Bir tutam lavanta kokusu
Bu sabah bir süredir beni çağırmakta olan ve tam da iyi hadi geleyim madem dediğim günden beri yani tam bir haftadır yağmur altında kafayı dik tutmaya çalışan bahçeme el atayım dedim. Bahçem aslında kullanıma oldukça elverişli bir boyutta. İşinin ehli birisinin ellerinde harikalar diyari olacak büyüklükte ve de bence gayette verimli toprağı olan bir bahçecik. Evin önünde sabah güneşini alan kare bir alan var, arkasında da öğleden sonra güneşi ile kavrulmak için ideal pozisyonda güneye bakan ve sağolsun bizden öncekiler tarafından ekilmiş 3 ağaç sayesinde gölgesi de olan daha ince uzun bir alan. Ben bu alanlarda kendi çapımda oynuyorum, ondeki çimi sağlıklı ve devamlı yeşil tutmayı başaramadığımı anlamam iki yıl sürdü mesela.
Arka bahçede bir de sebze ekebileceğimiz hafif yükseltilmiş üçgen bir alan var ve ben ilk heves buraya çiçek ekmiştim mesela. Yani adamlar sebze için yükseltilmiş alan yapmış ben çiçek ekiyorum 🙈 Ektim ama bir süre sonra bir problem çıktı. Sadece bu alana ektiğim çiçeklerinn yapraklarını yiyen bir yaratık var ve ben bunu bulamıyorum . Neyse Allah razı olsun internet, Facebook var da hemen köyümüzün yeşil parmaklarına sordum, ve dediler ki onlar tabii ki de solucanlar. Nasil yani oldum ve tavsiyelerine uyarak bir gece elimde fener ile gidip baktım ve ne göreyim, mahallenin tüm solucanları toplanmışlar sanırsın Üsküdar’da iftar çadırı. Yani tam da çocukluğumun ‘pis tıytıl sersem tıytıl yeme yapyaklayımı kıtıy kıtıy ” tekerlemesine uyan bir durum söz konusu. Bitkilerin öylece yerlerinden kıpırdayamıyor olmalarına da ayrıca üzüldüm.Hayatımda ilk defa tek tek solucan toplayıp bir kavanoza koydum ve de onları ölüme terk ettim. Evet evet biliyorum bu solucanlarla baş etmek için farklı yöntemler varmış tabii ama ben onlara çok kızmış idim. Daha sonrası için de en etkili olan peletleri kullandim, bir daha da kendileri ile görüşmedik.
O günden bugüne o alanda domates yetiştirmeye devam etmekteyim. Ha bir de geçen sene yetiştirdiğim patlıcan var. Bir tane sadece ve sadece bir adet patlıcan ama olsun, benim icin bir ilk idi ve farkettim ki ben patlıcan çiçeği de görmemişimö mor renklı bir çiçek olacağını hiç düşünmemiştim. Beni ayrı mutlu eden bir çiçek idi. 🙃
Bir başka küçük alanda da ki bu alanda yine yükseltilmiş durumda, yükseltmeyi de ben eski bir Ikea dolabını kullanarak yapmış idim, neyse onun icinde de nane, maydanoz veee çilek yetiştirmekteyim. Çilek deyince aklınıza reçel gelmesin hemen, o çileklerin müşterisi hazır, ben biraz tatlansa mı diye beklerken bana kalmıyor. İki güvercin var, hayatta bana bırakmıyorlar. Yani kendim için yetiştiriyor olamam herhalde di mi bu kadar yaban hayati varken çevremde sincap,solucan, kuş derken. Ha bir de arılar var tabii
Arılar deyince balarılarından bahsediyorum onları memnun etmek önemli imiş, hem yıllar önce izlediğim animasyon Arılar filminden hem de arkadaşım Yonca Tokbaş‘ın anlattıkları sayesinde bu balarılarına iyi davranalım sloganı ile yola çıkıp bahçeye biraz da arıların sevdiği çiçeklerden de ekelim yoluna gidince Lavanta da ekmiş idim bahçenin önde arkada çeşitli köşelerine ektim ve fakat sadece iki bölgede toplamda 5 tane yetiştirebildim. Bu arada itiraf ediyorum Lavantanin cekiciligi sadece arılara yonelik degil kocamcan bile gelip geçerken farkeder, bir dokunup kokusunu almak ister oldu.
Bugün de yine böyle arıların bu lavantaların üstünde cirit atmasını izledim. Hem izledim hem de bahçedeki yaban otlarını temizledim. Artık içeri girmeden önce de biraz daha yakından baktım lavantalara. Arıların bitkinin dalları ve çiçekleri üzerindeki turunu, çiçeklerden özüt toplamak icin uyguladıkları seçiciliğ izledim ve farkettim ki lavanta dalları arasında boynunu bükmüş olanlar var, arılar onlara hemen hic uğramıyor ve sadece daha bir taze daha bir canlı olanlara gidiyor. Önce bu dallar ne olacak ki, bıraksam mı kesip atsam mı diye düşündüm ve bu arada da kesmiş oldum. Sonrasında daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yaptım, bu kestiklerimden bir buket yaptım ve evde bir küçük vazoya ki vazom da aslında bir porselen bir sütlük, koydum. Sonra bu vazoyu koyabileyim diye mutfak masamın uzerindeki kıvır zıvırı kaldırıp, açık pembe örtümü örttüm ve de bu bir tutamcık lavantamın içinde olduğu vazo sütlüğü üzerine yerleştirdim. Kendimi öyle iyi ve mutlu hissettim ki.. ve hatta biraz da gurur duydum kendimle, öyle ya sonuçta tüm bu döngü benim için bir ilk idi ve bu lavantaları bir gün eve koyarım niyeti ile ekmemiştim ki ben.
Mutluluk denilen şey oldukça göreceli bir his ve sizi neyin mutlu edeceğini önceden kestirmek pek de kolay degil. Ama şu bir gerçek ki bir şeyi ilk kez yaptığınızda hissettiğiniz o tatlı heyecan güzel şey.
Bu durumda şöyle bir sorum var, hadi deyin bakalım, en son ne zaman bir şeyi ilk defa yapmıştınız?


Pas versene…
A: Anne.. Hadi.. Oynuyor muyuz?
Z: Ne oynuyor muyuz?
A: Basketbol
Z: E.. hani beni beğenmiyordun?
A: Ne yapayım? Sen gel işte.. babam gelmiyor!
Z: Bir saat kadar izin ver, işimi bitirip geliyorum.
———-
Geliyorum dedim ama stres bastı. Aslında bu topa hiç giresim yok ama kaçış yok.
Coronavırus yüzünden spor aktiviteleri durdurulduğundan bu yana basketbol oynayamayan Arda’mın haklı olarak keyfi yok.
Bu durumda dayanamayıp eve aldığımız bir de potamız var artık. Yani 10 senedir oynuyor bu çocuk bu sporu ama biz daha yeni aldık. Neden? çünkü şimdiye kadar dünyanın tüm sahaları ve potaları (bkz. Madrid ve ya Brooklyn) bizimdi. Gerçi ilk başladığı dönemde ki o zamanlar henüz yaşı ve boyu küçük olduğu için Toys R us dan Little Tikes potalardan almış ve hatta yan komşumuzu çıldırtma pahasına oynamıştık ama o sayılmaz.
Sonrasında kulüp, takım bölge maçları kampları derken 10 sene geçirmişiz. Bu dönemde Arda çok çok iyi bir oyuncu haline gelirken ben olduğum yerde kalmışım tabii. Benim olduğum yer ne diye soracak olursanız şöyle söyleyeyim efendim benim görevim Arda’ya pas atmak.
Ne alaka demeyin, anlatayım.
Şimdi biz bildiğiniz tam ebatlarda boylu poslu, içine su koyunca duran potalardan aldık ve onu evin olduğu sitenin otoparkında uygun bir yere koyduk ya, işte bu potada her gün bizim delikanlı şut çalışması yapıyor ya.. Ee o yapıyor da birinin de o topları yakalaması, otoparkta gittiği yerden geri getirmesi ve de ona vermesi gerekiyor tabii. İste o top toplayıcı kişisi de tabii ki de evin en atletik kişisi yani ben oluyorum. 4 haftadır süre gelen çalışmaların en başından beri yeterince hızlı yakalayamadığım toplardan başlayıp bir türlü düzgün pas vermediğime doğru uzanan bir gerginlikte günde birer saatten çalışmaktayız. Her seferinde bahçeye çıkarken bu sefer güzel olacak ve biz hem antrenman yapıp hem de sohbet edeceğiz diye çıkıyorum ama dönüş hep hüsran! Ya o beni ya da ben onu boğazlamak üzere iken eve geri dönüyoruz.
Bir süre önce onun anne iyi pas atarsan ben de şutu isabet ettirebiliyorum verdiğin pas benim başarımda önemli demesi ile fark ettiğim bir şey oldu.
Hayatımız boyunca bize atılan pasları düşündüm .. yeri geldi isabetli şutlara çevirdik, yeri geldi o topa girmem dedik ve her hâlükârda başımıza geleni kabul ettik oturduk. Yeri geldi top suratımıza geldi ya da tutayım derken parmağımızı kırdı. Herhangi bir takım top oyunu oynadıysanız hayatınızın bir evresinde bu metaforları anlayacaksınızdır.
Ona benim verdiğim pasın özellikle de bu bizim yaptığımız çalışmada bir önemi olmadığını, benim ona sadece topu geri verdiğimi söylemek istedim ama tabii genç delikanlım bu metaforları, yapmaya çalıştığım bağlantıyı hiç sevmedi. İsabetsiz şutlarında gelen pasın kötü olmasına en büyük payı biçti her seferinde.
Neyse ben yine de ümitliyim anlamıştır ne demek istediğimi..
Hayat sana ne yönden pas atarsa atsın, o pası isabetli bir şuta çevirmek sadece senin elindedir.



Sayılarla geçen bir yıl, ikibinyirmi
PS: Bu yazıyı Mart 2020 de yazmışım, ancak aradan geçen sürede fazla bir değişiklik olmamış, o yüzden de aynen yayınlıyorum.
Bir süredir sayılarla yatıp kalkıyoruz.
En son bu kadar sayı meraklısı olduğumuz dönem 1999 Körfez depremine denk geliyor. Depremden sonra ki artçılarda, yolda köşede kimi görsen tanısan tanımasan da herkesin aklına gelen konuşma bu seferki kaç şiddetinde diyen soru cümlesi idi.
Şimdi ise Corona’ya yakalanan ve hatta onun yüzünden ölenlerin sayısını soruyoruz, konuşuyoruz. Tüm dünya nefesini tutmuş hangi ülkede daha fazla var diye haber bekliyor.
İlk defa sayı olarak geride olmak iyi bir şey.
Trump’ın Amerika’daki vaka sayısı Çin’i geçince karşılaştığı sorulara cevabı mesela ama onlar herkese test yapmadılar, bilmiyoruz doğru sayıları mi veriyorlar.. ilk defa ben Çin’den gerideyim diyen bir Amerikan Başkanı.
Bu dönemin sayılarına gelirsek.
14 gün evde kendi kendimize kalma süresi
3-5-8 derken bir türlü emin olamadığımız bu virüs cansız ortamda kaç saat yaşar sorusunun cevabı
Bu soruya cevap ararken acaba havada da kalıyor mu ki sorusu?
İstatistik olarak verilen sayılar, test edilenler , hafif geçirip test edilenler, ciddi geçirse de test edilmeyenler, pozitif sayısının genel test sayısına oranı, negatiflerin katsayısı derken yaşlı genç herkes sayılarla konuşur oldu.
Sayılardan 65 de pek konuşulur oldu bu arada mesela. Bir anda 65 yaş üstü olanları hatırladık. Ne ilginç SwineFlu çıktığında da genelde çocuklar etkilenmişti. Büyüklerin immün sistemi dayanıklı demiştik. Ya da mesela geçtiğimiz yıllarda Galler bölgesinde olan Kızamık salgınında bu sefer de 20li yaşlar etkilenmişti, bu yaş grubunun çocukluğunda aşı yaptırmamış grup olduğu ortaya çıktı sonra. Bu da aşı karşıtı insanların sadece bizim coğrafyaya özgü olmadığını anlamamı sağlamıştı açıkçası. Cehaletin coğrafyası, dili imanı yoktu işte.
Bu arada zorlayınca mecbur kalınca öğrenme olayını ailemde ve çevremde defalarca yaşamış biriyim, bu sefer de öyle ve 65 yaş üstü aile mensubu üyelerimiz Zoom, HouseParty gibi uygulamaları öğrendiler. Yıllardır gurbetteyim sadece ülkeye gelirsem görüşebileceğim eş dost akrabayı görüşmeye hazır ve nazır bulmak bu dönemin kendi adıma önemli bir kazanımı, bu açıdan iyi de oldu hani, doğruya doğru.

Uzaktan uzağa Anneler Günü
Bugün Mart’ın 22 si ve İngiltere’de Anner Günü.. Hersene farklı bir güne denk geliyor buradaki kutlama kurallarına göre ama genelde Mart ayının son haftalarından bir Pazar günü.
Daha önce anlatmıştım burada. Hristiyanlık takviminde Easter haftasonu da yine değişiyor ve bu ikisi birbirine göre hareket ediyor demekle yetineceğim.
Anneler gününun orjinal adı da aslında Mothering Sunday olarak geçiyor. Uyanan, doğuran ve üreten Tabiat Ana ile başlayıp tüm anneleri kutlama olarak yaşanıyor.
Bu sene tabii Corona sayesinde bu kutlamada etkilendi.
Yaşlanmış annelere ziyaret tehlikeli ve yasak. Ne garip günlere geldik.. daha ne kadar sürecek acaba bu iş.
Hadi biz gurbetçiler alıştık bir kısa telefon ile konuşup sanal sarılmalara ama o bize özeldi bütün dünyaya olması gerekmezdi ki.
Geçen sene bu özel günde ev halkına bahçe işi yaptırmıştım. Bu sefer de planım öyle, hava güneşli soguk ama güneş var.
Geçen sene sonunda aldığım kır çiçekleri var ekilecek. Biraz da domates ve salatalık.
Sıkıntılı günlerde bahçeye çıkıp çiçek ekmeyi seviyorum. Çünkü inanıyorum ki doğa o minicik tohuma, soğana iyi bakacak ve aylar sonra belki de ben hala fırtına altında iken o rengarenk çiçeğini, tam da zamanı geldiğinde geri verecek bana.
Ayni ümitle Mayıs ayındaki Anneler Gününde daha yakın kucaklaşmalar olmasını istiyorum diliyorum. Elimden başkası gelmiyor..
Nice mutlu yıllara Kirpicim
Anlatmıştım sana hani sen doğmadan önce puzzle yapardım ya, 1000-2000 parçalı. Sonra en son tablomu bitirmeye fırsat vermeden geliverdin hayatıma. O gün anlamalıydım planları senin yapacağını😉
Kucağımda sen, hastaneden eve geldiğimizde masa üstünde duran bu, yüzde doksan ölçüde tamamlanmış puzzle’a bakıp artik bununla uğraşamayacağım benim yapacak daha önemli işlerim var, ilgilenmem gereken bu kucuk insanın bebeklikten erişkinliğine ulaşacağı süreçte yerine koymam gereken parçaları bulup yerleştirmem gerekiyor, meşgulüm demiştim. (O tablo hala eksik. )
O tecrübesizliğimle farketmemişim, ve kendimce görevler edinmişim iste parçaları arayıp bulup tam yerine ilk seferde en doğru şekilde yerleştirmeliyim, öyle ki ortaya çıkacak resim/insan doğru düzgün resme uygun olsun diye kasmıştım kendimi 🤷♀️
Niyet neydi akıbet ne oldu şeklinde 18 yıl geçmiş Kirpicim. Ben anneliğin binlerce karar vermek demek olduğunu bilemedim, kararı vermeden önce ayrı, bir de verdikten sonra ayrı defalarca düşünülecekmis bilemedim.
Bir insan yetiştirmenin hayata dair etkileşimlerini. benim tamam dedigim parçanın elime aldığım bir sonraki parça ile yerinden olabileceğini, evdeki hesabın çarşıya uymayabileceğini, kendi gençliğimde ettiğim isyanlari senden duyacağımı hele hiç tahmin etmemiştim. Kuşak farkı, kültür farki derken yine de iyi geldik diye düşünüyorum. 😉
Kirpicim su 18 yılda bana öğrettiğin o kadar çok ve güzel şey var ki saymakla bitmez.
Ne istediğini bilen, duygularını tanıyan ve onları en güzel , en etkili ve doğru şekilde ifade edebilen, seven sevilen bir genç, sevdiğini baştacı edebilen bir centilmen ve başarılı aranan bir sporcu, tam anlamıyla sportmen bir birey oldun. Annen olarak daha ne isteyebilirim ki senin mutluluğundan başka. Gözlerin hep gülsün, kolların sevdiklerini sarmalasın, hersey güzel gönlünce olsun yakışıklım.
Bu 18 yıl icin çok teşekkür ediyorum canımın içi, daha uzun yıllarca seninle gülmeye, seninle gezmeye, yeni yerler, tatlar kısaca ağız tadıyla yemeye içmeye devam edelim.

Küçük kırmızı araba- Kimi
Biraz önce Arda mutfaktaki küçük pencereyi tıklattı, bir yandan lavaboda bulaşıkları yıkarken bir yandan birazdan gelir diye düşünüyordum ama pencereyi anahtarı ile tıklattığında hatırladım, bugünün onun icin nasılda önemli olduğunu.
Kapıyı açtığımda bana sarılışı, kulağıma teşekkür ederim anne deyişi.. ve elindeki araba anahtarını sallaması..
Evet, benim küçük oğlum büyüdü ve bu sabah(11/11/19) ehliyet sınavını geçti.
Bu durumda ben, 17 yıldir sürdürdüğüm anne taksi/özel şoförlük görevimden emekliye ayrıldım.
Artık özgürüm diye havalara uçan bir genç..
Artık özgürüm demesi beklenen bir anne olarak gülümseyen, oldukça heyecanlı ben. Öyle ya, artık günün ortasında, akşamın bir vaktinde haritada bir yerde olup, onu getir götür yapmam gerekmeyecek.
Peki bu iyi birsey mi?
Uzun uzun yıllar boyunca hiç söylenmedim diyemem tabii ama arabada yaptığımız sohbetlerimizi, antrenman, maç ve parti dönüşlerinde arabamızın izin verdiği sayıda arkadaşını da evlerine götürürken, kulak misafiri olduğum, günün ve maçın kritiğini yaptıkları konuşmaları, yol boyunca seçtiği türü hiç sevmesem de sırf onu anlamak için saatlerce dinlemek durumunda kaldığım rap sanatçıları.. oh o şarkı sözlerini anlasam bir dert anlamasam ayrı..
İngiltere geleneklerine göre genç yetişkin sayıldıkları 16 yaşına girmesi ile tercihlerinde, kararlarında kendi ayaklarının üzerinde sağlam durduğunu görüyorum ve bundan annelik koruma içgüdüsü ile sonsuz tedirgin olsam da kendimi dizginliyor ve oğlumla gurur duyuyorum.
Anne olunca anlarsın dedikleri kavram bu olsa gerek. Bebekliğinden bu yana bana öğrettiği bakış açısı ve algılamamdaki gelişmenin tek bir tanımı olduğunu sanmıyorum. Anne olunca anlamak dedikleri şey, sabahlara kadar başında ateşi düşsün diye beklemekmiş gibi görünmüştü ilk aylarda ama aslında uzun bir kişisel gelişim programi da diyebiliriz. Çok çeşitli sınavları, tezleri araştırmaları uygulamaları var, tek bir doğrusu olmayan türlü çeşit soruya karşı çalışılan bir proje, çocuk büyütme projesi. Projenin bitişine ise karar vermek zor. Yanı belli bir müfredatı, okuduk bitti mezun oldunuz buyurun diploması diye bir sonlanma yok.
Ancak ve ancak artık zamanı geldi, yeter ki mutlu olsunlar diyerek kendi hayatının direksiyonuna geçmesine izin verebiliyorsan, anne baba olarak bu eğitimden mezun olabiliyorsun, kendi kendine yapabileceğine sen inandığında o çoktan yola çıkmış oluyor kanımca.
Mecazi anlamda sanki daha iki gün önce okula kendisi gidip gelmeye başlamıştı, dün bisikleti ile gidiyordu bu sabah arabası ile gitti.
Mecazi anlamda daha iki gün önce bensiz bir yere gitmezken, dün ehliyetini kutlamaya kız arkadaşı ile gitti.
Yolun hep açık, çevren hep iyi niyetli iyi kalpli merhametli insanlarla olsun kirpicim. Senin kendi araban olsa da ben seni istasyondan, partiden, maçtan alırım sen merak etme😜🧿🧿
P.S: kız arkadaş ve ben konusuna ayrı kitap yazarım herhalde, bir ehliyete bir sayfa yazdıysam 🤷♀️



Fransız Rivyerası da neymiş
Türkiyeye doğru yaptığımız yolculukta 3. ve 4. günümüzdeyiz.
3. Gün Cumartesi 20 Temmuz: Paris – Marsilya 775km
Bugün tum yolculuğumuz boyunca en uzun sürdüğümüz mesefelerden, arada durup da bir şehir gezmek yerine direk Marsilya’ya gidip akşam olmadan bir denize girmek istedik ve hemen hemen 10 saat sürmüş olduk. Paris’ten erkenden çıktğımızı düşünmüştük ancak yaz mevsimi, trafik oldukca kalabalikti. WAZE navıgasyon uygulamamız bizi kestirme olduğunu iddia ettigi bir baska yoldan Grenobal/Alpler tarafindan geçirdi. Bu yolda aracı kullanan yine bendim. Kendimi bölgenin en yüksek viyadüklerinden birinde buldum. Bisikletle yokuş aşağı inerken ürken ben, en ufak bir hatamda aşağıya uçacağımızı bildiğim bu viyadükten geçerken panik atak geçirmek üzereydim diyebilirim. Durup da şöfor değişimi yapabileceğimiz ilk firsatta aracı Basriye verdim. Ben ona verdikten sonraki ilk virajda da yol normal bildiğin karayoluna döndü zaten.
Aksam üzeri Marsilyaya, Fransız Rivyerasının bu güzel kıyı kentine gunesin artik yakmdığı bir saatte, Akdenize ulasmis olduk. Direk plaja gidiyoruz ve gencler hemen denize girmek uzere hareketleniyor. Bu seyahatimiz boyunca göreceğimiz sahil kasaba ve şehirlerinin ortak ozelligi tertemiz bir deniz ve ulasimi kolay plajlar. Akdenizliyiz biz de sonuçta ama hava durumu yani tam anlamıyla havanın nemindeki fark sanırım bu bölgelerin farkını yaratan etkenlerden.
Gezinin devamında değişen tablo, durakladığımız diğer kasaba ve plajları gördükçe anlıyorum ki deniz aynı deniz olabilir ama kullanıcılar ve yöneticiler o plajı sıralamaya sokan ve yerini belirleyen en önmlı faktörler.
Fransız Rivyerasını Marsilyadan başlayıp Cannes, Nice, Monaco olarak gezeceğiz yarın. Bu gece Salon de Provence bolgesinde bir Premierre Express otelde kalıyoruz.
- 4/ Gün Pazar 21 Temmuz Marsilya Cannes Nıce Monaco Milan 553km
Salon de Provence dakı otelden sabahın köründe çıkıyoruz yine. 1.5 saaat kadar yol aldıktan sonra kahvaltıyı Cannes in bir ara sokağındaki patiseride yapıyoruz. Cırcır böceklerinin sesleri ve dar sokağa bakan evlerin mimarisinde Akdeniz kokuyor. Şehrin isminin bir önemi yok o tablo tüm Akdeniz ve Ege sahili boyunca var aslında.
Hedefimiz bir plaj bulup denize girebilmek. Cannes shir merkezinde bir an ümitsizliğe düşsek de ücretsiz otoparkı ve daha da önemlisi arabayı parkedecek yer buluyoruz. Plaj boyunca ucretsiz olarak yayılabılıyorsunuz, sadece şezlong ve şemsiye istersenşz ucret var. Duş almal ve soyunma kabinleri de makul bir şekilde yerleştirilmiş. Zaman olarak günün ortasına yani güneşin en etkili ve tehlikeli saatine denk gelmiş olduğuğmuz için kısa kesiyoruz ama gönlümüz orada kaldı o kesin.
Sonrasında kıyı şeridinden Monakoya doğru gidiyoruz. Nice de aractan sadece manzaraya bakabilmek için iniyoruz. İşte bu noktada gencler bize teşekkür ediyorlar, onlara bu imkanı verdiğimiz ve getirdiğimiz için.
Monakoya geldiğimizde görevimiz Monako F1 pistinden geçmek. Monako F1 yarışları sehrin caddelerinde yapılıyor biliyorsunuz öyle ayrı bir pist yok. Gerçekten de o daracık yollarda extra işaretler,virajlarda extra yapılar var onlarda geçiyoruz. İlk denememiz zor oluyor biraz çıkışı kaçırıyourz falan ama Basrı çok sakin. İşlemi tamamlamak için geri dönüyor ve Monakodan mutlu ayrılıyoruz.
Ayrılıyoruz dıyorum ama onlar nasıl dar ve dik yollardı anlatamam. İstanbulda da araba sürdüm ama burası bir efsane.
Sonrasında daracık dağ yolları, korkunç güzel ama bir o kadar da tehlikeli viyadüklerden geçerek Milana varıyoruz. Bu yolun alternatıfı 6 saat kıyı şeridinden, bu yol dağdan tüneller ve viyadüklerle 3 saat.. ve 79 euro
Kıyı şeridinden uzaklaşınca yollar genişliyor ve dağlar da bitiyor bir ara. Milana vardığımızda açız. Otele gitmeden önce yemek yemek ve hatta Milan Katedralini görmek istiıyoruz. Aracımızı parkediyoruz. Ve hiç ummadığımız bir şekilde sivrisinekler tarafından kabura dönüyoruz. Gerçi benim durumum biraz ilginç, hayatımda il defa bana gelmiyorlar. Sadece 1 tane ısırığım var diğerleri perişan oluyorlar 5*10 dakika içinde. Sanırım Milan şehrindeki kanalların sivrisinekle mücadelesi yapılmamış. Hemen kendi kişisel mücadelemiz için svrisinek kovucu spreylerimizi buluyoruz. Ben onları Venedik ve Türkiye için almıştım ama orada gerek olmuyor.
Milanda bir küçük pizzacı buluyoruz hemen. Gencler pızzalarını cok begenıyorlar. Bız de Brassola ve Buffalo mozerall salata yıyoruz. Başarılı bir karar, tüm yemekler çok başarılı.
Daha sonra gencler Mılan katedralıne Duomo di Milano ya doğru gidiyorlar, biz bıraz daha yavaştan alıyoruz. Onlarla tekrar buluştuğumuzda hallerınden pek mutlular. İlk önce Brukselde buldukları Lıme marka scootter lardan bulmuslar. Brükselde nasıl kullanılırı keşfetmişlerdi, Paris ve Marsilyada pekiştirdiler ve sanırım en rahat Milanda bindiler. Bu Lime scooter ve çalışma sistemı gezı boyunca sohbet konumuz idi. Ardanın ilerde yapabileceği işler konusunda da örnek olması denk geldi.
Bu gece Milan da yatıyoruz. Otelin nasıl bir kalitesi olduğunu çok hatırlamıyor Basri, tutarken pek dikkat etmemiş ama neyse ki başarılı bir otel çıkıyor ve hatta ertesi sabah kahvaltımızı da burada yapıyoruz.
Az gittik uz gittik, Türkiye’ye arabamızla gittik! 10 gun 3500 km
Az gittik uz gittik, Türkiye’ye arabamızla gittik!
Bu yaz Basri de ben de çalışmıyoruz. Ne oldu da aklımıza düştü bilmiyorum ama Türkiye’ye araba ile gidelim diye heveslendik.Yani bu fikrimiz hep vardı da daha zamanı var gibiydi. Avrupa’da konaklayarak gidebileceğimiz bir rota oluştururuz, geze geze gideriz dedik. Biz bu planı karavan ile yaparız diyorduk ama şimdi karavan almaya gerek yok kendi arabamız ile gidelim diye karar verdik. Arda’nın da bizimle böyle bir yolculuğa çıkmasını garantilemek için de bir arkadaşını getirmesine izin verdik, o kız arkadaşını getirmeyi tercih etti.
Tatili yapalım fikri Nisan’da atılmıştı, haftalarca detaylı rota ve kalacak yer planlaması yapılmış ve 18 Temmuz sabahı erkenden yola çıkılmıştı. 26 Temmuz aksam saat 6da Bozcaada feribotuna bindigimizde arabamızla 3500 km yol katetmiştik. 28 Temmuz geceyarısı aracımızı Istanbulda parkettiğimizde ise gectigimiz 10 günde uzun ince yollarda kıvrıla kıvrıla gitmis, dağları aşmış, 4 deniz geçmis ve 5 ülkede, 14 sehir gezmistik. 29 Temmuzda artık arabaya dokunmadık, dinlenmek onun da hakkıydı tabii. Biz de tabanvay ve Marmaray ile 3 gunde Istanbul u gezdik ve bitti. Evet tatil icin bize ayrılan sure bitti ve hatta dün itibariyle evlere dönüldü bile.
Bakin neler neler yaptık bu yolculukta.
- Gün Perşembe, 18 Temmuz: Twyford-Bruksel-Paris 744km
Sabah 4’te evden ilk feribota yetişmek icin yola çıkıyoruz. İngiliz Kanalını geçerek Fransanın Dunkirk limanına varıyoruz. İlk durak Brüksel’de Cook and Book kitabevi. Burası Brüksel’in dış mahallelerinde bir sitede yer alıyor. Sitenin ortak alanına bakan dükkanların her biri birbirine küçük geçişlerle bağlanmışlar ve aynı isim altında işlem yapıyorlar. Dükkanların içleri ise 8 ayrı konsepti verecek şekilde tasarlanmış, her birinde birer de restoran ve ya café de bulunan şık mağazalar olmuşlar. Bu mağazayı gezip Brüksel şehir merkezine gidiyoruz. Arabamızı parkettiğimiz yere para ödemek zorunda kalmamış olduğumuza ayrıca mutluyuz.
18 Temmuz gecesi için Airbnb den Paris’te Thiasis bölgesinde bir daire ayarlamıştık. Akşam üzeri Brüksel’den ayrılıp Paris’e yola cıkıyoruz. Paris girişinde şiddetli bir yağışla karşılaşıyoruz, havanında kararması ile görüş mesafemiz cok düşüyor. Yol ışıklarının olmayışına bir de bizim ön farları gereğinden fazla yere doğru çevirmiş olmamız da ekleniyor. UK’de trafik akışına göre tasarlanmış aracımızdaki farları Avrupa’ya geçerken daha feribotta değiştirmiştik, yani farların yönü aşağıya doğru idi ve sanırım biraz fazla kısmıştık. Bir ara durup hem bu ayarları yeniden yaptık hem de şoför değiştirdik, aracı artık Basri sürecekti. Brüksel’den yani kuzeyden geliyorduk, Parisin etrafından dolaşıp güneyine geçmemiz gerekti. Nihayet güneye geçtiğimizde de yağmurun bu tarafa hiç uğramamış olduğunu gördük ve hatta yol ışıkları da vardı. Evi bulduk, iceri girdikten 10 dakika sonra hepimiz uyuyorduk. Uzun bir gun olmustu ve onumuzde daha cok vardi.
- Gün Cuma, 19 Temmuz:
Tam gün Paris’teyiz bugün.
Gezelim görelim listemiz Arda ve Beth’in listesinden farklı bu defa. Onlar tipik turistik yerleri görecekler mesela sabah 9 girişi için Versaille Sarayına bırakıyoruz. Oradan da Paris’e geçecekler. Biz de bu fırsatı değerlendirip EGA’dan arkadasim Didem’i ve ailesini evinde ziyaret ediyoruz. Bu sayede Paris’in Twyford’unu görmüş oluyoruz. Didem,sevgili eşi ve pırlanta gibi iki kızı ile beraber Paris’e yakın bir koyde oturuyor, yani tıpkı bizim Twyford ile Londra ilişkisi gibi. Trenle gidip gelebildiği ama keşmekeşinden uzak kalabildiği bir Paris. Sabah kahvemizi içip biz de kendi Parisimizi bulmak için Didem ve eşi Vincent’dan ayrılıyoruz.
Paris’te Les Marais bölgesinde Marché des Enfants-Rouges da yemeğimizi bir İtalyan lokantasında yiyoruz. Orecchiette Truffle dedikleri trufle yagi ile yapilan ve makarnasi da kulak memesi şeklinde olan bu makarnaya bayıldım, Sonrasında yine aynı bölgede sokaklarda dolaşıyor ve gençlerin gelmesini bekliyoruz. Hava o kadar guzelki ne heykeli oldugunu çok bilmediğim bır anıtın önğndeki banka oturduğumuzda, kafamı Basrinin dizlerine koyup, biraz uzanıyorum. Bir 10 dakika kadar kestirmişim sanırım. Yattığım yerden, gözümü actığımda yolun karşısında bir dükkanın üst katından bana bakan bu oyuncak panda ile kaşılaşıyorum. Kafenin üst penceresinden bakan bu kocaman panda bir kez daha hatırlatıyor arada bir kafayı kaldırıp yukarıyada bakmak lazım diye.
Derken gençler geliyor. Bu bölgede biraz daha mağazaları özellikle de Supreme, Nıke Lab gibi önünde sıraya girdiğin dükkanları dolaşıyoruz. Sonra Arda’nın isteği üzerine şehrin bir başka köşesine gidiyoruz. Pigalle denilen bu bölgede Arda’nın ilgisini çeken mekan basketbol ve Nike camiasında çok ünlü olan Pigalle Basketbol Sahası. Bu basketbol sahasi birkac girisimci tarafindan belediyeden özel izinle kiralanmis ve daha sonra da Nike ile yapilan anlasma sonucunda sahanın tabanını iyi seviyede basketbol oynanabilir hale getirilmis aslında üç binanın ortasında kalmış bir küçük arsa. Karsisinda da Pigalle basketbol magazasi var. Mağaza ve saha kapanmadan yetisiyoruz ve hatta Arda 1 saat kadar basketbol oynamak, sahanin fikir babasi da gelince karsilikli maclar yapma imkani yakaliyor. Basri ve ben halimizden memnunuz, ülke bağımsız basketbol oynayabildiğini bunun için planlar yaptığını görmek bizi mutlu ediyor. Ama Beth için çok yeni bir durum bu neyseki şikayetçi görünmüyor.
19 Temmuz gecesini de Paris’te bu Airbnb’den tuttuğumuz dairede geçiriyoruz. Aksam saatinde trende bu daireye doğru giderken farkediyorum bir koca gün geçirdik Paris’te ama Seine nehrini görmedim diyorum Basri’ye. Ve bir kez daha ne istediğime dikkat etmem gerektiğini hatırlıyorum kısa sürede. Trenin bir süredir durduğu durağın aslında inmemiz gereken durak olduğunu farkeden ben Basri ve genclerin inmesini sağlıyorum ama ben kendim inmekte gecikiyorum ve tren hareket ediyor. Trenin bir sonraki durağında iner geri dönerim diyorum kendimce. Elimde telefonum var ama pili yok. Biliyorum Basri ve gencler benim dönüşümü bekleyecekler, panik yok yani. Trenden inip de geri dönüş yapabileceğim durağa varana kadar geçtiğimiz yollar sanki uzadikca uzuyor, tren ilk durakta durmuyor ve ben nehri de görüyorum.
Bu arada 19 Temmuz gecesi Paris sokaklarında Cezayir ve Senegal asıllı halk Afrika kupası sonucunu kutlamak için hazırlık yapıyor. Maç bitip de kupa sahibini bulduğunda sokaklarda olmadığımız için şanslıyız.
Yarın il hedefimiz Akdeniz.. Fransiz Rivyerası neymiş bir gidip bakalım
Merhaba Komşu..Yunanistan
Bu yazı İngiltere’den Türkiye’ye araba ile yaptığımız seyahatin 7. Gününe denk geliyor. #allthewaytoTurkey2019
C: Zeynep, Mudanya mı Marmara mı istersin?
Z: Ne bu zeytin mi?
C: Konaklama bakıyorum ya sana işte..
Benim aklım fikrim yemekte olabilir ama zeytin değilmiş sohbetimizin konusu. Avrupa’ya yapacağımız araba yolculugunda Selanik’ten de geçelim ve hatta orada kalalım, denize de gireriz diye düşünüp bu bölgeyi iyi bilen arkadaşa sormuştuk ya, işte konu o. Meğer Selanik’in Ege Denizine doğru uzanan bir elin 3 parmağı gibi olan yarımadalar bölgesinden bahsediyormuş. Halkidiki yarimadasinda Yeni Mudanya ve Yeni Marmara diye yerleşim yerleri varmış, mübadele sırasında Anadolu’dan bu bölgelerden gelenlerin yerleştiği yerler imiş.
Nea Moudania olsun diyoruz, çok da bildiğimizden degil tabii her ikisi de misafirperver bolgelerimizdendir sonucta.
Bir apartman dairesi kiralıyoruz. Ödeme apartmandan ayrılırken yapılan türden.
Bu arada Arda’nın ilk basketbol koçlarından olan Miltos ve eşi Sofia ile İngiltere’de iken Bristol üniversitesine yaptığımız ziyaret sırasında denk gelmiş, seyahatimizden bahsedince de bölge hakkında tavsiyeler almıştık artık uygulamaya geçebilirdik. İlk planımızda Onlarla Selanik’te de görüşmek var ancak bunu seyahat aşamasında iken gerçekleştiremiyoruz.
Selanik bir Akdeniz şehri ve tabelalarda Yunanca yazmasa kendinizi Mersin ve ya Antalya’da sanabilirsiniz. Yemek işini hemen halledelim istiyoruz ve arkadaşlarımızın tavsiye ettiği mekanları arıyoruz ancak bulamıyoruz. İçi kalabalık olan bir lokantaya bir cesaret giriyoruz, sıcak tencere yemekleri sunan bu lokantada tek dil Yunanca. İşaretler ve beden dili ile derdimizi anlatabiliyoruz. Servisten kendimizi gerçekten de yine Türkiye’nin bir yerinde hissediyoruz, salatanın ekmeğin suyun parasının ödenmediği bir yer ancak memleket olabilir. Yunanistan bizim komşu işte sonuçta.
Selanik’e gelip de Atatürk’ün doğduğu evi ziyaret etmeden olmaz tabii. Atatürk’ün doğduğu ve ilk okula başladığı ev Türk konsolosluğunun bahçesinde yer alıyor ve binaya arka kapıdan giriliyor. Yanımızda Arda’nın kızarkadaşı da var ve ona tarihimiz hakkında bilgiler vermek için fırsatı kaçırmıyoruz. Atatürk’ün mumya modeli o kadar başarılı ki sanki gözleri ile hoşgeldiniz diyor.
Denize Nea Potidea Beach diye bir bölgede giriyoruz. Denizi tertemiz ve serin bu plaj sayesinde Ege denizinin en kuzey noktasında denize girmiş oluyoruz.
Bu andan 24 saat sonra Ege denizinin karşı kıyısından bakıyor olacağız. Yarının hedefi Bozcaada.
Ama tabii önce Sınır Kapısı var. İpsala Sınır Kapısı ilk durağımız olacak şekilde sabah erkenden yola çıkacağız.
Adriyatik denizinde 30 saat
30 saatin sonunda Adriyatik denizini en kuzeyden güneyine geçtik ama ayağımız suya değmedi.
#allthewaytoTurkey2019 17 yıldır yurtdışında yasıyoruz, 12si İngiltere’de ama ilk defa bu yıl Turkiye’ye araba ile yolculuk yapıyoruz diye başlamıştım ya hani bu yazı dizisine, işte bu gezinin 3200. Km’lerinden itibaren geçen 30 saatin hikayesini okumaktasınız.
Venedik’ten kalkan Minoa Cruise Lines firmasına ait gemi yol boyunca Ancona ve Corfu limanlarında duracak ve biz son durak Iguamenitsa limanında ineceğiz.
Hiç tecrübemiz olmadığı ve fakat kabinlere de para vermek istemediğimiz icin güverteden daha iyi olduğunu düşündüğümüz koltuklardan alıyoruz. Bu koltuklar Uçak Business Class Koltuk olarak geçiyor. Seyahat yaklaşırken denk geliyor FBda Göçmen Anneler Tatilde grubunda konuşulan bu feribotlarda yolculuk konusuna göz atıyorum. İlginç bilgiler geçiyor, insanlar güvertede kamp kuruyorlarmış, yok şişme yataklar oluyormuş, hadi canım abarttınız diyorum. Sonra bahsedilen firma bizimki değilmiş canım da diyorum.
İngiltere’den başladığımız seyahatin gemi ile olan kısmına bir haftalık kara yolculuğu ile varıyoruz. Gemi öncesi maceralarımızı burada yazmıştım. Artık sıra gemiye geçip dinlenmeye geldi.
Venedik’te ikinci defadır kaldığımız Jolly Camping’ten çıkmadan önce duş alabilmiş olduğumuza mutlu hatta bunu akıl edebildiğimiz icin de gururlu bir şekilde geminin kalkışından 5 saat önce limana geldik. Önce tantana etseler de gemiye biniş için sıraya koyduğumuz arabada uyuduklarında sesleri kesildi bizim gençlerin.
Aracımızı gemiye parkedip uçak koltuklarımızı buluyoruz. Bunlar kadife kumaşlarla kaplı, business class koltukları gibi geniş rahat koltuklar. Gemide böyle iki tane salon var. Bu kapalı alanlara girmek icin ekstra ücret ödemiştik be numarali koltuklarımız vardı ama bunu kontrol eden bir mekanizma olmadığını ilerleyen saatlerde anlıyoruz. Gemide özellikle Venedik limanından ayrılırken bir havalandırma problemi olması bizi koltuğumuz olmasına rağmen bu havasız salondan ayrılıp daha havadar mekan aramaya zorluyor. Bu sayede geminin tüm salonlarını ve güverteyi keşfediyoruz. Sabahın erken saatleri olunca güvertedeki sezlonglarda biraz uyukluyoruz ama güneş ve rüzgar ikilisi uzun sure dayanmamızı engelliyor ve geminin iç salonlarına geçiyoruz.
Salonlardaki koltukları inceliyoruz ve diğer yolcuların hareketlerinden de anlıyoruz ki bu koltuklarda yolculuğu geçirmek söz konusu. Bu durumda ilk duraktan binmiş olmanın avantajı ile kendimize yer seçiyoruz ve hatta hazır fazla kalabalık değilken bir iki saat de uyuyoruz. Venedik’ten sabah 4:30 de kalkan gemimiz öğlen 13:00 gibi Ancona Limanına varıyor.
İşte bu limanda gemiye iki farklı yolcu profili biniyor. Her ikisi de kendi icinde oldukça kalabalık bu profiller bu hattın varoluş sebebini veriyor sanki. A grubunda kalabalık Türk gurbetçi aileler varken, B grubunu İtalyan genç öğrencilerden oluşan, Corfu adasına uzun uzun parti yapmaya giden tatilciler oluşturuyor. A grubu yolcuları belli ki tecrübeliler ve yanlarında getirdikleri şişme yatakları bütün boş alanlara yerleştirip kuruyorlar, üşenmemişler bu şişme yatakların ki bazıları ikiz yatak, çarşaflar serilmiş ve yastık ve örtü ve piknik takım taklavat ne varsa yerleştiriliyor. Önümüzdeki 24 saat icin adres belirlenmiş oluyor. Gemi de onlara hazır, yolcu bilgilendirme anonsları Ancona’dan itibaren Türkçe de yapılıyor.
B grubunun üyeleri olan gencler ise uyku tulumları sırtlarında gemiye saçılıyor, salonlarda ve güvertedeki masalara yerleşiliyor ve anında UNO kartları çıkıyor ortaya, kahkahalar gırla gidiyor.
En tepede güverte var, işi bilenler sabahtan şezlonglara ve bar kısmındaki masalara yerleştiler mesela. Bir de minik bir havuzcuk var, sadece çocuklar icin diyebiliriz.
Ama güvertede ki barda geceyi geçirmek, arkadaşlarla içki içmek falan keyifli olmalı ki özellikle sigaracilar masaları kapmış durumdalar.
Akşam saat 21:30 gibi salondaki ışıklar değişiyor, uyku saati mi acaba derken müzik başlıyor o da ne? Canlı müzik yapan, hem çalıp hem söyleyen birisi sahneye çıkıyor ve 1 saat süreyle salondakileri coşturuyor. Tabii bu heyecanın arkasından salonun boşalması, kabini olanların kabinlerine dönmesi ve gidecek biryeri olmayan genclerin sohbetlerini bitirip uykuya geçmeleri sabaha karşı 2’yi buluyor. Bizim için de artık o uçak koltuklarına dönüş söz konusu degil, özellikle halı kaplı bu odada yerlerde de yatıyor yolcular, havasızlıktan bayılmış da olabilirler tabii.
Sabah 6’da Corfu adasına yanaştığımız anonsu ile uyanıyoruz.
Biraz temiz hava almak ve Corfu adasını uzaktan da olsa görmek icin kalkıp güverteye çıkıyorum, sabah serinliği muhteşem.
Ancak geceden kalan dağınıklık güverteyi kaplamış, bu güverte son durağa kadar temizlenmeyecek.
Bu arada artık şaşırmam dediğim bir anda geminin güvertesinde çadır da kurulduğunu görmüş oluyorum. İnsanın gözüyle görmeden inanamayacağı bir yolculuk türü .
Bu gemi yolculuğundan fazla bir beklentimiz ve ya karşılaştırma yapabileceğimiz bir tecrübemiz yoktu o yüzden bir hayalkırıklığı yok aslında ama şaşkınız o kesin.
Bandırma Yenikapı feribotunun yolculuk süresi ve yolcu sayısı cok daha az bu hat ile karşılaştırmak doğru olamaz. Ancak biz yine de firma özel olsa da memuriyet ya da az sayıda elemanla çok iş yapma zihniyetli bir yönetimi var diye düşünüyoruz. Bir cruise firmasının 30 saatlik feribotu icin negatif anlamda sade, ve hatta eleman sayısı yetersiz, bilgilendirme az diye düşünüyoruz ama kullanıcı kitle halinden memnun. Sanırım standart bu.
Duvarlara “no camping” yazmışlar, altında çarşafları serili ikiz yataklar var. Uyku tulumları ile güvertede yerlerde yatanlar var. Güvertede çadır kuranlar bile var. Basri buna sosyal cesaret diyor, bizde sadece salondaki koltuklara kıvrılıp yatacak kadar var, şişme yataklarımız feribotun icinde park halindeki arabada kamp alanına gideceği gününü bekliyor.
30. saatin sonunda Yunanistan Igoumenitsa limanına varıyoruz.
Geminin boşaltılmasında sıra atlayan, kaynayan araçlar da görüyorum resim tamamlanmış oluyor.
Gurbetçiler gemiden inip hızlıca İpsala gümrük kapısına doğru yola koyuluyorlar biz onlara sadece Selanik’e kadar eşlik ediyoruz. Selanik’te Mustafa Kemal’in Evini görmeden geçmek olmaz.
Geceyi Nea Moudania denilen sahil bölgesinde geçireceğiz.
Yarin sabah erkenden yolculuk var, İpsala bizi bekler. Igoumenitsa’ya yeni gurbetçi kafilesi yanaşmadan İpsala’da olmalıyız.








-
Arşivler
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
- Ekim 2022 (1)
- Eylül 2022 (2)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS









































