Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Tepsideki ne?

İçeri geliyor musunuz diye soruyor kapıdaki görevli kadın.

Bir kahve içer, otururuz düşüncesi ile geldiğimiz sanat galerisinin binasına giriş yaptığımız sırada bu soru geliyor önümüze. Binanın bahçesinde denk geldiğimiz yaşlıcana bir kadın bize mekânı sormuş biz de evet burası demiştik içeri girerken ama sanki onu takip ediyormuşuz gibi bir durum oluşturduğumuzu görevlinin bu sorusu ile fark ediyorum.  Orada ne var ki diye sorduğum soruya aldığımız, canlı sanat gösterisi cevabını çok da irdeleyemeden kendimizi salonun içinde buluyoruz. O gün için bir planımız veya bir yerlerde bizi bekleyen bir başkası olmayınca gösteriyi izlemek iyi bir fikir gibi geliyor. Ama ne sanatçı ne de içerik hakkında hiçbir bilgimiz yok. 

Eskiden kilise olarak kullanılan binanın en yüksek tavanlı salonundayız artık. İçeridekiler kapı tarafında bir tezgâh arkasında bir kadını izliyor pür dikkat. Sanatçı kişi olduğunu düşündüğümüz bu kadın, endüstriyel boyutlarda bir mutfak tezgahının arkasında, ızgara üzerindeki büyük bir tepsiye koyduğu materyali karıştırıyor. Hali tavrı izleyenler umurunda değilmiş gibi ama izlendiğini biliyor. Izgaranın altında ateş harlı, tavanda da davlumbaz görevi yapan iki metal borunun gürültüsünden başka ses yok.

Etrafıma alıcı gözlerle, anlamak amaçlı bakınıyorum. Bizim arkamızdan başka giren olmayınca kapanan kapının üzerinde bir uyarı yazısı var “içeride kesici aletler kullanılmaktadır, çocuklarınıza dikkat edin”. Salona daha bir dikkatli bakıyorum. Kirli beyaza boyalı iki yan duvara büyük metal dikdörtgenler çakılmış. Üzerlerinden elastik olduğunu sonradan anlayacağım kemer gibi birer siyah bant, yukardan aşağı olacak şekilde geçiyor. Karşımdaki duvarda ise tavana yakın konuşlanmış pencereler var, ortam aydınlık ve ferah. O duvarda ilk anda göze çarpan bir obje göremiyorum. İlerde sağda bir kalorifer borusu var gibi. Kapı üzerindeki kâğıtta bahsedilen kesici aletleri henüz görmedim.

Elli kişi kadar var ama kimseden ses çıkmıyor. Pür dikkat hepsi. Kocam ve benden başka diğer herkes kimi izlediğini, neden orada olduğunu biliyor olmalı. Kendi adıma sesli anlatıma ne kadar ihtiyaç duyduğumu, beynimin bir köşesinin ee ne yapıyor, niye yapıyor, olay ne diye diye debelendiğini hissediyorum.

Bu arada sanatçımız ızgara üzerindeki tepsiyi yine metalden yapılmış, upuzun kolları olan bir tutacak ile tekerlekli bir araca aktarmış ve sonra bu aracı törensel bir edayla salonun başka bir köşesine götürüyor. Sonra geri gelip tezgahının arkasına, başka bir tane yerleştiriyor ızgaraya. Hazır olunca onu da alıp başka bir duvarın kenarına götürüyor. Bu tepsileri götürüp bıraktığı duvar dibinin üzerinde aşağıya konulanı yansıtacak aynalar konulmuş. Tepsiyi yerleştirince kapağı kapalı bir kovaya çıkıp duvardaki aynaya bir şeyler resmediyor, ya da mesaj yazıyor. Sadece o sırada sesini duyuyoruz. Kısa bir iki kelimelik cümleleri kullandığı ve büyük ihtimalle gösterinin içeriği ile ilişkisi olan bu anlatılar bana pek anlamlı gelmiyor ilk başta. Zaten o kadar mırıltılı ki duyamıyorum bile.

Tezgâha gidiş gelişleri arasında duvarda asılı olanları yeni hatırlamış gibi duruyor birinin önünde bir ara. Üzerinden geçmekte olan kemeri odanın ortasına doğru çekmeye başlıyor. Ucunda ne var ki demeye kalmadan hop o esnettiği kemeri en tepeden bırakıyor ve şaaakkk! diye tepsiye çarpıyor ucundaki nesne. Havada uçuşan ve yere düşen parçalardan anlıyoruz meğer o bir patates imiş. Diğer tüm tepsilerin üzerinden geçen bantların ucunda birer patates bağlanmışlar bekliyorlar. Gösteri boyunca birer ikişer hepsi aynı akıbete uğruyor. Önce havalara uçuyor, sonra o beraber yükseldiğini sandığı el daha fazla tutmayınca boşluğa bırakılıyor, bir hızla inişe geçiyor ve daha neye uğradığını bilemeden duvardaki tepsiye çarpıyorlar. Tepsilerin görevi sanırım bu darbeden duvarı korumak, patatese üzülen bile yok. Havada uçuşan parçalardan kaçışıyor izleyiciler, üzerime yapışmasın, üstüne basmayayım telaşı oluyor salonda o an. Sonra kadını izlemeye dönülüyor çünkü aktivite devam etmekte.

Sıra diğer aletlere geliyor. Sanatçımız bu defa camlı duvara doğru gidiyor. Benim ilk anda kalorifer borusu sandığım ama belli ki yanıldığım metal boruyu salonun ortasına doğru çekmeye başlıyor. Bulunduğum yerden önümde diğer insanlar olduğu için sadece kadının bir şeyi havaya çekiyor olduğunu, sonra da bıraktığını, duvara çarpan bu şeyin çıkardığı paatttt sesini duyuyorum. Kadın bu işlemi birkaç kere tekrarlıyor. Az ilerde izleyicilerden birinin telefonu ile çekmekte olduğu videoyu fark edip, onun telefon ekranından izliyorum. Teknoloji iyi bir şey. Bu kamera vasıtasıyla gördüklerimden anlıyorum ki meğer bu boru yine tavandan aşağıya elastik bir iple bağlanmış, ucunda keskin bir bıçak olan bir uzatma mekanizmasının parçası imiş. Salonun ortasında havada bekleyen bu bıçağı bir anda bırakıyor ve bıçak geldiği yere doğru hızla geri dönüyor ve baammm! diye duvara çarpıyor. Bu işlem birkaç defa tekrarlanıyor. Amacına ulaşınca ki amacı meğer o duvarda tavandan sarkan bir başka ipin ucunda asılı olan limonu kesmek imiş, bu hareket de sonlanmış oluyor. Kesik limonu sol yan duvarda önceden yerleştirdiği ki benim ancak işlemi yaparken orada olduğunu fark ettiğim, bir kolu duvarın bir ucunda ikinci kolu diğer ucunda olan bir limon sıkacağına alıyor bu defa. Duvar boyu olan bu kolları birleştirmek için yine salon içinde geniş bir kavisle hareket ediliyor. Ve yine izleyiciler bulundukları yerden ayrılıyorlar, gerileyip açılıyor yer değiştiriyor eğiliyor kalkıyor kafamıza gelmesin akışı engellemeyelim telaşı ile. Ve sonuçta kollar birleşiyor ve limonu sıkılıyor. Daha sonra bu elde ettiği limon suyunu alıp yine tavandan sarkan bir yumurta çırpacağı ile hazırladığı krep hamuruna ekliyor. Büyükçe bir kasedeki bu hamuru tezgahında pişirmek için ızgaranın yanına geçiyor son olarak. Yaklaşık yarım saat kadar süren bu gösteri krepin piştiğinden emin olan sanatçının, ızgarayı kapatıp salondan çıkması ile bitti.

Arkasından bakakalan izleyiciler heyecanla alkışladılar. Biz de alkışladık tabii, yüzümüzde ne oldu şimdi gülümsemesi ile bakışırken kocamla.  Bizim içeri girmemize de vesile olan ve yüzündeki ifadeye göre o anda dünyanın en mutlu insanı olabilecek kadın dahil olmak üzere hemen herkes gibi, gösteriden kalanların objelerin, düzeneklerin fotoğraflarını da çektik. Bu arada sanatçı salona geri gelip izleyicileri ile sohbete geçtiğinde, biz ne izledik şimdi acaba diye şaşkın bir halde salonun dışına çıkmıştık. Salonun girişine yakın bir duvarda, gösteriye girmeden önce okumuş olmamız beklenen ama belki de aslında sonrasında bulduğumuz daha da iyi olan bilgilendirme levhası ile karşılaştık. 

Ve öğrendik ki, sanatçımız günlük objelerden yararlanarak hayatı anlamaya yönelik performanslar sunan, bu sanat alanında beğenilen Aki Sasamato imiş. Japon asıllı Sasamato bu gösterisinde günlük kullanımda olan mutfak pişirim ve yemek hazırlama eşyaları üzerinden hayatımızı anlatmaya çalışıyormuş. Sonradan bulduğum bilgi ve yorumlar Sasamato’nun malzemeyi kullanımına takılmış, elimizin altındaki günlük eşya ile olan ilişkimizi anlatıyor gibi yorumlar yapmışlar ama bana farklı bir düşünce tetiklenmesi yaşattı onunla geçirdiğim bu yarım saatlik süreç.

Gösterinin yapıldığı salon hayatımız olsa dedim. Gösteri boyunca bir tepsi içindeki malzeme gibi alttan uygulanan ısı ve tepeden çeken vakum arasında yaşadıklarımız, tıpkı doğadaki cam ve ya kaya gibi yapılanmamız, o sıcaklığından mutlu olduğumuzu düşündüğümüz ortamlardan hiç beklemediğimiz bir anda birileri tarafından çekilip alınıp bambaşka köşelere götürülüp orada bir ayna altında kendi halimize bırakılışımız, ya da onu tutan ipe güvenip havalarda uçarken ansızın boşluğa bırakıldığı için duvara çarpan bir patates gibi zaman zaman birilerinin bizi sanki katapulta koymuş da fırlatmışçasına hissettiğimiz o duvara çarpma hissi, ya da keskin darbelerle kesilen limon gibi aldığın bıçak yaraları ile  geriye kalan hayatında hissettiğin can suyunun sıkılmış hali,  ve tabii ızgaranın üzerine yerleştirilmiş davlumbazın odadaki kokuyu dumanı çekiyor diye katlanılan yaygarasından kaynaklanan gerilim içinde bir insan hayatı. Geride biriktiğimiz eser, malzemeleri eksik bir krep.

Beni en çok düşündüren kısım ise tüm bunlar insanın hayatında olurken başından geçerken diyeyim onunla o salonda ya da işte o hayatta bulunan insanların etkileşimi oldu. Sanatçı elinde sıcak tepsiyi iterken ona açılan yol ya da kocaman bıçağı sallarken izleyicilerin önünden, ayak altından kaçışı. Limon sıkacağının kolunu alıp bir uçtan bir uca giderken hem kendi kafalarına çarpmasın hem de geçişi engellemesinler hikâyenin akışını bozmasınlar diye eğilip çekilen kafalar ve sanatçı durduğunda yeniden yanı başında yerleşen izleyici grubunda bozulan ilişki düzeni. Performans boyunca başında en önde izleyen kişilerin performans süresinde geride yanda uzakta ve tekrar yakında pozisyonlanması. Tüm bunların istemsiz oluşu. Sadece gelen etkiye verilen tepkisel devinimler.

Hayat dediğimiz şey, böyle bir kapalı salonda gerçekleşen bir gösteri ise, bizimle içeri kapatılan herkesle beraber kişisel gösterimizi yaşıyormuşuz gibi bir durum olmaz mı? Başrolünde olduğumuz hayat sahnesinde, bizi seven herkesle beraberiz. Yaptığımız her harekette bizi saran bu sevgi ve hayranlık dolu insanlar bizi izliyor takip ediyorlar. Hareketimizin yarattığı etkiye göre, elimizde taşıdığımız yükün sıcaklık veya keskinlik durumuna göre kendilerinin de koruyarak ilerlememize izin veriyorlar. Bunu yaparken kâh yaklaşıyor kâh uzaklaşıyorlar ama kimse terk etmiyor bizi. O salonda beraberiz.  Ta ki sanatçı kapıyı açıp gidene kadar. Sonrasında kişinin arkasından kalanların hali. Birbirlerine bakışı ve belki aa sizde mi buradaydınız diye fark edişi. Birkaç fotoğraf, biraz sohbet ne güzeldi şeklinde

Ve hayata devam.

Yaş 55’e gelirken fark edilenlerden biri daha iyi ki

Bilgi: Aki Sasamoto (d. 1980), New York’ta yaşayan ve çalışan, özellikle performans, dans, yerlestirme (enstalasyon), ve video sanatları alanlarında üretim yapan Japon sanatçıdır. Günlük hayatın saçmalıklarını, insan davranışlarını ve çevreyle ilişkisini mizahi ve doğaçlama bir dille sorguladığı disiplinlerarası işleriyle tanınır.

https://www.instagram.com/p/DXToZVQF4fG/?igsh=MWNteTlqbWFvZWh2aw==

Limon ve bıçak
Krep diyebilir miyiz?

Nisan 19, 2026 Posted by | #deniyorum, Entertainment, GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce, İyiki | , , , , | Yorum bırakın

Dolunay mı o?

Ekranımda beliren resme daha bir dikkatli bakıyorum. Dolunay var mıydı o fotoğrafı çekerken diye düşünüyorum. Kendi hafızamdaki dosyaları açıp kapatıyorum  o günlere ait. Fotoğrafı 2024’de Christmas tatilinde gittiğimiz Budapeşte’de çekmiştim. Şehrin Tuna nehrine de bakan bir buz pistinde kayanları gösteren, masmavi gökyüzü altında sert ayazı olan bir kış fotoğrafı. Ama gün içinde bir saat idi aslında, nerden çıktı dolunay diye bir soru oluşuyor kafamda. Öte yandan pekala olabilirdi de tabii, ay gün içinde de gökyüzünde asılı bir tablo gibi duruyor sonuçta sen gör ve ya görme. Ama dolunay zamanı mıydı? Gerçekten var mıydı. Çok hastaydım o seyahat boyunca, o yüzden mi atladım acaba diye de tasalanıyorum. Sonra pek güzel olmuş, nasıl da denk gelmiş deyip geçiyorum.Gerçek hayat çağırıyor.

Aradan zaman geçmiş telefon ekranımda başka bir resim var şimdi. Uygulamayı öyle ayarlamışız çekilmiş fotoğraflardan seç beğen göster şeklinde. Var olsun pek de heyecanlı oluyor şimdi ne çıkacak acaba diye bekliyorsun. Radyoda çıkacak şarkılardan fal tutmak gibi. Hani sıradaki parça tüm sevdiklerimize gelsin diye heyecanla beklediğimiz, artık ne çıkarsa bahtımıza. Ara Güler’in dediği gibi rastgele çekilen fotoğrafların daha güzel olması gibi, rastgele dinlediğimiz şarkılar da daha bir bize hitap ediyor sanki.

İşte bu fotoğraf da da harika bir dolunay var yine. 

Kabul etmeliyim artık bu görmekte olduğum beyaz daire biçimi dolunay değil. Ekranımda fotoğrafın üzerine binen dijital saatin dakika ve saatleri ayırmaya yarayan noktalarının altta olanı aslında.

Tıpkı insan hafızasında tutulan, üst üste binen fotoğraflar ve isimler gibi. Hatırlanmakta olana eklenen yeniler çıkarılan istenmeyenlerle artık o da ilk andaki kayıt gibi değil çoktandır.

Gülümsüyorum kendi şaşkınlığıma. Kendimi tebrik etmeyi de atlamıyorum bunu farkedebildiğim için, aferin sana, sende daha iş var diyorum.

Sonra ekranda resim değişiyor.

Şubat 20, 2026 Posted by | #deniyorum, GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, seyahat, zeynep'ce | , , , , , , , , , | 2 Yorum

Okurken bakış açımızı da yan yatırmalıyız belki de..

Ekmekten çıkan küçük kitap diye başladı hikaye. Kitabın adı İskambil Kâğıtlarının Esrarı, yazarı ünlü Sofi’nin Dünyası kitabının da yazarı olan Jostein Gaarder. 

Sofi’nin Dünyası’ni okumam gerekiyordu aslında ama beni biraz rahatsız eden bir kurgusu olunca fazla ilerleyemedim. Yazarın tarzını tanımak ve kendisine haksızlık etmemek adına bu kitabına başladım ben de.  Ekmekten çıkan küçük kitap diye başlıyordu ilk sayfasının ilk cümlesi, dediğim gibi.  Gözlerim harflerden kelimeleri toparlayıp aktarırken, beynim beni başka yerlere götürdü. Bozuk bir müzik kutusu gibi,  yeni bir bilgiyi saklamak yerine eskilerden  kendi istediği bir anı hatıra diski çalmaya başliyor bu aralar sıklıkla zaten. İşte şimdi de Merzifon’daki evimizin mutfağına, abimle kahvaltı için oturduğumuz mutfak masasına götürdü.  Muhtemelen ben beş altı, abim de yedi sekiz yaşlarında olmalıyız.  Masa üzerinde bir ekmek, bakkaldan yeni alınmış. Babamın keyifli sesini duyuyorum, fırıncının kızı bana mektup yollamış dur alayım diyen. Ekmek üzerindeki etiketi çıkartıyor. Okuma yazma bilmediğim dönemdeyiz ve tabii babamın her dediğini gerçek sandığım yaşlar. Fırıncının gerçekten de bir kızı olabilirdi, neden olmasın di mi. Ama o ekmek üzerindeki etiket şifreli bir mektup olabilir miydi gerçekten. Ya da babam gerçekten yıldırımı tutabilir miydi veya hep teklif ettiği gibi korkarsam ve hatta istersem benim yerine aşı da olacak mıydı gerçekten. Şimdiki aklımla düşünüyorum da gerçekten inanır mıydım  onun beni umutlu güvenli hissetmem adına verdiği bu sözlere.

O yıllarda babam bize masallar anlatırdı, sobalı evde uykudan önce dönemi. Henüz televizyonda Adile Nasit’in programı yokken. Babamın masallarından bir tanesinde mini minnacık bir nene vardı, her şeyi minicik olan bir nene. Kendisi de dahil, nesi varsa işte evi, evinin kapısı, içindeki ve bir odada olması gereken her şeyin tek tek sayılarak nasıl da minicik olduğundan bahsedildiği bir girizgahı olan bu masalda sonra ne olurdu hatırlamıyorum, uykuya daldığım yer hep orası olsa gerek. Tabak çanak, koltuktan öteye gidemediğimiz bir masal. Bir de kuyruksuz çakal masalı var ki bakın onun sonunu biliyorum çünkü o masal interaktif olurdu, uykuya geçmek ne mümkün. Masalı dinleyen tüm çocukların adı geçerdi içinde muhakkak, bırakıp uyuyabilir misin.  Torunları da o masalı dinleyebildi çok şükür.  Dinlerken abimle babamın iki yanına yatardık düşünüyorum da cümle tam olarak şöyle miydi acaba bir kardeşiniz daha olsa onu da kafama koyacağız mıydı yoksa kardeşiniz gelince onu da kafama koyacağım mıydı. Zamanlaması, cümlesi öznesi yüklemi nasıldı bilmiyorum ama çok geçmeden gelmişti o kardeş ve babamın kafasına da oturmuştu. Sonrasında masalların yeniden dinlenmesi için torunların gelmesini beklememiz gerekmişti. Araya yaşam girdi de diyebiliriz.

Bugüne donersek yazar Justin Guardia’in bu kitabını Sesli Kitap uygulamasından dinlemeye ısrarla devam ettim. Okuma fırsatım olmadı, öğlen arasında dinlemiş oldum. İlgi çekici bir çocuk kitabı tarzında arada felsefi düşüncelere de yer veren bir romandı, kurgusu da değişik ve sürükleyici idi. Ama hala sözbirliği ile tavsiye edilen Sofinin dünyasını okuyamadım.  Beynim ile içgüdüsel olarak hani  o Ingilizce’de gut feeling denilen hislerimle karar verme isteği savaştı. Felsefi iletimi,  karakterlerin mektuplar üzerinden aktarımlarına bir şey diyemeyeceğim sorun orada değildi. Sorun bir çocuğun hayatına bir yabancının ne kadar da kolayca giriyor olduğu ve bu çocuğun aslında beyni yıkanıyor diye düşüneceğimiz seviyede bir yönlendirme altında olduğunu görmemize rağmen anlatılanlar arzu edilen, beğenilen normlara uygun düştüğü için kabul edilen bir kurgu olmasına   gerildim sanırım ve kitabı bitiremedim.

Geçtiğimiz haftasonu beraber kısa bir tatil yaptığımız arkadaşımla sohbetimizde kitapla olan didişmemin konusu denk geldi, kendimce haklı olduğum sebeplerimden bahsettim. Otuz küsür yıllık mühendislikten sonra bir de sosyoloji üzerine uzaktan eğitimle ikinci üniversitesini okumakta olduğu için bu konuya gereken bilgi ve daha farklı bir bakış açısı getirebilen arkadaşıma bir de buradan teşekkür edeyim ve öğrendiklerimi buraya da aktarayım. Bilenler bilmeyenlere anlatsın türünde görevimizi yapalım.

Sosyolojide bu konu, yani çocuk ve ebeveyn ilişkisi, çocukluk ve hatta toplumsal ilişkileri Aile Sosyolojisi altından bakılıyormuş diyerek başladı ve ekledi büyük ihtimalle kitabın yazıldığı dönemde şimdilerde bildiğimiz ve kabul ettiğimiz ve hatta yücelttiğimiz anlamda bir çocuk kavramı ve de onu koruması gereken bir yetişkin anlayışı yokmuştur diye. Kitap 1991 yılında ilk baskıyı yapmış. Çok da eski değil diye düşündüm yani hala benim hayal ettiğim gibi olmalıydı sanki diye hayıflanırken araştırmaya biraz daha devam ettim. Sosyolojide mikro bölümlerde aile içinde çocuğun bir birey olarak tanımlanmaya başlaması mesela 1980lere denk geliyormuş diye öğrendim. UNICEF, 1946 da kurulmuş ve hatta her ne kadar bizim Çocuk Bayramımızı 1924’de almışsak da bizim topraklarda da çocuğu birey olarak tanımak, onu korumak fikri ve yasaları ne kadar yerleşmiş ki diye düşünmeden edemedim. Bu bilgiyle tekrar düşününce daha anlamlı geliyor tabii kitap üzerine konuşulan her şeyin kurguya degilde içeriğe odaklanması. 

Buradan da kendime yine hatırlatıyorum her kitapta romanda yazarın yazdığı dönemi, yazarın kendi düşüncelerini okuyoruz ve bir çoğunun benim yaşadığım dönemle alakası olmadığı gibi zaten aynı kişisel tecrübeye de sahip değiliz. Bu durumda okurken farklı ve hatta itici ve ya çekici güçlerle karşılaştığımı hissetmem çok doğal. Bunu cebimde ve aklımda tutarak okumalara devam. 

Şubat 5, 2026 Posted by | #biryazihareketi, #deniyorum, bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce, İyiki | , , | Yorum bırakın

Gelirken yanında ne getir,biliyor musun?

Sisten göz gözü görmüyordu havaalanından eve giderken. Güneşin doğmasına az bir süre kalmıştı eve vardığımızda ama biz yine de iyimser ve bilmiş şekilde, sabah siz uyanana kadar bu sis kalkar merak etmeyin demiştik. Ama kalkmadı. Ne o sabah ne de ertesi gün. Hafifledi ama şehrin havası hep var olduğu iddia edilen mavi gökyüzü, sapsarı güneş derecesine geçemedi. Hepi topu iki gün kalacaklardı.

Sen kalk ülkeler arası seyahat et, birkaç bina göreceğim değişik bir şehirmiş diye yollara düş, nazlı gelin misali yüzgörümlüğü istesin senden o şehir. Yıllardır görüşmemiştik ve ne güzel bizi görmeye geldiler diye düşünsek de onların asıl görmek istedikleri o pek ünlü binaları ile Dubai idi kabul edelim. Geldikleri saate kadar sis falan yoktu. Araba ile gittik almaya havaalanına sabah üçte. Dönüşte yani taş çatlasa bir saat sonra, arabanın önünü göremeyeceğimiz yoğunlukta bir sis vardı. Araçların sis lambaları etkili bir şeymiş test ettik onayladık. Bir de tabii sabahın erken saatinde yolların boş olmasının da yardımı oldu bu sürüşte.  Tamamen içgüdüsel olarak bulutun içinde ilerledik. Tabii son üç yılınızda aynı yolu defalarca kullanmışsanız çıkışı kavşağı hatırlıyor insan. Dubai o kadar karmaşık bir yollar kavşaklar sistemine geçmemişti henüz, sene 2005. Bir tane Şeyh Zayed yolu var bir de Emirates Road dediğimiz otoban var kullanımda. Ara sokaklarda değilseniz sorun yok. Ara sokakların sorunu yerleşim bittiyse yol da bitiyor, yani hop çöl kumuna dalarsınız. Ama neyseki benim o ara sokaklarla işim yok. Gri zemin üzerinden güçlü neon ışıkları sayesinde fark edebildiğim bina reklam panoları bana yol tarif ediyor neyseki. Tam zamanında Ibn Batuta Mall’un yanına geldiğimi farkediyorum bu Jebel Ali liman kavşağına az kaldı demek. Denize paralel olarak uzanan ve Dubai’den Abu Dhabi yönüne giden bu cetvelle çizilmiş gibi olan dümdüz yolda bu kavşaktan çıkışı kaçırmamalıyım. Aksi halde hep birlikte Abu Dhabi’ye gitmiş olacağız arada başka çıkış yok henüz.  Jebel Ali liman kavşağından çıkıyoruz ama limana değil karaya içeriye doğru kıvrılıyoruz.  Bağlantı yolu kullanılarak daha iç taraftaki Emirates Road denilen o zamanların otobanına doğru gidilecek, sonra da Emirates Road üzerindeki dönel kavşak kullanılarak evimizin olduğu Green Community East Garden Apartments adlı siteye girilecek. Dubai şehir merkezinden uzakta sayılan bir köşede, çölün ortasında idi bizim ev, yani en azından ilk on senesinde diyeyim. Evin de içinde olduğu site 2004 yılında yapıldı. İnşaatın bitip de binaların teslim edildiği ilk gün taşındığımız daireyi görmek için bölgeye ilk gidişimde, bu şimdi kullandığımız yolun kenarında develer geziyordu. Site yapılıp ve daha sonra da insanlar yerleşince bu develer yerlerini kamyon kervanına bıraktılar. Hint asıllı, araçlarını süslemeyi pek seven şoförleri sayesinde üzerleri yanar döner janjanlı ışıklarla süslü kamyonlar tek sıra halinde yolun en sağ şeridinde dizilmiş yavaş yavaş ilerlediği bir kervan oldu o Emirates Road üzerinde her daim.   Öyle bir kervan ki iki kamyon arasından geçecek bir araçlık yer bulmak sabır işi olur diye hoşlanmazdık ama o sis içinde sürüş sürecinde onların oluşturduğu ışıklı set beni  rahatlatmıştı, eve gelmiştik işte.

Misafirlerimiz odalarına çekilirken, sabaha kalkar merak etmeyin dedik o bulut için ama kalkmadı. Cuma ve cumartesi günü nispeten hafiflemiş bir bulut içinde ilerleyip binaların ihtişamını değilse de kendilerini duvar diplerine kadar gelmek suretiyle görmeyi başardık. 

Burj al Arab mesela, yelken otel diye geçen ve ölmeden önce  görülmesi gerekenler listesinde olan hani. Diğer tüm turistler gibi bizim bahtsız ziyaretçilerimizi de Dubai’ye çeken oydu aslında. Konumu sayesinde sanki denize açılmış yelkenli imajını verdiği düşünülen o otelin önünde poz verilsin diye tüm turist gruplarının getirildiği yere biz de gittik tabii. Görüş net olmayınca binanın yanına kadar gittik hatta ve elzem fotoğrafımızı da çektik. Ama arkada denize ulaşan derinlik yerine gri bir fon üzerinde bir bina ve iki kişi olarak çıktı pozumuz ancak. O ikinci günün gecesi geç saatlerde yeter bu kadar eziyet diye düşünmüş olmalı ki sis kalktı gitti. Zaten sis kalkmasa onları Türkiye’ye evlerine geri götürecek olan uçak da kalkamayacaktı.

Gökyüzünde, o bulut senin bu bulut benim diye içlerinden süzülen uçağın bu bulutlar toplaşıp havaalanına indi diye kalkamaması da ayrı bir durumdur.

Fotoğraf deyince bir başka ziyaretçiyi daha hatırladım. Pek yetenekli bir fotoğrafçıydı kendisi. Siyah-beyaz film kullanır ve sonra da evinin banyosunda hazırladığı karanlık odada basardı fotoğrafları . Sağ olsun birkaç kere bana da izin vermişti o işlem sırasında yanında olabilmiştim. Negatifin pozitife geçiş yaptığı o mucize ana tanıklık etmiştim. Bir hafta sonu için topladı kameralarını ve tabii eşini de aldı geldi. Onun hayalinde sadece binalar değil çöl de vardı bu sefer.  Uçsuz bucaksız çöl alanının fotoğrafını çekecek özellikle de tepecikler arasındaki kumların uçuşmasını yakalayacaktı deklanşöründe. Hayal bu idi ama gerçek olamadı, yapamadı. Dubai ona bu zevki yaşatmadı. Yağmurlu bir günde geldiler, yağmurda kaldılar ve yağmuru da alıp gittiler. Dört gün kaldılar, iki günü aralıksız olmak üzere toplam 3 gün yağmur yağdı, güneş onlara yüzünü hiç göstermedi. O yıllarda Dubai’de yılda hepi topu 4-5 gün yağmur yağardı aslında. Ömrü hayatında bu kadar yağmuru böyle kısa bir sürede görmemiş olan şehir neye uğradığını şaşırdı, yollarda göletler oluştu, evlerin damları aktı, havaalanı binası su aldı hem çatıdan hem pencerelerden. Yağmurun ara verdiği üçüncü gün biz çöle gittik yine de ama çölün tüm kum tanecikleri birbirine yapışıp kalmıştı sanki. Fotoğrafçımız yağmur var diye birbirine haber eden, sokağa koşup altında duran heyecanlı insanların fotoğrafını çekebildi ancak. Yağmura sevinen çöl insancıkları diye sergiye koyabilirdi istese. 

İşte bu yüzden ziyarete gelirken ne getirelim diye sorana, Kendi güneşinizi yanınızda getirmeyi unutmayın derim, gerisi kolay.

Ocak 15, 2026 Posted by | #deniyorum, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, zeynep'ce | , , , , | Yorum bırakın

Domates

Kantindeyim.  Uzun olmasa da yine de var olan sıradayım.

Siparişimi verdim, hatta paramı da ödedim bekliyorum. Günün sabah erken saatine denk düşen, curcuna kalabalığı geçmiş aslında. Kantinde çalışanlardan sadece  iki kişiyi görüyorum tezgah arkasında.  Diğerleri içeride depo tarafında ya da yoğun geçen sabah dalgasından sonra hak edilmiş bir istirahat halinde, yani sigara içmek üzere dışarıda olmalılar. 

Ben sadece bir küçük baget ekmek istedim hatta  içine de domates dilimleri koyacaklar extra ücreti ile. İşte o domatesler olmasaydı gerek kalmayacaktı beklemeye.  Araya girip, benim ekmeği verseniz de ben gitsem de denmiyor buralarda, sıranı bekleyeceksin.  O kadar ki bu sıraya girme alışkanlığı sokakta öyle ayakta dursanız bir dükkanın önünde çok değil on dakikaya sıra oluşur yanınızda.

Beklerken benim ekmeğimi kim verecek acaba diye kendimce çaktırmadan izliyorum tezgah arkasındaki sakin ve  ahenkli çalışmayı. İleride benim siparişimi alan kadın makineden bir tost çıkarıyor, demek servis sırası bana gelmemiş. Bir başka kadın önceden alınmış siparişlerin aromalı yulaf sütlü kahveli içeceklerini yapıyor. İçerden yeni çıkan bir tanesi elinde bir kocaman kutuyla bana doğru geliyormuş onu farkediyorum şimdi. Tezgah arkasında ilerliyor hala, ama fırın benim tarafımdaymış ona geliyormuş meğer. Elindeki kutuda patatesler varmış, yaklaşınca gördüm. Kumpir yapılacak öğlen müşterileri için belli ki. Tek tek alıp  patatesleri diziyor fırın tepsisi içine. Onu izlerken  Ankara’ya gidiyor hafızam. Yıllar öncesinden bir fotoğraf çıkıyor karşıma. Bir masa etrafında 8-10 kişiyiz. Çok ama çok genciz hepimiz. Üzerimde beyaz bir gömlek ve mavi angora yeleğim var, bir de kot pantolonum. O mavi yelek hala duruyormuş da annem elime tutuşturduydu geçtiğimiz kış sağolsun saklamış, eh ben de kullandım desem. 35 sene sonra. Fotoğrafta başka ne vardı diye bakıyorum daha bir dikkatli. Masada bir takım yiyecekler, elimizde de yemekleri sunmaya yarayacak tutaçlar. 1990’ların baharında, üniversite ilk yılında, Fakültenin kermesi olmalı. Nasıl da heves etmiştik bir masadada biz satalım bir şeyler diye. Hepimizin yurtta kalıyor oluşumuzu engelden saymamış, hatta en kolayından kumpir yapıp satarız diye de olayı hafife almıştık. Kıtır vardı Tunalıhilmi‘de, sanırım ilk defa kumpir orada yemiştim. Görmüşüz ya patates fırınlanıyor, sonra da işte içine biraz yağ biraz peynir, üzerinede  ne sos istersen koyuyorsun. Çözdük biz bu işi diyoruz. Hem ne kadar zor olabilirki. Tek bir sorun var diye düşünüyoruz, patatesleri nerede pişireceğiz   konusu. Onuda gider, Kıtır’dan alırız diye üzerinde çok da tasalanmadan karar vermişiz.  Kaça aldıkta kaça satacağız detayına girdik mi, tüm bunları bir peçeteye yazdık mı hatırlamıyorsam da sohbet sırasında  çok keyiflice çözdüğümüz heyecanlı operasyon için gün geldiğinde yaşadıklarımız tabii ki çok başka. En basitinden kermeste satışların başlama saati 11:30 olarak belirlenmiş ya sabah erkenden gittik biz TunaliHilmi’ye orada bir aksaklık yok. Ama Kıtır’ın  elemanları bize daha açılmamış gözlerle bakmışlardı ne işi var bunların bu saatte burada diye.  Sanırım o zamanlar sabah kahvaltısı falan da vermiyorlardı ki hazırda hiçbir şey yoktu mekanda. Adamların orada olması bile tesadüf eseri gibiydi, öyle anlamsız alakasız bakmışlardı bize.  Rica minnet fırını açtırdık o saatte açmıyorlarmış meğer, ısındı bir zahmet fırın, sonra da patatesler atıldı içine.  Bu aşama tahminimizden daha uzun sürmüştü, pişmelerini beklememiz de cabası. Sonra da taksi ile gitmiştik Hacettepe’ye Sıhhiye kampüsüne. Allah’ım biz ne biçim hesaplamıştık bu işlemleri, alacağız satacağız hop olacak diye.  Ne salaklık ne saflık. Fotoğrafta hepimiz gülüyoruz ama bir daha da yapmamaya yemin etmişiz o ayrı.

Bu arada kadın patatesleri koymayı bitirince fırının kapağını kapatıyor benim de anılarıma açılan kapağı kapatıp  gerçek hayata dönmem gerekiyor. Kermesdeki masa etrafında çektirdiğimiz fotoğrafımızı da yerine koyuyorum.  Hatırladığım kişilerden başka kimler vardı acaba orada diye bir ara fotoğrafın aslını da bulsam keşke. 

Tezgah arkasındaki kadınla göz göze geliyoruz şimdi.

Size servis yapıldı mı diye soruyor, evet evet diyorum paramı ödemiştim sadece ekmek ve domates istiyorum. Ben bir iki dilim domates koyar herhalde demiştim, sağolsun en incesinden üç dilim yerleştiriyor ekmeğin içine. Teşekkür ediyorum bageti elime tutuşturduğunda, çıkıyorum kantinden.

Evden getirdiğim beyaz peynirimle domatesli ekmeğimi buluşturmak için koridoru bir çırpıda geçiyorum. Yok canım aç olmamla hiç alakası yok bu hızlı yürümenin. Koridorun diğer ucunda şirket çalışanlarına ayrılmış, mutfak tabir edilen ama aslında  sadece alt kısmına üç tane tezgahaltı buzdolabının, üzerine de iki orta boyu mikrodalga fırın yerleştirilmiş bir tezgahdan ibaret odacıktayım şimdi. Bir de çay kahve yapacaksan diye sıcak su veren bir cihaz var tezgahta, yanına lavabo konulmuş bir de. Kupadaki sallama çay poşeti ile çay yapmak için sıcak suyu dolduruyorum. Buzdolabından çıkardığım saklama kabındaki peyniride ekmeğin içine domateslerin yanına koydum. Ofise geri dönebilirim. Masa başında yiyeceğim sandevicimi, beklerken yeterince zaman kaybettim emailler beni bekler.

Yarın mavi yeleğimi giysem mi?

Ağustos 23, 2025 Posted by | #biryazihareketi, #deniyorum, yaziatolyesinden, zeynep'ce, İyiki | , , , , | 3 Yorum

Sadece ayak izinizi bırakabilirsiniz.

Yer yeşilli sarılı bir çayır. Üzerimizde bulutsuz en mavisinden gökyüzü. Yol boyu hem gidiş hem geliş yönünde gruplar halinde yürüyenlere katılmışız. Manzaranın muhteşemliği tepemizde parlayan güneşin bizi rahatsız etmesine izin vermiyor sanki.

Bugün yürüdüğümüz yer bölgedeki çiftlikler tarafından mera olarak kullanılıyor. Dünyanın bu yöresinde sadece ayak izini bırakacağından eminsen çiftlik sahipleri ekili tarlanın kenarından ve ya hayvanlarının otladığı meradan edeplice yürüyerek geçmene izin veriyorlar. Ekinleri ezmeden, inekleri koyunları rahatsız etmeden yürüyüp gidiyorsun. Köpekli gezenler için mesela özellikle uyarılar oluyor, tasmasız geçmeyin diye.

Yürüyüş boyunca öbek öbek gruplar halinde meraya yayılmış hayvanları görüyoruz. Gözlerinden huzur, vücutlarından sağlık fışkıran inekler daha düz alanları almışlar , ilerde yamaca doğru beyaz çakıltaşı gibi görünenler de koyunlar aslında. Biz pek akıllı insanlara göre onlar düşünmüyormuş ya, her gün önlerinden geçen bu iki ayaklı yaratıkları izlerken, akıllarından ne geçiyor diye onların yerine ben düşünüyorum. Mesela hep aynı insanlar diyorlar mıdır bizim için yoksa farkımızı görebiliyorlar mıdır. İddiaya giriyorlar mıdır acaba, bugün kaç tane şapkalı geçecek, ya da kaçı kısa boylu, insancası çocuk, olacak diye.

İrlanda’da arabamızla yaptığımız seyahatin batı kıyılarına düşen günlerindeyiz. Dört bir yanında, gidip kendi gözlerimle görmeden tahayyül edemediğim bir med-cezir ilişkisi yaşıyor okyanus ile. Seyahatimizin ilk gününde bizi şaşkına uğratmıştı ne yalan söyleyeyim. Yol boyunca kenardan size eşlik ederken bataklık hissi veren alanlar zamanı gelince, su seviyesinin yükselmesi ile yerine göre bir dere, ya da denizine kavuşmuş marina olacak ve sizi bu hali bile büyüleyen yeşili bol manzaraya su mavisinin tonları da katılacak sabredin. Marinada karaya oturmuş gibi duran irili ufaklı tekneler diplerini yalayan su dalgaları ile salınacaklar. İşleyişini anlayınca ve de kabullenince huzur veren bir döngü.

Bu, yaşamın bir parçası olmuş ilişki sonucu adanın çevresinde geniş kumsalların yanısıra deli dalgaların yarattığı, fantastik filmlere arka plan olmayı haketmiş ve hatta ilham olmuş bile diyebileceğim ürkütücü yar ve uçurumlar oluşmuş. Aralara da insanlar yerleşmişler. Bugun seyahat rotamız bizi pek ünlü , Cliffs of Moher diye bilinen yarların üzerindeki bir meraya getiriyor. İlle de bu manzarayı ben de görmeliyim diyen insanlar için lütfen ayrılmış daracık patikadan yürüyoruz, meranın asıl ve asil sahipleri ineklere saygıda kusur etmeyerek.

Meranın yayıldığı yarın açık kenarındaki uçurumun dibinde okyanus var. Yarı oluşturan kayalık yapı Pamukkale’nin travertenlerinin havuzlarını andırıyor. Ama burada kayalar koyu siyah renkteler. Dalgaların bıraktığı minik göllenmelerde kuşlar toplaşmış, hamam sefası yapıyor gibiler.

Patikanın bir yanına insanlar okuyup anlasınlar da dikkatli olsunlar düşmesinler, kurtarma ekiplerine gereksiz iş çıkarmasınlar diye uyarıcı tabelalar konmuş.

Ya peki bu hayvanları koruyan nedir diye düşünmeden edemiyorum. Meranın sahibi insanın rolü burada ortaya çıkıyor. Belli ki biraz da deneme yanılma ile gitmişler. Tahta çit yapmışlar önce ama yetmemiş olmalı ki onları durdurmaya, birde elektrikli hat geçmişler çitlerin üzerine. Açık havada, o en sessiz anda duyulan çıtır çıtır çıt sesi o elektrikli tellerden geliyor. Acaba kendilerinin korunmakta olduğunumu yoksa bir hapiste olduklarınımı düşünüyorlardır dünyanın en güzel manzarasına sahip bu inekler.

Dikkatli adımlarla, manzaraya hiç bir fotoğrafın hakettiğini veremeyeceğimizden gayet emin, hiç değilse içimize çekerek yürüyoruz. İlerde yamaç tarafında bir başka grup inek daha görüyorum. Onlar biraz daha geride kalmaya karar vermişler sanki demeye kalmadan bir hareketlenme oluyor ve koşmaya başlıyorlar. Demek onları da heyecanlandıran bir şeyler olabiliyormuş. Koştukları yönde elinde bir kova olan bir adam var. Ama hedefi inekler değil atlar aslında. Atları böylece yeni farkediyoruz. İnekler çağrının kendileri için olmadığını bir şekilde anlıyorlar ve duruyorlar. Herkes yerini biliyor köşesine çekiliyor, inatlaşma yok, açgözlülük hiç yok. Belli ki onların kovası ya da insanı başka.

Bu arada en az on tane at adamın çevresini sardılar bile. Mutlu bir kavuşma yaşanıyor gibi bir halleri var. Adam nerdeyse kayboluyor aralarında ama sanki bir şey bekleniyor gibi hissediyorum. Bakınıyorum etrafa, uzaklara, ne olabilir diye. Uçuruma daha yakın olan kısımda aradığımı buluyorum. Bir çocuk görüyorum, çok değil onlu yaşlarının başlarında bir çocuk bu. Yerinde yükselebildiği kadar havaya zıplayıp el kol hareketleri yaparak yönlerini değiştirmeye çalıştığı iki at daha varmış meğer o tarafta. Onları diğerlerinin yanına gitmeleri için ikna etmeye çabalıyor, belli ki çok açılmışlar. Neden sonra onlar da bir koşu diğerlerine katılıyorlar. Peşlerinden de çocuk koşuyor. Ekip tamamlanınca adam atların arasından çıkıyor ve meranın içlerine doğru yürümeye başlıyor. Atlar sakince onu takip ediyor. Insan eli doğaya değiyor ama bozmayabiliyor isterse.

Kayalık yar ne kadar sağlam görünse de yıllardır dalgalarla boğuşmaktan yorgun düşen bölgelerinin çökme riski var. Bu yüzden de bazı bölgeler artık insan erişimine kapatılmış. İzin verilen en uzak noktaya gidip dönüyoruz. Manzara gerçekten müthiş.

Dönüş yolunda denizi daha çok izliyorum. Uzaklarda irili ufaklı başka adalar ve onlara yolcu taşıyan tekneler gelip geçiyor.

Denize bakarken karadaki bir direk dikkatimi çekiyor. Üzerinde bir kuş var bana bakıyor sanki. Dürbünüm olmadığı için çok üzgünüm. O direk üzerindeki kuşu daha net görebilmeyi isterdim. Kuzey denizlerinin ünlü denizpapağanı Puffin olabilir mi diye telefonumun kamerasından görmeye çalışıyorum ama nafile. Net göremesem de ben onu farkedeyim diye kendince en güvenli mesafeden bana bakan başka ne olabilir ki. Ben Puffin olsun istiyorum.

Puffin gördüm ben diye de heyecanlanıyorum hatta.

Ağustos 9, 2025 Posted by | #deniyorum, bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, seyahat, zeynep'ce, İyiki | , , , , , , , , | 2 Yorum

Eskiler alırım

İngiltere’de eskiciler ne diye bağırarak geziyorlar diye soruyor İngilizce dersi verdiğim 3.sınıf öğrencim, öğrendiğimiz kelime eski kelimesi olunca.

Old kelimesi Türkçe’de eski demektir, demişim dersimizin bir yerinde, sorunuz var mı aşamasına geçince gelen ilk sorumuz olmuş bu soru. Eskiciler ne diye bağırarak geziyorlar?

Oğlumla üç dört yaşlarında iken yaptığımız benzer bir konuşmada da benim anneannem için o eski o yüzden yavaş gidiyor yorumu gelmişti mesela.

Bir kelimenin çocuk kafasında nereye tekabül edeceğini, bu afacan öğrencimin hayalinde neden eski deyince eskicileri düşündüğünü bilemiyorum tabii ama cevaben ona İngiltere’de eskici yok ki dedim, sonra derse devam ettik ama beni aldı bir düşünce.

Yani bir bakıma eskici var tabii ama öyle sokaklarda gezen,

eskiler alırım h-aaaanııııımmm

diye bir yandan bağırarak bir yandan da önündeki yıllanmış belki de taşınacaklarından da daha da eski bir el arabasını ittirerek, sokak sokak dolaşan adamlar yok. İnsanlar elden çıkartmak istedikleri eski eşya ve kıyafetlerini belirli yerlere yerleştirilmiş giysi kumbaralarına atıyorlar ya da ikinci el malzeme satan yerlere direk veriyorlar. Karşılığında öyle plastik leğen, mandal falan da almıyorlar.

Oysa benim de çocukluğumun sesleri değil miydi eski alan eskiciler ile sebze meyve, su, süt ve hatta tüp satan seyyar satıcılar.

domateees, biber, patlıcannnn...

Sepetler sarkıtılır ya da kendisi bizzat iner alırdı anneler. Hatırlarım mevsimine göre patates ve ya kavun aldığımız bir amca vardı mesela, istisnasız bizim eve, ta 4. kata çıkardı. Asansörsüz apartmanlardaydık ama hiç problem yoktu Ankara’da Emek mahallesi 83.sokaktaki daireye kucağı dolu dolu çıkardı.

Annen alırdı evde olsaydı! der bırakırdı, param yok desende, haftaya verirsiniz der giderdi. Orası kesindi haftaya yine gelecekti.

Seyyar satıcılardan sonra aklıma gelen sokak seslerinde küçük kamyonlarında tangur tungur sesler çıkartarak gürültülü bir şekilde biz geldikkk diye mahalleye haber veren tüpgaz satıcıları var. Bu sesleri boş tüpleri birbirine vurarak, ya da ellerindeki bir metal parçası ile bateri çalıyormuş gibi üzerlerine çarparak çıkartırlardı. Hatta dolusu ile değiştirdiği boş tüpü tekrar kamyona karpuz atar gibi atanlar da olurdu. İyi patlamamışız diyorum şimdi düşünüyorumda. Gerçi onlar yeni dolu tüpü taktığı zamanda bir gaz kaçağı var mı yok mu diye çakmağını çakarak bakarlardı. Biz de onlara bakardık. Tehlikesini onlar da bilirdi şüphesiz ama bu, bana bir şey olmazlara giden kendine güven midir yoksa kaderde varsa patlarız inancı mıdır bilemiyorum. Sonraları teknolojiden yararlanarak şarkılar falan çalmaya başladılardı hatta.

Ay-gaaazzz….tirinirim

Bu saydığım sokak sesleri Türkiyemin tüm sokaklarında duyulabilecek seslerden idi. Sütçüsü , yoğurtçusu, bidon su satıcısı, eskicisi hurdacısı, sebzecisi derken baya şenlikliydi bizim sokaklar seyyar alıcı ve satıcıları ile. Bir tek aşıcısı geçmedi ki Metin Akpınar aşıcı geldiiii hanıımmm diye seslenebilsin.

Sadece o şehre özel sesler de vardı.

Merzifon’da yaşadığımız ev askeri garnizona yakın olunca sabah ve akşam talimden dönen erlerin tempolu yürüyüş sesleri vardı mesela. Gün içinde ise faytonları çeken yorgun atların nal sesleri.

Eskişehir’de özellikle de şehir merkezinde iseniz şehrin olağan araç seslerine, kalkışlarından çok kısa süre içinde ses duvarını kırdıkları için pek bir yaygara çıkaran jetlerin sesleri karışırdı. 1. Ana Jet Üssünün şehire çok yakın olması sebebiyle talim uçuşu yapan tüm jetler şehrin üzerinden geçerdi. Ses duvarını geçen hem de bir değil iki jetin beraber olduğu bu uçuşların yarattığı gürültü sırasında sınıflarda ders kesilir, yolda karşılaşmış ayaküstü yapılan dedikodulara ara verilir, beklenir, kendi konuştuğunu duyabileceğin ortam sağlanınca kaldığın yerden devam edilirdi. İlk anlarda resmen ürkerdim, sonrasında alışıyormuş insan. Tıpkı nasıl önce şimşek sonra gök gürültüsü oluyorsa, havada iki jet böyle burunlarını dikmiş uçuyorlar diye gördüysen bekle gümbürtüsü de gelir birazdan durumu yani.

Bölgesine göre olan seslerden biri de bozacılara ait-miş! Soğuk kış gecelerinde duyulan Boooo zaaaaaaaaa çağrısı. Eskişehir’de Ankara’da ve İstanbul’da yani hemen hemen yaşadığım heryerde duyunca bu sesin bölgesel olabileceğini hiç düşünmemişim. Mevsimseldi evet çünkü boza kış aylarının içeceği idi, soğuk içilse de ama işte meğer şehirlere özelmiş, öyle her şehirde yokmuş. Ankara’da öğrenci evimizde bir akşam Antalya’lı ev arkadaşım sokaktan gelen nara gibi ama kaba olmayan, melodili sesi oyun oynayan çocuklardan sanmıştıda gecenin bir yarısında ne yapar bu çocuklar diye sormuştu, hem bilmediğine şaşırmış hem de gülmüştük geçen kişinin bozacı olduğunu öğrenince yaşadığı şaşkınlığa. Oysa bozayı bilmeyince bozacıyı da bilemezdin tabii.

Sonra çıktım geldim başka ülkelere şehirlere.

Dubai’de sokak sesi duymadım mı acaba diyeceğim ama sanırım Dubai’den aklımda kalan sesler klimaların bitmek tükenmek bilmeyen homurtuları olacak. Gerek araç içinde ve araç dışında, gerekse ev içi ya da evler arasında yaptığım yürüyüşlerde hep o klima sesi. Ülkenin gerçek halkının yaşadığı yerlerde varmıştır muhakkak kendilerine özgü sesleri ama onların içine giremeyince seslerini de duyamamış olduk. Ezanı çok sakin, dingin bir şekilde okuduklarını ve namazında yine aynı şekilde dışarıdan duyulacak şekilde kılındığını hatırlıyorum bak.

İngiltere’de büyük şehirde oturmadık, kendi halinde mutlu mesut bir köy bizimkisi. Köy dediğime bakmayın, 6 restoran, biri büyük iki süpermarket, 3 diş kliniği, 3 cafesi olan bir yer ama içinde yaşayanlar için hala bir küçük köy. Heathrow’un yoğunluğuna göre inmekte olan uçakları biraz daha dolaşsınlar diye hava sahamıza yolladığı zamanlar haricinde genelde sessiz olan bu köyde oldukça hareketli bir tren istasyonu var mesela. Londra’yı ülkenin batısına bağlayan ana hat geçer. Köyün sakinleri arasında bu trenlerin tiplerini, geçiş saatlerini dakikası dakikasına takip edenler de var. Tren düdüğünden bilirler hangi model, nereye gitmekte falan. Yan dal hattı olan Henley on Thames trenleri ise tam bizim evin arkasından geçer. Normal ana hattan hızlı trenler geçerken bizim hat baya baya tıngır mıngır giden trenlere hizmet eder. Bu tren seslerinden bir de Etimesgut’ta doğduğum evdede duyarmışız, ve ben hep sabahın o ilk treni ile uyanırmışım. Uykusuz ve yorgun annem için o dönemlerde öyle gelmese de oldukça sakinleştiren dinlendirici bir ses itiraf etmeliyim.

Sonbahar, kış ve nihayet ilkbahar derken sadece 8 ay kadar yaşadığımız Amsterdam şehrinden, bana bu evi hatırlatacak olan sokak sesi ne olabilir ki desem sanırım incecikten bir tıngırtı halinde, küçük metal parçalarının birbirine çarpması ile oluşan kendine has ritmi ile oturduğumuz evin ev sahibesinin balkonda asılı bırakmış olduğu rüzgar gülünün sesi olacak. Amsterdam rüzgarlı şehir nitekim.

Bir kelimenin hatırlattıkları, nerden nereye gittim geldim. Olur mu size de?

Her bir sesin kelimenin çağrıştırdıkları, hafızanın içinde oradan oraya zıplayan hatıralar, yoksa yaşlanmak dedikleri bu mu?

Bu bence olsa olsa yaşanmışlıktır ya sizce?

Haziran 14, 2025 Posted by | #deniyorum, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , , | 1 Yorum

İsmin Halleri – (de hali)

Mayıs ayında bir Cuma günü sabah 6:30 suları ve ben Beşiktaş’tayım. Çok değil iki saat kadar önce İstanbul havalimanına inmiştim. Pasaport kontrolü de çabuk olmustu nispeten. Nedense koşa koş çıkmak istemedim ve bir çay içimlik süre sonunda, havaalanındaki gelen yolcuları bekleme salonunda bulunan Simit Sarayından kalkıp Havaist durağına gittim ve beni Beşiktaş’a götürecek olan Taksim otobüsüne bindim. 1-1,5 saatte Beşiktaş’a gelir gibi bir not vardı internette ama henüz hareket başlamamıştı benim yönümde, trafik yoktu ve işte yarım saatte geldim bile.

Çöpçüler ve ben vardık Beşiktaş Çarşısı’nda..Kediler, köpekler ve hatta martılar bile uyanamamıştı sanki. Beşiktaş Çarşıdan, Ortabahçe caddesine, oradan da Şair Nedim caddesini de geçip son sokağa döndüm ve rampayı tırmandım, kafamda annem bu yokuştan çıkabilir inşallah düşüncesiyle. Pembe boyalı, çıkma pencereli apartmanın önüne geldim. Ah burada da 10 basamaklı bir merdiven varmıştı bak unutmuşum bunu da, anneme zor olacak. Dış kapının şifresini buldum en son yolladığım mesajlardan ve girdim binaya. Dönerek çıkan merdiveni de çıktım, etti mi 20 basamak derken geldim dairenin önüne. Anahtarımla açtım ve işteee, evdeyim.

İngilizcedeki “home away home” durumundayım tabiri caiz ise.

Burada beni bekleyen kutularımın düzensizliği ve hatta benden çok daha sık ve düzenli aralıklarla gelen diğer kullanıcılarının varlığı bile bu evdeyim hissini sarsamadı diyebilirim.

Odalarda şöyle bir dolandım. Yüzümde bi gülümseme..

Eve gelirken ara sokaktaki fırından aldığım simitin yanına peynir olsaymış keşke derken buzdolabında peynir ve zeytin varmış meğer, nasıl da lezzetli geliyorlar her biri ayrı ayrı.

Kahvaltımı bitirip küçük odada, daireye girdikleri günden ki Ocak ayı ortalarında bir gün idi, 5 aydan beri ilk konuldukları pozisyonda beklemekte olan kutulara dalıyorum.

Dışından bakıp içinde ne var tahmin etmeye çalışıyorum.. bir bulduğum diğeri nerde acaba sorusunu getiriyor aklıma. İçlerinden çıkanları yerleştirirken evin diğer kullanıcı grubunu da düşünmem özellikle ortalıkta minik yeğenlerimi tehlikeye sokacak bir şey olmamasına özen göstermem gerekiyor.

İlk iş kitapları yerleştirmek oluyor aç aç bitmeyen kutulardan habire kitap çıktıkça. Ben onları salondaki raflara yerleştiriyorum gayet mutluyum, şu anda istediğim gibi dizemiyorum, düzeltemiyorum ama kutudan çıkan her bir kitabı ay bu da burdaymış diyerek kapılarda karşıladığın değerli bir misafir gibi raftaki yerine buyur ediyorum. Nerdeyse ayağına terlik arkasına yastık vereceğim.

Çalan telefonla farkediyorum ki iki saattir odalar ve kutular arası dolanıyormuşum. Günün hatta gecenin uzun olacağını hatırlatan bu konuşmadan sonra biraz uyumam gerektiğini kabul ediyorum ve gidip sekiz aydır yatmadığım yatağıma uzanıyorum ve hemen uykuya dalıyorum. Yolda geçen gecenin yorgunluğunu alacak iki saatlik uyku sonrası ev dışındaki hayata karışıyorum. Gelmemi bekleyen dostlarımla geçirilen ilk gün, gelsinler diye beklediklerime kavuştuğum gece ile sonlanıyor.

Cumartesi sabahı yeniden bir heves, bu sefer annem de benimle tekrar kutulara giriyorum. Önceki gece sağolsun canım arkadaşımın arabası ile evin önüne kadar gelince annem sadece merdivenleri çıkmak durumunda kalmıştı. Yokuşları henüz farketmedi.

Bu sabah ki kutulardan ki uzerine toparlarken yazmış olduğum için bilerek seçmemden de kaynaklı tabii, çarşaf nevresim takımları havlular çıkıyor ve hemen yerleştiriliyorlar annemin de yardımı ile. Bildiniz, tabii ki yardımcıya göre kutu açıyorum, bunca yılın tecrübesi diyelim 😉

Sonra bütün gün ev yerleştirmekle uğraşamayacağımiz ve İstanbul’u gezmek gibi daha önemli ve zevkli işlerimiz olduğunu hatırlayıp dışarı çıkıyoruz.

Gece geç saatlerde tekrar eve geldiğimizde ben kendimi tutamayıp yatmadan önce bir kutuyu daha açıyorum ve içinden yine kitaplar çıkıyor tabii. Ama bu sefer sabah onu şuraya, bunu buraya koyalım diye yardım eden annem, yine bir kitap kutusu açmakta ve çıkan kitapları da mutlu mesut raflara yerleştirmekte olduğumu görünce dayanamıyor,

Öncelikli mi bu kitaplar şimdi, ben olsam açtığım kutuda kitap varsa kenara koyarım diğer daha önemlileri açarım diye söyleniyor.

Benden cevap tabii ki,

bunlar bence oldukca da önemliler çünkü ben kendimi evde hissediyorum kitaplarını bulunca, dizince yerleştirince..

Oldukça anlamsız geliyor bu cümlem anneme. Ben de uzatmıyorum akşam saati ve uyku düzenine geçiliyor.

Ama uykuya geçmek yerine beni alıyor bir düşünce..

Nedir bu evime geldim halleri.. İsmin

e hali, de hali gibi Zeynep’in evde hatta daha da derini, evimdeyim hali.

Yıllar önce yurttan çıkıp öğrenci evine geçtiğimde odamı yerleştirip duşumu almış ve elimde bir kupa Nescafé Gold ve bir adet gofret, ülker Çokonat ya da çikolatalı gofret olmalı, ile odamdaki koltuğa oturup hissettiğim duygu idi işte o ilk evimdeyim, Zeynep’in evimdeyim hali. Gofretten miydi kahve miydi, o koltukta oturmak mıydı yoksa odanın her köşesinde bana ait oluşunun verdiği ferahlık rahatlık mıydı bana o evimde hissini uyandıran şey.

Şimdi yazarken düşünüyorum da yaşım o sırada 20-21 olmalı ve ilk defa bir odam var kendime ait. Üstelik her bir eşyasını, sandalyesini yatağını somyesini, dolabını perdesini masasını koltuğunu işte artık her ne varsa ben almışım, seçmişim, taşımışım. Eve almak dediğim tabii ki finansal kısmını fiyatını ödeyen babam sağ olsun, ama ben seçmişim, benim kararım, ne alınacak, ne olacak, nasıl olacak, nereye konacak, bu evimdeyim hissi bu sahiplenmeden mi çıkıyor acaba?

Oysa yine üniversite yıllarında bir sabah Ankara’ya Konya asfaltı‘ndan giriş yapan Mersin Seyahat otobüsünde yine Mersin ziyareti dönüşünde hissettiğim eve geldim hissi neydi peki? Sahiplenmek olamaz, yurtta kalıyordum ve sahip olduklarım kıyafetten, ders kitap defter notlar ve malzemelerinden öteye geçmiyordu, öyleyse o zamanki evdeyim hissi olsa olsa özgürlük ile tanımlanabilirdi.

Üniversite beşinci sınıfta artık evlendiğimizi de düşünürsek, bir gün okul sonrası anahtarla kapıyı açıp girdiğimde hissettiğim evdeyim hissinde bu özgürlük ve sahiplenme değil de daha çok o gün dairede bulduğum, yorgun argın eve gelmiş uzatmaları oynayan diş hekimliği öğrencisine ilaç gibi gelen huzur muydu?

Amsterdam’daki dairenin siyah boyalı duvarına astığım dünya haritası neden önemliydi peki..ve işte aradan geçen 2 yıl sonunda o haritanın olmadığı evde de mutlu olabiliyorum. Ama Amsterdam’da bıraktığım koltuklarımı da ayrı bir özlüyorum.

İlginç bir his bu evdeyim duygusu bendeki.. nerde neden çıkıveriyor ortaya bilmiyorum.. size de oluyor mu?

Haziran 12, 2024 Posted by | #biryazihareketi, #deniyorum, zeynep'ce | 3 Yorum

Çın Sabah

Dün gece sanırım gecenin bir vaktiydi artık yatayım dediğimde tam emin değilim ama gece yarısını geçeli çok da olmamıştı.

Birkaç gündür hastayım yatak döşek yatıracak türden değil ama uykunun kalitesini etkileyenlerden. Yatmadan önce bir de film seyretmiştim. Eskilerden bir film idi, Al Pacino ve Robert de Niro’nun oynadığı, adı Heat. Filmin bir sahnesinde biri büyük vurgunlar yapan müzmin bekar hırsız diğeri de onlar gibilerini yakalamaktan kendi evinde düzen kalmamış hatta üçüncü evliliğinde de zor donemden geçmekte olan hırslı dedektif oturup, kahve içip sohbet ettiler ne olacak bizim bu halimiz şeklinde. Klasik hırsız dedektif filmi gibi olsa da bu sahnesi ile pek insancıl pek bir sıcak geldi bana. Ama tabii filme adını veren sıcaklıktan bahsetmiyorum.

Film bitince güzelmiş hissi ile yatağa giderken bir de parasetamol aldım, kendimce rahat yatayım diyerekten ama son birkaç gündür aldığım için olsa gerek bir miktar kalp çarpıntısı yaptı. Çarpan kalp iyidir hala yaşıyorsun diye ikna ettim kendimi ve takılmadım ona ama uyuyamadım da. Döndüm durdum yatakta. Önce gözlerim kapalıydı ama, yok, bana mısın demedi. iPad‘deki daha önce indirdiğim kitaplardan okuyayım bari dedim ama pili bitmiş iyi mi! Benim de bitti diye düşünüyordum ama ben öyle isteyince kapatamadım kendimi tabii.

Hastasıyım bu bilgisayarların ve elektronik aletlerin! Takıldıkları yerde şöyle bir kapatıp açma ile sanki hiçbir şey olmamış, o takılmışlık hiç yaşanmamış gibi kaldıkları yerden devam edebilmelerine. Hekimlik dönemlerimde de en büyük şikayetim ya da mühendis eş ve dostlarıma anlatamadığım şey idi bu durum. Onlar uğraştıkları malzemede sıkıntı çıkınca kapatıp açıyorlardı ama insanı kapatıp açamıyorsun iste. Oysa o kadar iyi gelir ki öyle bir şansımız olsa. Bir yenilenme bir tazelenme için sadece uyku işe yarıyor diyorlar da öyle hadi git yat deyince yatılmıyor ki! Işte bak hala bekliyorum uykunun keyfi gelecek diye.

Makineler bizden öğreniyormuş ya, biz de onlardan öğrensek. Özellikle içinden çıkamadığımız durumlarda gözleri gelen aracın farlarına dikilmiş yol ortasında kalakalmış bir tavşan gibi duracağımıza 2 dakika kapatıp açıyorum gelirim birazdan diyebilsek. Gerçekten de bu 2 dakika yetse bu kendini toparlamaya..

Ben bunları düşünürken oldu mu sana yarı gece.. Dikkatinizi çekerim gecenin yarısı değil gecenin yarısı saat 12:00 olur ama gecenin yarısını çoktan geçmişiz ve gecenin bir vaktini aşalı da olmuş ve biz çın sabaha doğru ilerlemekdeyiz. Çın sabah deyimini de ayrıca çok sevdim hani o incin top oynuyor diye tanımladığımız saatlere denk geliyor. Hani iğne düşse sesini duyacakmışsın gibi olan, sokakların boş,binaların karanlık herkeslerin bilmem kaçıncı uykusunda olması gereken saatler.. yolculuklarda içinden ya da diyelim ki uçaktayım üzerinden de olur geçtiğim sokaklarda düşünürüm hep, neden herkes tam o saatte uyur diye!

Fransa’da bir köy var mesela ben hiç orayı gündüz görmedim son altı yılda her sene bir gece olacak şekilde altı gece o köyde kaldık ama kimseyi görmedik. Bir kale şato gibi yapısı var uzaktan ışıkları görülen ama biz otobanda kavşaktan çıkıpta köye varana kadar ışıklarını kapatıp çıkıyorlar. Öyleki sanırsın köyden de çıkıp gidiyorlar. Binalar iki katlı evlerden ve dış panjurları da kapatıp uyuyorlar. İnsan görmüyoruz kısmını abartmıyorum, kaldığımız otelde bile resepsiyon yok. Rezervasyon yaparken verilen şifreyle önce binaya sonra da odaya giriyoruz. En son gittiğimizde şifreyi yazarak bınaya gireceğimiz makinenin ekranında cıkan mesaj ile hazine avı gibi şifreli mesajı çözüp yan binadaki odanın anahtarını bulmuşluğumuz bile var. Bu otellerin en büyük özelliği temiz yatakları olması, mini mini bir odada hızlıca uyuyoruz, tek ihtiyacımız bu, o saatte zaten. Sabah olunca, yani gün dikimi bitmiş şafak sökerken denilecek saatlerde çıkıp gidiyoruz. Geenlde bu yolculugu Aralık ayı sonlarında yaptıgımız için de şafak sökme aşamasının cok baslangıcında yola koyulmus oluyoruz. Yanı diyeceğim hiç görmedim o köyün pencerelerinden içeriyi, perdelerini ve de insanlarını da.

İşte ben bunları düşünürken Basri uyanıyor, ve yürüyüşe çıkalım mı diyor, madem uyanmışsın.. Saate bakıyorum hani şu üzerinde rakamları olan saate, 6ya geliyor. Tan vakti ama mevsimlerden kış, aylardan Ocak olunca tan henüz ağarmamış, ağaramamış olmalı. Buz gibi havaya uygun bir şekilde giyinip dışarı çıkıyoruz, evin iç mekan ışıklarını kapatınca dış dünyanın karanlığı ile karşılaşmaya hazırız.

Ama hiç de öyle olmuyor, gecenin zifiri karanlığını delmekte olan, bir kocaman ay, dolunay bizi karşılıyor. Sabahın kör bir saatinden beri uyanık olan ruhuma apayrı bır mutluluk yaşatıyor bu dolunay ile karşılaşmamız. Benım ailemde mehtaplı geceler fotoğrafları paylaşımları olur hep, yanı farkederiz biz onu yıllardır. Hani o çok bilmişlerin ama bu seferki çok özelmiş ama diyenler olmadan da önce takip ederdik biz onu. Ama dolunayı akşam saatlerinde görsem bu kadar sevinmezdim sanki. olabilir mi böyle bir şey.

Karşılaştığımız an önemli diye düşünüyorum. Kapının arkasında zifiri karanlık beklerken yolumu ışıltılı neşeli bir şekilde aydınlatıyor olması beni mutlu eden sanırım. Biraz da kendimi suçlu hissettirdi hatta. Bana, ee ben aslında hep buradayım ki diyor. Sen güneşin ışığına enerjisine o kadar şartlandırıyorsun ki kendini beni farketmiyorsun demekte bana sanki.

İnsan ilişkilerinde de öyle olmuyor mu.

Karanlık anlarınızda da yanınızda kalan arkadaşlarımız değil mi aslında dayandığımız yaslandığımız.

Mart 12, 2023 Posted by | #deniyorum, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | 1 Yorum

Susuyorsam elbet bir sebebi var

Ne konuşayım ki sizinle ben. Söylediklerinizi de anlamıyorum zaten güya aynı dili konuşuyormuşuz, hiç sanmıyorum. Kapıdan girişiniz, çıkışınız, oturuşunuz bile farklı geliyor bana artık sanki sizi tanıyamıyorum.

Siz sanıyorsunuz ki bu olsa olsa yaşlılıktan. Gülüyorum bunlara, bu varsayımlarınıza ama kızmıyorum. Kızamıyorum. Nereden bileceksiniz ki henüz bu yaşa, bu yaşanmışlığa gelmediniz. Biraz daha kalıp görmek isterim o hallerinizi de ama yoruldum, korkarım bekleyemeyeceğim.

Yaşımı soranlar oluyor sık sık, onlar ayrı bir eğlence benim için, ne yapacaksa yaşımı öğrenip! Hayal ettiğinden fazla söylemişsem ay çok genç gösteriyorsunuz diyorlar bir de utanmadan. Hatta kimileri yaşlanınca sizin gibi olsam keşke diyor ya, gülümsüyorum sadece. Ama hani derler ya sen gülümse kimine yalandan, kimine inattan, kimine sevgiyle diye işte benimkinin hangisi olduğunu da artık soran düşünsün bir zahmet.

Düşüpte kalçamı incitmeseydim zor çıkartırdınız siz beni evden, evimden. Hastaneye gidelim iyileşince geri geleceksin diye de söz vermiştiniz birde utanmadan. Neymiş kendi başıma yaşayamazmışım! Sanki gençler düşmüyor hiç. Anneannen düşüp bacağını kırdığında daha 31 yaşındaydı, altı ay hiç kıpırdamadan yatmıştı kadıncağız. O kadar kıpırdatmak istememiştiki doktoru, hastaneden eve sedyede değil kendi yatmakta olduğu yatağın üzerinde, tahtravandaki Kleopatra edasıyla taşınmıştı. Diyeceğim o ki, herkes düşebilir bunda bu kadar abartacak bir şey yoktu.  

Düşmemin sebebi ve sonucu çok önemli değil artık. Bulunduğum bu yaşlılar evinden bir şikayetim yok, takılıyoruz işte. Zamanında seni ve kardeşlerini kreşe bırakırken bir gün sizinde tüm iyi niyetinizle beni yaşlılar kreşine bırakacağınızın farkındaydım tabii. Darılmadım gücenmedim merak etmeyin. Hem yediğim önümde yemediğim arkamda diyebilirim. Bilirsin yemek yapmayı hiç sevmedim, bana kalsa peynirli makarna gayet lezzetli bir yemek ve her gün yenilebilir. Babanın doğaçlama yemekleri, çorbaları, salataları ne lezzetli olurdu di mi. Neyse işte bana yemek yapanı bulmuşum neden bunu yaptın dermiyim hiç, afiyetle yerim.

Ama farkındayım kafana takıyorsun bu sizlerle konuşmayışımı ve sebebini de hep yaşlılığa bağlıyorsunuz. İşin aslını bir kere anlatmaya çalışacağım, aç kulağını da iyi dinle, tekrarı yok bunun.

Eskiden, daha gençken diyelim, bir şeyler anlatmaya izah etmeye, her birinizle ayrı paylaşmaya çalışırdım ama şimdi siz o kadar uzaklaştınız ki benden. Yok yok duygusal anlamda değil hele mesafeler anlamında hiç değil. Hem ben alışkınım mektuplarla, mesajlarla, telefonlarla yaşamaya. Zaten ilk çekip giden de ben değil miydim yollara gurbetlere. Ama neler neler toplamıştım benimle o ilk gidişlerimde, diyar diyar gezdirdiklerim öğrencilikten çeyizimden, annelik günlerimden, can dostlarımdan, yok olup giden arkadaşlarımdan kalan özel ve anlamlı eşyalar derken konteynırlar dolusu taşınmalar yaşadım. Sizlere de yaşattım tabii.  Beni takip etmeye çalışan eş dost, hani bir yarışma yapılsa mesela, ee şimdi nerede yaşıyorsunuz sorusuna en çok maruz kalan kişi yarışması, ben birinci olurdum herhalde. Herkes ama yaşlısı genci ülke bağımsız herkes mi sorar kardeşim eve dönmek nasıl evinize yerleştiniz mi diye. Yabancıların bir sorusu daha var bak o da gayet iyidir, sen de bilirsin.  Son kararın mı tarzında bir sorudur ama yani benim son kararım olabilir mi.  Özellikle de bir yere yerleşme konusunda.  

Ayrıca eve dönmek dedikleri nedir, neyi kast etmektedirler, hiç düşündün mü? Diyelim ki sen eve döndün, peki döndüğün ev bıraktığın ev midir? Bak ben bunu tee on bir yaşındayken öğrenmiştim, o evler asla aynı değildir. Sana anlatmış mıydım, 11 yaşında iken yatılı okula gidince ben, benim yatağımı dayına, benden yedi yaş küçük olan kardeşime vermişler annemler. Bir de hiç üşenmeyip çocuğun kenarlarında düşmesin diye parmaklıkları olan pek sevimli karyolasını da kırıp atmışlar. Bizimki de mecburen benim yatağa geçmiş tabii. Neyse aradan iki hafta kadar süre geçip de okuldan ailemi ziyarete diye geldiğimde kapıda beni görünce nasıl paniklemişti yavrucuk, eyvah yatağın sahibi geldi, bana ne olacak şimdi korkusuyla erkenden yatmıştı.  Ancak ertesi sabah oturma odasındaki somyede yatıyor bulunca benim yanıma gelmişti. Düşünsene evdeki saltanatımın yıkılması için 15 gün yetmiş aradan 20 küsur yıl geçtikten sonra hangi ülke hangi eve geri dönüş olur ki.  Sanki zaman yerinde mi duruyor da seni bekleyecek millet.  

Önemli olan yaşadıkların, mutlu muydun gittiğin yerde, giderkenki heyecanın sana yardımcı oldu mu?

Diyorsun ya ben de taşındım anne ne var bunda diye. Ama kabul etmelisin ki sizinkisi ile bizimkisi aynı değildi ki kuzum. Bizim zamanımızdaki taşınmalarda o kamyon yüklendi mi, geride bıraktıklarınla bir daha görüşmeyeceğinin o korkunç yalnızlığı, üzüntüsü, yıkımı vardı. O gün o anda biten yok olmaya mahkum arkadaşlıklar vardı. Koca bir yaz boyunca kendini avuttuğun, okullar açılsın ilk iş aşkımı itiraf edeceğim ve biliyorum oda beni seviyor inancı ile dönülen sınıflarda onu bulamamaktı hayal kırıklığı denen şey. Eskileri atıp yenilere yer açmaktı belki de bilemiyorum.

Bu iyi bir şey miydi ya da hangisi güzeldi.

İçinde bulunduğum yaş sayesinde sizinle yeni jenerasyon taşınmalardan da yaptım tabii.  Ayrılsanız da mekandan sanal ortamlarda her daim iletişim halinde olmakla gurbete gitmiş sayılıyor mu insan acaba. Bunlardan da yaptım, hiçbir şeyden eksik kalmadım yani. Sokaklararası, mahalle içinde, şehirler arası,ülkeler arası derken sonuçta işte dönüp dolaşıp şu küçük odaya gireceğimi de biliyordum. Hepi topu iki bavuldan fazla eşyaya izin vermeyeceklerini de neyseki çok çok daha önce öğrenmiştim. Belkide o yüzdendi her bir taşınmada daha da küçük eve doğru gitmelerim.  Eşyanın sahibi yanında olmayınca o eşya taşıyana yük olurmuş diye okumuştum ondan mıydı acaba bu yükümü hafifletme çabalarım. Yoksa o nehir gezisinde hani sen daha küçüktün Saint Petersburg‘dan Moskova’ya giden nehir gemisindeki turda, o zamanlar benim için bile yaşlı sayılabilecek kadınların kulak misafiri olduğumuz konuşmasından mı etkilenmiştim. Arkadaşına dünyadan bezmiş bir halde anlatıyordu kısa saçlı tıknazca olanı, artık fotoğraf çektirmiyormuşmuş çünkü kendisi ölüp gidince çocukları gelinleri öff ne bu böyle her yerden bir fotoğraf demesinlermişmiş. Ne garip gelmişti bu düşünce şekli bana o zaman ama fark etmeden basılan fotoğraflarımın sayısı da giderek azalmış, aman canım teknolojik olarak saklamalara geçtim ben derken de her bir telefon değişiminde silivermiştim bir kısmını.  

Neyse ne diyordum sizinle konuşmama sebebim benim konuşma yeteneğimi kaybetmem ya da o pek meşhur yaşlılık hastalıklarından falan değil sadece evet sadece size hiç bir şey anlatmak istemiyor olmam. Bu kadar basit.

Size o kadar uzak ki benim anlatabileceklerim, eski zaman masalları gibi gelecektir kulağa.  

Oysa sen gidince ve hatta diğer ziyaretciler de yokken, özellikle de hemşireler odalarına çekilince görmelisin bizi. Aynı dönem çocukları nasıl ortak dil bulursa öyle anlaşıyoruz biz kendi aramızda. Akşam geç saatlerde odalardan birinde toplaşıyoruz, her gece bir başka oda olmasına özen gösteriyoruz. Gençliğimizde yaptığımız ev ziyaretleri gibi oluyor bir bakıma. Arada kapı önünde ayrılamadığımız bile oluyor inanmazsın. Bir muhabbet bir muhabbet dönüyor ki hani sabahlar olmasın durumu. Tabii sonra da sabah uyanamıyoruz ama hemşireler verdikleri ilaçlardan sanıyorlar, tam bir komedi yani.

İşte bu grup olarak aramızda hani imzalanmamış ama severek yapılan türden karar verdiğimiz anlaşma gereği sizinle artık zaman harcamayacağız. Size bizim bildiklerimizi hatıralarımızı anlatmakla zaman kaybetmeyeceğiz çünkü sizin hızlı dünyanızda bize yer yok. Aslında kendinizle öyle meşgulsünüz ki hayatınızda kimseye yer yok. Çok da kızamıyorum bu durumunuza. Kendime de pay çıkartıyorum. Sonuçta kardeşlerinle sen bir yandan çalışıp bir yandan ev işi, aile büyükleri falan derken koşturmaca içinde olan bir anne baba tarafından büyütüldünüz. Kanınız bize nazaran daha hızlı akıyor.Daha da ürkütücü olanı torunlarım sizden de hızlı. Hatta aynı anda birkaç şeyi yapabilen, izleyebilen bir jenerasyon şimdikiler oysa bizim zamanımızda yürürken sakız çiğnemek bir marifet sayılırdı.

Sizlerle ve hemşirelerle konuşmayacağız anlaşması sadece ve sadece özel günlerde askıya alınıyor. O da bildiğin anlamda bayram seyran özelinden değil bak yanlış anlaşılma olmasın. Her ayın üçüncü Perşembesi ziyarete gelen kütüphaneciye dayanamıyoruz bir tek ona anlatıyoruz, her bir kafadan ses çıkarcasına sohbetler ediyoruz görmelisin. Şİmdi doğruya doğru bize ne soracağını ağzımızdan nasıl laf alacağını öyle iyi biliyor ki, direnmek mümkün değil. Merak ediyorsun değil mi nesi var onun diye. Kıskanma hiç. Hem neden şaşırıyorsun anlamıyorum, kitapları ayrı severim kütüphanecileri ayrı sayarım bilirsin. Özenerek topladığı itinayla kutulara yerleştirdiği onca alet edevat malzeme her birinin ayrı anısı var bizim için. Mesela geçen gün getirdiği kutudan çıkan Walkman ve karışık kasedin yarattığı heyecanı ya da sökülen çoraplarını onarırken kullandığım kapı tokmağına benzeyen yumurtamsı aleti yıllar sonra yeniden gördüğümdeki mutluluğumu da anlayamazsın.

Diyorum ya benim konuşmak istediklerimi sen dinlemek istemiyorsun. En başta ilgin, ilgin olsa zamanın yok. Çorap söküğü tamiri de neymiş akşam sipariş edip sabah teslim aldığın yenisi varken.

Yani canım oğlum ben hafızamı ya da konuşma yeteneğimi falan kaybetmedim. O çok ünlü hastalıklardan da yok bende tasalanma. Benimkisi söyleyecek bir şeyi olmayan kişinin içine düştüğü kaliteli yalnızlık durumu ya da anlatacaklarımı dinleyecek olmadığı için anlatmamayı tercih etme durumu.

Ama aklında olsun duymayı dinlemeyi çok istersen o kütüphaneci kadının geldiği güne denk getir ziyaretini, bir de o zaman gör beni.

Kasım 2, 2022 Posted by | #biryazihareketi, #deniyorum, İyiki | , | 2 Yorum