Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Tepsideki ne?

İçeri geliyor musunuz diye soruyor kapıdaki görevli kadın.

Bir kahve içer, otururuz düşüncesi ile geldiğimiz sanat galerisinin binasına giriş yaptığımız sırada bu soru geliyor önümüze. Binanın bahçesinde denk geldiğimiz yaşlıcana bir kadın bize mekânı sormuş biz de evet burası demiştik içeri girerken ama sanki onu takip ediyormuşuz gibi bir durum oluşturduğumuzu görevlinin bu sorusu ile fark ediyorum.  Orada ne var ki diye sorduğum soruya aldığımız, canlı sanat gösterisi cevabını çok da irdeleyemeden kendimizi salonun içinde buluyoruz. O gün için bir planımız veya bir yerlerde bizi bekleyen bir başkası olmayınca gösteriyi izlemek iyi bir fikir gibi geliyor. Ama ne sanatçı ne de içerik hakkında hiçbir bilgimiz yok. 

Eskiden kilise olarak kullanılan binanın en yüksek tavanlı salonundayız artık. İçeridekiler kapı tarafında bir tezgâh arkasında bir kadını izliyor pür dikkat. Sanatçı kişi olduğunu düşündüğümüz bu kadın, endüstriyel boyutlarda bir mutfak tezgahının arkasında, ızgara üzerindeki büyük bir tepsiye koyduğu materyali karıştırıyor. Hali tavrı izleyenler umurunda değilmiş gibi ama izlendiğini biliyor. Izgaranın altında ateş harlı, tavanda da davlumbaz görevi yapan iki metal borunun gürültüsünden başka ses yok.

Etrafıma alıcı gözlerle, anlamak amaçlı bakınıyorum. Bizim arkamızdan başka giren olmayınca kapanan kapının üzerinde bir uyarı yazısı var “içeride kesici aletler kullanılmaktadır, çocuklarınıza dikkat edin”. Salona daha bir dikkatli bakıyorum. Kirli beyaza boyalı iki yan duvara büyük metal dikdörtgenler çakılmış. Üzerlerinden elastik olduğunu sonradan anlayacağım kemer gibi birer siyah bant, yukardan aşağı olacak şekilde geçiyor. Karşımdaki duvarda ise tavana yakın konuşlanmış pencereler var, ortam aydınlık ve ferah. O duvarda ilk anda göze çarpan bir obje göremiyorum. İlerde sağda bir kalorifer borusu var gibi. Kapı üzerindeki kâğıtta bahsedilen kesici aletleri henüz görmedim.

Elli kişi kadar var ama kimseden ses çıkmıyor. Pür dikkat hepsi. Kocam ve benden başka diğer herkes kimi izlediğini, neden orada olduğunu biliyor olmalı. Kendi adıma sesli anlatıma ne kadar ihtiyaç duyduğumu, beynimin bir köşesinin ee ne yapıyor, niye yapıyor, olay ne diye diye debelendiğini hissediyorum.

Bu arada sanatçımız ızgara üzerindeki tepsiyi yine metalden yapılmış, upuzun kolları olan bir tutacak ile tekerlekli bir araca aktarmış ve sonra bu aracı törensel bir edayla salonun başka bir köşesine götürüyor. Sonra geri gelip tezgahının arkasına, başka bir tane yerleştiriyor ızgaraya. Hazır olunca onu da alıp başka bir duvarın kenarına götürüyor. Bu tepsileri götürüp bıraktığı duvar dibinin üzerinde aşağıya konulanı yansıtacak aynalar konulmuş. Tepsiyi yerleştirince kapağı kapalı bir kovaya çıkıp duvardaki aynaya bir şeyler resmediyor, ya da mesaj yazıyor. Sadece o sırada sesini duyuyoruz. Kısa bir iki kelimelik cümleleri kullandığı ve büyük ihtimalle gösterinin içeriği ile ilişkisi olan bu anlatılar bana pek anlamlı gelmiyor ilk başta. Zaten o kadar mırıltılı ki duyamıyorum bile.

Tezgâha gidiş gelişleri arasında duvarda asılı olanları yeni hatırlamış gibi duruyor birinin önünde bir ara. Üzerinden geçmekte olan kemeri odanın ortasına doğru çekmeye başlıyor. Ucunda ne var ki demeye kalmadan hop o esnettiği kemeri en tepeden bırakıyor ve şaaakkk! diye tepsiye çarpıyor ucundaki nesne. Havada uçuşan ve yere düşen parçalardan anlıyoruz meğer o bir patates imiş. Diğer tüm tepsilerin üzerinden geçen bantların ucunda birer patates bağlanmışlar bekliyorlar. Gösteri boyunca birer ikişer hepsi aynı akıbete uğruyor. Önce havalara uçuyor, sonra o beraber yükseldiğini sandığı el daha fazla tutmayınca boşluğa bırakılıyor, bir hızla inişe geçiyor ve daha neye uğradığını bilemeden duvardaki tepsiye çarpıyorlar. Tepsilerin görevi sanırım bu darbeden duvarı korumak, patatese üzülen bile yok. Havada uçuşan parçalardan kaçışıyor izleyiciler, üzerime yapışmasın, üstüne basmayayım telaşı oluyor salonda o an. Sonra kadını izlemeye dönülüyor çünkü aktivite devam etmekte.

Sıra diğer aletlere geliyor. Sanatçımız bu defa camlı duvara doğru gidiyor. Benim ilk anda kalorifer borusu sandığım ama belli ki yanıldığım metal boruyu salonun ortasına doğru çekmeye başlıyor. Bulunduğum yerden önümde diğer insanlar olduğu için sadece kadının bir şeyi havaya çekiyor olduğunu, sonra da bıraktığını, duvara çarpan bu şeyin çıkardığı paatttt sesini duyuyorum. Kadın bu işlemi birkaç kere tekrarlıyor. Az ilerde izleyicilerden birinin telefonu ile çekmekte olduğu videoyu fark edip, onun telefon ekranından izliyorum. Teknoloji iyi bir şey. Bu kamera vasıtasıyla gördüklerimden anlıyorum ki meğer bu boru yine tavandan aşağıya elastik bir iple bağlanmış, ucunda keskin bir bıçak olan bir uzatma mekanizmasının parçası imiş. Salonun ortasında havada bekleyen bu bıçağı bir anda bırakıyor ve bıçak geldiği yere doğru hızla geri dönüyor ve baammm! diye duvara çarpıyor. Bu işlem birkaç defa tekrarlanıyor. Amacına ulaşınca ki amacı meğer o duvarda tavandan sarkan bir başka ipin ucunda asılı olan limonu kesmek imiş, bu hareket de sonlanmış oluyor. Kesik limonu sol yan duvarda önceden yerleştirdiği ki benim ancak işlemi yaparken orada olduğunu fark ettiğim, bir kolu duvarın bir ucunda ikinci kolu diğer ucunda olan bir limon sıkacağına alıyor bu defa. Duvar boyu olan bu kolları birleştirmek için yine salon içinde geniş bir kavisle hareket ediliyor. Ve yine izleyiciler bulundukları yerden ayrılıyorlar, gerileyip açılıyor yer değiştiriyor eğiliyor kalkıyor kafamıza gelmesin akışı engellemeyelim telaşı ile. Ve sonuçta kollar birleşiyor ve limonu sıkılıyor. Daha sonra bu elde ettiği limon suyunu alıp yine tavandan sarkan bir yumurta çırpacağı ile hazırladığı krep hamuruna ekliyor. Büyükçe bir kasedeki bu hamuru tezgahında pişirmek için ızgaranın yanına geçiyor son olarak. Yaklaşık yarım saat kadar süren bu gösteri krepin piştiğinden emin olan sanatçının, ızgarayı kapatıp salondan çıkması ile bitti.

Arkasından bakakalan izleyiciler heyecanla alkışladılar. Biz de alkışladık tabii, yüzümüzde ne oldu şimdi gülümsemesi ile bakışırken kocamla.  Bizim içeri girmemize de vesile olan ve yüzündeki ifadeye göre o anda dünyanın en mutlu insanı olabilecek kadın dahil olmak üzere hemen herkes gibi, gösteriden kalanların objelerin, düzeneklerin fotoğraflarını da çektik. Bu arada sanatçı salona geri gelip izleyicileri ile sohbete geçtiğinde, biz ne izledik şimdi acaba diye şaşkın bir halde salonun dışına çıkmıştık. Salonun girişine yakın bir duvarda, gösteriye girmeden önce okumuş olmamız beklenen ama belki de aslında sonrasında bulduğumuz daha da iyi olan bilgilendirme levhası ile karşılaştık. 

Ve öğrendik ki, sanatçımız günlük objelerden yararlanarak hayatı anlamaya yönelik performanslar sunan, bu sanat alanında beğenilen Aki Sasamato imiş. Japon asıllı Sasamato bu gösterisinde günlük kullanımda olan mutfak pişirim ve yemek hazırlama eşyaları üzerinden hayatımızı anlatmaya çalışıyormuş. Sonradan bulduğum bilgi ve yorumlar Sasamato’nun malzemeyi kullanımına takılmış, elimizin altındaki günlük eşya ile olan ilişkimizi anlatıyor gibi yorumlar yapmışlar ama bana farklı bir düşünce tetiklenmesi yaşattı onunla geçirdiğim bu yarım saatlik süreç.

Gösterinin yapıldığı salon hayatımız olsa dedim. Gösteri boyunca bir tepsi içindeki malzeme gibi alttan uygulanan ısı ve tepeden çeken vakum arasında yaşadıklarımız, tıpkı doğadaki cam ve ya kaya gibi yapılanmamız, o sıcaklığından mutlu olduğumuzu düşündüğümüz ortamlardan hiç beklemediğimiz bir anda birileri tarafından çekilip alınıp bambaşka köşelere götürülüp orada bir ayna altında kendi halimize bırakılışımız, ya da onu tutan ipe güvenip havalarda uçarken ansızın boşluğa bırakıldığı için duvara çarpan bir patates gibi zaman zaman birilerinin bizi sanki katapulta koymuş da fırlatmışçasına hissettiğimiz o duvara çarpma hissi, ya da keskin darbelerle kesilen limon gibi aldığın bıçak yaraları ile  geriye kalan hayatında hissettiğin can suyunun sıkılmış hali,  ve tabii ızgaranın üzerine yerleştirilmiş davlumbazın odadaki kokuyu dumanı çekiyor diye katlanılan yaygarasından kaynaklanan gerilim içinde bir insan hayatı. Geride biriktiğimiz eser, malzemeleri eksik bir krep.

Beni en çok düşündüren kısım ise tüm bunlar insanın hayatında olurken başından geçerken diyeyim onunla o salonda ya da işte o hayatta bulunan insanların etkileşimi oldu. Sanatçı elinde sıcak tepsiyi iterken ona açılan yol ya da kocaman bıçağı sallarken izleyicilerin önünden, ayak altından kaçışı. Limon sıkacağının kolunu alıp bir uçtan bir uca giderken hem kendi kafalarına çarpmasın hem de geçişi engellemesinler hikâyenin akışını bozmasınlar diye eğilip çekilen kafalar ve sanatçı durduğunda yeniden yanı başında yerleşen izleyici grubunda bozulan ilişki düzeni. Performans boyunca başında en önde izleyen kişilerin performans süresinde geride yanda uzakta ve tekrar yakında pozisyonlanması. Tüm bunların istemsiz oluşu. Sadece gelen etkiye verilen tepkisel devinimler.

Hayat dediğimiz şey, böyle bir kapalı salonda gerçekleşen bir gösteri ise, bizimle içeri kapatılan herkesle beraber kişisel gösterimizi yaşıyormuşuz gibi bir durum olmaz mı? Başrolünde olduğumuz hayat sahnesinde, bizi seven herkesle beraberiz. Yaptığımız her harekette bizi saran bu sevgi ve hayranlık dolu insanlar bizi izliyor takip ediyorlar. Hareketimizin yarattığı etkiye göre, elimizde taşıdığımız yükün sıcaklık veya keskinlik durumuna göre kendilerinin de koruyarak ilerlememize izin veriyorlar. Bunu yaparken kâh yaklaşıyor kâh uzaklaşıyorlar ama kimse terk etmiyor bizi. O salonda beraberiz.  Ta ki sanatçı kapıyı açıp gidene kadar. Sonrasında kişinin arkasından kalanların hali. Birbirlerine bakışı ve belki aa sizde mi buradaydınız diye fark edişi. Birkaç fotoğraf, biraz sohbet ne güzeldi şeklinde

Ve hayata devam.

Yaş 55’e gelirken fark edilenlerden biri daha iyi ki

Bilgi: Aki Sasamoto (d. 1980), New York’ta yaşayan ve çalışan, özellikle performans, dans, yerlestirme (enstalasyon), ve video sanatları alanlarında üretim yapan Japon sanatçıdır. Günlük hayatın saçmalıklarını, insan davranışlarını ve çevreyle ilişkisini mizahi ve doğaçlama bir dille sorguladığı disiplinlerarası işleriyle tanınır.

https://www.instagram.com/p/DXToZVQF4fG/?igsh=MWNteTlqbWFvZWh2aw==

Limon ve bıçak
Krep diyebilir miyiz?

Nisan 19, 2026 Posted by | #deniyorum, Entertainment, GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce, İyiki | , , , , | Yorum bırakın

Dolunay mı o?

Ekranımda beliren resme daha bir dikkatli bakıyorum. Dolunay var mıydı o fotoğrafı çekerken diye düşünüyorum. Kendi hafızamdaki dosyaları açıp kapatıyorum  o günlere ait. Fotoğrafı 2024’de Christmas tatilinde gittiğimiz Budapeşte’de çekmiştim. Şehrin Tuna nehrine de bakan bir buz pistinde kayanları gösteren, masmavi gökyüzü altında sert ayazı olan bir kış fotoğrafı. Ama gün içinde bir saat idi aslında, nerden çıktı dolunay diye bir soru oluşuyor kafamda. Öte yandan pekala olabilirdi de tabii, ay gün içinde de gökyüzünde asılı bir tablo gibi duruyor sonuçta sen gör ve ya görme. Ama dolunay zamanı mıydı? Gerçekten var mıydı. Çok hastaydım o seyahat boyunca, o yüzden mi atladım acaba diye de tasalanıyorum. Sonra pek güzel olmuş, nasıl da denk gelmiş deyip geçiyorum.Gerçek hayat çağırıyor.

Aradan zaman geçmiş telefon ekranımda başka bir resim var şimdi. Uygulamayı öyle ayarlamışız çekilmiş fotoğraflardan seç beğen göster şeklinde. Var olsun pek de heyecanlı oluyor şimdi ne çıkacak acaba diye bekliyorsun. Radyoda çıkacak şarkılardan fal tutmak gibi. Hani sıradaki parça tüm sevdiklerimize gelsin diye heyecanla beklediğimiz, artık ne çıkarsa bahtımıza. Ara Güler’in dediği gibi rastgele çekilen fotoğrafların daha güzel olması gibi, rastgele dinlediğimiz şarkılar da daha bir bize hitap ediyor sanki.

İşte bu fotoğraf da da harika bir dolunay var yine. 

Kabul etmeliyim artık bu görmekte olduğum beyaz daire biçimi dolunay değil. Ekranımda fotoğrafın üzerine binen dijital saatin dakika ve saatleri ayırmaya yarayan noktalarının altta olanı aslında.

Tıpkı insan hafızasında tutulan, üst üste binen fotoğraflar ve isimler gibi. Hatırlanmakta olana eklenen yeniler çıkarılan istenmeyenlerle artık o da ilk andaki kayıt gibi değil çoktandır.

Gülümsüyorum kendi şaşkınlığıma. Kendimi tebrik etmeyi de atlamıyorum bunu farkedebildiğim için, aferin sana, sende daha iş var diyorum.

Sonra ekranda resim değişiyor.

Şubat 20, 2026 Posted by | #deniyorum, GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, seyahat, zeynep'ce | , , , , , , , , , | 2 Yorum

Sadece ayak izinizi bırakabilirsiniz.

Yer yeşilli sarılı bir çayır. Üzerimizde bulutsuz en mavisinden gökyüzü. Yol boyu hem gidiş hem geliş yönünde gruplar halinde yürüyenlere katılmışız. Manzaranın muhteşemliği tepemizde parlayan güneşin bizi rahatsız etmesine izin vermiyor sanki.

Bugün yürüdüğümüz yer bölgedeki çiftlikler tarafından mera olarak kullanılıyor. Dünyanın bu yöresinde sadece ayak izini bırakacağından eminsen çiftlik sahipleri ekili tarlanın kenarından ve ya hayvanlarının otladığı meradan edeplice yürüyerek geçmene izin veriyorlar. Ekinleri ezmeden, inekleri koyunları rahatsız etmeden yürüyüp gidiyorsun. Köpekli gezenler için mesela özellikle uyarılar oluyor, tasmasız geçmeyin diye.

Yürüyüş boyunca öbek öbek gruplar halinde meraya yayılmış hayvanları görüyoruz. Gözlerinden huzur, vücutlarından sağlık fışkıran inekler daha düz alanları almışlar , ilerde yamaca doğru beyaz çakıltaşı gibi görünenler de koyunlar aslında. Biz pek akıllı insanlara göre onlar düşünmüyormuş ya, her gün önlerinden geçen bu iki ayaklı yaratıkları izlerken, akıllarından ne geçiyor diye onların yerine ben düşünüyorum. Mesela hep aynı insanlar diyorlar mıdır bizim için yoksa farkımızı görebiliyorlar mıdır. İddiaya giriyorlar mıdır acaba, bugün kaç tane şapkalı geçecek, ya da kaçı kısa boylu, insancası çocuk, olacak diye.

İrlanda’da arabamızla yaptığımız seyahatin batı kıyılarına düşen günlerindeyiz. Dört bir yanında, gidip kendi gözlerimle görmeden tahayyül edemediğim bir med-cezir ilişkisi yaşıyor okyanus ile. Seyahatimizin ilk gününde bizi şaşkına uğratmıştı ne yalan söyleyeyim. Yol boyunca kenardan size eşlik ederken bataklık hissi veren alanlar zamanı gelince, su seviyesinin yükselmesi ile yerine göre bir dere, ya da denizine kavuşmuş marina olacak ve sizi bu hali bile büyüleyen yeşili bol manzaraya su mavisinin tonları da katılacak sabredin. Marinada karaya oturmuş gibi duran irili ufaklı tekneler diplerini yalayan su dalgaları ile salınacaklar. İşleyişini anlayınca ve de kabullenince huzur veren bir döngü.

Bu, yaşamın bir parçası olmuş ilişki sonucu adanın çevresinde geniş kumsalların yanısıra deli dalgaların yarattığı, fantastik filmlere arka plan olmayı haketmiş ve hatta ilham olmuş bile diyebileceğim ürkütücü yar ve uçurumlar oluşmuş. Aralara da insanlar yerleşmişler. Bugun seyahat rotamız bizi pek ünlü , Cliffs of Moher diye bilinen yarların üzerindeki bir meraya getiriyor. İlle de bu manzarayı ben de görmeliyim diyen insanlar için lütfen ayrılmış daracık patikadan yürüyoruz, meranın asıl ve asil sahipleri ineklere saygıda kusur etmeyerek.

Meranın yayıldığı yarın açık kenarındaki uçurumun dibinde okyanus var. Yarı oluşturan kayalık yapı Pamukkale’nin travertenlerinin havuzlarını andırıyor. Ama burada kayalar koyu siyah renkteler. Dalgaların bıraktığı minik göllenmelerde kuşlar toplaşmış, hamam sefası yapıyor gibiler.

Patikanın bir yanına insanlar okuyup anlasınlar da dikkatli olsunlar düşmesinler, kurtarma ekiplerine gereksiz iş çıkarmasınlar diye uyarıcı tabelalar konmuş.

Ya peki bu hayvanları koruyan nedir diye düşünmeden edemiyorum. Meranın sahibi insanın rolü burada ortaya çıkıyor. Belli ki biraz da deneme yanılma ile gitmişler. Tahta çit yapmışlar önce ama yetmemiş olmalı ki onları durdurmaya, birde elektrikli hat geçmişler çitlerin üzerine. Açık havada, o en sessiz anda duyulan çıtır çıtır çıt sesi o elektrikli tellerden geliyor. Acaba kendilerinin korunmakta olduğunumu yoksa bir hapiste olduklarınımı düşünüyorlardır dünyanın en güzel manzarasına sahip bu inekler.

Dikkatli adımlarla, manzaraya hiç bir fotoğrafın hakettiğini veremeyeceğimizden gayet emin, hiç değilse içimize çekerek yürüyoruz. İlerde yamaç tarafında bir başka grup inek daha görüyorum. Onlar biraz daha geride kalmaya karar vermişler sanki demeye kalmadan bir hareketlenme oluyor ve koşmaya başlıyorlar. Demek onları da heyecanlandıran bir şeyler olabiliyormuş. Koştukları yönde elinde bir kova olan bir adam var. Ama hedefi inekler değil atlar aslında. Atları böylece yeni farkediyoruz. İnekler çağrının kendileri için olmadığını bir şekilde anlıyorlar ve duruyorlar. Herkes yerini biliyor köşesine çekiliyor, inatlaşma yok, açgözlülük hiç yok. Belli ki onların kovası ya da insanı başka.

Bu arada en az on tane at adamın çevresini sardılar bile. Mutlu bir kavuşma yaşanıyor gibi bir halleri var. Adam nerdeyse kayboluyor aralarında ama sanki bir şey bekleniyor gibi hissediyorum. Bakınıyorum etrafa, uzaklara, ne olabilir diye. Uçuruma daha yakın olan kısımda aradığımı buluyorum. Bir çocuk görüyorum, çok değil onlu yaşlarının başlarında bir çocuk bu. Yerinde yükselebildiği kadar havaya zıplayıp el kol hareketleri yaparak yönlerini değiştirmeye çalıştığı iki at daha varmış meğer o tarafta. Onları diğerlerinin yanına gitmeleri için ikna etmeye çabalıyor, belli ki çok açılmışlar. Neden sonra onlar da bir koşu diğerlerine katılıyorlar. Peşlerinden de çocuk koşuyor. Ekip tamamlanınca adam atların arasından çıkıyor ve meranın içlerine doğru yürümeye başlıyor. Atlar sakince onu takip ediyor. Insan eli doğaya değiyor ama bozmayabiliyor isterse.

Kayalık yar ne kadar sağlam görünse de yıllardır dalgalarla boğuşmaktan yorgun düşen bölgelerinin çökme riski var. Bu yüzden de bazı bölgeler artık insan erişimine kapatılmış. İzin verilen en uzak noktaya gidip dönüyoruz. Manzara gerçekten müthiş.

Dönüş yolunda denizi daha çok izliyorum. Uzaklarda irili ufaklı başka adalar ve onlara yolcu taşıyan tekneler gelip geçiyor.

Denize bakarken karadaki bir direk dikkatimi çekiyor. Üzerinde bir kuş var bana bakıyor sanki. Dürbünüm olmadığı için çok üzgünüm. O direk üzerindeki kuşu daha net görebilmeyi isterdim. Kuzey denizlerinin ünlü denizpapağanı Puffin olabilir mi diye telefonumun kamerasından görmeye çalışıyorum ama nafile. Net göremesem de ben onu farkedeyim diye kendince en güvenli mesafeden bana bakan başka ne olabilir ki. Ben Puffin olsun istiyorum.

Puffin gördüm ben diye de heyecanlanıyorum hatta.

Ağustos 9, 2025 Posted by | #deniyorum, bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, seyahat, zeynep'ce, İyiki | , , , , , , , , | 2 Yorum

Camdaki Kız

Küçük bir çocuk gibiyim..divanın üzerine tırmanmışım pencereden dışarı bakıyorum. Oldukça geniş ve yüksek bir pencere bu, odanın bu duvarını enine kaplayan türden. Dışarıda manzara öyle çok aman aman bir şey değil. Nedense dizlerim koltuğun, – eskilerden çekyat dediğimiz bir üçlü koltuk cama paralel yerleştirilmiş ve yönü odanın içine bakıyor o pencere camı da onun arkasında kalıyor, oturma yerinde dizlerim var, dirseklerimi pencere pervazına göbeğimi de koltuğun sırt yastığına dayamışım camdan dışarıya bakıyorum. Çocuk gibiyim dedim ya. Arkamda kapı var içinde olduğum odanın kapısı. Çatkapı açıp giriyorlar odaya. İki popo görecek ilk giren kapıdan, ne kadar da ayıp. Bunu düsününce gülümsüyorum kendi kendime, dert ettiğim şeye de bak. Yıllar önce okuduğum Bir Çift Yürek adlı bir nevi anılarını anlattığı kitabında yazar Marlo Morgan da biraz sonra yakılacak olan kıyafetlerinin bu amaçla hazırlanmış olan odun yığınına atsınlar diye Avustralyalı Aborijin topluluğuna verirken sütyenini nasılda görünmeyecek ve dikkat çekmeyecek şekilde katlayıp diğer çamaşırlarını arasına koyduğundan bahseder. Anlattığına göre kimsenin umrunda değilmiştir aslında onun çamaşırı vesaire ama o beynine işlenmiş olan tabular yüzünden birazdan kendi başına ne gelecegini bile bilmediği bir ortamda aman iç çamaşırım görünmesin dürtüsüne uygun devam etmiş. Gerçi bak şimdi bunları yazarken aklıma geldi şimdilerde öyle bir durum özen kalmadı bile, bu durumda benim oda kapısını açan kişi ne görecek diye tasalanmama hiç mi hiç gerek yok deyip geçiyoruz.

Pencerenin manzarası hepsinden azar azar olacak şekilde doğa  beton teknoloji dağ kırsal alan. Cem Yılmaz’ın hepsinden azar azar ortaya karışık hikayesi gibi de diyebilirsin.

Sola bakarsan dağ manzarası var. Kış ortası olmasına rağmen yeşilini kaybetmemiş ama tabi ağaçların yapraklarını dökmesi ile evlerinin daha bir ortaya çıktığı Toroslar manzarası. Yayla köylerinde evlerin ışıkları vardı bu sabah perdeyi ilk açtığımda. Sabah dediğim 6:30 -7 suları, tabii Aralık ayı olunca sabahları gün geç aydınlanıyor. Dün gece, bu odadaki ilk gecemizde o tarafa bakmak hiç aklıma gelmemiş ne garip. Gerçi gece değil o tarafa hiç pencereden dışarı bakmamıştım. Şimdi hava güneşli güzel, yeşili kayası yerinde bir dağ manzarası. Bulunduğum bina ile dağ arasında otoban var, Mersin Adana otobanı çok yoğun diyemem ama boş da kalmıyor.

Doğa manzarasına bakarsan yazıya devam edemezsin diyor yazar Virginia Woolf Orlando adlı eserinde gerçekten de öyle oluyor. Evet bir yandan da onu okuyorum. Okuyorum dediysem bir sayfayı bitirmem 1 saat aldı. Doğaya buluyorum ben ilk anda suçu ama aslında sık sık gelen telefonla konuşmalar ile öylesine dalgın dalgın duvara pencereye bakmak arasında okumaya çalışmak başlı başına yanlış değil mi!

Pencereden bakmaya devam edersem tam karşımda iki koca bina var. Bu binalar çok da dar olmayan, pencerelerinden birbirine bakanlara hava alma imkanı verecek şekilde bir V harfinin kanatlarını oluşturuyorsa mesela bende o V ye içerden karşıdan bakıyorum. Manzaramın beton kısmını onlar oluşturuyor. Bu binaların ötesinde berisinde irili ufaklı başka binalar ve bunlar arasında araçların gidiş gelişlerine olanak sağlayan yollar var. Araçlar bir görünüp bir kayboluyorlar o binaların çevresindeki tepeciklerin iniş çıkışlarında.

Teknolojik bölümü ise bana göre teknolojik demek lazım, pencereden aşağıya doğru bakarsan biraz da sağa doğru eğersen kafanı hatta işte orada bir kocaman bir helikopter pisti var. Kullanılıyor mu, ihtiyaç olmuş mu bilemedim. Televizyonda sağlık temalı dizilerde olur ya hep, burada da bizde de var işte.

Evet bu koca binalar Mersin Şehir Hastanesi’ne ait.

Ben de işte o koca şehir hastanesinin içinde, geçirdikleri cerrahi operasyon sonrası yatacak olan hastaların kaldıkları binada, genel cerrahı katında Onkoloji Cerrahisi kanadında bir odadayım. Küçük bir çocuk gibi pencereden bakıyorum annem gelsin diye beklemekteyim. Gideli çok olmadı aslında, sanırım 2 saat kadar. Henüz telaşlanmaya gerek yok.

Kış aylarında pazardan gelişini hatırladım bak şimdi, Ankara’da Emek mahallesindeki evimizde. Çizmesini çıkartmaya yardım etmem gerekirdi. Sonra o ellerini ilk iş kaloriferde ısıtmak isterdi ama getirdiklerini yerleştirmek için mutfağa geçerdi çok da oyalanmadan. Küçüktük o zaman O da, ben de.. O şimdiki yaşımdan gençti ben onlu yaşlarda o ise otuzlu. Eski fotoğraflara bakınca hani çocukların bebeklik döneminde çekmişiz ve ilk iş aman ne kadar da büyümüş dediğimiz fotograflara bakınca, ben annem ve babamın ne kadar da genç olduklarına fark ediyorum. Benim bu yaşımda onlar çoktan torunlara geçmişler bile. Ne mutlu..

Torunların hayatımıza katıldığı dönem aralığı açılınca Annemin yolunu bekleyen küçükler ve büyüklerle beş torun, iki gelin bir damat üç evlat, ve tabii 55 yıllık bir hayat arkadaşı, kendi kardeşleri arkadaşları.. Hepsine haber veren, telefonlara bakan benim. Annemin telefonunu aldım elime Whatsapp grupları sağolsun yazdım mesajları gönderdim.. Annem ameliyatta iken ben bu odada göbeğimi koltuğun sırt kısmına dayalı öylesine manzaraya bakar beklerim sanki diye düşünmüştüm ama Allah razı olsun herkes heyecanla bekliyor. Fark ediyorum, O benim annem evet ama onlar için de bir anne, teyze, hala, büyükanne, yenge, arkadaş, kardeş, eş.. her biri için ayrı önemli ve anlamlı. Ne mutlu ona.

Yaklaşık 4 saat sonra ameliyattan çıkmış olduğu, ve en önemlisi de her şeyin yolunda olduğu haberi geliyor. Çok şükür.. Bu arada babam, abimler ve kardeşim ve eşi ve torunlar, teyzemler falan herkes hastanedeyiz zaten onlara telefonla haber vermeye gerek yok. Diğer herkese ya kişisel ya da grup üzerinden iyi haberi geçiyorum. Herkes bir süredir tuttuğu nefeslerini bırakıyor sanki, rahatlıyoruz. Tedavi sürecindeki önemli bir aşamayı geçtik çok şükür.

Bir akşam yoğun bakımda kalacakmış, biz de pılımızı pırtımızı toplayıp eve dönüyoruz.

Ertesi sabah annemle tekrar hastanede buluşuyoruz. Odamızın manzarası çok değişmese de aynı binada aynı katta aynı kanatta bir altı gün daha kalıyoruz. Bir kere oda değiştirsek de manzaramız çok da değişmiyor. Cephemiz ve tabii helikopter pisti ve karşıdaki iki bina aynen duruyor. Senin pencereden dışarı baktığın zamana, gündüz ve ya akşam oluşuna, gökteki güneşe ve aya göre değişen bir manzara aslında. Biraz da hayal katabiliriz hatta.. İşte bak gece dolunay zamanı imiş o da yardımcı olsun sana, karanlıkta görünmeyen yolları bayırları deniz saysan, tek tük geçen arabalarda boğazın vazgeçilmezi tekneler olsa, gündüz dağda gördüğün evlerin yanıp sönen ışıkları da Boğazda karşı kıyının evleri olsa..olur mu olur.. yeterki iste, hayal bu..

Annem bitmek bilmeyen dizilerinden izliyor gibi yapıyor, ama aslında bir yandan gelen telefonlarına, bir yandan da bekleyen mesajlarına yetişmeye çalışıyor yattığı yerden. Oldukça rutin bir hayat var hastanede, sabah 5 gibi kan tahlili için kan alımına geliyor hemşireler 6 gibi kahvaltı geliyor ve saat 7:30 dan itibaren de doktorun visiti var. Sonrasında pansumancı geliyor günde bir defa. Seyyarını yapmışlar, önünde arabası ile tüm katları geziyor bu pansumancı kişisi. Servise yatışlar çıkışlar da pansumancının geçişine endeksli. Biz çıkacaktık diyen hastaya pansumanınız yapılsında öyle diyorlar. Yani doktor hasta çıkabilir demiş olabilir ama en son pansumancı görmeden taburcu olmak diye bir şey yok. Annemin doktorumuzla pazarlığı sürüyor, yılbaşında evde olur muyum olurum değil mi şeklinde.. Doktorumuz oldukça sakin ve tum diğer kat sağlık personeli gibi güleryüzle bakarız diyor her seferinde.

Hastane odasında refakatçi gözüyle yaşam hastanın durumuna göre farklılık gösteriyor olmalı. Mesela benim pencereden dışarı bakacak zamanım oluyor, hele de hastamız kendi kendine hızlıca iyileşme sürecinde ilerlerken, refakatçi olarak sakince sürenin dolmasını bekliyorum. TV de dizileri izlemek yerine anılarımın içine düşüyorum. Çocukken yine böyle hastane cephelerine bakarak yaşadığımız evlerimiz olmuştu onları hatırlıyorum. Tabii evden sıcak huzurlu odandan ya da mutfağın balkonundan, babanın dizinde oturmuş karşı binadaki hastanenin odalarına bakıp sorular sormak bir çocuk için babasıyla sohbet sebebinden öteye gitmiyor. Baba, şu mavi ışıklı odada ne var : hangi odadan bahsediyorsun kızım sağda 3. katın en sonundaki odadan mı gibi sorularla evet hayır diyerekten yerini belirlediğimiz oda için babam her akşam bir başka isim uydururdu. Biz abimle ama dün o oda için başka bir şey söylemiştin diye tantana ederdik. Babam evimizin balkonunun bakmakta olduğu hastanede çalışırdı o zamanlar ve çocuk aklımızla bu durumda da her odayı bilmesi gerektiğini düşünürdük. Babam da bizi oyalamak ve gün boyu bizimle ilgilenen anneme yardımcı olabilmek adına saatlerce her bir odayı tek tek anlatırdı bize. Binaya dışardan bakmak ıle içinde olup, o odada gün saymak ayrı bir şeymiş.

Ben Cem Yılmaz ın refakatçi adlı skecindeki refakatçiye dönüşmeden çıkıyoruz hastaneden. Yılbaşına girerken evde olacağız. Yine herkeslere haber gidiyor.

30 Aralık 2023,de pansumancının da olurunu aldıktan sonra çıkıyoruz, yoldan ilaçlarını da alıyoruz ve evlerinin olduğu sokağa giriyoruz. Binanın önüne gelince park etmemi beklemiyor ve hemen evine çıkıyor. Biz babamla eşyaları eve taşırken Annemin yaptığı ilk iş dairenin denize bakan pencerelerine gidip perdelerini açmak oluyor. Çiçeklerine de dokunuyor ihmal etmiyor onları, babam annemin yokluğunda özenle bakmış sağolsun.

Aralık ayının son günlerine inat parlayan güneş sayesinde pırıl pırıl parlamakta olan Akdenizle karşılaşan deniz renkli gözleri bir başka canlanıyor sanki.. Özleşmişler..

PS: Eskilerden de bir yazı okumak isterseniz belki diye link ekliyorum , umarım onu da beğenirsiniz :

Olur mu ki?

Şubat 3, 2024 Posted by | bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce, İyiki | 1 Yorum

Olur mu ki?

Kim derdi ki ekipten bir ben seçileceğim ve denizaşırı ülkedeki göreve sadece ben gideceğim..
Daha önce gitmediğim yer değil, iki kere daha uzun süreli görev yapmışlığım var bu bahsedilen konumda. Ortamı, benden bekleneni biliyorum. Önceki dönemlerimde memnun kalmışlar ki beni seçmişler, eh bu da haklı olarak bir gurur kaynağı oluyor tabii.
28 yıldır bu ekipteyim, bir anda gelen emirle hop diye toparlanıp gidivermişliğimiz çok ama hep bir arada ekip olarak giderdik, hani kimse geride kalmayacak misali.
Aramıza yeniler, dönemine göre daha donanımlı olan arkadaşlarımız da katıldı tabii, elimizden geldiğince içimize aldık, hiç yabancılık çektirmedik onlara. Zaten yönetim hiç birimizi ayırt etmeden, becerimize yeteneğimize göre görev dağıtımını yaptı hep.
Ne zaman yeni bir görev yerine yollansak, yolculuk sırasında ne maceralar atlatsak da gittiğimiz yere hızlıca yerleşip işimize başlamamız bizden beklenenlerin başında gelir.
Çalıştığımız merkez binada olduğu gibi herkesin yeri bellidir, hani şehirler ülkeler değişse de bu yerleşim oturum planı hemen hiç değişmedi. Mesela benim yerim öyle kolayca erişilen, herkesin önünden geçtiği ayakaltı katlarda değildir. Biraz ekibin en eskisi olmamdan birazda yaşıma duyulan saygı ile zaten öyle kıvır zıvıra gelenim gidenim olmaz. Çözemedikleri, bir türlü icine işleyemedikleri durumlarda benden yardım istemeleri kaçınılmaz olduğunda ise elimdekini bırakır hemen yardıma koşarım bilirler. Dedim ya 28 yıldır görevdeyim, istesem emekli olabilecek yaştayım ama bırakamıyorum. Bıraksam ne olacak, ne yapacağım emekli olup da diye düşünürken beni böyle bir göreve yollamaları ayrı mutlu etti beni. Hala işe yarıyor olmak bu yaşta bulunmaz nimet, gencler anlamaz.

Bir kere ben asla görevden kaçmam, gayet temiz titiz bir çalışma prensibim var. En stresli, hani yüksek basınçlı ortamların adamıyım diyebilirim gönül rahatlığıyla. Dışardan bakınca biraz kaba saba, duygusuz bir görüntüm var farkındayım. Hatta bazı gereksiz tiplerin benim hakkımda içi boş dediklerini bile duydum ama bu konuda yapabileceğim fazla bir şey yok. Beni böyle kabul etmişler deyip üzerinde çok da düşünmüyorum. Ekip içinde sık olmasa da çıkan kuru gürültüye karışmam, verilen görevi en kısa zamanda ve etkin şekilde yapmak icin elimden geleni yaparım, zaten bu da amirlerimi memnun etmeye yeter. Diğerleri gibi saatlerce planlama, ön hazırlık falan gerekmez ama yola çıktım mı yani projeye başladım mı durmam zor olur. Göreve öyle bir odaklanıyorum diyebilirim ki hani tüm hücrelerimde hissederim. İyi mi kötü mü bilemeyeceğim bir huyum var, stresimi içimde tutarım bak o konuda da çok başarılıyımdır. Ama olur da stresimi kontrol altında tutamazsam ve zamansız açığa çıkarttığım haller olursa bilinki gazetelere konu olurum o derece desem abartmış olmam herhalde.
Amirlerim benim bu huyumu bilirler ve hiç sorun etmezler, şanslıyım o konuda biliyorum.
Benim tam tersim olan bir iş arkadaşım var mesela, ve ne yalan söyleyeyim onun gibi olmak istemem. Neden derseniz öyle ağırkanli biri ki, yanı bir iş verdiysen şöyle helalinden 6-7 saat unut sen o işi. Arada takılıyorum, biraz daha hızlı yapamaz mısın, hiç mi sıkılmıyorsun bu yavaşlıktan diye laf atıyorum ama o hemen en ciddi haliyle cevabı yapıştırıyor, neymiş, acele yapılmasını isteleselermiş görevi başkasına verirlermişmiş, ben ne anlarmışım ki böyle ince ince yavaş yavaş yapmaktan! Neyse artık öğrendim bulaşmıyorum ona, madem halinden memnun bana ne.

Görev için bir seçme yapılacağından bile hiç haberim yokken şimdi heyecanla seyahat edeceğim günü beklemekteyim. Detaylar henüz belirlenmedi, diğerleri simdi olmasa da sonra arkamdan gelecekler mi onu bile bilmiyoruz. Sanırsın uzaya gideceğim o denli gizlilik var ve ben acayip heyecanlıyım.

Bu arada dedikodular da az degil, en çokda bu denizaşırı ülkeye yapacağım seyahat şeklim hakkında ileri geri konuşmalar var, ama ben gereğinden fazla abartılmış ve büyük ihtimalle de geride kalan ve benim bu göreve seçilmiş olmamı çekemeyenler tarafından uydurulmuş olduklarını düşünüyorum. Duydukça canım sıkılmıyor da değil ama üzerinde durmamaya çalışıyorum.
Hayır yani bu bahsedilen seyahat şeklinin daha önce hiç kullanılmadığından eminim. Bir kitapta okumuştum, 2. Dünya Savaşında ajanlar falan üzerine yazılmış olan bu romanda bahsi geçen İngiliz ajan bir şekilde İspanya’ya ulaşıyor. Bu kasabadada sipariş üzerine çan yapılıyormuş, ama öyle ufak tefek çanlardan değil, kocaman kilise çanı ve bu ajanı da o devasa çanı taşıyacak olan sandık içinde trenle yolluyorlar bir sonraki görev yerine. Şimdi böyle anlatınca olurmuş gibi geliyor ama yani o da ancak kitapta olur öyle değil mi?
Benim için çıkan söylentiye göre de yok efendim içine sığabileceğim boyutlarda bir bavul ile gidecekmişim. Allahım ben Business Class falan yollarlar mı acaba derken kargoda gitmek akla hayale sığmıyor tabii. Ama
söylentiler o kadar detaylı ki: ben zaten çok ağır olmadığım icin havayollarının koyduğu kilo sınırlarını zorlamazmışım, merak etmeyecekmişim olası darbelerden zarar görmeyeyim diye çevreme kıyafetler falan koyacaklarmış.. eh isterseniz o hep boş olduğunu iddia ettiğiniz içimede çorapları koyun diyorum ben de, madem acımasızca
dalga geçiliyorum ben de katılayım eğlenceye diye düşünerek ama yani gerçeklik payı var mi bilemiyorum ki .

Yani yılların emektar düdüklü tenceresine bu yapılır mı, bavulda çoraplarla donlarla göreve gidilir mi inanmak istemiyorum ama rafın öteki ucundan o sümsük yavaş pişirici öyle pis sırıtıyor ki ya doğruysa diye düşünmeden edemiyorum.

Ekim 13, 2022 Posted by | #biryazihareketi, #deniyorum, GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, Taşınma, yaziatolyesinden, zeynep'ce | , | 1 Yorum

Leylek leylek havada…

Sabahın o çok erken saatinde odama giren güneşin ittirmesi ile kendimi salona atıyorum.

Uykum var, vücudum öyle olduğu konusunda ısrarlı ama beynim uykuya geçemiyor.

Yattığım yerden pencereye bakıyorum. Kocaman, gereğinden yüksek bir komşu binanın beşinci kattan yukarısına bakmaktayım. Beşinci kattan yukarısı göz hizamda çünkü ben bizim binanın beşinci katındayım. Komşu binaya laf atıyorum ama benim içinde oldugumda az değil, 10 katlı.

Binanın benden tarafında serin bir gölge var ve bir sürü de kuş uçuşmakta.

Birddedektif ve Şermin Yaşar’ın kızdığı bir tanımlama tabii bu, havada uçan her canlıyı kuş deyip geçiyor olmamız ama işte ne diyeyim. Bu konuda da eğitim şart. Bilebildiğim kuşlar martı, karga, güvercin, leylek, flamingo ve bir de kızıl çaylak. Sonra kuğu, ördek, kaz, tavuk, hindi onları da saymak gerekir mi acaba? Serçe, kırlangıç ve sığırcık var ayrıca ama ben çoğu zaman ayrımını yapamam.

Bu arada aklıma geldi, acaba neden havada ve ya karada bir leylek görünce pek bir seviniyoruz. Yani ben çok mutlu oluyorum, sizi bilemeyeceğim tabii. Onları her gördüğümde ta çocukluğumun Eskişehir’indeki çatılara bacalara kurdukları yuvalarında lak-lak-lak seslerine kadar gidiyorum mesela. Düşünüyorumda korkarım seslerini sadece o zamanlarda duyabilmiştim. Eh yuvalarında gevezelik etmekte oldukları bir zamanda binanın yanından yürüyerek geçtiğim için farketmiş olmalıyım. Oysa son donemde hep araç icinde yolculuk yaparken görmekteyim onları, dolayisiyla da seslerini de duymuyorum.

En son yere ayak basmış olarak gördüğümde Amsterdam’da bir parkta yürümekte idi, Covid19 kabusun artık son uzatmaların yaşanmakta olduğunu umduğumuz ama karantinaların ısrarla ta 2021 baharına kadar sarktığı dönemde beraberce uçuş yasaklarının bitmesini beklemekteydik.

Leyleklerin insanı mutlu etmesinin sebebi onları arada bir ve hatta çok çok az görüyorsun diye de olabilir tabii. Öyle kırlangıçlar, serçeler, martılar, güvercinler ve kargalar gibi her yerden çıkmıyorlar. İngiltere’de mesela sahil kenarlarındaki martılar gelip elindekini kapacak kadar çevik ve büyükler. Venedik’te de görmüştüm o hırsız martılardan. Sadece Istanbul’da Boğaz’daki martilar birisinin onları beslemesini bekliyor sanki. Sonra kargalar da pek bir iri, şehrin çöplerini kurcalayıp kalan pizza vesaire parçalarını gayet güzel yediklerinden olsa gerek. Bahçemdeki çilekleri ve ağaçlarımın çiçeklerini didikleyen güvercinler de var. Ama bahçeme gelen bir leylek henüz olmadı.

Ya da bu heyecanın sebebi havada leylek görmek çok gezeceksin anlamına geliyor inancından kaynaklanıyor olabilir mi! ” Oo, leyleği havada görmüşsün” şeklinde bir cümleyi muhakkak duyarsınız ola ki birazcık fazladan gezmişseniz o sene. Peki acaba leylekleri gördüğümüz için mi geziyoruz yoksa gezdiğimiz için mi onları görüyoruz? Mesela ben bahar aylarında yollarda isem mutlaka görüyorum. Hatta geçenlerde sürü halindelerdi ve araba icinde olmama rağmen onları gören yine sadece bendim. Araç içindeki diğer yolculara da yine benim göstermem, bakın bakın işte oradalar havada şeklinde debelenmem gerekti.

Tecrübelerime dayanarak kendi soruma cevap olarak diyorum ki öyle evde oturup bir leylek geçse de ben de artık gezsem diye bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Şehirlerde bu koca koca binaların arasından geçmeleri zor, onlar sizi kırlarda bayırlarda beklemekteler.

Pencereden kuşların sabah uçuş egzersizlerini de izliyorum bir yandan. Gayet kontrollü bir şekilde binaya doğru uçup duvara çarpmaya ramak kala hop geri dönmekteler. 5-10 tane kuşun aynı anda yaptığını görüyorum, içlerinden en az biri şimdi çarpacak diyorum ama çok iyi ayarlayıp kurtarıyorlar kendilerini. Her sabah bu uçuşu yapıyor olmalılar. Acaba bu bir eğitim mi? Yani bu kuşlar belkide daha bu baharda doğdular ve uzun yollara çıkmadan önce burada komandalar gibi eğitim alıyor olabilirler mi? Mesela sığırcık kuşlarının o sürüler halinde uçarken oluşturdukları çok ilginç manzaralar oluyor, tam bir uyum icinde uçuşları ile ünlüler bilirsiniz eminim. Belki de bu sabah uçuşları daha sonra o gruba katılabilmek için yapılan antremanlardır.

Ben bunları düşünürken kuşlar yavaş yavaş bu çılgın uçuş taliminden vazgeçtiler. Hava sıcaklığının artması da bir sebep olabilir tabii. Mersin’de yaz sıcaklığı sabah 7’den itibaren başlayabiliyor malum.

Uykusuzum kalacağım diye homurdanarak kalkmıştım yatağımdan ama şimdi iyi ki güneşten rahatsız olup uyanıp yerimi değiştirmişim diyorum.

Bu anlatmaya çalıştığım manzaranın bir fotoğrafını hatta videosunu çekmiş olmalıydım ki buraya koyabileyim ama yerimden kalkıp telefonumu almaya gidersem büyüsünü kaybedeceğim korkumdan kayıt altına alamadım kusura bakmayın. Bursa Eskikaraağaç köyünde bulunan Leylek Köyünden bir güzel ailenin fotoğrafını kabul ediniz.

Temmuz 27, 2022 Posted by | #deniyorum, GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, zeynep'ce, İyiki | , , , , , | Yorum bırakın

Bitti de iyi mi oldu

Bitmeyen karantina yapmışlar

Nereye gitsem peşimde

Ağustos’ta kalktım Amsterdam’a gittim, baktım keyifli millet eğleniyor, maske falan yok, hava öyle sıcak ki kanallara atlıyorlar sanırsın plaj 🏖Güzelmiş buralar, hadi gelelim biz de dedik, yüklendik eşyaları taşındık falan derken Ekim 3’de ben geldim, 14’ünde kapattı adamlar restoran, pub ne varsa hepsini!

Aşkolsun, beni mi bekliyordunuz yahu? Neyseki mağazalar açık, yine de bir hareket var, bekleriz canım 6 hafta dediğin nedir ki!

Ben bu arada bir Türkiye’ye gidip bakayım dedim, 10 günde çekirge misali hoplaya zıplaya virüsün önünden yanından geçip geri geldim Amsterdam’a.

Kasım gibi sokak süslemelerini de yaptılar. Eh Christmas öncesi açarlar canım dedim. Dedim ama onlar mağazaları da kapattılar, kaldık vitrin süslemeleri ve sokak ışıklandırmaları ile başbaşa!

Geçti Christmas geçti yılbaşı geldik Ocak ayına

Bugün ayın 12si, ha bugün ha yarın derken Şubat ortalarına kadar sormayın kapalısınız demez mi Başbakan bey, hay Allahım!

Dedim ya bitmeyen karantina yapmışlar diye

Biter elbet biter de bezdirdin be diye bir çığırayım istedim.

Oğlum İngiltere’de, anam babam Türkiye’de, ben ne arıyorum burada diye de yazayım şurada bir dursun dedim.

Sebepler hevesler hepsine bir kulp bulursun da özlem ayrı birseymis. Hangisini özleyeceğimi şaştım sanki

Bitecek elbet bu savaş.

Savaş diyorumda 1. Dünya ülkeleri savaşı gibi bir şey sanki bu bu arada. Yani ne oldu 3. Dünyanın kanlı bombalı savaşları bitti mi simdi tamam mı? O zaman belki de Suriye’den kaçarken Akdeniz’in sularında boğulan miniklerin ahı mı acaba bu çekmekte olduğumuz, kim bilir?

Neyse dedim ya karantinalar, üç ülkedeki kısıtlamaları izlemek de ayrı eziyetmiş.

Hayırlısı ile bitsin artık da işimize gücümüze bakalım.

Böyle yazmışım Ocak 2021de, kendime aldığım notlarımda. Bugün Mayıs 2022 ve Ukrayna’da savaş çıkalı 2 ayı geçti bile. Ülkeler arası bombalar, çeteler arası saldırılar, öfke dolu tokatlamalar, bıçaklamalar derken arada bıraktığımız 1.5 metrelik mesafeyi de kaldırmışız. Bu durumda Covid bitmiş gitmiş ve bize bıraktığı motto da sevişecek kadar yaklaşma ama savaşmaya devam et olmuş sanki.

Hayırlısı ile bitse de işimize gücümüze baksak demişim ama bitmeseymiş de bu savaşlar, tepişmeler biraz daha dursaymış fena mı olurdu acaba

No photo description available.

Mayıs 31, 2022 Posted by | #deniyorum, amsterdam, bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, Hollanda, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , | Bitti de iyi mi oldu için yorumlar kapalı

Antakya bahanesiyle geçmişe yolculuk

Sene 2022, Şubat ayındayız, sabah saat 6:30da Antakya’ya doğru Mersin’den yola çıktık.

Tatlı bir heyecan vardı arabada.. daldan dala sohbetler edildi, aa burası neresi ,Tarsus’u geçmişiz bile derken Adana trafiğine laf edildi, neden benzinci çok az diye tahminler yürütüldü. Gidiş nispeten heyecanlı hevesli idi dönüşte ise artık yoldan da bu yolculuktan da sıkılmışlardı.

Birinin yolda çişi geldi ama ille de istediği benzinci olsun dedi, diğerinin de gelmişti aslında ama hiç ses etmeden beklemeyi tercih etti.

Bir tanesi buraya kadar gelmişken ille de arkadaşımla da görüşmek istiyorum dedi ve ziyaretin orta yerinde beni bekleyin hemen gelirim deyip evden çıktı, ne zaman geleceği nereye gittiği bilinemedi. Aynı kişi burada olduğumu kimseye, yani oğullarına, söylemiyoruz da demişti oysa. 

İkisi yolda mola verdiğimiz benzincide satılan bir ürün fiyatı üzerine iddiaya girdiler. Üçüncüsü hemen tamam kim kaybederse bize çikolata alacak diye yangına körükle gitti.Oysa kimsenin öyle bir şey yapmaya niyeti yoktu, hatta kaybeden bu fikre çok bozuldu, ne münasebet niye alacakmışım diye isyan etti.

Ben uyumak istiyorum bunlar sussunlar dedi bir başkası ama kendisi de dahil bir türlü susmadılar.

Bir diğeri tam da gideceğimiz evde yolumuzu bekleyenlere telefon edip net adresi alması gereken yerde bana ne siz arayın dedi, sustu ve biz Antakya içinde sağa mı sola mı bilemeden, ama saygılı bir sessizlik içinde bir çözüm düşünürken, hiç bilmediğimiz bir trafikte, öylesine, usul usul bir süre gitmek zorunda kaldık. Neyseki arabadaki diğer üç silahşör ortaklaşa tahminler ve hatıralar arasından bulup çıkarttılar yolu, sen şimdi düz git buradan, karşında Valinin Göbeğinden sola karşı yöne dön… Vali kim, Vali’nin Göbeği nedir yahu diyemedim, Asi Nehrini sağda bırakarak ilerle derken taziye evini bulmuştuk neyseki.

Bir gece öncesinden niyet edip başladığımız bu günübirlik gezimizi arabada geçen 3.5 saati gidiş, bir diğer 3.5 saati geliş olacak şekilde 7si arabada, bir 5 saati de ziyaret sürecinde geçmişti. Eve vardığımda eşim haydi anlat nasıl geçti yolculuk diye sorunca farkettim.

Aslında sabah 5.30 telefonu ile başlamıştım ben güne..

Günaydın kızım uyandın mı? Sen gelmesen de giderdik biz aslında babanla.

Günaydın anne, yoldayım geliyorum, sizi o kadar uzun yola göndermem, ben sürerim dedim ya arabayı.

Aynı konuşmayı akşam da yapmıştık, geçen hafta gelen cenaze haberine Covit kısıtlamaları sebebi ile icabet edemedik ama yarın ki 7.gün duasına gitme kararı aldık diye aradıklarında.

Telefonla konuşurken eşimle de gözlerimizle konuşmuş ne yapacağımız konusunda anlaşmıştık bile. O gelmeyecekti, evde kalıp kendi annesi ile ilgilenmesi gerekiyor zaten gelmesine gerek de yok tanımıyor bile onları.

Ya ben? Ben tanıyor muyum? Baba tarafından uzakça ama yakın ve meğer babamlar için önemli yerleri olan kişilermiş. Bu Mersin’e taşınıp aile ve akrabaya yakın olmak, daha önce hiç duymadığın hısım akraba ile de tanışma fırsatı veriyor bana.

Günübirlik gider geliriz, öyle çanta hazırlamaya gerek yok demişti annem akşam ama sabah ellerindeki poşette börekler, biraz kek- önceki günden kalmışmış, bir iki su şişesi şeklinde indiler aşağı. Yanlarında halam da varmış demeye kalmadan yanıbaşımda da amcam beliriveriyor. Onlar da geliyormus meğerse. Hazırız, sürücü ben, yanda babam arkada diğerleri. Ailenin en büyükleri ile yapılacak bu gezi için ben ayrıca heyecanlanıyorum şimdi. Nedeni cenaze olsa da bu yolculuğun keyfini çıkartacağım.

Yol boyunca ailenin hısım akraba kategorisinden Antakya’daki fertleri ile olan hikayeler anlatılıyor. Ben tam bir sarı taksi şoförü gibiyim, bahsedilen hemen hiç kimseyi tanımıyorum, hikayeler yepyeni ve çok çok canlı. Yüzümde bir gülümseme..

Mersin’in içinden kırmızı ışıklarda uzun uzun bekleye bekleye geçiyoruz sonra otobana atıyoruz kapağı. Otobanda Antakya yoluna ayrılmadan önce sırası ile Batısı ve Doğusu ile Tarsus’u, Ankara’ya ayrılan çıkışı ile Yenice’yi, sonra da yine Batısı ve Doğusu ile Adana’dan geciyoruz. Yol boyu çok benzinci az olur düşüncesi ile benzini doldurmuş babam ama yine de durabilecek bir yer arıyor gözlerim. Bizimkisi ihtiyaç molası olacak olursa. Adana’da sabah trafiğine yetişiyoruz. Erken yola çıkmanın cezası gibi onlarca minibüse takılıyoruz. Adana Organize Sanayi Bölgesinin işçi servisleri imiş bu takip etmek zorunda kaldığımız konvoy.

Bu arada araç içinde sohbet bir derinleşiyor, o dedi bu demedi şeklinde ama genelde geçilen yerler hakkında yorumlarda sürüyor. Adana’dan çıkmışız bile. Sırayla İncirlik üssü, Arsuz, İskenderun İsdemir hikayelerin biri bitiyor biri başlıyor tıpkı birbiri ardına bıraktığımız köyler şehirler gibi.. biraz çevreye bakıp biraz en son ne zaman oradan geçtik hesaplaşmaları..yanında kim vardı şeklinde anılarla Antakya’ya giriyoruz.

Yol boyunca bir defa verdiğimiz mola için durduğumuzda babamla amcam yer değiştirmişler, Antakya içinde yol tarifini amcam yapacakmış.

Arabada beş kişi.. biri ben şoför Nebehat, diğerleri annem, babam, amcam ve halam.

18/02/2022

Kapak resmini aldığım bu kitabı derleyen: Haydar Ergülen

Mart 16, 2022 Posted by | #deniyorum, bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, seyahat, Turkiye seyahatleri, zeynep'ce, İyiki | , , , , | Yorum bırakın

622 nolu konteynır

Konteynırınız şu anda Singapur’da dıyor telefonda karşımdaki adam.

Ben Ingiltere’deyim. Konteynır yola Dubai’den çıkmıştı.Bu Singapur ne alaka, siz beni delirtmeye mi çalışıyorsunuz Allah aşkına!

Karşımdaki oldukça sakin eh siz tam bir konteynır almadınız ki diyor. İçinde sizin de eşyalarınız da var evet ama sizden başka iki ayrı kargo grubu daha var. Önce onlar boşaltılacak, o limandan yeni kargo alınacak sonra o kargoların da gideceği teslimat noktaları üzerinden yeni bir rota yapılacak. Kargonuz size ulaşacak merak etmeyin ama tam olarak gün veremiyorum size.

Ama adama çok da kızamıyorum, eşyamız az, tam yük olmayız boşa para harcamayalım diye düşünmüştüm ve parçalı adı verilen bir taşıma üzerine anlaşma yapmıştım. Bu kadar uzayacağını tahmin edemedim.

En azından konteynırın nerede oldugunu biliyorum bak diye de kendimi teselli etmekteyim. Öyle ya Mesut söylemişti zamanında bu kocaman kibrit kutuları yolculuğun herhangi bir anında o devasa yuk gemilerinden denize kayıp gidebiliyormuş ve bulunmuyormuş bir daha da. Batmaz ki meret, bır kıyıya vuruyordur ve muhakkak birileri buluyordur da, sahibine ulaşmıyor sonuçta.

Taşımacılık yapmak amaçlı konteynır sahibi olduğumuz bir zaman dilimi de oldu aslında. Dubai’de yaşadığımız dönemde arkadaşımız Mesut’un lojistik firmasının kurulumu aşamasında yatırımcı olmuş idik ve iki tane konteynırımız vardı. Gerçi içinde ne var, nereye gitti, geri geldi mi diye hiç düşünmemiştim.Sonra da zaten firma kapanınca satılmışlardı. Kaybolmamış olmaları da ayrı iyi tabii. Eh yani olasılıklar içindeydi sonuçta.

Bu dev dikdörtgen kutular sadece yük taşımada kullanılmıyorlar bilirsiniz. Geçici ev ihtiyacını da çözme konusunda çok işe yarıyorlar. Kenarlarına pencere kapı koyup, içine de tesisat falan döşerseniz gayet de rahat ve konforlu olabiliyorlar hatta. Yani en azından 2001 yılında Moskova da Fulyaları ziyaretimizde kaldığımız şantiyedeki konteynırın banyosu İstanbuldaki evimin banyosundan büyüktü mesela.

Israrlı bir takip ve ya sabır çekimleri arasında Ekım 2015 te Dubaiden yola çıkan eşyalarımız 2015 yılı bıtımıne bır hafta kala Ingiltereye sağsalim vardılar, kapının önüne bırakıldılar.

Teslimatta yasadıklarımız ayrı bir macera idi, onu da ayrıca yazarım. Bu sefer bir raf üstünde duran ahsap bir yelkenliye bakarken, yük gemisi olsaydı diye başlayan bir konuşmanın bana hatırlattıkları ile oldu zaten öyle planlı bir yine bir gün taşınıyoruz yazısı değildi bu yani.

Ama tabii taşınırken dikkat edilecekler konulu uzuunnn listemize bu konuyu da ekledik. Önümüzdeki maçlara, pardon taşınmalara bakıyoruz..

Ocak 30, 2022 Posted by | #relocation, #tasinma, GEZGIN DOGANS, Taşınma, zeynep'ce | , | Yorum bırakın

Çocuk Kitapları gibisi var mı?

Kapının önünden tangır tungur bir araç geçiyor. Artık öğrendim, sabahın bu erken saatlerinde, yapabileceği maksimum gürültü ile gelen bu araç sokakta dış cephesi aynı kalacak ama içi farklı olacak binalara tadilat işçilerini taşıyor. Sabah en geç 7.00’den itibaren sokakta bir hareket bir telaş. Evin bulunduğu sokağa paralel alt sokağın köşesinde bakkalın tedarikçileri, ya da tıpkı Türkiye’deki tüpgaz kamyonları, gerçi buradakiler daha küçük ölçekte kamyonetler sokakların darlığı düşünülünce makul boyutlar, girip çıkıyor sabahın erken saatlerinden itibaren. Saat 8 gibi bir de kilise çanları ekleniyor bu telaşa. Yanlış anlamadıysam memurların işe başlama saati 8.

Sabah saatlerinin bu hareketliliği Arda ile yıllar öncesinde okuduğumuz bir çocuk hikaye kitabı aklıma getiriyor. Sanırım adı Küçük Mavi Kamyon gibi birşeydi. Küçük bir köyün marketinin tedarikçisi olan bu kamyon köye öyle büyük gürültü ile girip çıkıyordu ki köy halkını uyandırıyordu ve işte köy ahalisi ne yapsakta onu yavaşlatsak ve ses çıkartmasa diye düşünüyordu falan. Hikaye Ingilizce yazılmış ve bu benim gürültü diye kestirip attığım seslerin her birini tek tek, zangır zangır, tangır tungur, dangır dungur gibi Türkçe karşılığını bulamadığım kelimelerle anlatırdı. Ardanın bu çocuk hikaye kitapları sayesinde İngilterede özellikle şehir dışındaki yaşamı öğrenme şansım olmuştu.

Mesela bir tane de Kaçak Tren vardı ki, hala saklarım. Londra’dan kendisini almadan yola çıkan treni yakalamaya çalışan makinistin, bu muzır trenin peşinde gittiği yol boyunca başına gelenleri ilk okuduğumda henüz Ingiltere’ye de hiç gitmemiş olduğum bir döneme denk gelmişti ve hadi canım bu kadar da uydurmasalarmış olmuştum. Yani öyle ki tren istasyondan çıkıyor, bir sure karayoluna paralel gidiyor. Bizim makinist bir kamyonete biniyor ve onu takip ediyor ama tren yolu karayolundan uzaklaşmaya başlayınca kamyonetten inip hemen yanda akan nehirdeki bir bota atlıyor, bir süre nehir ile paralel giden tren yolu nehirden uzaklaşınca makinist yanda bisikletlileri görüyor, birinin arkasına atlıyor bir sure de öyle gidiyorlar, ta ki koyun sürüsüne gelene kadar, bu sürünün diğer ucundaki atlılar onu alıyor ve tam artık bu iş olmayacak galiba dediğin bir yerde traktörü ile bir çiftçi gelip onu yakındaki bir tepenin üstüne çıkarıyor ki yardıma gelen helikopter onu alabilsin. Helikopterin makinisti tren raylarının bittiği son durakta durdurması için trene havadan yetiştirmesi ile bitiyor hikaye. Defalarca okuduk biz bu kitabı, Arda 2.5-3 yaşlarında idi sanırım ve biz henüz Dubai’de yaşamaktaydık. Değil tren çevremizde ne nehir ne de koyun falan vardı. O zamana kadar olan yaşantımızın da Türkiye’de şehirde olduğu düşünülürse gercekten de böyle bir tren yolculuğunu hayal etmek çok zor idi benim icin. Ama İngiltere’ye gelince gördüm ve de yaşadım ki tren, kamyonet, bisiklet, at, sandal, traktör hepsi bir arada olabiliyormuş.

Dün Valetta-Malta’da kitapçıya girerken alkımda bu sesler ve hikayeler vardı istedim ki içinde Malta’da yaşamı bulabileceğim çocuk kitaplarından alayım, onlardan öğreneyim anlayayım bu ülkeyi ama tabii bu kitapların Ingilizce olmayacağını düşünemedim. Yaklaşık 10 gündür Malta adalarında duymakta olduğum Ingilizce insanı yanıltıyor oysa daha önce burada da bahsettiğim gibi onların kendi dilleri, Maltaca var ve tabii çocuk kitapları bu yerel dilde. Çaresiz burada uzun yıllardır yaşayan bir Ingilizce öğretmeninin korkarım alelade beyaz dizi tadında kalacak bir kitabını alıyorum. Umarım bana Malta ve Gozo adalarındaki yaşamı, kültürü biraz da olsa verir.

Sonra, bu sabah hengamesinden sonrası genelde sessizlik, sokakta sanırsın kimse yok, kimse yaşamıyor ta ki akşam geç saatlere kadar pek bir ses çıkmıyor. Akşam saatlerinde bir araç var, çıkıp da bakmadım ama sanırım hep aynı araç bu, sonuna kadar açtığı müziği ile geçiyor, sanırsın kapıdan omzuna koyduğu o 80lerin çift kaset çalarlı teybi ile girecek ve partiye kaldığımız yerden devam edeceğiz . 80li yıllar derken gerçekten de burada hemen her yerde 80lerin müziği çalıyor. Hatta mümkünse youtube dan da bu parçaların video klipleri falan açılıyor.

Bulunduğumuz sokakta dikkatimizi çeken bir başka şey de binaların kapı numaraları. Alıştığımız ve de nedense tüm dünyada aynıdır diye kabul ettiğimiz tekler çiftler şeklinde yolun iki tarafına paylaştırılan bir düzenleme yapılmamış, başlamışlar sokağın başından soldan saymaya sonuna kadar devam etmişler, 175-176-177 öyle gidiyor. Binaların dış cephesinden aslında binada kaç daire var anlamınız imkansız. Bu Londra’daki evlerde de geçerli. Ben de bina kapısındaki zil sayısına bakmayı adet edindim ve genelde 3-4 daire maksimum görmüştüm. Basri’nin ekmek ve su almak için girdiği ve bir türlü çıkamadığı mahalle bakkalının önünde beklerken çaprazdaki binanın zilleri dikkatimi çekiyor . Üşenmeyip gidip bakıyorum, 11 tane zil var. Ön cephede 4 kat görünen bina içe ve arkaya doğru genişliyor olmalı. Daha da komiği zillerin numarası da sıralı değil. Sanki bilmiyorsan beni bulamazsın der gibi.

Tam merakıma yenilip açık kapıdan içeri girecekken Basri geliyor, bakkala girdiğine bin pişman söyleniyor. Küçük ve dar ötesi mekanda sırada kendisinden iki önceki müşterinin lakayt bir şekilde kasayı extra bir 15 dakika meşgul etmesine kızıyor. Oysa bakkalın belli ki yerel müşterisi o kadın ve bakkal iki gün sonra gidecek turistler icin müşteriyi uyarmayı tercih etmiyor.

Haklı adam, sen bugün varsın yarın yoksun.

Yarın yolcusun. 10 günlük mecburi tatili bitirdin. Bu sarı sıcak balrengi binaların arasında kaldığın yeter, yeşil ve serin İngiltere seni bekler.

PCR testlerini yaptırdın hazırsın.

Hadi madem yolun açık olsun

Temmuz 14, 2021 Posted by | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, zeynep'ce | Yorum bırakın