Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Çayımın şekeri

Evimizde misafirlerimiz var, bizim liseden can arkadaşımız olan anne kaynaklı 20 yıla yakın bir aile dostluğu var ama çocuklar ilk defa bu kadar uzun zaman geçiriyorlar birbirleri ile.
14, 9 ve 3,5 yaşlarında 3 oğlan ve de tabii bizim 11,5 yaşındaki abi!
İkinciler hızlı gelişir, birincinin harcadığı zamanın yarısını bile harcamaz derler ki hani oyun parkında anlarsınız kim ilk kim ikinci çocukmuş diye. Şu kısa beraberlikte tecrübe ettik ki üçüncüler o süreyi bile harcamazmış! Sanırsınız en yakındaki abi-abla ile arasında yaş farkı bile yok. Tek fark o küçüklere ve küçüklüğe özel hak olan yerli yersiz ağlama diretme rutinleri ki onunda sonuna geliyor farkında.
Çocuklarla diyalogda olan bir insan dinlemeyi becerebilse ama en önemlisi aslında birazcık durdurabilse kafasındaki diger sesleri oyle dinleniyor ki.
Arda 4 yaş itibariyle çektiği ilk fotograflar oldukça ilginçti, farkettik ki bizim o acıdan çekebilmemiz icin eğilip bükülmemiz, çömelmemiz gerekiyor yoksa aynı görüntüyü yakalamamız imkansız.
Hayata bakış da aynı degil mı? Kendi gözümüzden farklı birsey görmenin tek yolu bakış açısını değiştirmemiz oluyor, kaçarı yok.

Aynı sekilde yine öğrenilen bir beceri olan mantıklı yaklaşımda farklılık gösteriyor. İhtiyaçlar ilgiler belirliyor algimizdaki seçimi.

Çocuklarla nehir kenarında yürürken yağmurdan kocaman bir ağacın altına saklanarak kurtulduğumuz bir anda 9 yaşındaki bir oyun başlattı, tavuk olmasa yumurta yiyemezdik, inek olmasa süt içemezdik seklinde giden nesneleri birbirine neden sonuç iliskisi ile bağlayan bu oyuna ufaklik br heyecanla kendi fikrini sundu:
Çay olmasa şeker koyamazdık!

20130903-194328.jpg

Ağustos 21, 2013 Yazan: | Uncategorized | 2 Yorum

Tahteravalli

Çocukluğumuzun en keyifli bir o kadar da tehlikeli oyuncağı neydi diye sorsak aklıniza ilk gelen oyun parkı aleti nedir acaba?
Benim aklıma hani uçlarına oturduğumuzda kim daha ağır çekerse digerini havaya kaldıran, ortada dengede durabilmek icin çeşitli sekillere girdiğimiz ve de havada asılı kaldığınız o kısacık dönemde aşağıda diger uçta sizden hafifçe ağır basan arkadaşınıza tamamen güvendiğiniz ama aynı zamanda acaba yerinden kalkar ve sizi düşecek pozisyonda bırakır mı acaba diye kuşku ve korku duygusunu verebilen, herseye rağmen o andan zevk almanıza neden olabilecek bir başka araç var mıdır? Evet bildiniz Tahteravalli! Boyle yazılıyordu degil mı?
Ama ne eğlenirdik. Yerdeki uçtan başlar havada kalan uca doğru yürüyebilecek miyiz diye denerdik, ve de gürültülü bir şekilde yere çarptırırdık. Böylece hayatta denge de durmak için nasıl bir pozisyon lazım, ne kadar zorlayabilirsin falan hepsini denedik. İnsan ilişkilerinde karşımızdakine güvenmenin tedbiri elden bırakmadan yapılabileceğini bekledik. Kısacası hayata hazırlandık.
Türkiye’min çocuk parklarında son durum ne bilemiyorum ancak İngiltere bırak eğitici yanını eğlenceli yanını bile yok etmiş zavallı tahteravallinin.
İngiltere’nin her an her alanda güvenlik kuralları altında oyun parklarına koydukları aleti görseniz hani o eski bayramlar hissini yaşarsınız.
Bir kere alet sert plastikten yapılmış, yani tahta degil, kafaya çarpsa, ki bu zaten pek mumkun degil ama acıtmıyor, bu durumda kafayı eğme ihtiyacı olmuyor. Zaten alet oyle cok cok havalara da kalkmıyor, ortasına bir mekanizma yerleştirmişler tamamen dengede duruyor. Boşken de üzerinde cocuklar varken de aynı, hareket tamamen kısıtlı, inen çıkan yok yani var da fasulyeden, herkes eşit. Ağırlık fazlalığı bile bu mekanizma ile dengeye alınmış, cocuk kalkıp gitse de havadaki yumuşak iniş yapıyor. Dolayısıyla oyle havada bırakmış, güvenini sarsmış felan yok yok bisey.
Oysa bence hayata hazırlanmak icin güven ile tedbir alma arasındaki o ince çizgiyi yaşayarak öğrenmenin en guzel aracıydi o.

20130815-185732.jpg

20130817-000415.jpg

20130817-000449.jpg

Ağustos 15, 2013 Yazan: | zeynep'ce | Yorum bırakın

Hayat bir çadır kampı ile açıklanabilir mı?

Ptesi akşamuzeri çadır kampına döndüğümde kampta bizimkine komşu olarak yerleşen karavan ve çadırlari ve tabii içindekileri tanımadığımı farkettim. Oysa sabah etrafimdakilerle enazindan bir selamlaşmışlığımız vardı.
Basri ile pazar gunu tum gun çadırın önünde oturmuş, gelen gecen herkesle ayakustu sohbet etmiş sadece koye dogru yaptığımız yarım saatlik yürüyüş için kamptan ayrilmistik. Ki o zaman da ev yapımı portakal marmelatini £2.70 e almış, hatta £3 olan paramizin üstünü almak için marmelatçının kapısını çalmıştık, yolda insanlarla selamlaşmıştık. Ha bir de Basri’yi yanağından sokan arı icin kamp idare odasına gitmiş, oradakilerle sohbet etmiştik.
Bu arada Arda tum gun Park’ta oynamış ve aksam saat 10’da çadıra dönebilmişti.

Ben farketmeden değişen komşularım ne Basri’yi gördü ne de Arda’yı. Onlara göre ben o koca çadırda tek basına kalan bir kadınım. Basri sabah ise gitti, oğlumu basketbol kampına bıraktım desem de ne anlamı var, onları görmeden ne demek istediğimi anlayabilirler mı? Sadece Hmm ! Ne guzel demekten öteye gidebilirler mı?
Arka çapraza yeni gelen adam çadırını kurmuş bile sabah benim bulunduğum yerden bakınca yapayalniz görünüyordu ama iste ben de aynı konumda degil miyim?
İnsanin cevresinin bir anda değişmesine bir ornek olarak düşündüm. Ve de buna ne kadar hazırım ki dedim.
Kendimi çadırı bir hızla sokerken buldum.

Ağustos 13, 2013 Yazan: | zeynep'ce | | Yorum bırakın