Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Yaşam kendiliğinden gelir

Living comes naturally/Yaşam doğal olarak gelecektir!

Bu sloganı ilk gördüğümde Dubai-Abu Dhabi arasındaki, görece denize en uzaktan geçen paralelde, genelde kamyonların kullandığı çevre yolunda, tam olarak nereye gittiğimi bilmeden yol almaktaydım. Çıkmam gereken dönel kavşakta asılı kocaman bir reklam yazısı idi bu slogan. İlk anda çok dikkat etmemiştim ama aslında benim de aramakta olduğum yeni yapılmakta olan yerleşim alanının yerini göstermeye yarayan bir afiş idi.

Yaşam kendiliğinden doğal olarak gelir.

Sene 2004, Dubai’ye taşınalı daha iki senecik olmuş. O dönemde oldukça kısıtlı sayıdaki kiralık evlerden Arda’nında büyümesi ile değişen ihtiyacımıza uygun olanı ararken, bir arkadaşımın tavsiyesiyle düşmüştüm yola.

Ünlü Sheikh Zayed Road’un üzerindeki binaların sayısı henüz 15’i geçmemiş, Burj Khalifa’nın adı bile yok. Uzun bir sure gitmiştim. Hatta hani Dubainin yaşamsal alanlarının bittiğinin işareti olan, o iki devasa gitarın oluşturduğu çapraz heykeli ve arkasındaki Hard Rock cafe binasını da geçmiş sonra denizden uzaklaşarak çöle doğru yol almıştım.

Artık kamyonları ile tam bir çevre yolu kıvamındaki Emirates Road’a çıkmıştım. Kuzey Emirliklerden gelip, Dubai’nin dışından geçip, güneydeki başkent Abu Dhabi’ye doğru uzayan, gidiş geliş dörderden sekiz şeritli bir otoyol. Yolun dışında kalan alan bildiğin sarı çöl kumu ile kaplı boş arazi. Bir süredir daha ne kadar gideceğim acaba sorusu ile ilerlemekteyken, yoldan ayrılmam gereken kavşakta önüme iki tane deve çıkıyor. Hızlıca arkadaşımı arayıp soruyorum doğru mu bu gördüklerim diye, gülüyor ve evet evet, sen devam et diyor. Bildiğin hörgüçlü develer ile bir sürede yan yana gidiyoruz. Onlar yanımda sakince ilerliyor, ben ise Allah’ım haydi hayırlısı nereye geldim acaba diye düşünürken yoldan hafifçe alçak bir alanda kalan inşaatı görüyorum. Inşaatın tozları çöl kumlarına karışmış kamyonlar işçiler ve tabii binaları görüyorum.

Bir süredir daha ne kadar gideceğim acaba sorusu ile ilerlemekteyken, yoldan ayrılmam gereken kavşakta önüme iki tane deve çıkıyor. Hızlıca arkadaşımı arayıp soruyorum doğru mu bu gördüklerim diye, gülüyor ve evet evet, sen devam et diyor. Bildiğin hörgüçlü develer ile bir sürede yan yana gidiyoruz. Onlar yanımda sakince ilerliyor, ben ise Allah’ım haydi hayırlısı nereye geldim acaba diye düşünürken yoldan hafifçe alçak bir alanda kalan inşaatı görüyorum. Inşaatın tozları çöl kumlarına karışmış kamyonlar işçiler ve tabii binaları görüyorum.

Satış ofisinde görevliye aradığım ev kriterlerini bahsettiğimde gözleri parlıyor. İki odalı dairelerden var elinde belli ki, tamamen villalardan oluşan bir site olmayacak burası. Bu iyi haber. Ben extra isteklerimi de sıralıyorum tabii hemencecik bahçe katında olsa iyi olur ama şart değil, ha birde 2 otoparkı olmasınıda ihmal etmiyorum.

Beni yerleşkenin içersinde özenle serpiştirilmiş villalara değilde, giriş katının üzerinde 3er kat olan binalardan birine götürüyor. Yanındaki diğer apartmanlarında cephesi olan ortak bahçeye direk salondan erişimi bulunan giriş katındaki bu daireye ilk görüşte bayılıyorum. Satış görevlisi daireden çok sitede planlanan diğer ortak kullanım alanlarından bahsediyor ısrarla. Efendim site içerisinde birden fazla havuz, oyun alanları, spor salonları, okulları ve bir de alışveriş merkezi yapılıyormuş, ve hatta heryer yemyeşil olacakmış vaadlerini çokta inanamadan dinliyorum. Türkiye’den alışkanlık hedeflenen sürede vaadedilenlerin bir çoğunun yapılamayacağı konusunda tereddütlerimiz olsa da şehir içersinde sıkışmış olduğumuzu kabul ediyor ve evi tutuyoruz. Ama gerçekten de insanın inanası gelmiyor bu çöl kumundan ibaret alanın bir gün bir bahçe olabileceğine.

Takvimlerde 1 Nisan’a denk gelen siteye taşınma günümüzde birde çöl fırtınası olması bizi ürkütmüyor değil. Eve taşındığımız o ilk günler ve hatta haftalarda üzerinden gidilmesi gereken bir çok aksaklık çıkıyor, kendime bir not alıyorum yeni inşaat sonrası bir eve taşınmak için acele etmemelisin şeklinde. Pencerelerde sineklik olmayışının bedelini Ardacık ödüyor, evde geçirdiği ilk 2 geceden sonra çocuğu kreşe almak istemiyorlar, vücudundaki izlerin su çiçeği spotları olduğu şüphesi ile, oysa onlar sadece sivrisinek ısırığı, çocukta bir hastalık yok ama düşünün ne kadar çok sivrisinek ısırmış yavrucağı.

Günler haftaları kovalıyor, biz evin içini yerleştirip, sivrisineklerle savaşırken dışarda hummalı bir çalışma sürüyor. Ve çok geçmeden hem bizim binanın önünde, hem ara sokaklarda yeşil bahçeler, çiçekler ortaya çıkıyor.  İnsanlar akın akın boş dairelere, villalara yerleşiyor, havuzlarda yüzenlerin sesleri yükseliyor.  Otoyoldaki kamyonlara karışan sayıları giderek artan araçlar o reklam panosunun oradan yerleşkeye doğru döner oluyorlar.  Gerçektende o posterde yazdığı gibi yaşam yavaş yavaş ve doğal olarak kendiliğinden bu çöl ortasında insan eliyle yaratılan vahaya geliyor.

Hayatımız bir film olsaydı ve ekranda 2022, Ingiltere yazsaydı ancak böyle bir geçiş olurdu herhalde. Mutfaktaki dolabın en üst rafına borcam tepsiyi koymakta iken aklımdan geçenlermiş meğerse bunların hepsi! Yaşam kendigilinden gelir!

Aradan yaklaşık 18 sene geçmiş neredeyse. Biz yine yeniden hareketlenmişiz ve İngilterede üçüncü dönemimiz başlamış. Insan ayni eve kaç defa taşınabilir ki!

Bu sefer yanımızda konteynırları dolduran kutularımız yok, elimizde birer bavul ile geldik Basri ile, yıllardır bizimle gezmekte olan emektar eşyalarımızı Mersin’e bıraktık. İki bavula ne sığarsa artık. Ha birde Arda’nın iki senedir üniversite öğrencisi olduğu dönemden, öğrenci evinden getirdiği üç beş parça ile yeniden başladık eski evimizdeki yeni yaşantımıza.

İddialıyız, ihtiyacımız oldukça alacağız dedik eşyaları, şu anda hemen her şey, çatal tabak bardak yastık havlu ne varsa ancak üçümüze göre.

Alınan her eşya sık dokunup ince eleniyor. O ünlü gerçekten ihtiyacın mı var yoksa sadece istiyor musun sorusunu cevaplamak yetmiyor, üzerine en az bir hafta kadar daha düşünüp, debelenip ve hala alman gerekiyorsa alıyorsun. İrrite edici ve kısıtlayıcı gibi görünse de eğlenceli bile olabiliyor. Alınma izni çıksa bile önceliklendirmen gerekiyor alışverişi. Alınması gerekiyor biliyorsun ama şimdi mi sonra mı, ya da ne kadar sonra sorusu var önünde aşman gereken.

Mesela salona alacağımız hepi topu bir tane koltuk üzerine, iki kişilik mi 3 kişilik mi olsun, içinden yatak da çıksın, ana rengi ne olsun konuşmalarından karar aşamasına hızlıca geçilmesinde ta Kanada’dan misafirimiz geleceği ve hatta misafirin artık vizesini de almış olması haberinin ulaşması etkili oluyor. Tam bu sırada kanun hükmünde kararname ile hiç akla gelmeyecek bir başka şey öncelik kazanıyor ve biz bahçeye bbq/mangalı da hemen almak durumunda kalıyoruz. Ne alaka evde oturacak koltuk yokken bbq mangal nerden çıktı demeyin hiç. Arda haklı olarak İngiltere’nin görüp gördüğü en sıcak ve kuru yaz döneminde bahçeyi kullanmayı ihmal etmememiz gerektiğini ve tabii mangala arkadaşlarımızı çağırmamızın öncelikli olduğunu hatırlatınca siparişi veriliyor. Hatta eve aynı saatlerde giren Ikea mobilya kutularından önce mangalın ızgarası vidası takılıyor. Önceliklerimizi midemiz mi yönlendiriyor nedir?

Bir önceki haftasonunda önce yürüyüş yapar sonra bahçede otururuz diye gelen arkadaşlarımız için almış olduğumuz, küçük ikram ve sunum tabaklarımız ve bahçe masasını da sayarsak bahçemiz kullanıma gayet hazır. Ama tabii gelenlerin kendi bahçe sandalyelerini getirmeleri şartı ile. Neyseki sorun olmuyor, zaten herkeste var, kimse gocunmuyor. Mangal operasyonu ile bahçedeki hayat icin, yatılı misafirimiz sayesinde de evdeki yorgan, yastık ve tabak çanak sayısında çok değil hala gerektiği kadar yeterince kıvamında artış olması kaçınılmaz.

Denk gelebilirsem bir sekilde katılmaktan mutluluk duyduğum ve daha once sizinle de buradan paylaştığım, MacMillan Vakfının bağış kampanyası için yaptığımız kekin borcamını dolabın en üst rafına yerleştiriyordum ben aslında bu sabah. Rutin bulaşık makinesi boşaltma hallerindeydim yani. O ara raflarda yükselen tabakları, sıralanan irili ufaklı bardakları, kupaları, ikinci raftaki minik ama çeşitli ikramlık tabakları farkettim işte.

Geldiğimden bu yana sadece iki ay geçti ve özenerek, sakınarak, abartmayacağım diyerek, ihtiyacı belirleyip, ne erken ne geç tam zamanında, gerektiği kadar yeterince aldık diye de kendimi onayladığım bir anda farkediyorum ki onlar çoktan gelip ikişerli üçerli gruplar halinde dolabıma yerleşmişler bile.

İnsanların yanı sıra eşyanın da bu olabilecek en organik haliyle, kendiliğinden,

..ama sizin bana gerçektende ihtiyacınız var

diye direterek evimizin içine girmesi ve boş odalarda, dolap raflarında kendisine uygun birer yer bulup, yerleşivermesini yaşamaktaymışım da haberim bile yokmuş.

Bakalım daha neler kimler içeri girmeye çalışacak, heyecanla beklemedeyim. Sizi de haberdar ederim 😉

PS: photos from http://myheartlivesinlondon.blogspot.co.uk/p/uae.html https://www.constructionweekonline.com/projects-tenders/article-7947-park-life

Eylül 30, 2022 Yazan: | #deniyorum, #tasinma, bizden haberler..., seyahat, Taşınma, zeynep'ce | | Yorum bırakın

Yanarım

Kahkahamı çaldılar!

Bir o kalmıştı elimde o da gitti! 

Ne vardı aslında bu kadar abartacak, bu raddeye gelmesi şart mıydı?

Oysa ilk karşılaştığımızda ne kadarda mutlu ve hevesliydik, birbirimize karşı sonsuz ilgi, alaka  ve özen. Birbirimizi incitmemek, kelimenin tam anlamıyla zamansız tüketmemek için nasılda dikkatli idik. Birlikte çok güzel şeyler de yaptık, arada birkaç kaza da olmalı değil hani ama işte niyet önemli.

Gerçi ilk karşılaştığımızda birbirimizin karakterini, gücünü anlamamız biraz zor olmadı değil.

Ama anlaşmıştık, herkes yerini bilince sorun olmaz diye düşünmüştük ve dedim ya işte özenle korumuştuk.

Ha, birde ben, öncelikle ben hep hazırda ve nazırda, senin istemeni, beni arzulamanı, bana ihtiyacın olduğunu kabul etmeni ve sonunda da beni çağırmanı beklemek durumundaydım. Tabii işini görüp bitirincede bir kenarda öylece beklemeli, kendi kendimi yiyip bitirmeli tabiri caizse küle dönmeliydim, ve kesinlikle seni rahatsız etmemeliydim. Tıpkı bir kış günü şömineye atılmış bir odunu yakacak kadar kızgın ama seni hararetimle terletmeyecek kadar sıcak, rahatsız etmeyecek kadar yani başında olacaktım. Herşey gerektiği kadar yeterince olacaktı, ne bir eksik ne bir fazla. Akkor haline gelipte alevli bir şekilde hayata ve tabii işime sarılmamı çoğunlukla beklesen ve hatta sevsen de dedim ya bana olan ihtiyacın bitince bir kenara çekilip, küllerimde kalmamı bekledin. Kendi kendime sönüp gitmeli bir sonraki çağırmana kadar sessizce beklemeliydim.  

Sen beni, kendi, genelde bir anlık ihtiyaçlarını gidermek icin, kafana göre bir orada bir burada tıpkı bir tiryakinin sigarasının ucunu yakacağı zaman hiç tanımadığı insanlardan medet umması gibi, bir ateşinizi alabilir miyim ya da aslında sigara bile kullanmayan birisi olabileceği ihtimalini de göze alıp ateşiniz var mı acaba diye sormaktan çekinmeden, başkalarından alabilme rahatlığıyla, umursamazlığıyla çağırdın.Sana özel olup olmamam seni hiç etkilemedi. İhtiyaç halinde alınacak bir şeydim ben senin için. Çakar çakmaz çakan çakmağın ucunda bir kıvılcım, veya  o Türk diyetlerinde önemli yeri olan ünlü dikdörtgen kutunun, cam tozu, fosfor ve bir takım kimyevi bağlayıcı maddelerinin oluşturduğu kimyasal karışımın bulunduğu iki uzun kenarından birine, yine kutunun içinden ta yapım aşamasında gövdesi parafine, ucu da potasyum klorat ve kükürt bileşimine batırılmış olan kibritin sürtülmesi, ki işte en çok bunun için senin eline ihtiyaç vardı, sonucunda bir anda bir alev olarak ortaya çıkıverecek ve artık neyi yakmam gerekecek ise görevimi edebimle yapacaktım. Çakmağın ve ya kibritin ucunda bir anlık kıvılcım ile hayata geçip, alevimi  sigaraya, ocağa, sobaya, mangala aktaracaktım. Tüm bu süreçte asla ve asla senin parmağını yakmamaya da özen gösterecektim tabii.

Buyur buradan yak abi deyip başkası ile paylaştın beni, ateş hazır mı sorusuna hazır hazır dedin, bilip bilmeden gerçekten buna hazır mıyım diye sormadan.

Aklına bile gelmedi ama olsundu benimle olan ilişkinden şikayetim yoktu benim.  Aslında günlük hayatında beni en az bir veya iki defa çağırıyordun nasılsa, ve bu durum beni lambanın cininden daha istenilen, aranılan ve de aktif bir pozisyona soktuğu düşünülürse şikayet etmemeliyim değil mi?

Beni ve en büyük özelliğim olan ve aslında kontrol edilmesinden hiç de hoşlanmadığım hararetimi kontrol etmene de izin vermiştim bak, biliyorsun degil mi? Sadece ve sadece onu da hani uzun süre beklersinde adını ilk söylediklerinde ne yapacağını bilemezsin ya, o ilk heyecanın dışa vurgusu da diyebiliriz, kibriti ve ya çakmağını ilk çakışında ortaya çıkan ilk alevimi ayarlamana, iste sadece buna izin vermiyordum sana ki buda çoğunlukla seni ürkütüyor, istemsiz geri çekilmene sebep oluyordu, bense kahkahalarla gülüyordum bu haline. Peki peki, hadi seninim yine istediğin dereceye ayarla bakalım beni, kontrol sende diye bırakıverirdim kendimi güvenle ellerine.  

Ama o poff diye parlayan ilk alevlerimden çok mutluydum haberin olsun. Benim kahkaham, gözle görünen, elle tutulabilecek bir kahkaha. Biraz sıcak, dikkat et..ha ha.. Eh atesin kahkahası da alevden olur ne bekliyordun.

Kıvamında pişireyim diye ocağın uzerine koyduğun yemeğin icin gerekli düzenlemeleri yapmayı hiç ihmal etmedin. Hep aklındaydım ki ben senin, işim bitince ocağın düğmesinide ya sen kapattın ya da ateşte yemek var, ben 5 dakika komşuya gidiyorum yarım saate tencerenin altını kapat talimatları ile çıktın evden, sonra da hep beni düşünüp, ateşte yemeğim varlarla geri geldiğinde ilk iş beni kontrol etmek oldu. Her an emin oldun kapanmış köşeme gitmiş olduğumdan.  Hadi gel, ateşe çay koydum ile kırlarda ormanda mangal sefasının sonunda közde kahve de içelim söyleyişine, işte o ses tonuna ayrı hayranım bak. Ve ben işte o anlarda seninle, senin için yanında olmayı çok sevmiştim. Bana özenine, ilgine alışıktım.

Ama işte dedim ya artık ne yapacağımı bilmiyorum, önce bana eskisi gibi özenmez oldun. Öyle ki sonunda geldiğimiz noktada artık benden korkuyorlar, sevilmiyorum eskisi kadar ve utanmadan kahkahamı da çaldılar.

Yavaş yavaş yok edilmeye çalışılıyor gibiyim ki zaten yıllardır vardı bu beni bir yerlere hapsetme ya da ilk fırsatta artık sana ihtiyacımız yok tavrı, durumu. Gelişen teknoloji adı altında elektrikli ocaklar çıktığında anlamalıydım, kenara ötelendiğimi. Sanki bensiz yapabileceklermiş gibi umarsız davranmalarını uzaktan izledim ama önemsemedim açıkçası. Ama bak gel kabul et, elektrik kesintilerinde tam bir parodi ortaya çıkmıyor mu. O çok gelişmiş ocakların elektrikli çakmaklarına güvenip evde el altında kibrit ve ya çakmak bulundurmayan ve tabii kesintide nedense ellerindeki mumu bile yakamayan ailelerle dolu o koca apartmanlar, güleyim mi ağlayayım mi bilemediğim. 

Tüm bunlara rağmen, ben emindim bir kere insanlar her şeyden vazgeçer ama sigarasından dolayısıyla da benden vazgeçemez derdim. Peki nereden çıkmıştı bu elektrikli sigaralar. Ağıtlarında türkülerinde bir ateş ver cigaramın ucunu yakayım dediği, iyisinde kötüsünde beraber yaşadığı cigaradan ne vakit vazgeçti de, sigara oldu sana ucuna kibrit bile dokundurmadığın bir garip sopa. Vallahi ben kendim içmiyorum ve içenler ne hissediyor bilemiyorum tabii ama kibritin o ilk alevlenmemin ardından hızlıca yanıp sönerken çıkardığı kokuyu sigara kullanmayanlar bile severdi onu bilir onu söylerim.

Yinede iyiydi yaşayıp gidiyordum işte ne olduysa bu son birkaç senede oldu. Olmamam gereken yerlerde, zamanlı zamansız, ve çoğunluklada yanlış zamanda ortaya çıkar olduğum için herkes bana kızar benden nefret eder hale geldi. Korkuyorlar benden, korksunlar tabii iyi olur bir çok açıdan ama saygımız vardı karşılıklı çok da korkuya dayalı demek istemediğim bir saygıydı bu. Özen, dikkat, itina ve en önemlisi beni asla yalnız başıma bırakmayacaktınız anlaşmamız böyleydi. Yapım gereği kendi kendimi durduramam bunu en iyi sen biliyorsun. Heyecanlıyımdır, alevlendim mi hele  giderek coşan rüzgârında etkisiyle iyice gaza gelen körüklenen bir yapım var bilirsin. O aşamaya gelmişken de haliyle hadi bakim, sen çok oldun, in aşağı yerine otur demenin anlamı da yok. Çocuk veya kedi gibiyim işte o ağacın tepesine çıkabiliyorum da kendim inemiyorum ki..ağacı da üzerindekilerle birlikte indiriyorum ben. 

Beni başı boş bırakmayacaktın kendi halimde gelirsem dönüşüm zor olurdu biliyorduk hepimiz, gelmiş geçmiş tüm insanlar ve tabii ben. 

Ah o piknikler.. ne kadar da keyifliydi, mangallar lezzetli, içecekler serinletici ama ya sonrası? 

Ben hep çağırdığında geldim ve mangalına dizdiğin kömürlerini yaktım önce kor sonra köz hale gelmesini sağladım. Domates, kabak, soğan, biber, sarımsak ve patlıcanlarla başladık, harlı halime dayanamazlarsa diye bir yerlerden duyduğun tavsiye uzerine incecik iplerle bağladığın kebaplarına ayrı özendim, şiş etlerine ve tavuklarına ayrı, hepsini tam kıvamında kurutmadan pişirdim. Sıra kahveye geldiğinde ki ben bunu önceden biliyordum, hazırdım közlerimi gerektiği kadar yeterince sıcak bırakmıştım zaten. Gün sonunda bütün alkışları aldın, mangalda üstüne yoktu valla herkesin karnı tok, sırtı pek. 

Ayrılık vakti..

Karnı doyunca gözü yolda olanlar, arkalarında ne bıraktıklarına bile bakmadan ayrılmayı bir maharet sayar hale geldiklerinin bile farkında olmadan, sofrayı kuran kaldırsın misali kollarında geldiklerinden de hafif yüklerle gidiverdiler. Sen sönmemi beklerdin benim, iyice soğumamı beklerdin. Yani eskiden, eski zamanlarda bana özenirdin, itina gösterirdin, sönüp köşeme çekildiğimden emin olmadan bırakmazdın beni demek istiyorum. Mangalın közünü toprağa dökmek iyidir, sönmesini hızlandırır dediler, o çok bilmişler. Hem eve de toz götürmeyecektin aman ne iyi! 

Peki sorarım sana, benim köz halimde sırf sen öyle uygun buldun diye senin arzu ettiğin sürede kendi kendime sönüp  gideceğimi nerden uydurdun? Sırf sen istedin diye hızlıca durabiliyor muyum bir kere başlamışsam yanmalara. Bilmiyor musun önce usul usul kuru yaprakları ısıtırım, sonra yanıma yaşları da alır giderim, beraberce yanarız.

Sen bana hep dikkat ettin, özendin beni bırakmadın ama yetmedi, artık yetmiyor.  Herkes senin gibi değil ve ben de artık kendimi kontrol edemiyorum o kadar çok yerden çağrılıyorum ki tarihte o çok geniş imparatorlukların, hani Osmanlı imparatorluğu ya da üzerinde güneş batmayan krallık gibi her yere yetişemeyen merkezi sistem yönetimleri gibi uçlarda uzaklarda her kırık cama temas edip odaklanan güneş ışığından, iyice söndürülmeden atılmış bir izmaritten, ya da geçen sefer kılpayı kurtardığımız ama artık çoğunlukla yetişemediğimiz üzeri iyice kumlanmamış bir mangaldan çıkıveriyorum ortaya sonrası malum, önüme çıkanı yakıp kavuruyorum. Durmayı bende istiyorum ama olmuyor işte. Yapraklar kuru, rüzgar ayrı bir esiyor derken olmuyor, duramıyorum. 

Ve artık senin yüzünde görünce benim de mutlu olduğum ve beni gördüğüne sevindiğini gösteren ateşi yaktım ibaresi de olmuyor insanların yüzünde. Daha çok korku ve endişe dolu, bir an önce yok edilmem gerektiğini söyleyen bağırtılardan oluşan karmaşa ile karşılaşıyorum. 

Onlar mı benden, ben mi onlardan korkuyoruz bilemiyorum ama kontrol altına girip, sönmeme yardım etmelerini beklemek yerine telaşla daha bir dağılıp yerimde duramadığım, ağaçtan ağaca zıpladığım bir gerçek. 

Simdi sana sorarım bana özenmeyi, beni öncelikle benden korumayı neden bıraktın? Kahkahamı çalan, beni kendi kendine ortaya çıkan korkunç bir yaratıkmışım gibi gösterip birde üstüne utanmadan kendilerinde hiç kusur aramayan insanların karşısında neden bıraktın gittin?

Eylül 8, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, yaziatolyesinden, zeynep'ce | , , | Yorum bırakın