Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Yollarda büyüyen çocuk

Sanırım bu yazıyı taslak halinde bırakalı bir 5 sene olmuş yeni bir seyahate çıkmak için hazırlandığımız şu günlerde önüme düşünce bu yılın seyahatleri yazılarına buradan başlayayım dedim. 

Tarih Şubat 2014

Yer İstanbul Atatürk Havaalanı Yeşilköy

Arda ile bir uçak yolculuğuna çıktık geçenlerde.

Bu dönüş yolculuğu aslında gidişte babamız da yanımızda idi,dönüşte sadece ikimiz varız.

Farkettim de uzun süredir ana oğul başbaşa yola çıkmamışız. Oysa eskiden ne çok seyahatimiz olurdu sadece O ve ben. Bir de O’nun araba koltuğu, puseti, çekiştirerek gezmeyi sevdigi o penguen canta.

penguen canta

Bu çanta sayesinde havaalanlarinda geçen uzun saatler eziyete dönmemisti.  İçini ozenle seyahat için seçtiği oyuncak, kitap ne varsa doldurur sonra da elinden bırakmazdı.
Gerçi bizim uçak seyahatlerimiz  daha bırakın bu çantayı çekmeyi henüz kendi başına oturamadığı döneme rastlar. İlk uçak yolculuğunu 3 aylıkken Istanbul Adana arasında yapmıştı. Emzik ve sütünü biberondan içme alışkanlığı bu ve diğer birçok Dubai- Istanbul-Adana yolculuğunda işimize yaradi.

Seyahatlerimiz tabii uçaklarla sınırlı değildi.  Sadece bir tatil döneminde Dubai -İstanbul  uçak, İstanbul -Bursa-Eskişehir otobüs, Eskişehir-Ankara arası tren, Ankara-Mersin otobüs, Adana-Istanbul-Dubai uçak yolculuğu yapmışlığımız var. Arada feribota binilmiş, gerekirse halk otobüsü  minibüs ne varsa indi bindi ( bindi indi miydi?) yapılmıştı.
Yolculukta kullandigimiz arac değişse de yanımızda hep kitap ve oyuncak arabalarımız oldu. Hatta bir Eskişehir Ankara arası tren yolculuğunda vagondaki diğer çocuklarla koridorda yerlerde arabalarıyla oynamışlardı, paylaşmanın en güzel örneğini görmüştük. Kitaplar da oyle, ansiklopedi, komedi roman ne varsa, okurdu.
Yaklaşık 9 sene boyunca küçük ayıcık Ted de bizimle gelmişti bu seyahatlere mesela. Hatta onunda pasaportu olmalı deyip yapıvermiştik. İkiye katlanmış A4’ten yapılmış bu pasaportu kontrollerde göstermek şart idi. Biraz şaşırsalar da ülke bağımsız pasaport kontrolü yapan amcalar hiç kızmadılar oğluma.

Gurbetçi Arda icin hayatinin ilk 3 senesi uçağa binilir İstanbul’a gidilir seklinde gecti, hatta o kadar ki gunlerden birgün bindiğimiz uçak bizi Bangkok’a götürünce cok kızmış,”ben İstanbul’a gidecektim, kuzenlerimle oynayacaktım” diyerek uçaktan inmeyi reddetmişti.

Kalkışta, inişte uçuş sırasında herhangi bir sarsıntı da elini tutar, henüz uçak koltuğunu doldurmayacak kadar küçük bedeni mutlu bir heyecanla sarsılırken ben kendi korkularımı unuturdum.

Butun bunlari düşünürken aslında ben yine Istanbul Havaalanındayim,  yemek bölümünde Cafe Nero’dayim, karşımda 12 yaşında bir Arda var. Oturmuş hem sütünü iciyor, hem de biraz once bir heves aldırdığı ve de şüphesiz uçakta bitirecegi kitabini, The Fault in Our Stars, okuyor. Boyu boyuma gelmis,  sırtında Nike’dan anneanneye aldırdığı pek havalı çantası var ama en önemlisi yanında taşıdığı artık penguen çantası değil, içini yine kendisinin yerleştirdiği kabin boy bavul..

Ne kaldi ki şurada daha büyük bir bavulu yerleştirip de “Anne, ben gidiyorum” deyip tek başına çıkacağı yolculuklara..

20130407-215421.jpg

PS: Meraklısına bu fotoğraf Istanbul Ataturk Havaalanı Cafe Nero’dan degil, Edinburgh’da adını unuttuğum bir lokal kafeden.

Temmuz 9, 2019 Yazan: | Arda's travel, bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, seyahat, Turkiye seyahatleri, zeynep'ce | , , , | 2 Yorum

Sanatı sokağa taşımış şehir Madrid

Arda’nın GCSE sınavlarının biteceği günü iple çekmemizin bir diğer nedeni de ilk defa gideceğimiz Madrid seyahatimiz ile aynı zamana denk gelmiş olması olabilir mi acaba?

İlk defa İspanya’ya ve dolayısyla da Madrid’e gitmeden once tadını bildiğimiz  Tapas, Paella ve Sangrıa nın bu sefer tarihini de araştırdım.

Tapa, bu küçük tabaklarda  peynir, işlenmis et, ve ya zeytin olarak  sunulan yiyecekler bizim rakı yanında yediğimiz mezelerimize benziyor. Ortaya çıkışı da kelimenın gerçek anlamı ile bizim güzide Türkçemizin Tıpa kelimesine denk geliyor. Evet gerçekten de eski zamanlarda İspanya’daki barmenler içki sundukları  bardakların içine sinek ve toz düşmesini engellemek için  şişelerin üzerine tıpa niyetine küçük tabaklar koyarlarmış, sonra zamanla bu tabaklarda peynir,zeytin , işlenmiş et falan koyar olmuşlar ve tabii müşteriler buna bayılmış ve de bu küçük tabaklarda yemek olayı adet olmuş.

Sangria bu yine Ispanyaya özel şaraptan yapılma içecek Avrupa Hukukuna göre sadece İspanya ve ya Portekizde yapılabiliyormuş ama tarihi yine eski Yunan ve Romalılara kadar gidiyor. İçme  suyunun temiz olmaması sebebiyle içine önce dezenfektan amaçlı alkol yani şarap  sonra da tadını da lezzetli hale getirmek için  mevsimine göre meyve dilimleri katmışlar.  Kış aylarında sıcak içilen sıcak şarap da yine bu yolla çıkmış.

Paella bu yemek türü de bir çeşit pilav diyebiliriz. Deniz ürünleri ile olanı çok meşhur İspanya’da ama mesela sebzeliside Italyan mutfağında var. Pilav dediğime bakmayın baya lapaya benzer bir kıvamı var. Zaten bizim gibi pilavı tane tane yapan başka bir millet yok ya da varsa da bana denk gelmedi.

Sanırım Türkçemiz’de kullanılagelmiş ve hangisi ilk kullanmış bilemediğim ortak kelimelerimiz baya fazla.

Ardanın sınavlarının bitmesinden 20 saat kadar sonra yollara düştük.

Yine Airbnb’den bir daire tutmuştuk, daireyi bize saat 1’de verebileceklerdi ama biz apartmanın önüne  saat 12’de gelmiştik bile. Hemen yakındaki bir lokal restorana girdik ve ilk şoku yaşadik. Restoran/Bar sahibi amca İngilizce bilmiyordu eh biz de İspanyolca bilmiyorduk. Evet Airbnb seçme nedenimiz lokal yaşamı görmek, hissetmek, yöre halkı gibi olmak idi ama bu da biraz hızlı olmuştu. Biz adamın el yazısı ile yazmış olduğu menüden kalamar ve Paella istedik, bize yengeçli omlet ve gayet sulu soslu koyu bir çorba kıvamında pirinçli ve deniz mahsülleri olan bir yemek geldi. Ya biz çok acıkmıştık ondan bilemiyorum ama yediklerimiz lezzetli idi. Karnımız doyunca restoranı incelemeye başladık mesela pencere önüne dizilmiş yemek masalarının yanısıra bir de bar kısmı vardi ki insanlar o bar kısmında  hızlıca siparişlerini verip, bar sandalyesine tüneyip yemeklerini yiyorlardi. Sonradan anladik ki masaya oturmak ile barda birşeyler yemek farklı ücretlendiriliyordu. Biz bunları çözene kadar apartman dairemizi teslim alma zamanımız geldi. Paramızı öderken de farkettik ki yemeklerin fiyatlandırılmaları falan da farklı. Bir çeşit menü olayı var fiyatları uygun hale getirebilmek için sanırım.

Kaldigimiz apartman 5 katli bir binanin 3. katinda idi. Mimari olarak bina aslinda 3 birbirine paralel binanin birleşiminden oluşmuştu. Hemen her daireye Dogu Bati cephesi verilmiş ve bu cephelerde de pencere açabilen bu bina seklinde evlerin ici hava akimindan yararlanabiliyor ve de evi serinletecek rüzgarı yakalayabiliyordu.  Dairemiz Delicias metro durağına çok yakındı ve kah metro kah adım adım, ortalama gunde 22000 adımla, şehrin ara sokaklarını, tepelerini dolaştık ve basketbol sahalarını da keşfettik.

Biliyorsunuz biz ilk ziyaretlerimizde müze gezmiyoruz ama Madrid’in dükkan kepenkleri,  binalarin dış cephe boyaları herbiri sanat eseri idi bence. Bir kere kepenk pancur olayi zaten hem evlerde hem de işyerlerinin hemen hepsinde var. Dükkanlar ki dişhekimi muayenehaneleri, doktor klinikleri, eczaneler de dahil,  artık ne satıyorlar ya da neyin servisini yapıyorlarsa kepenkte onun resmi var. Bu kepenk olayı Moskovaya gittiğimiz 2000 yılında da dıkkatimizi çekmişti ama o kepenkler soğuk boş gri ve ya siyah boyalı idi oysa buradakiler capcanlı renklerle adeta yaşıyor. Dükkanın ne sattığını tabela yerine resim ile anlatmışlar. Şehrin binaları şehirde yaşayan insanlarla bu resimler yoluyla konuşuyor gibiydi. Hele binalarin yan duvarlarinda, ana cephedeki şirin balkonlarına, binanın ana rengine uyacak sekilde yaptıklari boy boy resimler sayesinde sadece bastığım yere değilde  yukarıya ve karşıya da bakarak gezdim.

Madrid ya da genel olarak İspanyolların gün içinde çalışmaya ara verdikleri ve sonra da gecenin geç saatlerine kadar gece hayatının devam ettiği tüm dünyaca bilinir. Bu hayat tarzı turist olarak gititiğiniz bir şehirde zamanınızı maksimum düzeyde yaşayabilmenizi sağlıyor. Gün içinde sıcaktan ve yürümekten yorulduğunuzda eve gidip 2 saat uyursanız şehrin sizi aynı canlılık ve heyecanla bekliyor olduğunu bilmek güzel.

Madrid bize Mersin, Antalya ve Adana’yi yani bizim Akdeniz şehirlerimizi hatırlattı. Şehrin akşam saatlerindeki bu devinimi bana hani havanın durgun, nemin ve sıcağın tavan yapmasi ile içerde durulmaz olduğu ilk akşam saatlerini evde  geçirmek yerine gecenin ilerleyen saatlerinde elbet dağdan esecek nispeten serin rüzgarını beklemek üzere  çekirdek çitleyerek, dondurma yiyerek ve deniz kenarinda kordon boyu yürüyüş yaparak gece boyu dolanan halkımı hatırlattı. Akdeniz Akşamlarını özlemişiz dedik kendimizce.

Sadece havasi ile değil sokakları, binaları, balkonları, tozu sıcağı herşeyi ile Akdeniz dedik. Ammaa farkları da vardı tabii. Mesela sivrisinek yoktu ve hatta kara sinek bile çok az idi. Bunun nedenini de evsel atıkların toplanma şeklinden olduğunu düşünüyorum. Evsel atıklar ve tabii geri dönüşüme ayrılabilen atıklar her akşam toplanıyor ama gün boyu herkesin evinde bekliyor bu çöpler. Yani Türkiyemde olduğu gibi koca koca çöp kutularına gün boyu atılmış, gün içinde kokuşmuş, sokak kedi köpekleri tarafından parçalanıp saçılmış çöpler yok, dolayısıyla sineklenme kokuşma böceklenme de yok, caddeler ve kaldırımlar geniş ve temiz. Aksam saat 8 de konteynırlar binaların önüne çıkıyor ve herkes götürüp atiyor. Ben bu sisteme bayıldım. Ingiltere’deki sistemde evlerin bahçesinde en az bir hafta boyunca bekleyen çöplerin, toplanma gününden hemen hemen 20 saate varan bir süre evvelinde sokak kenarlarına konuluyor olmasını sevmiyorum. Ingiltere’de 4-5 hafta yağmur yağmasa, sıcaklık da 25 -30 derece arasında kalsa ulke sıtmadan kırılır bence. Neyse konumuz Madrid, dağıtmayalım.

Tatilimize başlamadan once, bizim için olmazsa olmaz, Madrid’te basketbol nerede oynayabiliriz çalışması da yapmıştık tabii. ‘Meet up’ uygulamasında bu konuda bir grup buldum, sağolsunlar isteyenin katılabileceği bir organizasyonları olduğunu söylediler, adresi aldık ve Pazar saat 11’de, oldukça sıcak bir havada, gittik. Arda önce biraz çekinse de fazla geçmeden aralarına katıldı. Bu sefer yetişkinlerle oynamaktan keyif aldi. Gücü ve oyun bilgisi ile tercih edilen bir oyuncu oldu, o sahada kaldığımız 2 saatlik sürede. Pazar günkü bu maçlar ona sınav süresinde oynayamamaktan kaynaklanan pasını da atma fırsatı verdi . Pazartesi akşam uzeri planında, ise gerçek bir takım, Aristos Basketbol klubünde antreman yapmak vardı ve ona hazır gitmek önemli idi.

Ardanın son iki yıldır basketbol koçu ve aslen Madrid’li olan Raul Madrid’te Aristos Balencesto adlı klüpte çalışmaktaydı. Gelmeden önce iletişime geçmiştik zaten ve Koç Raul sağolsun bizi Madrid’ten alip Balencesto Aristos klübünün antreman salonuna götürdü, antreman sonrası da geri getirdi. Bu antremanda da bir gün öncesinde oynanan sokak maçlarında da konuşma dili İspanyolca idi. Ama bir kez daha gördük ki spor evrensel ve o top oyunun dili ortak. Bu arada bu şehirde yollarda sokaklarda top oynamak yasak değil.  Adamların futbol ve basketboldakı basarılarının bir sebebi de bu olabilir mi acaba

Biz bu şehri sevdik ve farkettik ki bir gün olur da dillerini de öğrenebilirsek araya kaynayıp gidebiliriz. Kimseler anlamaz..

Temmuz 3, 2018 Yazan: | GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, seyahat | , , , , , , , , , | 1 Yorum

Charing Cross Sokağında bir Düşes

 

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben bir kitap okudum, adı Charing Cross Sokağı 84 numara, ya da orjinal adı ile 84th Charing Cross Road.  Bendeki baskıda iki hikaye var, birbirinin devamı olan hikayeler. İlki yani kitap ile aynı adı paylaşan hikayede Amerika’da oturan yazar Helene Hannf  ile İngiltere Londra’da bulunan sarraf, Frank Doel ile yapılan yazışmalar var. 20 yıl boyunca yapılan yazışmaların sadeliği, içtenliği ve karşıklıklı güven, sevgi ve saygı muhteşem.  İş ilişkisi olarak başlayan bir yazışmadan değişen hayatlar.

Helene Hanff Amerika’da yazı sanatı üzerine çalışmalar yaparken Sir Arthur Thomas Quiller-Couch kitapları ile tanışıyor. Q olarak tanınan yazarın kitaplarını ve bu kitaplarda bahsedilen diğer yazarları okumaya başlıyor. Hatta 5 ciltlik eseri, bu araya giren ve okuması gerektiğini düşündüğü kitaplar sayesinde 11 yılda bitiriyor.  1940’larda Amerika’da bulamadığı ya da sadece New York kitapçılarında aramaya üşendiği için İngiltere’de Londra’da Charing Cross sokağında bir sarraftan sipariş etmeye başlıyor. 1949’da  kitap siparişleri ile başlayan bu yazışma 1969’a gelindiğinde artık sıkı bir dostluğa dönüşmüştür. Helene kitaplarını beklerken o dönemde savaş sonrası karne ile yaşamakta olan İngiliz dostlarına et,yumurta ve naylon çorap göndererek kalplerinde önemli bir yer ediniyor.

Charing Cross Sokağı 84 numara kitabı önemli bir edebiyat ürünü olarak sayılmayabilir ancak yazarın mektuplarındaki içtenliği, hayata bakışı ve daha sonrasında bu kitabı sayesinde önünde açılan kapıdan  sade ve samimi bir yaklaşımla geçmesi ve bir sonraki kitabının, Bloomsbury Düşesi, da konusu olan Londra seyahatini anlatışı bence çok güzel ve etkileyici.

Charıng Cross Sokagı 84 numara kitabını şans eseri kütüphaneden almıştım, içinde iki ayrı hikaye olduğunu bilmiyordum. Okuyup bitirdiğimde farkettim ki yıllarca kitaplardan filmlerden okuyup izlediği Londra’ya ilk defa benim doğduğum sene, 1971’de gelebilmiş ve kendisini Londra’da kaldıgı süre boyunca Bloomsbury Düşesi olarak hissettiği dönemi de aynı adlı hikaye altında anlatmış. Kitabı bitirdiğim gün benim 47. doğumgünüme denk gelince Londra’ya gidip bu sefer Helene Hanff’ın gözünden gezmek istedim. Sağolsun eşim de bu gezimde beni yanlız bırakmadı.

Hafif yağmurlu kapalı bir Çarşamba sabahı Highgate Hill’i tırmanarak Waterlow Park’a gittik. Mayor Waterlow için yapılmış olan anıtın önünde oturup manzarayı seyre daldık. Orada o ağaçlara Helene Hanff’ın da bakmış olduğunu düşünmek çok keyifli idi. Ben 47 yıldır burada olduğuna şaşırıyorum bu agaçların ama aslında bu park 127 yıldır burada imiş. Şehrin zenginleri bu tepelere bahçe içinde evler yapınca dönemin valisi Waterlow bu alanı halka  “bahçesi olmayanlara bir bahçe olsun” diyerek bırakmış. Evet, geçen 47 yılda o ağaçlar uzamış ve de şehrin ve tabii St Paul’un siluetini kapatmıştı ama olsundu. Daha sonra artık bir sanat evi olarak kullanılan Lauderdale House’da kahvemizi görüp göreceğim en minik ve de bir o kadar da lezzetli makaronlar eşliğinde içtik. Helene Hanff’ın bahsettiği Sundial / Güneş Saati de hala orada duruyor. Parktan ayrılırken bir de Çilek Ağacı ile karşılaştım ki hayatımda çileğin ağacı olduğunu bile bilmiyordum. Hiç beklemediğin bir anda yeni birşeyle karşılaşmak ne güzel! Çok gezen mi bilir çok okuyan mı diye sorarlardı biz çocukken ve okumayı seçmemiz gerekirdi. Oysa bak hem okuyup hem gezince daha çok şey öğreniyorsun.

Parktan sonra Russel Square’e gittik. Helene Hanff’ın bahsettiği su fıskıyesi, öğlen yemeğinde parkın çimenlerine yayılmış genç yaşlı Londralıları ve hatta tüm gün kapalı olan havanın pes edip sonunda  açıveren güneşi ile Helene’in neden bu parkı bu kadar sevdiğini de anlamış oldum, yıllardır önünden geçip gitmiş olmama hiç girmeyelim. Bu ihmalimizi çimenlere serilip piknik yaparak telafi etmeye çalıstık.

Helene Londra’yı ve hatta Oxford’u kitabını okuyup seven okurları sayesınde geziyor hemen her akşam bir yemeğe davet ediliyor ve böylece Londra’da kalışını karşılayabilyecek ekonomık rahatlığı oluyor. Okurları ve Amerika’daki arkadaşlarının İngiltere’deki arkadaşları onu bir an bile yanlız bırakmıyorlar. Her iki hikayesinin de en büyük ortak yanı insanların hayatına gerçek anlamda ilgi gösterirsen onların da seninle ilgileneceği ve senin için ellerinden geleni yapacaklarını örneklerle gösteriyor olması.

Benim için “beni etkileyen kitaplar listesine “  girecek bir kitap daha..

 

 

 

.

Mayıs 31, 2018 Yazan: | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, zeynep'ce | Yorum bırakın

Beraber yürüdük bu yollarda

Özellikle Amerika seyahatimiz sırasında kitapçı gezmeye bayılırız ailecek. Bu son gidişimizde LA’de Barnes and Nobles ın yanısıra BookSoup adlı bir başka kitapçıyı da gezme imkanımız oldu. Bu gezilerde en büyük sıkıntı almak istediğimiz kitapların bavula sığmaması oluyordu ama ona da bir çözüm bulduk teknoloji sağolsun. Seçtiğimiz kitapları Amazon.uk den sipariş ettik ve eve döndüğümüzde bizi bekliyorlardı.

Bu bahsedeceğim kitabı da son gün dönerken buldum. Barnes N Nobles da din temalı kitaplar arasında bulunması bir süre tereddüt etmeme sebep olduysa da siparişimi verdim. Kitabın adı “I will push you.” https://www.illpushyou.com/

Kitapta kahramanlar iki çocukluk arkadaşı. Hikayenin evvelinde yani kitapta bahsedilen hikayeden öncesi de zaten bir ayrı güzel yaşanmışlık iken bu seyahat ile bir ayrı derinliğe geciyorlar. Kitabın Türkçesi henüz yok galiba ama umarım tez zamanda bu konuya da el atan birisi olur.

Justin tam olarak neden ve hatta ne olduğunu bulmaları bile yıllar süren, geçerli bir tedavisi olmadığı için hastalığın tedavisinden ziyade Justin’in ve çevresindekilerin hayatını kolaylaştırmaya yönelik çözümlere daha çok odaklanılan bir hayata gecmesıne neden olan amansız bir kas hastalığına yakalanmış. Önce ayaklar sonra ellerinin hakimiyetini kaybetmesi ile eşinin yanısıra arkadaşı yani kitabın ikinci kahramanı Patrick de Justin’in elleri ve ayakları olmuşlar. Ayrıca Justin’in çocukları da bu görev dağılımında önemli yer alıyorlar günlük yaşantılarında. Bu konuda da Justin ve eşi Kristin ile yapilan görüşmede bu yardımlaşmanin çocukların gelişiminde nasılda olumlu olduğundan bahsediyorlar. Youtube da var, izleyin.

Kitabin konusu Justin’in bir televizyon programında gördüğü ve özellikle Hristiyanlar icin bir çeşit Hac niteligindeki bir mesafeyi gitmek istemesi ile başlıyor. Kuzey Ispanya’da Camino de Santiago adlı bu dağ yolu geçilmesi zor patikalardan olusan bir rota.  Can arkadasi Patrick’e ne yapmak istedigini soylediginde ise Patrick bu fikri sonuna kadar destekleyeceğini soyleyip onunla beraber yola dusuyor. Hikayenin bu yolculuğa hazırlık aşaması da yolculuğun kendisi kadar önemli, alınan maddi ve manevi destekler muazzam.

Maceraları  500 mil yani 799kmlik bir dağ yolunu yürüyerek ama daha da onemlisi Justin’in tekerlekli sandalyesini iterek katetmeleri uzerine. Yol boyunca hem bireysel hem de birbirleri ile olan ilişkilerinden etkilenen içsel dünyalarini farkediyorlar. Bu süreç boyunca önce diğer insanlardan yardım almaktan kaçınsalar da bir süre sonra fiziksel olarak ihtiyaçları olduğu ortaya cikiyor. Kendileri için fiziksel olan bu yardımların yolda karşılaştıkları diğer yürüyüşçüler icin oldukça kuvvetli manevi etkilerini görmek özellikle Patrick için çok yeni bir kavram ve olumlu bir kazanım oluyor. Justin bu konuda zaten oldukça ileride, çünkü hayatını idame ettirebilmesi icin en basit şeyler için bile yardıma ihtiyaci var. Kitabın sonlarına doğru Patrick bu farkındalığı yani kontrolü elinde tutmak zorunda olmadığını anlamaya başladığında aralarında geçen konusma cok etkili.  Mesela Justin diyor ki, “Patrıck, diger insanlara da güvenmelisin, onların da yapabileceği ve ya başaramayacağı riskini almalı ve izin vermelisin. Her ne kadar arada bir seni mahçup etseler de genelde başaracaklardir.”

Justin önceleri sevdiklerine yük oldugunu düşünmüş, ama daha sonra eşinin ve Patrick’in ona yardım ederken, onun hayatını bir nebze olsun kolaylaştırdıkları için mutlu olduklarını farketmiş. Tıpkı bu yolculuk sırasında diğer insanların onun sandalyesini kah iterek kah taşıyarak bir işe yaradıklarını hissettiklerini farkettigi gibi. Şöyle bir inanışı var ki canı gönülden katılıyorum, ” kişinin yardım ederek kazanacagi iç huzuru engellememelisin”. Sonuçta Justin bu yardımlar olmazsa bulunduğu yere gelebilmesi imkansız ama yani bu durumu anlayabilmemiz icin ille de elden ayaktan düşüp, çaresiz kalmamiz şart mi? Ustelik çevrendekilere gösterdigin inanç ve güven hem kendin hem de o insanlar icin çok onemli.

Patrick mesela bu yolculuğa kadar hep veren olmus, desteğini yardımlarını esirgememiş ama artık kendisinin alma zamani gelmiş olduğunu farketmis oldu. Bu yolculuk ona kontrolü her zaman elinde tutmak zorunda olmadığını ve yükünü evet gerçek anlamda yükünü paylaşabileceği, onunla beraber omuzlayacak yardımcıların olduğunu farketmesine bir araç oldu.

Kitabin dini teması da var evet ama ben bunun bir hristiyanlik kitabi olarak gormedim. Sonuçta çıktığım yolda Allahın bana yardımcı olacağına olan inancimin Muslumanlik ve ya Hristiyanlik ve ya bir başka din ile ilgisi yok. Inanç inanctir ve insana, dogaya ve bir koruyucu gücün varlığına inanmak ki bu benim için Allah, insana iyi gelir.

Bu link onların yasadıklarını gosterıyor ama fırsatınız olursda kıtabı mutlaka okuyun.

Şubat 22, 2018 Yazan: | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, Uncategorized, zeynep'ce | , , | Yorum bırakın

LA rehberimiz artık sportmen bir ergen

BookSoup

Enter a caption

Son Amerika seyahatimizden bu yana 3 sene geçmiş bile, eh aklımıza düşmesinin bir sebebi de bu olsa gerek.

Bu sefer Batıya gidelim görelim istedik. Yine bir 10 günümüz olsun dedik ve de Los Angeles’a karar kıldık.  Yine ortama karışma, lokal hayatı da görebilme isteğimiz sebebiyle çıktığımız kalacak yer arayışımızda sağolsun arkadaşımız bize evlerinin kapısını açtı. Evin küçük oğlu bize odasını verdi bizde her fırsatta onunla oynamaya çalıştık.  Sagolsunlar sayelerinde unutulmaz bir tatil gecirdik.

Daha önceki yazılarımda da anlattığım gibi bizim gezilerde iki tur tema oluyor; kısa süreli Avrupa şehir tatilleri zaten ortalama 3-4 gün olduğu için her birimiz bir günden sorumlu oluyoruz ve de digerleri onu takip ediyor tıpkı Paris,Kopenhag ve Oslo gezilerimiz gibi.  İkinci tema genelde Amerika’da öncelik alıyor ve Arda’nın spor ağırlıklı istekleri one geçiyor. Los Angeles bu ikinci kategoriye giriyor ve biz Arda’nin önderliginde Los Angeles’in o ünlü RAP şarkılarına konu olan arka sokaklarını, NBA seviyesinde oyunculari kazandırdığı basketbol dünyasını görme imkanı buluyoruz. Ayakkabilar konusunda hayallerimize ulaşamıyoruz ama yine de eli boş dönmüyoruz.

Tabii ki arada Santa Monica, Venice Beach, Huntignton Beach, Laguna Beach plajlarini da ihmal etmedik. Venice Beach sahalarından once Laguna Beach’de ki potaları da denedik. Huntington plajinda sörfçüleri izlemek ayrı güzeldi ama açıkçası kıyıya bu kadar yakın petrol çıkartma platformu görecegimi hiç düşünmemiştim. İşim gereği petrol platformunda çalışacak mühendis alımı yapmışlığım var ama genelde 6 haftalık dönemler boyunca kalınan sonra bir 4 hafta için eve dönülen, uzak denizlerin ortasında bulunan platformlar idi benimkiler, oysa buradan öğlen yemeği için eve gidiyorlardır. Şaka bir yana bu hem kıyıya çok yakın hem de şehir merkezinde gördüğüm platformlardan LA konulu tatil broşürlerınde hiç bahsedilmiyor.

Arda’nin rehberliginde Drew League adi verilen, yaz döneminde bu bölgenin ünlü isimleri ile henuz o seviyede olmasa da gelecek vaad eden oyuncularını bir araya getiren basketbol turnuvasını izlemek icin Güneybatı LA’e gidiyoruz. Evsahibimiz bu bolgeye giderken bizi uyarmadan edemiyor ve semtü görünce endüşelerinşı anlıyoruz ama sporun etrafında hayat güvenli. Ünlü oyunculardan James Harden’in da oynayacagini anladığımız bir başka maç için üçüncü defa bu sefer California Universitesindeki turumuzu yarıda kesip geliyoruz, o da sağolsun 45 sayı yapıp bize bir görsel şölen veriyor. Toplamda üç günde dört maç seyrediyoruz ve maçlardan birine izleyici olarak Jamie Foxx’da geliyor. Böylece LA’e kadar gelip bir değil hem de iki ünlü görmeyi başarıyoruz.

Yine Arda’nın tavsiyesi ile In N Out burger zinciri ile tanisiyor, Salt & Straw adlı deneysel tadları olan dondurmacının ürünlerini de seyahatimiz sırasında bol bol tercih ediyoruz.

Kaldığımız evin LA’den 30 dakikalık mesafede olması sayesinde bu bölgede turistler haricinde yaşam nasıldır bunu da görmüş oluyoruz. Ve açıkçası Fullerton bölgesi bize Dubai’de ki hayatımızı hatırlatıyor. Yanlış anlaşılmasin benim bahsettiğim Dubai 2002-2008 doneminden, hani Jumeirah Beach Road çevresindeki yapilaşmaya benziyor yoksa Şimdiki Dubainin bununla pek alakası yok. Oysa Fullerton’in bir gecmisi ve tarihi var. Mesela evinde konakladigimiz kisi o evde dogmus, yani en az bir 35 senesi var o evin ve mahallenin. Bu arada evin bahçesindeki şirin Alpakalar bahçenin çimenlerinden, köpek Alpakaların ve kedinin güvenliğinden, kedi de tarlafarelerinin evden uzak tutulmasından sorumlu. Buna geri dönüşümlü, sürdürülebilir bahçe yönetimi denir.

Sonuçta tatil sürecinde, oraya da gidelim buraya da dönelim şeklinde dolanarak 10 gun içinde 1000 mile yakın yol yapmisiz. Bir şarkıda geçtiği için gidilmesi gereken Danny’s  restoranına şarkıda bahsettiği gibi sabah 4’de gidemedik ama artık onu da Arda kendisi yapsın dedik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Aralık 6, 2017 Yazan: | bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, seyahat | , , , , | Yorum bırakın

Saat Kaçı Kaç Geçiyor?

Çocukken saati sorup da “eti kemik geçiyor” cevabı almışlığım ve hatta vermişliğim çoktur.
Kolumuzda saat yoktu zaten saate ihtiyacımız da yoktu. Güneş yakmiyorsa, yağmur çok ıslatmıyorsa sokakta olunur, hava kararınca eve girilirdi.

Saate bakma ihtiyacı sonradan musallat oluyor insana..
Büyümenin bir parçası ve ya sonucu olan, adına sorumluluk diyorlar ya hani biryerlere yetişmek ve ya birşeyleri yetiştirmek zorunluluğu aslında bizimkisi.
Yoksa yelkovan nasıl da akrebi kovaliyor bakalım bakalım diye bir derdimiz yok yani.

Yıllar once bir gun işten güçten artık bayıldığım bir anda, yahu eve gitmeye ne kadar kaldı acaba diye saate baktığımda bir de ne göreyim?

Ne yelkovan ne akrep ikisi de yok..

Kocaman ekranı olan saatimin üzerinde sarı zeminde gülümseyen bir surat sekli var sadece..

Evet bildiniz Smiley Face/Gulen Surat..

Tam anlamıyla bir anlık şaşkınlık yaşama olayından sonra hatırladım. Bir gun once benim muzur oğlum eline geçirdiği etiketleri olur olmaz heryere ama yani benim ceketime alnıma falan nereyi bulursa yapıştırmıştı. Oynumuzun sonunda aklımca hepsini çıkartmıştım ama bunu unutmuşum işte.

Yok hiç şikayetim olmadığı gibi iyi de etmişim..

Sonucta saate her bakışınızda karşınızda size gülümseyen bir yüz bulmaktan daha iyisi sadece onu oraya kimin koyduğunu hatırlamak olabilir.

Deneyin iyi gelecek..

20140503-181730.jpg

Ekim 4, 2017 Yazan: | Uncategorized | Yorum bırakın

Beşik Kertmesi 

Bir gün Arda ile konuşuyoruz, ona dedim ki:

“Biliyor musun Ardacım, şu anda dünyanın  bir yerinde bir kız çocuğu var, O da aynı senin gibi büyüyor ve bir gün yollarınız karşılaşacak ve o senin hayat arkadaşın olucak, ne güzel değil mi?

Gayet ilgili ve anlamış gibi baktı bana. Sonra ben bunu unuttum gitti. Yani bu düşünce hep aklımda ama bunu ona söylediğimi unuttum. Aradan aylar geçti ve bir gün Londra’da yine bizim gibi Türk olan aile dostlarımızı ziyarete gittiğimizde bizimki ile kendinden yaşça küçük olan diğer çocuk arasında konuşurlarken duydum. Ben daha nasıl oldu da buraya geldi konuşmalari acaba diye anlamaya çalışırken çocuğun annesi bana dönüp,

‘Aa, yoksa Beşik Kertmesi mi yaptiniz?’ diye sormaz mi?

“Yok ya” dedim “ne kertmesi, ben kendimi bir gün beni bırakıp gideceği zamana hazırlamaya çalışırken öyle ya o kız da annesinin kuzusu bir tanesı olacak annesi de benim gibi endişelerle bakacak benim oğluma diye seslı düşünmüşüm galiba ” dedim.

Ama yani gerçekten bir kertme bir bişey yapılmalı  mıydı acaba?

Beşik kertmesi nedir öncelikle ona bakalım. İki ailenin mümkünse aynı yaşlarda ya da birbirine yakın bir kız bir de erkek çocuğu oluyor. Aile büyükleri bu iki çocuğun yaşları uygun hale geldiğinde birbirleri ile evleneceğine dair aralarında anlaşıyor. Eski zamanlarda tabii aile büyüğü olan baba ne derse kime verirse evlenildiği için bu konuda fazla sorun çıkmamış. Sonra sonra gençlerin karşı çıktığı evdeki hesabın çarşıya uymadığı olayların karıştığı hallere geçilmiş ve de bu adetten vazgeçilmiş. İnsan bu yıl ve zamanda artık bunlar kalmadı diye düşünmeyi tercih ediyor. Gerçi bu tür anlaşmalar sadece Türkiyemde değil Avrupanın arıstokratları arasında da varmış baksanıza Prens Charles bile ilk önce sevdiği ile değilde planlanan ve ya hadi uygun bulunan ile evlendirildi ve neler oldu neler.

Neyse şimdi günümüze dönelim. Artık herkes kendisi buluyor diye biliyoruz hatta aile büyükleri lafını bile edemiyor, bir umit nikahtan bizi de haberdar ederler diye bekliyor. 

Her ailenin olduğu gibi bizim ailenin de bir whatsapp grubumuz var şimdiye kadar hemen her yıl bir düğün ve ya bir torun çocuğunun doğumu ile ailemiz genişliyor,her yeni katılan sanki hep oradaymış gibi hayat devam ediyor ve bu harika birşey. İşte bugun yine ailemize iki yıl önce katılan en küçük gelinimizin doğumgününü kutlarken aklıma geldi. Kim kimle nasıl da tanışmışlar falan derken ben taa doğdukları büyüdükleri zamanlara kaydım da işte yıkarsa anlattığım olayı hatırladım. Şimdi kabul edelim zamane çiftlerinde aşağı yukarı yaşları da aynı ve ya yakın oluyor ya eh ben de duruma bu sefer ebeveyn tarafından da bakabiliyorum ya işte oradan kaynaklanıyor yani benim bir zamanlar küçük olan oğlumu severken bahsettiğim küçük kız hikayesi. Öyle değil mi o kızın da bir anne babası var ve aynı dönemlerde aynı sıkıntıları çekmişiz birbirimizden haberimiz var ve ya yok bu yaşanmadığını göstermez. Bebeklerinin büyümesini izlemişler ve de aynı kaygıyı yaşamışlar,beklentiler büyük ve bizim aile özelinde biliyorum çok şükür ki iki tarafta çocukları doğru yere gelmiş olmanın rahatlığını yaşamaktalar. Peki nasıl buluyoruz birbirimizi? Bizim çocuklar nasıl bulacak birbirini?

Benim kendi eşimi bulmak icin ailecek kaç kere taşındık mesela, tabii o zaman amacımızın bu olduğunu bilmiyorduk ama işte ben şimdiki eşimle çıkmaya başlayana kadar üç yılda bir taşınan aile bir daha şehir değiştirmedi yani ne bileyim kimse bağlantı yok diyemez di mi. Sonra mesela herkesin bir kuzeni yok ki en yakın iki arkadaşını aileye gelin ve ya damat olarak getirebilsin, di mi?

Yani ne bileyim bu beşik kertmesi işi iyi birşey miydi acaba? 

Ekim 2, 2017 Yazan: | Uncategorized | 1 Yorum

Çılgın gençlik kararları yaşlılıkta başa bela (mı?)

22 November 2015Kasım ayındayiz, Arda ile gittiğimiz alışveriş merkezindeki restoran girişinde yer gösterilmesini bekliyoruz. Önümüzdeki 5 kişilik grup dikkatimi çekiyor. 3 yetişkin bayan, bir kız çocuğu ve bir yaşlıca beyden oluşan grubun elemanlarının torun,anne,teyze,anneanne ve tabii ki dede olduğunu düşünüyorum. Bu beyefendiyi yazının geri kalanında Dede olarak tanımlayacağım. 

Her ne kadar bayan grubu vıdı vıdı konuşuyorsa da Dede öyle dimdik bekliyor. Bir süre sonra farkediyorum Dede’nin bir sağlık problemi olmalı çünkü biraz da tutuk bir hali var.

Bu arada yerlerimize oturmuş ve bir şekilde onu görebilecek konumda kalmışım. Dışarda buz gibi ayaza inat pırıl pırıl parlayan Kasım güneşinin gözümde parlamasıni da hesaba katınca iç mekanda Dedeyi izlemekten başka bir çarem kalmıyor.

Bahsettigim gibi Dede biraz tutuk, fazlaca sakin, sessizce bekliyor. Yemekleri geldiğinde farkediyorum ki elleri de titriyor. Hatta bir keresinde elinde kaşık bir iki dakika evet o kadar uzun sure bekledi sonra kaşığını ağzına götürdü. Kabaca Parkinson tarzı bir rahatsızlık olabileceğini düşündüm. 

Bütün bunlar arasında ellerinin üzerinde ki dövmeleri de farketmiştim. Her iki elinin üzerinde desenini tam anlayamadığım ince ince işlenmiş dövmeler vardı. Vücudunda başka biryeri göremiyordum ama sadece ellerinde olmadığından emindim.

İlk aklıma gelen, “bak ya gördün mü gençken yaptırmışsın şimdi kel alaka kalmış” işte bak oldu. Hemen daha bu düşüncemin beynimdeki geçidi bitmeden bir başka düşünce yetişti ve resme girdi. Bu yeni düşünce bana bu karşımda sakince yemeğini yiyen Adamın şu anda bulunduğu duruma gelmeden önce nasıl bir hayat yaşadığını ve aslında gayet keyif aldığını, vücudu üzerinde şu anda kontrolü olmasa da eskiden çok değil sadece kısa bir süre öncesine kadar patronun o olduğunu söyledi. 

Dedim tabii ya, bundan daha güzeli olabilir mi? Eminim benim görebildiklerim ve göremediklerim de dahil olmak üzere o dövmeler cesur, kuvvetli, arzulu yaşanmış bir hayatı anlatıyor. 

İngilizlerin cenaze ve anma törenlerinde dediği gibi ” Let’s celebrate his life” , yaşanmış ve yaşanmakta olan bir hayatı kutlayalım! 

 ◦ 

Nisan 3, 2016 Yazan: | kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , , , | Yorum bırakın

Hadi hayırlısı..Twyford 2. Sezon yayında 

  Korkuyorum desem acaba abartmış olur muyum?
Ama yani gerçekten korkuyorum. 

Dikkat ediyorum ama farketmeden yine bir büyük laf etmiş isem o da kısa-orta-uzun vadede gelip beni en ummadığım yerden vuracak diye korkuyorum.

Evet büyük lokma ye büyük laf etme demişler. 

Eh ben bunu biliyorum da olmuyor aklımdan geçiyor ve ne yazık ki geçmesi bile yeterli.

Küçüktüm mesela, üniversiteye girmeden önce haberlerde gecen “Tek ders Affı” da ne ola ki zamanında çalışıp versinler derslerini demiştim deneyimsiz aklımla, tek ders affi bir bana çıkmadı, kimse de nasil olur demedi. Aslında denilesi bir durumdu ya neyse gecti gitti.

Dedim ya çocuktum bilmiyordum yaptık bir hata.

Ama iste duramadım söyledim, üstelik bu sefer olgun aklımla, deneyimlerime dayanarak dedim.

“Cocuk dediğin heryere alışır, yeterki ebeveynler ne istediğini bilsin” demiştim 

Taşınma, yer değiştirme konusunda maximum deneyimli aklımla dedim ama olmuyormuş, olamayabiliyormuş işte.

Alışamıyormuş..

Tası tarağı toplatıp yola döküyormuş.

Evet bugun 1 ay 2 gun oldu, İngiltere’ye geri döndük. Babamızı bıraktık o sarı sıcakta biz  geldik yeşil yaylaya. Ev aynı eski evimiz, benim işim aynı. En güzeli de mahallemiz, basketbol klübümüz hepsi bizi sıcacık kucakladı.

Okul hariç herşey aynı yani. Bu kısmı biraz gıcık ama olumlu bakmak zorundayız. Mesela Okulun evden yürüme mesafesinde olmayışı oğlanın otobüs kullanmayi öğrenmesine sebep oldu. Ben diyeyim büyümek ve sorumluluk sahibi olma yolunda bir büyük adım attık siz deyin oğlan özgürlüğünü kazanmış.

Bilemiyorum ama Kocamcan’ın da  henuz gelemediğini hesaba katarsak bir acayip ayrılık paydasına  oturduk bakalım. Bu sefer de cocuğun istediğini yapıyoruz. 

 Allah pişman etmesin…

Ekim 3, 2015 Yazan: | bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, zeynep'ce | , , | 2 Yorum

Bitti mı gerçekten

3-4 yıl once okuduğum bir kitaptı, yazarı Selim İleri, “Dostlukların Bittiği Gün”.
Okurken anlamamıştım ne demek istiyor kitabın asıl hikayesi konusu nedir diye diye okumuştum.

Sonra üstünde çok da durmadım.
Ama şimdilerde anlıyorum çünkü başıma geliyor.

Görüştüğüm konuştuğum zamanların arasının açıldığı dostlarım var. Mesafelere yüz vermeyen ben yeniliyorum, gözden ırak gönülden ırak olurmuş derlerdi ama bunun gerçekliğine inanmaz sitem niyetine kullanırdım, sonuçta sitem sevgiden doğuyordu degil mı!

Var evet hayatımdan düşenler var… Ben yenilerini eklerken, artarak ilerlerken ya da öyle olduğunu sanarken, kendi istegi ile olduğuna inandığım şekilde gemiden inenler hayatımdan çıkıp gidenler var.
Hele bir iki tanesi var ki kabul etmek zorluyor ama ne yapalım kendi istekleri ile gidenlere saygım sonsuz .
Bir ümit belki yeniden gelirler diye kapıyı kapatmıyorum.

Kitapta geri gelme yok ama gercek hayatta olurmuş gibi geliyor.

Ağustos 14, 2015 Yazan: | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, zeynep'ce | | Yorum bırakın