Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Yol boyu

Ankara Mersin karayolu, sağımda Tuz Gölü var, uzunca bir sure bir yaklaşıp bir uzaklaşacağız birbirimize. Yukardan, uçaktan mesela, bakan birine tipki bir Hollywood filmi sahnesi gibi olur mu diye düşünmekteyim. Hani uzun ince bir yolda ilerleyen tek araba oluyor ya, tepeden biraz arabaya yaklaşarak sürücüye odaklanıyor sonra biraz uzaklaşıp da yolu göstererek çekiyor kamera. Renk ve ya arabanın tipini, üstü açık mıydı, önemi yok çünkü sanırım her türlüsü ile çekilmiştir o filmler. Müzik olarak ne olurdu acaba Hollywood yerine Netflix çekseydi bu filmi.

Ben en iyisi içinde olduğum arabaya geri doneyim, kameranın nerden odaklandığına dikkat etmeden.

Bu son 6 ay da o kadar çok geçtik bu E90 karayolundan ama hala O21A çıkışını kaçırma endişem var. Kaçırır ve E90da devam edersem, Pozantı kasabasının içinden geçmem gerekir ki bunu hiç istemiyorum. Çocukluğumda Toros dağlarının en dar ve tek doğal geçiti olan Gülek Boğazından geçerken yaşadığım korkular aklıma geliyor. 70li yılların teknolojisi ile yapılmış arabalar ve kamyonların o dağ yollarında birbirini kollayarak yol aldığı zamanlardan bahsediyorum. O yollarda verdiğimiz molalardan da keyf almaz, rahatlama ve dinlenme icin verilen bu kısa duraklamalardan aksine tedirgin olurdum.

Sayın yolcularımız aracımız Şekerpınarı Dinlenme Tesislerine giriş yapmaktadır. Yarım saat çay ve istirahat molası verdik. Çaylar şirketten. Mola süresinin sonunda lütfen aracımızdaki yerlerinizi alınız.

ya da

Mersin’den Istanbul istikametine gitmekte olan Mersin Seyahat Turizmin sayın yolcuları mola süreniz dolmuştur aracınızdaki yerlerinizi almanız rica olunur.

anonsları arasında giriş çıkış yapan, ya da bir süredir park halinde olan şehirlerarası otobüslerin arasında durur, trafiğin hala akmakta olduğu yola bakar ve biraz önce o daracık dağ yollarında geçtiğimiz kamyonların biz molayı bitirip de yola çıktığımızda yeniden önümüzde olacaklarına hayıflanırdım. Of ya yine mi geçilecek bu kamyonlar diye endişelenirdim.

Sonra 80lerin sonları 90 baslarında Pozantı otobanı yapıldı. Şimdilerde ise Gülek boğazından kimsenin haberi yok. Bu son cümleyi sesli söylemiş olmalıyım kendi sesim aracın içini dolduruyor, gülümsüyorum.

Haziran ayının uzun günleri, geç inen akşam karanlığı içinden geçmekte olduğum uçsuz bucaksız boşluğu görmemi de sağlıyor. Bir iki tepecik var uzaklarda. Hiç ağaç da dikilmemiş. Yanından kenarından geçmekte olduğum Tuz Gölü kurumuş, insanlar var üzerinde yürüyen. Oysa geçen kis üzerinde erkenden batan güneşin gölün üzerine vuran aksi ile pek bir güzel manzarası vardı. Şimdi o yürüyen insanlar gölün üstünde direkler gibi görünüyor. Korkuluk gibi de diyebilirim. Ne tuhaf, butun korkuluklar insan seklinde yapılır tarlalarda, en korkutucu ve ürkütücü yaratık oldugundan mi, yoksa iki sopa biraz saman, bir iki de eski kıyafet giydirmek daha mi kolay.

Bak bak, Tuz Gölünde yürüyorum fotoğrafı olmadan olmaz tabii, çekilmezse o selfie orada yürüdüğümüzü idrak edemiyoruz sanki.

Sırası mı şimdi bunu diye dürtüyorum kendimi. Verilmesi gereken kararlar, varılması mecburi mekanlar varken. Çıkışa gelince gitmem gereken değil de diğer yöne gitsem ne olur acaba, dünya yuvarlak yine döner gelir miyim ki o şimdi gitmem gereken noktaya. Okulda ilk öğrendiklerimizden değil miydi o dünya yuvarlaktır, hep sağına gidersen başladığın noktaya gelirsin miydi neydi? Peki ama hiç değişmeden mi gelirim? O uzun yolculuktan etkilenmeden yani? Ne bileyim kimseye denk gelmeden, etkilesmeden. Ya yorgunluğu olmaz mi? Yol yorgunluğu, insan yorgunluğu..

Ben böyle bu uzun ince yolda giderken yanımdan bir araç geçiyor. Gelmeden yani gelip geçmeden önce aynadan farketmeme neden olan yanıp sönen ışıklar bana o çakarlı araçları hatırlatıyor. Dünyanın hemen her köşesinde polis ve acil kurtarma araçları olur bu ışıkları kullananlar. Ve sadece gercek ihtiyac halinde kullanırlar. Ama iste bu benim memlekette böyle olmuyor. Tüm kuralları kendileri icin yeniden düzenleyen güzide vatandaşların ülkesinde trafikte yol üstünlüğü olması gerektiğine kendi kendine karar vermiş ve buna canı gönülden inanan insanlar tarafından araçlarına takılmış. Özellikle İstanbul’da öyle çok geciyor ki bunlardan trafikte kimse onlara yüz vermez olmuş, acaba ters bir şey mi var diye heyecanlanan bile yok, çakarlı geçiyor yine deniliyor sadece. Benimse aklıma çakar çakmaz çakan çakmak geliyor, gülümsüyorum ağlanacak halimize. Bunlardan Istanbulda çok olurdu Anadolunun ortalarında ne işi var ki acaba.

Tuz Gölü kıyıları artık sağ tarafımdaki yerini uçsuz bucaksız gibi duran tarlalara bırakmış. Ilerde kavak ağaçları görünmeye başladı, Aksaray’a yaklaşıyorum. Ne ilginçtir, yıllarca gidip geldiğim bu güzergahta Aksaray il sınırlarına geldiğimizi hep o kavak ağaçlarını gördüğüm nokta olarak belirlemişim. Aksaray yanıbaşından geçen şehirlerarası yoldan en iyi yararlanmasını bilen şehir olsa gerek. Yaklasık 10 km lık bir hat boyunca sağlı sollu dinlenme tesisleri kurulmuş, bir hareket bir bereket durumu var. Tabii Niğde tarafından otoban açılınca bu hat üzerine düşen araç sayısı azalmış ama yine de tesisleri ayakta tutmaya yetiyor. Şehrin çıkışında Toroslar kadar ihtişamlı olmasa da Hasandağı karşılıyor yolcuyu, bu sefer sol tarafımızda bir sure eşlik edecek.

Ovaydı, göldü, dağdı derken sanırım ben çıkışı çoktan geçtim. Gitmem gereken yöne dönmüşüm bile. İstemsiz otomatik bir hareket mi ya da su son 15 yıldır kullanageldiğimiz navigasyon cihazındaki sesi takip etmeye kodlanmış halimizden mi.

Yolun çehresi değişmiş, etrafımda araçlar artmış, o çakarlıdan anlamalıydım. Toroslara da çok çok yaklaşmışız artık. Dikkatli olmazsam Kırkgeçitler viyadük ve tünelleri arasında Gülek geçişini kaçırmam işten değil.

İstanbul’dan beri Kuzey Marmara Otoyolundan girip Ankara Niğde otobanı ıle devam eden güzergahtan son sürat gelen özel araçlar, iniş sırasında yapabilecekleri en yüksek hızlarına ulaşmış fazladan yüklenmiş kamyonlar, upuzun tırlar ve en kısa yokuştan aşağı inerken bile ürken ben, hep birlikte Toroslardan Akdenize doğru inişteyiz. Öyle bir iniş ki bu, fren balataları ve tekerlerin kendilerini gösterecekleri yer. Yolun yanında özenle hazırlanmış kaçış rampasını işaret eden tabelalar var. Köprüden önce son çıkış, kaçış rampası hep bu otobanlar sayesinde hayatımıza giren levhalardan. En çok da buna gülüyorum, en az 100 km daha benzinci yoktur haberiniz olsun! Ee önce de yoktu, ne yapacağız?

Menzile varmak üzereyim.

Yolda düşünürüm, üzerinden geçerim dediklerimin yerine beynimin beni bambaşka şeylere götürdüğü bir yolculuk daha.

Şehre girdik. Saat itibariyle nispeten rahat bir şehir içi trafiği var neyseki. Gitmemiz gereken adresi bulmak zor olmadı. İkinci bir emre kadar yaşamak kararı aldığımız şehr-i Mersin’i az çok bilsek de son dakikada kaybolmamak icin konum atmasını istemiştik kayınvalideden.

İlginç bir duygu durumundayım adını koyamadığım. Mersin’e de ve hatta aynı binada oturan kayınvalidemin evine de daha önce gelmiştim ama bu sefer ki ziyaret değil. Bu binada daha önce görmediğim bir dairenin içinde, bunlardan ayrılamam diyerek seçtiğimiz, Amsterdamdan yolladığımız eşyalarımız var. 20 yıl içinde toplanmış ve elden çıkartmayalım dediğimiz, yükte hafif pahada ağır ama bir tırın içinde hepi topu 10 m3lük hacim kaplayan eşyalar.

Arabanın yolcu tarafındaki kapıyı açıp iniyorum. Aracı park eden eşim yanıma geliyor, benzer duygular onda da olmalı. Harekete geçmeden önce uzerinde o kadar çok düşündük, konuştuk ki yolculuk boyunca tek kelime etmemiş olmamıza şaşırmadan gülümseyip, bina girişine geçiyoruz.

Açılacak kutularımız, yerleşecek bir yuvamız var.

Mart 8, 2022 - Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, seyahat, Taşınma, Turkiye seyahatleri, zeynep'ce | ,

1 Yorum »

  1. Yalın duygu yüklü ve akıcı! Emeklerine sağlık Zeynep’cim 🙂

    cananoflynn adlı kullanıcının avatarı Yorum tarafından cananoflynn | Mart 23, 2022 | Cevapla


Yorum bırakın