıpkı insan hafızasında tutulan, üst üste binen fotoğraflar ve isimler gibi. Hatırlanmakta olana eklenen yeniler çıkarılan istenmeyenlerle artık o da ilk andaki kayıt gibi değil çoktandır.
Gülümsüyorum kendi şaşkınlığıma. Kendimi tebrik etmeyi de atlamıyorum bunu farkedebildiğim için, aferin sana, sende daha iş var diyorum.
Sonra ekranda resim değişiyor.

Okurken bakış açımızı da yan yatırmalıyız belki de..

Ekmekten çıkan küçük kitap diye başladı hikaye. Kitabın adı İskambil Kâğıtlarının Esrarı, yazarı ünlü Sofi’nin Dünyası kitabının da yazarı olan Jostein Gaarder.
Sofi’nin Dünyası’ni okumam gerekiyordu aslında ama beni biraz rahatsız eden bir kurgusu olunca fazla ilerleyemedim. Yazarın tarzını tanımak ve kendisine haksızlık etmemek adına bu kitabına başladım ben de. Ekmekten çıkan küçük kitap diye başlıyordu ilk sayfasının ilk cümlesi, dediğim gibi. Gözlerim harflerden kelimeleri toparlayıp aktarırken, beynim beni başka yerlere götürdü. Bozuk bir müzik kutusu gibi, yeni bir bilgiyi saklamak yerine eskilerden kendi istediği bir anı hatıra diski çalmaya başliyor bu aralar sıklıkla zaten. İşte şimdi de Merzifon’daki evimizin mutfağına, abimle kahvaltı için oturduğumuz mutfak masasına götürdü. Muhtemelen ben beş altı, abim de yedi sekiz yaşlarında olmalıyız. Masa üzerinde bir ekmek, bakkaldan yeni alınmış. Babamın keyifli sesini duyuyorum, fırıncının kızı bana mektup yollamış dur alayım diyen. Ekmek üzerindeki etiketi çıkartıyor. Okuma yazma bilmediğim dönemdeyiz ve tabii babamın her dediğini gerçek sandığım yaşlar. Fırıncının gerçekten de bir kızı olabilirdi, neden olmasın di mi. Ama o ekmek üzerindeki etiket şifreli bir mektup olabilir miydi gerçekten. Ya da babam gerçekten yıldırımı tutabilir miydi veya hep teklif ettiği gibi korkarsam ve hatta istersem benim yerine aşı da olacak mıydı gerçekten. Şimdiki aklımla düşünüyorum da gerçekten inanır mıydım onun beni umutlu güvenli hissetmem adına verdiği bu sözlere.
O yıllarda babam bize masallar anlatırdı, sobalı evde uykudan önce dönemi. Henüz televizyonda Adile Nasit’in programı yokken. Babamın masallarından bir tanesinde mini minnacık bir nene vardı, her şeyi minicik olan bir nene. Kendisi de dahil, nesi varsa işte evi, evinin kapısı, içindeki ve bir odada olması gereken her şeyin tek tek sayılarak nasıl da minicik olduğundan bahsedildiği bir girizgahı olan bu masalda sonra ne olurdu hatırlamıyorum, uykuya daldığım yer hep orası olsa gerek. Tabak çanak, koltuktan öteye gidemediğimiz bir masal. Bir de kuyruksuz çakal masalı var ki bakın onun sonunu biliyorum çünkü o masal interaktif olurdu, uykuya geçmek ne mümkün. Masalı dinleyen tüm çocukların adı geçerdi içinde muhakkak, bırakıp uyuyabilir misin. Torunları da o masalı dinleyebildi çok şükür. Dinlerken abimle babamın iki yanına yatardık düşünüyorum da cümle tam olarak şöyle miydi acaba bir kardeşiniz daha olsa onu da kafama koyacağız mıydı yoksa kardeşiniz gelince onu da kafama koyacağım mıydı. Zamanlaması, cümlesi öznesi yüklemi nasıldı bilmiyorum ama çok geçmeden gelmişti o kardeş ve babamın kafasına da oturmuştu. Sonrasında masalların yeniden dinlenmesi için torunların gelmesini beklememiz gerekmişti. Araya yaşam girdi de diyebiliriz.
Bugüne donersek yazar Justin Guardia’in bu kitabını Sesli Kitap uygulamasından dinlemeye ısrarla devam ettim. Okuma fırsatım olmadı, öğlen arasında dinlemiş oldum. İlgi çekici bir çocuk kitabı tarzında arada felsefi düşüncelere de yer veren bir romandı, kurgusu da değişik ve sürükleyici idi. Ama hala sözbirliği ile tavsiye edilen Sofinin dünyasını okuyamadım. Beynim ile içgüdüsel olarak hani o Ingilizce’de gut feeling denilen hislerimle karar verme isteği savaştı. Felsefi iletimi, karakterlerin mektuplar üzerinden aktarımlarına bir şey diyemeyeceğim sorun orada değildi. Sorun bir çocuğun hayatına bir yabancının ne kadar da kolayca giriyor olduğu ve bu çocuğun aslında beyni yıkanıyor diye düşüneceğimiz seviyede bir yönlendirme altında olduğunu görmemize rağmen anlatılanlar arzu edilen, beğenilen normlara uygun düştüğü için kabul edilen bir kurgu olmasına gerildim sanırım ve kitabı bitiremedim.
Geçtiğimiz haftasonu beraber kısa bir tatil yaptığımız arkadaşımla sohbetimizde kitapla olan didişmemin konusu denk geldi, kendimce haklı olduğum sebeplerimden bahsettim. Otuz küsür yıllık mühendislikten sonra bir de sosyoloji üzerine uzaktan eğitimle ikinci üniversitesini okumakta olduğu için bu konuya gereken bilgi ve daha farklı bir bakış açısı getirebilen arkadaşıma bir de buradan teşekkür edeyim ve öğrendiklerimi buraya da aktarayım. Bilenler bilmeyenlere anlatsın türünde görevimizi yapalım.
Sosyolojide bu konu, yani çocuk ve ebeveyn ilişkisi, çocukluk ve hatta toplumsal ilişkileri Aile Sosyolojisi altından bakılıyormuş diyerek başladı ve ekledi büyük ihtimalle kitabın yazıldığı dönemde şimdilerde bildiğimiz ve kabul ettiğimiz ve hatta yücelttiğimiz anlamda bir çocuk kavramı ve de onu koruması gereken bir yetişkin anlayışı yokmuştur diye. Kitap 1991 yılında ilk baskıyı yapmış. Çok da eski değil diye düşündüm yani hala benim hayal ettiğim gibi olmalıydı sanki diye hayıflanırken araştırmaya biraz daha devam ettim. Sosyolojide mikro bölümlerde aile içinde çocuğun bir birey olarak tanımlanmaya başlaması mesela 1980lere denk geliyormuş diye öğrendim. UNICEF, 1946 da kurulmuş ve hatta her ne kadar bizim Çocuk Bayramımızı 1924’de almışsak da bizim topraklarda da çocuğu birey olarak tanımak, onu korumak fikri ve yasaları ne kadar yerleşmiş ki diye düşünmeden edemedim. Bu bilgiyle tekrar düşününce daha anlamlı geliyor tabii kitap üzerine konuşulan her şeyin kurguya degilde içeriğe odaklanması.
Buradan da kendime yine hatırlatıyorum her kitapta romanda yazarın yazdığı dönemi, yazarın kendi düşüncelerini okuyoruz ve bir çoğunun benim yaşadığım dönemle alakası olmadığı gibi zaten aynı kişisel tecrübeye de sahip değiliz. Bu durumda okurken farklı ve hatta itici ve ya çekici güçlerle karşılaştığımı hissetmem çok doğal. Bunu cebimde ve aklımda tutarak okumalara devam.
Gelirken yanında ne getir,biliyor musun?
Sisten göz gözü görmüyordu havaalanından eve giderken. Güneşin doğmasına az bir süre kalmıştı eve vardığımızda ama biz yine de iyimser ve bilmiş şekilde, sabah siz uyanana kadar bu sis kalkar merak etmeyin demiştik. Ama kalkmadı. Ne o sabah ne de ertesi gün. Hafifledi ama şehrin havası hep var olduğu iddia edilen mavi gökyüzü, sapsarı güneş derecesine geçemedi. Hepi topu iki gün kalacaklardı.
Sen kalk ülkeler arası seyahat et, birkaç bina göreceğim değişik bir şehirmiş diye yollara düş, nazlı gelin misali yüzgörümlüğü istesin senden o şehir. Yıllardır görüşmemiştik ve ne güzel bizi görmeye geldiler diye düşünsek de onların asıl görmek istedikleri o pek ünlü binaları ile Dubai idi kabul edelim. Geldikleri saate kadar sis falan yoktu. Araba ile gittik almaya havaalanına sabah üçte. Dönüşte yani taş çatlasa bir saat sonra, arabanın önünü göremeyeceğimiz yoğunlukta bir sis vardı. Araçların sis lambaları etkili bir şeymiş test ettik onayladık. Bir de tabii sabahın erken saatinde yolların boş olmasının da yardımı oldu bu sürüşte. Tamamen içgüdüsel olarak bulutun içinde ilerledik. Tabii son üç yılınızda aynı yolu defalarca kullanmışsanız çıkışı kavşağı hatırlıyor insan. Dubai o kadar karmaşık bir yollar kavşaklar sistemine geçmemişti henüz, sene 2005. Bir tane Şeyh Zayed yolu var bir de Emirates Road dediğimiz otoban var kullanımda. Ara sokaklarda değilseniz sorun yok. Ara sokakların sorunu yerleşim bittiyse yol da bitiyor, yani hop çöl kumuna dalarsınız. Ama neyseki benim o ara sokaklarla işim yok. Gri zemin üzerinden güçlü neon ışıkları sayesinde fark edebildiğim bina reklam panoları bana yol tarif ediyor neyseki. Tam zamanında Ibn Batuta Mall’un yanına geldiğimi farkediyorum bu Jebel Ali liman kavşağına az kaldı demek. Denize paralel olarak uzanan ve Dubai’den Abu Dhabi yönüne giden bu cetvelle çizilmiş gibi olan dümdüz yolda bu kavşaktan çıkışı kaçırmamalıyım. Aksi halde hep birlikte Abu Dhabi’ye gitmiş olacağız arada başka çıkış yok henüz. Jebel Ali liman kavşağından çıkıyoruz ama limana değil karaya içeriye doğru kıvrılıyoruz. Bağlantı yolu kullanılarak daha iç taraftaki Emirates Road denilen o zamanların otobanına doğru gidilecek, sonra da Emirates Road üzerindeki dönel kavşak kullanılarak evimizin olduğu Green Community East Garden Apartments adlı siteye girilecek. Dubai şehir merkezinden uzakta sayılan bir köşede, çölün ortasında idi bizim ev, yani en azından ilk on senesinde diyeyim. Evin de içinde olduğu site 2004 yılında yapıldı. İnşaatın bitip de binaların teslim edildiği ilk gün taşındığımız daireyi görmek için bölgeye ilk gidişimde, bu şimdi kullandığımız yolun kenarında develer geziyordu. Site yapılıp ve daha sonra da insanlar yerleşince bu develer yerlerini kamyon kervanına bıraktılar. Hint asıllı, araçlarını süslemeyi pek seven şoförleri sayesinde üzerleri yanar döner janjanlı ışıklarla süslü kamyonlar tek sıra halinde yolun en sağ şeridinde dizilmiş yavaş yavaş ilerlediği bir kervan oldu o Emirates Road üzerinde her daim. Öyle bir kervan ki iki kamyon arasından geçecek bir araçlık yer bulmak sabır işi olur diye hoşlanmazdık ama o sis içinde sürüş sürecinde onların oluşturduğu ışıklı set beni rahatlatmıştı, eve gelmiştik işte.
Misafirlerimiz odalarına çekilirken, sabaha kalkar merak etmeyin dedik o bulut için ama kalkmadı. Cuma ve cumartesi günü nispeten hafiflemiş bir bulut içinde ilerleyip binaların ihtişamını değilse de kendilerini duvar diplerine kadar gelmek suretiyle görmeyi başardık.
Burj al Arab mesela, yelken otel diye geçen ve ölmeden önce görülmesi gerekenler listesinde olan hani. Diğer tüm turistler gibi bizim bahtsız ziyaretçilerimizi de Dubai’ye çeken oydu aslında. Konumu sayesinde sanki denize açılmış yelkenli imajını verdiği düşünülen o otelin önünde poz verilsin diye tüm turist gruplarının getirildiği yere biz de gittik tabii. Görüş net olmayınca binanın yanına kadar gittik hatta ve elzem fotoğrafımızı da çektik. Ama arkada denize ulaşan derinlik yerine gri bir fon üzerinde bir bina ve iki kişi olarak çıktı pozumuz ancak. O ikinci günün gecesi geç saatlerde yeter bu kadar eziyet diye düşünmüş olmalı ki sis kalktı gitti. Zaten sis kalkmasa onları Türkiye’ye evlerine geri götürecek olan uçak da kalkamayacaktı.
Gökyüzünde, o bulut senin bu bulut benim diye içlerinden süzülen uçağın bu bulutlar toplaşıp havaalanına indi diye kalkamaması da ayrı bir durumdur.
Fotoğraf deyince bir başka ziyaretçiyi daha hatırladım. Pek yetenekli bir fotoğrafçıydı kendisi. Siyah-beyaz film kullanır ve sonra da evinin banyosunda hazırladığı karanlık odada basardı fotoğrafları . Sağ olsun birkaç kere bana da izin vermişti o işlem sırasında yanında olabilmiştim. Negatifin pozitife geçiş yaptığı o mucize ana tanıklık etmiştim. Bir hafta sonu için topladı kameralarını ve tabii eşini de aldı geldi. Onun hayalinde sadece binalar değil çöl de vardı bu sefer. Uçsuz bucaksız çöl alanının fotoğrafını çekecek özellikle de tepecikler arasındaki kumların uçuşmasını yakalayacaktı deklanşöründe. Hayal bu idi ama gerçek olamadı, yapamadı. Dubai ona bu zevki yaşatmadı. Yağmurlu bir günde geldiler, yağmurda kaldılar ve yağmuru da alıp gittiler. Dört gün kaldılar, iki günü aralıksız olmak üzere toplam 3 gün yağmur yağdı, güneş onlara yüzünü hiç göstermedi. O yıllarda Dubai’de yılda hepi topu 4-5 gün yağmur yağardı aslında. Ömrü hayatında bu kadar yağmuru böyle kısa bir sürede görmemiş olan şehir neye uğradığını şaşırdı, yollarda göletler oluştu, evlerin damları aktı, havaalanı binası su aldı hem çatıdan hem pencerelerden. Yağmurun ara verdiği üçüncü gün biz çöle gittik yine de ama çölün tüm kum tanecikleri birbirine yapışıp kalmıştı sanki. Fotoğrafçımız yağmur var diye birbirine haber eden, sokağa koşup altında duran heyecanlı insanların fotoğrafını çekebildi ancak. Yağmura sevinen çöl insancıkları diye sergiye koyabilirdi istese.
İşte bu yüzden ziyarete gelirken ne getirelim diye sorana, Kendi güneşinizi yanınızda getirmeyi unutmayın derim, gerisi kolay.

Domates
Kantindeyim. Uzun olmasa da yine de var olan sıradayım.
Siparişimi verdim, hatta paramı da ödedim bekliyorum. Günün sabah erken saatine denk düşen, curcuna kalabalığı geçmiş aslında. Kantinde çalışanlardan sadece iki kişiyi görüyorum tezgah arkasında. Diğerleri içeride depo tarafında ya da yoğun geçen sabah dalgasından sonra hak edilmiş bir istirahat halinde, yani sigara içmek üzere dışarıda olmalılar.
Ben sadece bir küçük baget ekmek istedim hatta içine de domates dilimleri koyacaklar extra ücreti ile. İşte o domatesler olmasaydı gerek kalmayacaktı beklemeye. Araya girip, benim ekmeği verseniz de ben gitsem de denmiyor buralarda, sıranı bekleyeceksin. O kadar ki bu sıraya girme alışkanlığı sokakta öyle ayakta dursanız bir dükkanın önünde çok değil on dakikaya sıra oluşur yanınızda.
Beklerken benim ekmeğimi kim verecek acaba diye kendimce çaktırmadan izliyorum tezgah arkasındaki sakin ve ahenkli çalışmayı. İleride benim siparişimi alan kadın makineden bir tost çıkarıyor, demek servis sırası bana gelmemiş. Bir başka kadın önceden alınmış siparişlerin aromalı yulaf sütlü kahveli içeceklerini yapıyor. İçerden yeni çıkan bir tanesi elinde bir kocaman kutuyla bana doğru geliyormuş onu farkediyorum şimdi. Tezgah arkasında ilerliyor hala, ama fırın benim tarafımdaymış ona geliyormuş meğer. Elindeki kutuda patatesler varmış, yaklaşınca gördüm. Kumpir yapılacak öğlen müşterileri için belli ki. Tek tek alıp patatesleri diziyor fırın tepsisi içine. Onu izlerken Ankara’ya gidiyor hafızam. Yıllar öncesinden bir fotoğraf çıkıyor karşıma. Bir masa etrafında 8-10 kişiyiz. Çok ama çok genciz hepimiz. Üzerimde beyaz bir gömlek ve mavi angora yeleğim var, bir de kot pantolonum. O mavi yelek hala duruyormuş da annem elime tutuşturduydu geçtiğimiz kış sağolsun saklamış, eh ben de kullandım desem. 35 sene sonra. Fotoğrafta başka ne vardı diye bakıyorum daha bir dikkatli. Masada bir takım yiyecekler, elimizde de yemekleri sunmaya yarayacak tutaçlar. 1990’ların baharında, üniversite ilk yılında, Fakültenin kermesi olmalı. Nasıl da heves etmiştik bir masadada biz satalım bir şeyler diye. Hepimizin yurtta kalıyor oluşumuzu engelden saymamış, hatta en kolayından kumpir yapıp satarız diye de olayı hafife almıştık. Kıtır vardı Tunalıhilmi‘de, sanırım ilk defa kumpir orada yemiştim. Görmüşüz ya patates fırınlanıyor, sonra da işte içine biraz yağ biraz peynir, üzerinede ne sos istersen koyuyorsun. Çözdük biz bu işi diyoruz. Hem ne kadar zor olabilirki. Tek bir sorun var diye düşünüyoruz, patatesleri nerede pişireceğiz konusu. Onuda gider, Kıtır’dan alırız diye üzerinde çok da tasalanmadan karar vermişiz. Kaça aldıkta kaça satacağız detayına girdik mi, tüm bunları bir peçeteye yazdık mı hatırlamıyorsam da sohbet sırasında çok keyiflice çözdüğümüz heyecanlı operasyon için gün geldiğinde yaşadıklarımız tabii ki çok başka. En basitinden kermeste satışların başlama saati 11:30 olarak belirlenmiş ya sabah erkenden gittik biz TunaliHilmi’ye orada bir aksaklık yok. Ama Kıtır’ın elemanları bize daha açılmamış gözlerle bakmışlardı ne işi var bunların bu saatte burada diye. Sanırım o zamanlar sabah kahvaltısı falan da vermiyorlardı ki hazırda hiçbir şey yoktu mekanda. Adamların orada olması bile tesadüf eseri gibiydi, öyle anlamsız alakasız bakmışlardı bize. Rica minnet fırını açtırdık o saatte açmıyorlarmış meğer, ısındı bir zahmet fırın, sonra da patatesler atıldı içine. Bu aşama tahminimizden daha uzun sürmüştü, pişmelerini beklememiz de cabası. Sonra da taksi ile gitmiştik Hacettepe’ye Sıhhiye kampüsüne. Allah’ım biz ne biçim hesaplamıştık bu işlemleri, alacağız satacağız hop olacak diye. Ne salaklık ne saflık. Fotoğrafta hepimiz gülüyoruz ama bir daha da yapmamaya yemin etmişiz o ayrı.
Bu arada kadın patatesleri koymayı bitirince fırının kapağını kapatıyor benim de anılarıma açılan kapağı kapatıp gerçek hayata dönmem gerekiyor. Kermesdeki masa etrafında çektirdiğimiz fotoğrafımızı da yerine koyuyorum. Hatırladığım kişilerden başka kimler vardı acaba orada diye bir ara fotoğrafın aslını da bulsam keşke.
Tezgah arkasındaki kadınla göz göze geliyoruz şimdi.
Size servis yapıldı mı diye soruyor, evet evet diyorum paramı ödemiştim sadece ekmek ve domates istiyorum. Ben bir iki dilim domates koyar herhalde demiştim, sağolsun en incesinden üç dilim yerleştiriyor ekmeğin içine. Teşekkür ediyorum bageti elime tutuşturduğunda, çıkıyorum kantinden.
Evden getirdiğim beyaz peynirimle domatesli ekmeğimi buluşturmak için koridoru bir çırpıda geçiyorum. Yok canım aç olmamla hiç alakası yok bu hızlı yürümenin. Koridorun diğer ucunda şirket çalışanlarına ayrılmış, mutfak tabir edilen ama aslında sadece alt kısmına üç tane tezgahaltı buzdolabının, üzerine de iki orta boyu mikrodalga fırın yerleştirilmiş bir tezgahdan ibaret odacıktayım şimdi. Bir de çay kahve yapacaksan diye sıcak su veren bir cihaz var tezgahta, yanına lavabo konulmuş bir de. Kupadaki sallama çay poşeti ile çay yapmak için sıcak suyu dolduruyorum. Buzdolabından çıkardığım saklama kabındaki peyniride ekmeğin içine domateslerin yanına koydum. Ofise geri dönebilirim. Masa başında yiyeceğim sandevicimi, beklerken yeterince zaman kaybettim emailler beni bekler.
Yarın mavi yeleğimi giysem mi?
Sadece ayak izinizi bırakabilirsiniz.
Yer yeşilli sarılı bir çayır. Üzerimizde bulutsuz en mavisinden gökyüzü. Yol boyu hem gidiş hem geliş yönünde gruplar halinde yürüyenlere katılmışız. Manzaranın muhteşemliği tepemizde parlayan güneşin bizi rahatsız etmesine izin vermiyor sanki.
Bugün yürüdüğümüz yer bölgedeki çiftlikler tarafından mera olarak kullanılıyor. Dünyanın bu yöresinde sadece ayak izini bırakacağından eminsen çiftlik sahipleri ekili tarlanın kenarından ve ya hayvanlarının otladığı meradan edeplice yürüyerek geçmene izin veriyorlar. Ekinleri ezmeden, inekleri koyunları rahatsız etmeden yürüyüp gidiyorsun. Köpekli gezenler için mesela özellikle uyarılar oluyor, tasmasız geçmeyin diye.
Yürüyüş boyunca öbek öbek gruplar halinde meraya yayılmış hayvanları görüyoruz. Gözlerinden huzur, vücutlarından sağlık fışkıran inekler daha düz alanları almışlar , ilerde yamaca doğru beyaz çakıltaşı gibi görünenler de koyunlar aslında. Biz pek akıllı insanlara göre onlar düşünmüyormuş ya, her gün önlerinden geçen bu iki ayaklı yaratıkları izlerken, akıllarından ne geçiyor diye onların yerine ben düşünüyorum. Mesela hep aynı insanlar diyorlar mıdır bizim için yoksa farkımızı görebiliyorlar mıdır. İddiaya giriyorlar mıdır acaba, bugün kaç tane şapkalı geçecek, ya da kaçı kısa boylu, insancası çocuk, olacak diye.
İrlanda’da arabamızla yaptığımız seyahatin batı kıyılarına düşen günlerindeyiz. Dört bir yanında, gidip kendi gözlerimle görmeden tahayyül edemediğim bir med-cezir ilişkisi yaşıyor okyanus ile. Seyahatimizin ilk gününde bizi şaşkına uğratmıştı ne yalan söyleyeyim. Yol boyunca kenardan size eşlik ederken bataklık hissi veren alanlar zamanı gelince, su seviyesinin yükselmesi ile yerine göre bir dere, ya da denizine kavuşmuş marina olacak ve sizi bu hali bile büyüleyen yeşili bol manzaraya su mavisinin tonları da katılacak sabredin. Marinada karaya oturmuş gibi duran irili ufaklı tekneler diplerini yalayan su dalgaları ile salınacaklar. İşleyişini anlayınca ve de kabullenince huzur veren bir döngü.
Bu, yaşamın bir parçası olmuş ilişki sonucu adanın çevresinde geniş kumsalların yanısıra deli dalgaların yarattığı, fantastik filmlere arka plan olmayı haketmiş ve hatta ilham olmuş bile diyebileceğim ürkütücü yar ve uçurumlar oluşmuş. Aralara da insanlar yerleşmişler. Bugun seyahat rotamız bizi pek ünlü , Cliffs of Moher diye bilinen yarların üzerindeki bir meraya getiriyor. İlle de bu manzarayı ben de görmeliyim diyen insanlar için lütfen ayrılmış daracık patikadan yürüyoruz, meranın asıl ve asil sahipleri ineklere saygıda kusur etmeyerek.
Meranın yayıldığı yarın açık kenarındaki uçurumun dibinde okyanus var. Yarı oluşturan kayalık yapı Pamukkale’nin travertenlerinin havuzlarını andırıyor. Ama burada kayalar koyu siyah renkteler. Dalgaların bıraktığı minik göllenmelerde kuşlar toplaşmış, hamam sefası yapıyor gibiler.
Patikanın bir yanına insanlar okuyup anlasınlar da dikkatli olsunlar düşmesinler, kurtarma ekiplerine gereksiz iş çıkarmasınlar diye uyarıcı tabelalar konmuş.
Ya peki bu hayvanları koruyan nedir diye düşünmeden edemiyorum. Meranın sahibi insanın rolü burada ortaya çıkıyor. Belli ki biraz da deneme yanılma ile gitmişler. Tahta çit yapmışlar önce ama yetmemiş olmalı ki onları durdurmaya, birde elektrikli hat geçmişler çitlerin üzerine. Açık havada, o en sessiz anda duyulan çıtır çıtır çıt sesi o elektrikli tellerden geliyor. Acaba kendilerinin korunmakta olduğunumu yoksa bir hapiste olduklarınımı düşünüyorlardır dünyanın en güzel manzarasına sahip bu inekler.
Dikkatli adımlarla, manzaraya hiç bir fotoğrafın hakettiğini veremeyeceğimizden gayet emin, hiç değilse içimize çekerek yürüyoruz. İlerde yamaç tarafında bir başka grup inek daha görüyorum. Onlar biraz daha geride kalmaya karar vermişler sanki demeye kalmadan bir hareketlenme oluyor ve koşmaya başlıyorlar. Demek onları da heyecanlandıran bir şeyler olabiliyormuş. Koştukları yönde elinde bir kova olan bir adam var. Ama hedefi inekler değil atlar aslında. Atları böylece yeni farkediyoruz. İnekler çağrının kendileri için olmadığını bir şekilde anlıyorlar ve duruyorlar. Herkes yerini biliyor köşesine çekiliyor, inatlaşma yok, açgözlülük hiç yok. Belli ki onların kovası ya da insanı başka.
Bu arada en az on tane at adamın çevresini sardılar bile. Mutlu bir kavuşma yaşanıyor gibi bir halleri var. Adam nerdeyse kayboluyor aralarında ama sanki bir şey bekleniyor gibi hissediyorum. Bakınıyorum etrafa, uzaklara, ne olabilir diye. Uçuruma daha yakın olan kısımda aradığımı buluyorum. Bir çocuk görüyorum, çok değil onlu yaşlarının başlarında bir çocuk bu. Yerinde yükselebildiği kadar havaya zıplayıp el kol hareketleri yaparak yönlerini değiştirmeye çalıştığı iki at daha varmış meğer o tarafta. Onları diğerlerinin yanına gitmeleri için ikna etmeye çabalıyor, belli ki çok açılmışlar. Neden sonra onlar da bir koşu diğerlerine katılıyorlar. Peşlerinden de çocuk koşuyor. Ekip tamamlanınca adam atların arasından çıkıyor ve meranın içlerine doğru yürümeye başlıyor. Atlar sakince onu takip ediyor. Insan eli doğaya değiyor ama bozmayabiliyor isterse.
Kayalık yar ne kadar sağlam görünse de yıllardır dalgalarla boğuşmaktan yorgun düşen bölgelerinin çökme riski var. Bu yüzden de bazı bölgeler artık insan erişimine kapatılmış. İzin verilen en uzak noktaya gidip dönüyoruz. Manzara gerçekten müthiş.
Dönüş yolunda denizi daha çok izliyorum. Uzaklarda irili ufaklı başka adalar ve onlara yolcu taşıyan tekneler gelip geçiyor.
Denize bakarken karadaki bir direk dikkatimi çekiyor. Üzerinde bir kuş var bana bakıyor sanki. Dürbünüm olmadığı için çok üzgünüm. O direk üzerindeki kuşu daha net görebilmeyi isterdim. Kuzey denizlerinin ünlü denizpapağanı Puffin olabilir mi diye telefonumun kamerasından görmeye çalışıyorum ama nafile. Net göremesem de ben onu farkedeyim diye kendince en güvenli mesafeden bana bakan başka ne olabilir ki. Ben Puffin olsun istiyorum.
Puffin gördüm ben diye de heyecanlanıyorum hatta.

Eskiler alırım
İngiltere’de eskiciler ne diye bağırarak geziyorlar diye soruyor İngilizce dersi verdiğim 3.sınıf öğrencim, öğrendiğimiz kelime eski kelimesi olunca.
Old kelimesi Türkçe’de eski demektir, demişim dersimizin bir yerinde, sorunuz var mı aşamasına geçince gelen ilk sorumuz olmuş bu soru. Eskiciler ne diye bağırarak geziyorlar?
Oğlumla üç dört yaşlarında iken yaptığımız benzer bir konuşmada da benim anneannem için o eski o yüzden yavaş gidiyor yorumu gelmişti mesela.
Bir kelimenin çocuk kafasında nereye tekabül edeceğini, bu afacan öğrencimin hayalinde neden eski deyince eskicileri düşündüğünü bilemiyorum tabii ama cevaben ona İngiltere’de eskici yok ki dedim, sonra derse devam ettik ama beni aldı bir düşünce.
Yani bir bakıma eskici var tabii ama öyle sokaklarda gezen,
eskiler alırım h-aaaanııııımmm
diye bir yandan bağırarak bir yandan da önündeki yıllanmış belki de taşınacaklarından da daha da eski bir el arabasını ittirerek, sokak sokak dolaşan adamlar yok. İnsanlar elden çıkartmak istedikleri eski eşya ve kıyafetlerini belirli yerlere yerleştirilmiş giysi kumbaralarına atıyorlar ya da ikinci el malzeme satan yerlere direk veriyorlar. Karşılığında öyle plastik leğen, mandal falan da almıyorlar.
Oysa benim de çocukluğumun sesleri değil miydi eski alan eskiciler ile sebze meyve, su, süt ve hatta tüp satan seyyar satıcılar.
domateees, biber, patlıcannnn...
Sepetler sarkıtılır ya da kendisi bizzat iner alırdı anneler. Hatırlarım mevsimine göre patates ve ya kavun aldığımız bir amca vardı mesela, istisnasız bizim eve, ta 4. kata çıkardı. Asansörsüz apartmanlardaydık ama hiç problem yoktu Ankara’da Emek mahallesi 83.sokaktaki daireye kucağı dolu dolu çıkardı.
Annen alırdı evde olsaydı! der bırakırdı, param yok desende, haftaya verirsiniz der giderdi. Orası kesindi haftaya yine gelecekti.
Seyyar satıcılardan sonra aklıma gelen sokak seslerinde küçük kamyonlarında tangur tungur sesler çıkartarak gürültülü bir şekilde biz geldikkk diye mahalleye haber veren tüpgaz satıcıları var. Bu sesleri boş tüpleri birbirine vurarak, ya da ellerindeki bir metal parçası ile bateri çalıyormuş gibi üzerlerine çarparak çıkartırlardı. Hatta dolusu ile değiştirdiği boş tüpü tekrar kamyona karpuz atar gibi atanlar da olurdu. İyi patlamamışız diyorum şimdi düşünüyorumda. Gerçi onlar yeni dolu tüpü taktığı zamanda bir gaz kaçağı var mı yok mu diye çakmağını çakarak bakarlardı. Biz de onlara bakardık. Tehlikesini onlar da bilirdi şüphesiz ama bu, bana bir şey olmazlara giden kendine güven midir yoksa kaderde varsa patlarız inancı mıdır bilemiyorum. Sonraları teknolojiden yararlanarak şarkılar falan çalmaya başladılardı hatta.
Ay-gaaazzz….tirinirim
Bu saydığım sokak sesleri Türkiyemin tüm sokaklarında duyulabilecek seslerden idi. Sütçüsü , yoğurtçusu, bidon su satıcısı, eskicisi hurdacısı, sebzecisi derken baya şenlikliydi bizim sokaklar seyyar alıcı ve satıcıları ile. Bir tek aşıcısı geçmedi ki Metin Akpınar aşıcı geldiiii hanıımmm diye seslenebilsin.
Sadece o şehre özel sesler de vardı.
Merzifon’da yaşadığımız ev askeri garnizona yakın olunca sabah ve akşam talimden dönen erlerin tempolu yürüyüş sesleri vardı mesela. Gün içinde ise faytonları çeken yorgun atların nal sesleri.
Eskişehir’de özellikle de şehir merkezinde iseniz şehrin olağan araç seslerine, kalkışlarından çok kısa süre içinde ses duvarını kırdıkları için pek bir yaygara çıkaran jetlerin sesleri karışırdı. 1. Ana Jet Üssünün şehire çok yakın olması sebebiyle talim uçuşu yapan tüm jetler şehrin üzerinden geçerdi. Ses duvarını geçen hem de bir değil iki jetin beraber olduğu bu uçuşların yarattığı gürültü sırasında sınıflarda ders kesilir, yolda karşılaşmış ayaküstü yapılan dedikodulara ara verilir, beklenir, kendi konuştuğunu duyabileceğin ortam sağlanınca kaldığın yerden devam edilirdi. İlk anlarda resmen ürkerdim, sonrasında alışıyormuş insan. Tıpkı nasıl önce şimşek sonra gök gürültüsü oluyorsa, havada iki jet böyle burunlarını dikmiş uçuyorlar diye gördüysen bekle gümbürtüsü de gelir birazdan durumu yani.
Bölgesine göre olan seslerden biri de bozacılara ait-miş! Soğuk kış gecelerinde duyulan Boooo zaaaaaaaaa çağrısı. Eskişehir’de Ankara’da ve İstanbul’da yani hemen hemen yaşadığım heryerde duyunca bu sesin bölgesel olabileceğini hiç düşünmemişim. Mevsimseldi evet çünkü boza kış aylarının içeceği idi, soğuk içilse de ama işte meğer şehirlere özelmiş, öyle her şehirde yokmuş. Ankara’da öğrenci evimizde bir akşam Antalya’lı ev arkadaşım sokaktan gelen nara gibi ama kaba olmayan, melodili sesi oyun oynayan çocuklardan sanmıştıda gecenin bir yarısında ne yapar bu çocuklar diye sormuştu, hem bilmediğine şaşırmış hem de gülmüştük geçen kişinin bozacı olduğunu öğrenince yaşadığı şaşkınlığa. Oysa bozayı bilmeyince bozacıyı da bilemezdin tabii.
Sonra çıktım geldim başka ülkelere şehirlere.
Dubai’de sokak sesi duymadım mı acaba diyeceğim ama sanırım Dubai’den aklımda kalan sesler klimaların bitmek tükenmek bilmeyen homurtuları olacak. Gerek araç içinde ve araç dışında, gerekse ev içi ya da evler arasında yaptığım yürüyüşlerde hep o klima sesi. Ülkenin gerçek halkının yaşadığı yerlerde varmıştır muhakkak kendilerine özgü sesleri ama onların içine giremeyince seslerini de duyamamış olduk. Ezanı çok sakin, dingin bir şekilde okuduklarını ve namazında yine aynı şekilde dışarıdan duyulacak şekilde kılındığını hatırlıyorum bak.
İngiltere’de büyük şehirde oturmadık, kendi halinde mutlu mesut bir köy bizimkisi. Köy dediğime bakmayın, 6 restoran, biri büyük iki süpermarket, 3 diş kliniği, 3 cafesi olan bir yer ama içinde yaşayanlar için hala bir küçük köy. Heathrow’un yoğunluğuna göre inmekte olan uçakları biraz daha dolaşsınlar diye hava sahamıza yolladığı zamanlar haricinde genelde sessiz olan bu köyde oldukça hareketli bir tren istasyonu var mesela. Londra’yı ülkenin batısına bağlayan ana hat geçer. Köyün sakinleri arasında bu trenlerin tiplerini, geçiş saatlerini dakikası dakikasına takip edenler de var. Tren düdüğünden bilirler hangi model, nereye gitmekte falan. Yan dal hattı olan Henley on Thames trenleri ise tam bizim evin arkasından geçer. Normal ana hattan hızlı trenler geçerken bizim hat baya baya tıngır mıngır giden trenlere hizmet eder. Bu tren seslerinden bir de Etimesgut’ta doğduğum evdede duyarmışız, ve ben hep sabahın o ilk treni ile uyanırmışım. Uykusuz ve yorgun annem için o dönemlerde öyle gelmese de oldukça sakinleştiren dinlendirici bir ses itiraf etmeliyim.
Sonbahar, kış ve nihayet ilkbahar derken sadece 8 ay kadar yaşadığımız Amsterdam şehrinden, bana bu evi hatırlatacak olan sokak sesi ne olabilir ki desem sanırım incecikten bir tıngırtı halinde, küçük metal parçalarının birbirine çarpması ile oluşan kendine has ritmi ile oturduğumuz evin ev sahibesinin balkonda asılı bırakmış olduğu rüzgar gülünün sesi olacak. Amsterdam rüzgarlı şehir nitekim.
Bir kelimenin hatırlattıkları, nerden nereye gittim geldim. Olur mu size de?
Her bir sesin kelimenin çağrıştırdıkları, hafızanın içinde oradan oraya zıplayan hatıralar, yoksa yaşlanmak dedikleri bu mu?
Bu bence olsa olsa yaşanmışlıktır ya sizce?

Köprüden önce son çıkış
Dün, kitap kulübümüzde sırada olan Lizbon’a Gece Treni adlı kitaba başladım.
Yazar neden böyle bir konu seçmiş olabilir ki kendine, son zamanların modası başına gelenleri yazmak, senaryolaştırmak ya, öyle bir durum mu, başına ne gelmiş acaba diye sorular odaklanmamı engelliyor sanki. Bu arada sayfayı çevirirken yakalıyorum kendimi, yeni açılan sayfaya bir öncekinden getireceğim hiç bir şey yok aklımda, çaresiz geri dönüyorum. Dikkatimi toparlamalıyım diyerek.
Roman özetle, alıp başını gitmekten bahsediyor. Biletini tek yön alıyor ve dönüş tarihini bırak, bir gün döneceğinden bile emin değil kahramanımız. Bu yeni bir konu degil tabii, Thelma ve Louis filmi var mesela. Ama şimdi bu yaşımda ve tecrübemde kendime yeniden sordum. Size de sorayım.
Hiç yaptınız mı böyle bir şey? Hani ucu açık bilet aldım, kafama esince döneceğim durumundan bahsetmiyorum. Kayınvalidem ile kayınpeder öyle gelirlerdi bizi ziyarete, dönüş tarihi belli olmazdı. Hiç dönmeyecekler galiba derdin, o kadar yani.
Dönüşü olmayan yolculuklar eskiden daha çok olurmuş sanki, gemiler, trenler, otobüsler uçaklar artık ne bulmuşsa binip, uzak ellere gidenlerin çoğu kalmış o gittiği yerlerde. Gittikleri yeri sevdiklerinden mi yoksa ekonomik ya da başka başka sebepten, aslında dönmek istemişlerse de dönememişler mi bilinmez. Tatilde bir şekilde memlekete gidebilenler ise hep dönüşten, sayılı gün sonunda döneceklerinden bahsetmişler. Kalıcı değilim, bana göre plan yapmayın ha diye hatırlatma durumu ama kime hatırlatıyor orası da bir muamma. Belki de kendine aman diyeyim alışmaya kalkma, gidicisin sen diyordur.
Instagram gençlerinden bir bilmiş iletisinde, gezilerimizden gelen fotoğraflarda çok mutluyuz, evde oturmayın çıkıp gezin.. diyordu. Geri dönebileceğin bir ev güvencesi sayesinde veriyorsun o mutlu gezgin pozunu canım diye söylenmiştim telefonun ekranına bende.
Dönüş bileti olmadan hiçbir yere gidememek öğretilmiş kazanılmış bir alışkanlık tabii. Hep dönüş nasıl olacak telaş ve stresi içinde yaşadık. Son tren kaçta? Otobüs, vapur olur mu ve de olsa da tekin olur mu o saatte.
Sırası gelen çocuklar olarak üniversite için evden ayrıldığımızda babam dönüş biletiniz benden, geri gitmenize izin vereceğim, siz gelin yeter ki demişti.
Sonra, pasaportlu seyahatler başlayınca artık resmi oldu dönüş stresi. Bu sefer sadece ben ve ya babam değil, gideceğim ülke yetkilileri de telaş eder oldular geri dönüş tarihimden. Vize başvurusunda ülkeye ne zaman gireceğinden ziyade aslında ne zaman çıkacaksın kısmı anlam, önem ve etki sahibi malumunuz. Vizeyi veren ayrı, kapıda vizeye bakıp pasaporta damgayı vuran ayrı sorar ne zaman dönüş diye. Bir keresinde kredi kartımızın sigorta şirketinden eşimi arayıp, madem Zeynep Hanım yurtdışında seyahatteler, ne zaman döner acaba kendisi diye sormuşlardı. Beni bu kadar sorgulayan bankayı ne yapayım dedim, artık kredi kartı kullanmıyorum.
Tek yön gidişlerden bahsediyordum. Bir havayolu şirketi yıllar önce Los Angeles’a tek yön uçuş biletlerinde benzersiz bir indirim yaptığını haber veren bir reklam yapmıştı. Onlar kadar hızlı, magazin dünyasının en son havadisine uyacak şekilde kampanya yapabilen oldu mu ya da yaptıkları kampanya başarılı oldu mu bilemiyorum ama ekranlarda tam sayfa, Kızlar LA ‘e tek yön biletinizi alabilmeniz için biz fiyatları düşürdük, gerisi size kalmış diyen kampanya tabii ki Angelina ve Brad in ayrıldığı döneme denk gelmişti. Yani kendine güveniyorsan, başaracağından eminsen gir bu dönüşü olmayan yola, Brad Pitt’in yeni sevgilisi sen olabilirsin.
Evlenme, iş değişikliği için verilen kararları bu kategoride saymıyorum. Eskidenmiş o, tek eş ve tek iş dönemi. Hatta şimdilerde, şöyle bir bakayım, beğenmezsem çıkarım nasılsa şeklinde ele alınıyor bu kararlar.
Bana göre dönüşü olmayan tek karar çocuk sahibi olma konusunda verilen karar. İster 0 ister 1 ve ve ya daha çok sayıda olsun, her biri için ayrı ayrı karar tıpkı köprüden önceki son çıkış tabelası gibi.. Vay efendim bilmiyordum demek hakkının olmadığı tek karar. Ozellikle de çocuk yapmışsan, tekrar çocuksuz haline dönüş bileti olmayan yolculuk.
Ya sizce?
PS. Pascal Mercier’in kitabını bitirdim, korktuğum kadar sıkıcı değildi, haksizlik etmeyeyim. Hatta merak bile uyandırdı, tavsiye ederim.
Rahat duruş
Evden çıkıp yedi sekiz dakikalık bir yürüyüşle tren istasyonuna geliyor olunca Heathrow terminallerinden kalkan uçuşlar için taksi tutmaya gerek duymuyormuşuz aslında ama ben bunu unutmuşum. Hava da güzel olunca tatil havasına anında gecebiliyor insan.
İki üç sene kadar önce açılınca Londra’ya olan bağlantımızı kolaylaştıran metro hattımız olan Elizabeth Hattına binip, havaalanı için aktarma yapacağım tren istasyonumuza gidiyorum. Bazı iptal edilen tren anonsları var tabiiki, çok olağan artık bu durum bizim için ama neyse ki benim kullanacağım bu metro hattında sorun yok. Aktarma istasyonunda Heathrow’a gidecek olan diğer metro treni az bir gecikme ile geliyor.
Kapı önünde içerdekiler insin diye bekledikten sonra kendimi içeri atıyorum ve fark ediyorum ki bir uzun ince Havaş otobüsü gibiyiz. Sırt çantalarıyla gitmeyi tercih edenler ile gittikleri yere tüm dünyalarını taşımaya üşenmeyenler doldurmuşlar treni. Bundan sonrası sadece havaalanında işi olanların gideceği bir yolculuk artık.
Bu metro hattı aslında 2,3,4 ve 5 nolu terminallerin hepsine gidiyor ama ben iki nolu terminale gideceğim için ilk durakta iniyorum.
Bu durak aslında hem iki hem de üç nolu terminaller için ayrılmış bir durak. Birazdan iki nolu terminal için ayrıca ayrılacağım benimle inen yolcularla birlikte başladığım yürüyüşümden. Kendimizden emin ve hızlı adımlarla yürüyoruz, sanırsınız her gün bu yolu kullanıyoruz ve köşesini kıvrımını pek biliyoruz. Terminaline doğru geldiysen oklar seni bir şekilde giden yolcu alanına götürüyor aslında. Ama uçaktan indiğin yer ilk defa gittiğin hele bir de yabancı dil konuşulan bir yerse vay haline.
İki Nolu terminale doğru ben yürümeye başlamıştım ya hani ama öyle alıp başımı gidebileceğim bir durum yok ortada çünkü sık sık seçim yapmak zorunda kalıyorum. Bu metro durağı ile terminal binasına kadar olan yürüyüşümde, yaklaşık 967 adım, karşıma çıkan seçenekler asansör bekleyip hop diye hedef kata mı gideceksin, yoksa hiç durmayacak ama her bir kat için ayrı yürüyen merdiven mi kullanacaksın şeklinde oluyor. Arada bir bölgede yürüyen bant var onu unutmayalım. Bant üzerinde iken durmak ve ya ilerlemek seçimleri de var, banda bindim artik ne olacaksa olsun rahatlaması akışına bırakmak yok.
İlk seçimde asansörü tercih ediyorum. Kolay oluyor bu aslında çünkü önümde kapısı kapanmakta olan bir tane asansör görüyorum, kendime küçük bir yer bulabileceğim düşüncesi ile atlıyorum içine,hemen arkamdan kapanacak diye ümit ettiğim kapıdan daha üç kişi daha giriyor.
Asansördü, yürüten banttı, yürüyen merdivenlerdi derken hangi ara metro çıkış turnikelerinden geçtiğimizi fark etmiyorum bile.
Bu hareketlilikten sıkılmaya fırsat bulamadan kendimi açık havada iki bina arasında buluyorum bir anda. Arkamda katlı otopark, önümde terminal binası ve yine asansör mü merdiven mi istersin seçeneği. Ha gayret deyip bir son asansöre daha yetişiyorum.
Bu metrodan terminale gelene kadar katettiğim mesafe sanırım İstanbul havaalanında Metro hattı ile giriş arasındaki uzaklık kadar olsa gerek. Ama orada kendimi yol kenarında inmişim gibi hissetmiştim. Oysa bugün son aşamaya kadar yer altında yürüyünce seyahatin metro aşaması bitmemiş gibi oluyormuş diye düşünüyorum şimdi. Algı yanılması bu galiba.
Terminal binasında uçacağım şirketin kontuarını buldum ve çantamı ücretsiz olarak bagaja aldırdım. Aslında çoktandır sadece sırt çantası ile gidiyorum seyahatlerime ve hatta çantamı da önümdeki koltuğun altına yerleştirerek pek bir hafif oluyorum. Ama bu firma öyle bir çanta için çok daha küçük ölçümler verince bari ücretsiz olan, bagaj hakkımı kullanayım dedim.
Bir makineye uçuş kartımı telefonumdaki uygulamadan okutuyorum, ekranda bana bir takım sorular çıkıyor, içinde patlayıcı var mı, çantanı sen mi hazırladın gibi sorular. Yanıtlarımı beğenmiş olmalı ki bana çantama yapıştıracağım üzerinde uçuş bilgilerimin olduğu bir şerit veriyor sağolsun makine. Şeridi de yapıştırınca çantam hazır. Ekranda hazır mısınız sorusunu farkedince evet diyorum yeşil işarete tuşlayarak ve çantamın üzerinde olduğu bant hareketleniyor. Suyun öte tarafında görüşürüz diye el sallamak kalıyor bana çantamın arkasından.
Artık uçuş alanına geçebilirim.
İngiltere’den çıkarken pasaport kontrolü yapılmaz yani Türkiye’den çıkış ve girişteki gibi polisin defterinizi alıp, bir fotoğrafa bir size bakması durumu yaşanmaz. Gidiyor olmanız yeterlidir, gideceğiniz alanda vize falan gerekiyor mu onları da öğrenmiş ve hazırlığınızı yapmışsınızdır herhalde buraya kadar gelmişsiniz, nesini sorgulayacağız düşüncesiyle hazırlanmış sistemde sadece uçuş kartınızı bir makinede okutur geçersiniz o aşamayı.
Bu ülkeden çıkışta en meşakkatli aşama ise güvenlik kontrolü denilen içinize dışınıza bakılan aşamadır. Elinizde avucunuzda ne varsa bir sepete koyarsınız, görevlinin gözü önünde sonra sepet gider skanner içinde kaybolur, geçer öte tarafa ama siz daha bu taraftasınızdır. Sanırım telefonunuzdan gönül rızası ile ayırıldığınız tek an burasıdır.
Şimdi bizim bu havaalanlarında insanlar için de skanner getirdiler kurdular. Radyasyon var mı varsa ne yapar falan onlar ayrı araştırma konusu ama benim bugün uçağa binmeden önce kapıda sıra beklediğim aşamada, hatta bir yandan yürürken cepte uygulamada yazmamı tetikleyen konu skanner içindeki pozisyonumuzla ilgili.
Şimdi makine büyük bir tak gibi, siz bir taraftan içine giriyorsunuz, yan duvarlardan birine doğru dönüyorsunuz, yerde iki ayak izi var, sarı renkteler ve siz üzerlerine basıyorsunuz. Vücudunuzu okul yıllarımızdan beden eğitimi derslerinden hatırlayacağınız hani Hazır ol -rahat komutlarından rahat duruşu olacak şekilde yerleştiriyorsunuz. Neden rahat duruş tercih edilmiş burada bilemiyorum. Bu rahat pozisyonda beklerken kolları hafif kaldırıyoruz, öyle çok heyecanlı aktif dinamik bir yıldız olmuyorsunuz aman dikkat. Kollar havaya durumu da ayarlanınca görevli tamam çekiyorum gibi bir onay veriyor. İşte tam o anda, yüzünüz cihazın duvarına bakarken, siz görmeseniz de kamera oradaymış gibi hani, işte o andaki iki üç saniyede göbeğinizi içinize çeker misiniz?
Sorumuz bu.
Sonuçta fotoğraf bu da öyle değil mi? Gözümü kapatmış olmamın önemi yokmuş, alet kapalı da olsa gözlerin içini de görebilirmiş ama yani göbek kısmı muamma. İşi şansa bırakmayım dedim çektim ben karnımı içime.
Hıdrellez’i rahat bıraksak
Hıdrellez bugünmüş, dileklerinizi yazmayı çizmeyi unutmayın diye bir mesaj düştü aile grubuna dün sabah. Ah dedim 70lerinde teyzem de düştü bu şakaya. Instagram’da bir gece öncesinde bana da gelmişti böyle bir video ama takılmamıştım. Benim için Hıdrellez’in günü 5 Mayıstır ve gereken işlemler,dilekler o günü 6’sına bağlayan gecede yapılır ve de yapılacaktır.
Teyzemin mesajını görünce artık duramadım attım ben de bir mesaj: Trump buna da mı el attı, bunu da mı değiştireceğiz.
Öyle ya ona kalsa Meksika körfezi Amerika körfezi, Kanada ve Alaska Amerika Birleşik Devleti’ne bağlı ve hatta Filistinin Gaza’sı da Gaza Riveria’si olacak.
Bu soruyu içinde çok bilenlerin olduğu bir başka grubumuza da attım,
Hayırdır , sıra Hıdrellez’e mi geldi diye? aklımca yok öyle bir şey diyecekler diye bekliyorum.
Öyle olmadi.
İnternette yazdıysa doğrudur diyerek bana aslında ay takvimi ile hesaplanması gerektiğini falan anlatmaya çalıştılar. Astrologlar öyle diyormuş.
Ya internetten dünyanın düz olduğu, 1969’da aya adam falan yollanmadığı da yazıyor niye bunları da kabul etmiyoruz o zaman. Hatta çok uzun uzun arama yapmanıza bile gerek yok Türkiye haritasının sınırları farklı halleri de var o derya deniz internette.
Zaten teyzemle annem de kapıştı olurdu olmazdı diye.
Sonuc itibari ile kabul etmeme ve bu değişikliği uymamakta kararlıyım. Annemden, anneanemden, kayinvalidemden ne gördüysem ki bence bu Hidrellez zaten ananevi bir aktivitedir öyle devam etmesinden yanayım. Değişiklikten yana olanlara da dedim siz bugün yapın da Hızır 5 Mayıs akşamı bana kalsın,boş trafik yapmamış olursunuz.
İsmin Halleri – (de hali)

Mayıs ayında bir Cuma günü sabah 6:30 suları ve ben Beşiktaş’tayım. Çok değil iki saat kadar önce İstanbul havalimanına inmiştim. Pasaport kontrolü de çabuk olmustu nispeten. Nedense koşa koş çıkmak istemedim ve bir çay içimlik süre sonunda, havaalanındaki gelen yolcuları bekleme salonunda bulunan Simit Sarayından kalkıp Havaist durağına gittim ve beni Beşiktaş’a götürecek olan Taksim otobüsüne bindim. 1-1,5 saatte Beşiktaş’a gelir gibi bir not vardı internette ama henüz hareket başlamamıştı benim yönümde, trafik yoktu ve işte yarım saatte geldim bile.
Çöpçüler ve ben vardık Beşiktaş Çarşısı’nda..Kediler, köpekler ve hatta martılar bile uyanamamıştı sanki. Beşiktaş Çarşıdan, Ortabahçe caddesine, oradan da Şair Nedim caddesini de geçip son sokağa döndüm ve rampayı tırmandım, kafamda annem bu yokuştan çıkabilir inşallah düşüncesiyle. Pembe boyalı, çıkma pencereli apartmanın önüne geldim. Ah burada da 10 basamaklı bir merdiven varmıştı bak unutmuşum bunu da, anneme zor olacak. Dış kapının şifresini buldum en son yolladığım mesajlardan ve girdim binaya. Dönerek çıkan merdiveni de çıktım, etti mi 20 basamak derken geldim dairenin önüne. Anahtarımla açtım ve işteee, evdeyim.
İngilizcedeki “home away home” durumundayım tabiri caiz ise.
Burada beni bekleyen kutularımın düzensizliği ve hatta benden çok daha sık ve düzenli aralıklarla gelen diğer kullanıcılarının varlığı bile bu evdeyim hissini sarsamadı diyebilirim.
Odalarda şöyle bir dolandım. Yüzümde bi gülümseme..
Eve gelirken ara sokaktaki fırından aldığım simitin yanına peynir olsaymış keşke derken buzdolabında peynir ve zeytin varmış meğer, nasıl da lezzetli geliyorlar her biri ayrı ayrı.
Kahvaltımı bitirip küçük odada, daireye girdikleri günden ki Ocak ayı ortalarında bir gün idi, 5 aydan beri ilk konuldukları pozisyonda beklemekte olan kutulara dalıyorum.
Dışından bakıp içinde ne var tahmin etmeye çalışıyorum.. bir bulduğum diğeri nerde acaba sorusunu getiriyor aklıma. İçlerinden çıkanları yerleştirirken evin diğer kullanıcı grubunu da düşünmem özellikle ortalıkta minik yeğenlerimi tehlikeye sokacak bir şey olmamasına özen göstermem gerekiyor.
İlk iş kitapları yerleştirmek oluyor aç aç bitmeyen kutulardan habire kitap çıktıkça. Ben onları salondaki raflara yerleştiriyorum gayet mutluyum, şu anda istediğim gibi dizemiyorum, düzeltemiyorum ama kutudan çıkan her bir kitabı ay bu da burdaymış diyerek kapılarda karşıladığın değerli bir misafir gibi raftaki yerine buyur ediyorum. Nerdeyse ayağına terlik arkasına yastık vereceğim.
Çalan telefonla farkediyorum ki iki saattir odalar ve kutular arası dolanıyormuşum. Günün hatta gecenin uzun olacağını hatırlatan bu konuşmadan sonra biraz uyumam gerektiğini kabul ediyorum ve gidip sekiz aydır yatmadığım yatağıma uzanıyorum ve hemen uykuya dalıyorum. Yolda geçen gecenin yorgunluğunu alacak iki saatlik uyku sonrası ev dışındaki hayata karışıyorum. Gelmemi bekleyen dostlarımla geçirilen ilk gün, gelsinler diye beklediklerime kavuştuğum gece ile sonlanıyor.
Cumartesi sabahı yeniden bir heves, bu sefer annem de benimle tekrar kutulara giriyorum. Önceki gece sağolsun canım arkadaşımın arabası ile evin önüne kadar gelince annem sadece merdivenleri çıkmak durumunda kalmıştı. Yokuşları henüz farketmedi.
Bu sabah ki kutulardan ki uzerine toparlarken yazmış olduğum için bilerek seçmemden de kaynaklı tabii, çarşaf nevresim takımları havlular çıkıyor ve hemen yerleştiriliyorlar annemin de yardımı ile. Bildiniz, tabii ki yardımcıya göre kutu açıyorum, bunca yılın tecrübesi diyelim 😉
Sonra bütün gün ev yerleştirmekle uğraşamayacağımiz ve İstanbul’u gezmek gibi daha önemli ve zevkli işlerimiz olduğunu hatırlayıp dışarı çıkıyoruz.
Gece geç saatlerde tekrar eve geldiğimizde ben kendimi tutamayıp yatmadan önce bir kutuyu daha açıyorum ve içinden yine kitaplar çıkıyor tabii. Ama bu sefer sabah onu şuraya, bunu buraya koyalım diye yardım eden annem, yine bir kitap kutusu açmakta ve çıkan kitapları da mutlu mesut raflara yerleştirmekte olduğumu görünce dayanamıyor,
Öncelikli mi bu kitaplar şimdi, ben olsam açtığım kutuda kitap varsa kenara koyarım diğer daha önemlileri açarım diye söyleniyor.
Benden cevap tabii ki,
bunlar bence oldukca da önemliler çünkü ben kendimi evde hissediyorum kitaplarını bulunca, dizince yerleştirince..
Oldukça anlamsız geliyor bu cümlem anneme. Ben de uzatmıyorum akşam saati ve uyku düzenine geçiliyor.
Ama uykuya geçmek yerine beni alıyor bir düşünce..
Nedir bu evime geldim halleri.. İsmin
e hali, de hali gibi Zeynep’in evde hatta daha da derini, evimdeyim hali.
Yıllar önce yurttan çıkıp öğrenci evine geçtiğimde odamı yerleştirip duşumu almış ve elimde bir kupa Nescafé Gold ve bir adet gofret, ülker Çokonat ya da çikolatalı gofret olmalı, ile odamdaki koltuğa oturup hissettiğim duygu idi işte o ilk evimdeyim, Zeynep’in evimdeyim hali. Gofretten miydi kahve miydi, o koltukta oturmak mıydı yoksa odanın her köşesinde bana ait oluşunun verdiği ferahlık rahatlık mıydı bana o evimde hissini uyandıran şey.
Şimdi yazarken düşünüyorum da yaşım o sırada 20-21 olmalı ve ilk defa bir odam var kendime ait. Üstelik her bir eşyasını, sandalyesini yatağını somyesini, dolabını perdesini masasını koltuğunu işte artık her ne varsa ben almışım, seçmişim, taşımışım. Eve almak dediğim tabii ki finansal kısmını fiyatını ödeyen babam sağ olsun, ama ben seçmişim, benim kararım, ne alınacak, ne olacak, nasıl olacak, nereye konacak, bu evimdeyim hissi bu sahiplenmeden mi çıkıyor acaba?
Oysa yine üniversite yıllarında bir sabah Ankara’ya Konya asfaltı‘ndan giriş yapan Mersin Seyahat otobüsünde yine Mersin ziyareti dönüşünde hissettiğim eve geldim hissi neydi peki? Sahiplenmek olamaz, yurtta kalıyordum ve sahip olduklarım kıyafetten, ders kitap defter notlar ve malzemelerinden öteye geçmiyordu, öyleyse o zamanki evdeyim hissi olsa olsa özgürlük ile tanımlanabilirdi.
Üniversite beşinci sınıfta artık evlendiğimizi de düşünürsek, bir gün okul sonrası anahtarla kapıyı açıp girdiğimde hissettiğim evdeyim hissinde bu özgürlük ve sahiplenme değil de daha çok o gün dairede bulduğum, yorgun argın eve gelmiş uzatmaları oynayan diş hekimliği öğrencisine ilaç gibi gelen huzur muydu?
Amsterdam’daki dairenin siyah boyalı duvarına astığım dünya haritası neden önemliydi peki..ve işte aradan geçen 2 yıl sonunda o haritanın olmadığı evde de mutlu olabiliyorum. Ama Amsterdam’da bıraktığım koltuklarımı da ayrı bir özlüyorum.
İlginç bir his bu evdeyim duygusu bendeki.. nerde neden çıkıveriyor ortaya bilmiyorum.. size de oluyor mu?
-
Arşivler
- Şubat 2026 (2)
- Ocak 2026 (1)
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS
