Köprüden önce son çıkış
Dün, kitap kulübümüzde sırada olan Lizbon’a Gece Treni adlı kitaba başladım.
Yazar neden böyle bir konu seçmiş olabilir ki kendine, son zamanların modası başına gelenleri yazmak, senaryolaştırmak ya, öyle bir durum mu, başına ne gelmiş acaba diye sorular odaklanmamı engelliyor sanki. Bu arada sayfayı çevirirken yakalıyorum kendimi, yeni açılan sayfaya bir öncekinden getireceğim hiç bir şey yok aklımda, çaresiz geri dönüyorum. Dikkatimi toparlamalıyım diyerek.
Roman özetle, alıp başını gitmekten bahsediyor. Biletini tek yön alıyor ve dönüş tarihini bırak, bir gün döneceğinden bile emin değil kahramanımız. Bu yeni bir konu degil tabii, Thelma ve Louis filmi var mesela. Ama şimdi bu yaşımda ve tecrübemde kendime yeniden sordum. Size de sorayım.
Hiç yaptınız mı böyle bir şey? Hani ucu açık bilet aldım, kafama esince döneceğim durumundan bahsetmiyorum. Kayınvalidem ile kayınpeder öyle gelirlerdi bizi ziyarete, dönüş tarihi belli olmazdı. Hiç dönmeyecekler galiba derdin, o kadar yani.
Dönüşü olmayan yolculuklar eskiden daha çok olurmuş sanki, gemiler, trenler, otobüsler uçaklar artık ne bulmuşsa binip, uzak ellere gidenlerin çoğu kalmış o gittiği yerlerde. Gittikleri yeri sevdiklerinden mi yoksa ekonomik ya da başka başka sebepten, aslında dönmek istemişlerse de dönememişler mi bilinmez. Tatilde bir şekilde memlekete gidebilenler ise hep dönüşten, sayılı gün sonunda döneceklerinden bahsetmişler. Kalıcı değilim, bana göre plan yapmayın ha diye hatırlatma durumu ama kime hatırlatıyor orası da bir muamma. Belki de kendine aman diyeyim alışmaya kalkma, gidicisin sen diyordur.
Instagram gençlerinden bir bilmiş iletisinde, gezilerimizden gelen fotoğraflarda çok mutluyuz, evde oturmayın çıkıp gezin.. diyordu. Geri dönebileceğin bir ev güvencesi sayesinde veriyorsun o mutlu gezgin pozunu canım diye söylenmiştim telefonun ekranına bende.
Dönüş bileti olmadan hiçbir yere gidememek öğretilmiş kazanılmış bir alışkanlık tabii. Hep dönüş nasıl olacak telaş ve stresi içinde yaşadık. Son tren kaçta? Otobüs, vapur olur mu ve de olsa da tekin olur mu o saatte.
Sırası gelen çocuklar olarak üniversite için evden ayrıldığımızda babam dönüş biletiniz benden, geri gitmenize izin vereceğim, siz gelin yeter ki demişti.
Sonra, pasaportlu seyahatler başlayınca artık resmi oldu dönüş stresi. Bu sefer sadece ben ve ya babam değil, gideceğim ülke yetkilileri de telaş eder oldular geri dönüş tarihimden. Vize başvurusunda ülkeye ne zaman gireceğinden ziyade aslında ne zaman çıkacaksın kısmı anlam, önem ve etki sahibi malumunuz. Vizeyi veren ayrı, kapıda vizeye bakıp pasaporta damgayı vuran ayrı sorar ne zaman dönüş diye. Bir keresinde kredi kartımızın sigorta şirketinden eşimi arayıp, madem Zeynep Hanım yurtdışında seyahatteler, ne zaman döner acaba kendisi diye sormuşlardı. Beni bu kadar sorgulayan bankayı ne yapayım dedim, artık kredi kartı kullanmıyorum.
Tek yön gidişlerden bahsediyordum. Bir havayolu şirketi yıllar önce Los Angeles’a tek yön uçuş biletlerinde benzersiz bir indirim yaptığını haber veren bir reklam yapmıştı. Onlar kadar hızlı, magazin dünyasının en son havadisine uyacak şekilde kampanya yapabilen oldu mu ya da yaptıkları kampanya başarılı oldu mu bilemiyorum ama ekranlarda tam sayfa, Kızlar LA ‘e tek yön biletinizi alabilmeniz için biz fiyatları düşürdük, gerisi size kalmış diyen kampanya tabii ki Angelina ve Brad in ayrıldığı döneme denk gelmişti. Yani kendine güveniyorsan, başaracağından eminsen gir bu dönüşü olmayan yola, Brad Pitt’in yeni sevgilisi sen olabilirsin.
Evlenme, iş değişikliği için verilen kararları bu kategoride saymıyorum. Eskidenmiş o, tek eş ve tek iş dönemi. Hatta şimdilerde, şöyle bir bakayım, beğenmezsem çıkarım nasılsa şeklinde ele alınıyor bu kararlar.
Bana göre dönüşü olmayan tek karar çocuk sahibi olma konusunda verilen karar. İster 0 ister 1 ve ve ya daha çok sayıda olsun, her biri için ayrı ayrı karar tıpkı köprüden önceki son çıkış tabelası gibi.. Vay efendim bilmiyordum demek hakkının olmadığı tek karar. Ozellikle de çocuk yapmışsan, tekrar çocuksuz haline dönüş bileti olmayan yolculuk.
Ya sizce?
PS. Pascal Mercier’in kitabını bitirdim, korktuğum kadar sıkıcı değildi, haksizlik etmeyeyim. Hatta merak bile uyandırdı, tavsiye ederim.
Kim o?
Yaklaşık 4 sene kadar önce okumuş olduğum hikayenin serideki diğer kitaplarını da okumalı diye düşünürken buldum kendimi. Seri kitapları çok sevmiyorum, daha önceki deneyimlerimde ilk kitabın tadını vermiyordu serinin uzadıkça eklenen bölümleri, bu da öyle olabilir mi acaba?
Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım adlı hikaye Elena ve Lila’nın ilk çocukluk ve gençlik yıllarını, içinde büyüdükleri mahalle ile yaşayarak anlatıyor.
Yazar açık, akıcı, çekici, kavrayıcı bir üslupla anlatıyor, öyle ki
–Kan. Genellikle feci lanetlemer ve iğrenç küfürler havada uçuştuktan sonra akardı yaradan. Sıralama buydu.
cümlesini okurken 3.sınıfta Ankara’da Hamdullah Suphi İlkokulunun bahçesinde koşarken düştüğüm icin açılan dizimdeki yarayı farkedip, açılan yaradan sızan kanı ilk görüşümü hatırlattı bana. Sağ bacağımda hala hafif de olsa duran yara izime baktım kaldım bir süre desem inanır misiniz?
Yazarın kendi içsel duygu, düşünce iniş çıkışlarını bu kadar iyi anlatabilmesini çok sevdim. Lila ile beraber yaptıkları, yaşadıkları hemen her çocuğun, genç kızın başından geçebilecek olaylar. Yazarın anlatımı ile ben de o mahallede oyunlara katılan biri oluveriyorum. Pek çok şey var evet benim de başıma gelmişti diyebileceğim ama o Napoli’de iken ben Türkiye’de büyüdüm aslında. Dünya nasıl da küçük ve insanlar ne kadar da benzer yaşıyorlar aslında.
Kahramanımız Elena’nın yaşadığı bazı olaylar için insanlar üzerinden yıllar da geçse hapse atılıyor mesela. Ama o bu durumu olay çıkarmasına neden olacak bir şey gibi düşünmüyor. Mesela misafir olarak bulunduğu evde, ev sahibi gece uykusundan kalkmış, mutfak tezgahında duran bir bardak suyu almış, içmiş kadar basit olağan bir durummuş gibi anlatıyor, şimdilerde olsa ciddi bir taciz davasına dönüşebilecek bir olayı mesela. Hikayenin geçtiği dönemde henüz bir #metoo hareketi yokmuş tabii.
Okurken dikkatimi çeken bence onemli bir husus da, başlarına gelenleri algılamaları, tutumları ve birbirleri ile olan ilişkilerinde en ufak bir serzeniş sızlanma olmaması. Sadece ortamdan ve ya başkalarından değil, kesinlikle ve asla Lila’dan da şikayet etmiyor. Hayatı geldiği gibi, üzerinde fazla da düşünmeden yaşıyorlar, neden-nasıl şeklinde yorumlamıyorlar sanki. Boylesi daha mi iyi acaba?
Yazarın dili Italyanca olunca çevirisinden okumak durumunda kaldım. Çeviri bir eserde yazarın hikayesini anlatırkenki sesinin tonunu direk alabilmenin tek yolu çevirenin bu tonu yakalayabilme başarısına kalmış biliyorsunuz. Emeğine sağlık sayın Eren Yücesan Cendey çevirisini yaparken yazar Elena Ferrante’nin kaleminden dökülenleri çok net akıcı bir şekilde aktarabilmiş ki ben hikayedeki figüranlardan biriymişim gibi izledim, okudum sayfaları. Kitabı ve hikayesini sevme nedenimde onun etkisi büyük bence.
Hepimizin hayatında O’nun için, O’na rağmen, O’nunla, O’nun sayesinde, O’nun yüzünden yaptığımız şeyler, başımıza gelenler, aldığımız kararlar, yanılmalar ve iyikiler vardır. Bu kitapta sanki sadece bir tane O vardı ve de o kişi Lila idi. Düşünüyorum benim Lila’m kim olabilir diye. Bende kadın- erkek, büyük- küçük, yetişkin- çocuk bir çok Lila var, hepsinin tekli ve sonra da kümülatif etkisi ile ortaya bir Zeynep çıkmış işte.
Peki ya siz hiç düşündünüz mü, kim O?

Durdurun arabayı inecek var!
Hiç bir sıkıntı yokken sırf hareket ettiği için araç içindeyken bulantısı olması insanı ne ilginç değil mi?
Daha önce araştırmam gerekmemişti, başına gelmeyince farkında bile olmadığın sıkıntılardan bu araç tutması.
Yıllar önce yataktan kalkamadığım, kendimi bir topaçın içindeymiş gibi hissettiğim zaman bile bu kadar detaylı araştırma ihtiyacı hissetmemiştim itiraf ediyorum. O zaman topaç içinde dönüyor gibi hissetme nedenimin iç kulaktaki denge reseptörlerinin iltihaplanması olduğunu öğrenmek yetmişti, iki şişe ilacımızı da alınca geçmişti de sonra zaten. Ama bu araç tutması olayı bambaşka. Yani bir defa hayat kalitesini çok etkiliyor o kesin.
Kayınvalidemin giderek artan bir şekilde araç tutmasından muzdarip olması, kısa bir yolculuğun bile eziyete dönüşmesi sonucunda bir çıkar yol bulmaya çalıştım. Nöroloji doktorumuzun da kulak içinde kireçlenmelerin olmuş olabileceği tarzında bir açıklaması ilgimi de çekmişti. Ve daha da önemlisi bu aracın önüne oturunuz, gözünüzü yolda bir yere odaklarsanız rahat edersiniz tavsiyeleri de işe yaramaz olmuştu.
Araştırmaya Nöroloji Bilimi uzmanı Dean Burnett’in içinde araç tutmasının fizyolojisini de anlattığı The Idiot Brain -Salak Beyin diye çevirebileceğimiz kitabı ile başladım. Çok akıcı, açıklayıcı bir anlatımı olan kitaptan öğrendiklerimi özetlemeye çalışacağım.
Hareket halindeki bir taşıtın ki bu araba, otobüs, tren, uçak ve deniz araçları olabilir, içinde seyahat etmekte olan bir yolcunun araç tutması sebebi ile rahatsız hissetmesinin nedenine gelmeden önce anlatacaklarım var. Öncelikle olaya karışanlara bakalım.
Gözümüzle görmesek bile elimizin, bacağımızın, burnumuzun yerini konumunu bildiğimiz, ağzımıza bardağımızı kaşığımızı her daim yerleştirebilmemizi sağlayan sisteme propriyosepsiyon deniliyor. Bu algılamaya en büyük yardımcı iç kulaktaki kemiksi tüpçüklerin içinde bulunan sıvı ve bu sıvının hareketliliğini beyne ileten nöronlardan oluşan Vestibüler sistem. Bu sıvının tüpçükler içersinde yerçekimine göre aldığı konum sayesinde de beynimiz bizim pozisyonumuzu anlayabiliyor. Sıvı tüpçüğün tepesinde ise başaşağı durmaktasınız hemen pozisyonunuzu değiştirin sinyalleri geliyor beynimizden mesela.
Vestibüler sistem ve içalgı kişinin hareket halindeyken yani yürürken, koşarken, emeklerken, zıplarken yani vücudu ile yapmakta olduğu tüm o fiziksel aktiviteden veriler topluyor. İnsanın ortalama bir hızda ayaklarını yere vurmasının vücutta yarattığı aşağı-yukarı hareketindeki ritim, beyin tarafından yürümekte olduğumuz şeklinde kaydediliyor. Bu hareket sırasında içinden geçmekte olduğumuz hava akımı da hızımıza uygun ve hatta vücudun tüm organları ve sıvıları özellikle iç kulaktakiler uyum halinde sallınımdalar.
Bu hareketlilikte diğer bir duyu sistemi de işin içine giriyor. Gözleriniz! Size yürüyüşünüz boyunca eşlik eden gözleriniz, içinden geçmekte olduğunuz ortamda yakalayabildiği tüm hareketli hareketsiz cisimlerden haberdar ediyor beyninizi. Cismin veya kendi vücudunuzun hareket halinde olduğunu, çevremizde gördüklerimizin sizin konumunuza göre nerdeler algılamasını da yine içalgı ve vestibüler sistem ortak çalışması ile yapıyorsunuz. Yani birbiri ile uyumlu ve hızlı bir iletişim halinde olan sistemler söz konusu.
Araç içindeyken işte bu iletişimde problem çıkıyor. Bir kere aracı kullanan kişi hariç araç içinde herkes pasif olarak transport halinde. Bu durumda beyine gelen verilerde karmaşıklık var. Aracın yarattığı hareketlilik ritmi ile insanın yürürken koşarken oluşturduğu ve alışageldiği ritim aynı değil. Hala ayağımızı burnumuzun yerini biliyoruz, propriyoseptif algılamada sorun yok. Ama gözlerimiz devamlı çevremizde bize yakınlaşan, bizden uzaklaşan cisimlerin varlığından haberdar ediyor. Vestibüler sistemden toplanan verilerde de tüpçüklerdeki sıvıların yavaş titreşim hareket ettiğine yönelik veriler akmakta. Ancak bu hareket yürüyüş kaynaklı bir ritimde değil. Beyin vücudun transport edildiğini anlıyor ama bu hareket olması gerekenden çok daha hızlı oluyor algısında ve bir şeyler yapmalıyım alarmını veriyor. Kişi bilinçli olarak, araç içindeyim problem yok diyerek telkin etmeye çalışsa da bilinçaltına hükmedemiyor. Beyin en iyi bildiği savunma mekanizmasını çalıştırıyor, bulantı ve kusma başlıyor. Beynimiz vücut içinde zehir olarak tanımlanan her ne ise onu atmalıyım tarzı bir kodlamaya sahip. Bu vücudu koruma metodu nasıl bir gıda zehirlenmesinde işe yarıyorsa burada da yapması çok normal.
Şimdi düşünüyorumda içinde bulunduğumuz aracın penceresinin açılması ile içeri dolan hava akımı da iç kulak tarafından hareketin varlığını ve tipini algılamaya yardımcı olabiliyor olmalı. Kısa mesafede işe yaradığını da görmüştüm ama bana daha çok psikolojik bir rahatlama gibi gelmişti. Oysa gayet fizyolojik imiş.
Bu gayet normal fizyolojik sıkıntının aslında tüm insanlarda olması gerekir ancak olmuyor. Neden olmuyor kısmını araştırmaya devam etsinler bu arada bir grup bilim insanı ve girişimci bir gözlük icat etmişler.
Sonuca değil de sebebine odaklanan bir Fransız şirket, Boarding Glasses, bir gözlük fikri ile çıkmış. Hatta Citroen firması da desteklemiş onları ve Seetroen adı altında onlar da üretmişler. Daha sonra tabii bir çok başka firma da çıkmış. Ben fotoğraftakini aldım mesela.
Gözlük her iki göze birer tane cam gelecek şekilde yapılan normal iskeletinin yanısıra, birer halka çerçevede yanlarda olacak şekilde tasarlanmış. Taktığınızda birer yuvarlak cam da yanlarda var. Bunun sebebi gözün görme alanını tamamen kontrol altına alabilmek. Bunu takan yolcu biraz garip görünüyor ama işe yarıyor o kesin.
Bu çerçevede kullanılan optik camları numaralı değil ama esnek bir çerçeve ve numaralı gözlük üzerine takılabiliyormuş. Zaten camlar değil çerçevesindeki sıvının işlevselliği burada önemli. İskelette göz altına gelecek şekilde mavi bir sıvı yerleştirilmiş. Aracın hareketine uygun şekilde, hızlanmasına, yavaşlamasına, dönüşlerine göre bu mavi sıvı göz çevresinde hareket ediyor. Öndeki sıvı sağa sola, yan camların çerçevesindeki sıvı ise ileri geri hareketler yapıyor. Bu sayede yapay bir ufuk çizgisi oluşuyor görme alanında. Kişinin odaklanması ve dolayısıyla gözlerin de beyne vücudun gerçek bir hareket halinde olduğunu anlatabilecek veriler yollayabilmesini sağlıyor.
Denemeye değer bir alet, özellikle de geleneksel yollar ile önüne geçemediğiniz bir durumunuz varsa aklınızda olsun.

Çocuk Kitapları gibisi var mı?
Kapının önünden tangır tungur bir araç geçiyor. Artık öğrendim, sabahın bu erken saatlerinde, yapabileceği maksimum gürültü ile gelen bu araç sokakta dış cephesi aynı kalacak ama içi farklı olacak binalara tadilat işçilerini taşıyor. Sabah en geç 7.00’den itibaren sokakta bir hareket bir telaş. Evin bulunduğu sokağa paralel alt sokağın köşesinde bakkalın tedarikçileri, ya da tıpkı Türkiye’deki tüpgaz kamyonları, gerçi buradakiler daha küçük ölçekte kamyonetler sokakların darlığı düşünülünce makul boyutlar, girip çıkıyor sabahın erken saatlerinden itibaren. Saat 8 gibi bir de kilise çanları ekleniyor bu telaşa. Yanlış anlamadıysam memurların işe başlama saati 8.
Sabah saatlerinin bu hareketliliği Arda ile yıllar öncesinde okuduğumuz bir çocuk hikaye kitabı aklıma getiriyor. Sanırım adı Küçük Mavi Kamyon gibi birşeydi. Küçük bir köyün marketinin tedarikçisi olan bu kamyon köye öyle büyük gürültü ile girip çıkıyordu ki köy halkını uyandırıyordu ve işte köy ahalisi ne yapsakta onu yavaşlatsak ve ses çıkartmasa diye düşünüyordu falan. Hikaye Ingilizce yazılmış ve bu benim gürültü diye kestirip attığım seslerin her birini tek tek, zangır zangır, tangır tungur, dangır dungur gibi Türkçe karşılığını bulamadığım kelimelerle anlatırdı. Ardanın bu çocuk hikaye kitapları sayesinde İngilterede özellikle şehir dışındaki yaşamı öğrenme şansım olmuştu.
Mesela bir tane de Kaçak Tren vardı ki, hala saklarım. Londra’dan kendisini almadan yola çıkan treni yakalamaya çalışan makinistin, bu muzır trenin peşinde gittiği yol boyunca başına gelenleri ilk okuduğumda henüz Ingiltere’ye de hiç gitmemiş olduğum bir döneme denk gelmişti ve hadi canım bu kadar da uydurmasalarmış olmuştum. Yani öyle ki tren istasyondan çıkıyor, bir sure karayoluna paralel gidiyor. Bizim makinist bir kamyonete biniyor ve onu takip ediyor ama tren yolu karayolundan uzaklaşmaya başlayınca kamyonetten inip hemen yanda akan nehirdeki bir bota atlıyor, bir süre nehir ile paralel giden tren yolu nehirden uzaklaşınca makinist yanda bisikletlileri görüyor, birinin arkasına atlıyor bir sure de öyle gidiyorlar, ta ki koyun sürüsüne gelene kadar, bu sürünün diğer ucundaki atlılar onu alıyor ve tam artık bu iş olmayacak galiba dediğin bir yerde traktörü ile bir çiftçi gelip onu yakındaki bir tepenin üstüne çıkarıyor ki yardıma gelen helikopter onu alabilsin. Helikopterin makinisti tren raylarının bittiği son durakta durdurması için trene havadan yetiştirmesi ile bitiyor hikaye. Defalarca okuduk biz bu kitabı, Arda 2.5-3 yaşlarında idi sanırım ve biz henüz Dubai’de yaşamaktaydık. Değil tren çevremizde ne nehir ne de koyun falan vardı. O zamana kadar olan yaşantımızın da Türkiye’de şehirde olduğu düşünülürse gercekten de böyle bir tren yolculuğunu hayal etmek çok zor idi benim icin. Ama İngiltere’ye gelince gördüm ve de yaşadım ki tren, kamyonet, bisiklet, at, sandal, traktör hepsi bir arada olabiliyormuş.
Dün Valetta-Malta’da kitapçıya girerken alkımda bu sesler ve hikayeler vardı istedim ki içinde Malta’da yaşamı bulabileceğim çocuk kitaplarından alayım, onlardan öğreneyim anlayayım bu ülkeyi ama tabii bu kitapların Ingilizce olmayacağını düşünemedim. Yaklaşık 10 gündür Malta adalarında duymakta olduğum Ingilizce insanı yanıltıyor oysa daha önce burada da bahsettiğim gibi onların kendi dilleri, Maltaca var ve tabii çocuk kitapları bu yerel dilde. Çaresiz burada uzun yıllardır yaşayan bir Ingilizce öğretmeninin korkarım alelade beyaz dizi tadında kalacak bir kitabını alıyorum. Umarım bana Malta ve Gozo adalarındaki yaşamı, kültürü biraz da olsa verir.
Sonra, bu sabah hengamesinden sonrası genelde sessizlik, sokakta sanırsın kimse yok, kimse yaşamıyor ta ki akşam geç saatlere kadar pek bir ses çıkmıyor. Akşam saatlerinde bir araç var, çıkıp da bakmadım ama sanırım hep aynı araç bu, sonuna kadar açtığı müziği ile geçiyor, sanırsın kapıdan omzuna koyduğu o 80lerin çift kaset çalarlı teybi ile girecek ve partiye kaldığımız yerden devam edeceğiz . 80li yıllar derken gerçekten de burada hemen her yerde 80lerin müziği çalıyor. Hatta mümkünse youtube dan da bu parçaların video klipleri falan açılıyor.
Bulunduğumuz sokakta dikkatimizi çeken bir başka şey de binaların kapı numaraları. Alıştığımız ve de nedense tüm dünyada aynıdır diye kabul ettiğimiz tekler çiftler şeklinde yolun iki tarafına paylaştırılan bir düzenleme yapılmamış, başlamışlar sokağın başından soldan saymaya sonuna kadar devam etmişler, 175-176-177 öyle gidiyor. Binaların dış cephesinden aslında binada kaç daire var anlamınız imkansız. Bu Londra’daki evlerde de geçerli. Ben de bina kapısındaki zil sayısına bakmayı adet edindim ve genelde 3-4 daire maksimum görmüştüm. Basri’nin ekmek ve su almak için girdiği ve bir türlü çıkamadığı mahalle bakkalının önünde beklerken çaprazdaki binanın zilleri dikkatimi çekiyor . Üşenmeyip gidip bakıyorum, 11 tane zil var. Ön cephede 4 kat görünen bina içe ve arkaya doğru genişliyor olmalı. Daha da komiği zillerin numarası da sıralı değil. Sanki bilmiyorsan beni bulamazsın der gibi.
Tam merakıma yenilip açık kapıdan içeri girecekken Basri geliyor, bakkala girdiğine bin pişman söyleniyor. Küçük ve dar ötesi mekanda sırada kendisinden iki önceki müşterinin lakayt bir şekilde kasayı extra bir 15 dakika meşgul etmesine kızıyor. Oysa bakkalın belli ki yerel müşterisi o kadın ve bakkal iki gün sonra gidecek turistler icin müşteriyi uyarmayı tercih etmiyor.
Haklı adam, sen bugün varsın yarın yoksun.
Yarın yolcusun. 10 günlük mecburi tatili bitirdin. Bu sarı sıcak balrengi binaların arasında kaldığın yeter, yeşil ve serin İngiltere seni bekler.
PCR testlerini yaptırdın hazırsın.
Hadi madem yolun açık olsun
Charing Cross Sokağında bir Düşes
Ben bir kitap okudum, adı Charing Cross Sokağı 84 numara, ya da orjinal adı ile 84th Charing Cross Road. Bendeki baskıda iki hikaye var, birbirinin devamı olan hikayeler. İlki yani kitap ile aynı adı paylaşan hikayede Amerika’da oturan yazar Helene Hannf ile İngiltere Londra’da bulunan sarraf, Frank Doel ile yapılan yazışmalar var. 20 yıl boyunca yapılan yazışmaların sadeliği, içtenliği ve karşıklıklı güven, sevgi ve saygı muhteşem. İş ilişkisi olarak başlayan bir yazışmadan değişen hayatlar.
Helene Hanff Amerika’da yazı sanatı üzerine çalışmalar yaparken Sir Arthur Thomas Quiller-Couch kitapları ile tanışıyor. Q olarak tanınan yazarın kitaplarını ve bu kitaplarda bahsedilen diğer yazarları okumaya başlıyor. Hatta 5 ciltlik eseri, bu araya giren ve okuması gerektiğini düşündüğü kitaplar sayesinde 11 yılda bitiriyor. 1940’larda Amerika’da bulamadığı ya da sadece New York kitapçılarında aramaya üşendiği için İngiltere’de Londra’da Charing Cross sokağında bir sarraftan sipariş etmeye başlıyor. 1949’da kitap siparişleri ile başlayan bu yazışma 1969’a gelindiğinde artık sıkı bir dostluğa dönüşmüştür. Helene kitaplarını beklerken o dönemde savaş sonrası karne ile yaşamakta olan İngiliz dostlarına et,yumurta ve naylon çorap göndererek kalplerinde önemli bir yer ediniyor.
Charing Cross Sokağı 84 numara kitabı önemli bir edebiyat ürünü olarak sayılmayabilir ancak yazarın mektuplarındaki içtenliği, hayata bakışı ve daha sonrasında bu kitabı sayesinde önünde açılan kapıdan sade ve samimi bir yaklaşımla geçmesi ve bir sonraki kitabının, Bloomsbury Düşesi, da konusu olan Londra seyahatini anlatışı bence çok güzel ve etkileyici.
Charıng Cross Sokagı 84 numara kitabını şans eseri kütüphaneden almıştım, içinde iki ayrı hikaye olduğunu bilmiyordum. Okuyup bitirdiğimde farkettim ki yıllarca kitaplardan filmlerden okuyup izlediği Londra’ya ilk defa benim doğduğum sene, 1971’de gelebilmiş ve kendisini Londra’da kaldıgı süre boyunca Bloomsbury Düşesi olarak hissettiği dönemi de aynı adlı hikaye altında anlatmış. Kitabı bitirdiğim gün benim 47. doğumgünüme denk gelince Londra’ya gidip bu sefer Helene Hanff’ın gözünden gezmek istedim. Sağolsun eşim de bu gezimde beni yanlız bırakmadı.
Hafif yağmurlu kapalı bir Çarşamba sabahı Highgate Hill’i tırmanarak Waterlow Park’a gittik. Mayor Waterlow için yapılmış olan anıtın önünde oturup manzarayı seyre daldık. Orada o ağaçlara Helene Hanff’ın da bakmış olduğunu düşünmek çok keyifli idi. Ben 47 yıldır burada olduğuna şaşırıyorum bu agaçların ama aslında bu park 127 yıldır burada imiş. Şehrin zenginleri bu tepelere bahçe içinde evler yapınca dönemin valisi Waterlow bu alanı halka “bahçesi olmayanlara bir bahçe olsun” diyerek bırakmış. Evet, geçen 47 yılda o ağaçlar uzamış ve de şehrin ve tabii St Paul’un siluetini kapatmıştı ama olsundu. Daha sonra artık bir sanat evi olarak kullanılan Lauderdale House’da kahvemizi görüp göreceğim en minik ve de bir o kadar da lezzetli makaronlar eşliğinde içtik. Helene Hanff’ın bahsettiği Sundial / Güneş Saati de hala orada duruyor. Parktan ayrılırken bir de Çilek Ağacı ile karşılaştım ki hayatımda çileğin ağacı olduğunu bile bilmiyordum. Hiç beklemediğin bir anda yeni birşeyle karşılaşmak ne güzel! Çok gezen mi bilir çok okuyan mı diye sorarlardı biz çocukken ve okumayı seçmemiz gerekirdi. Oysa bak hem okuyup hem gezince daha çok şey öğreniyorsun.
Parktan sonra Russel Square’e gittik. Helene Hanff’ın bahsettiği su fıskıyesi, öğlen yemeğinde parkın çimenlerine yayılmış genç yaşlı Londralıları ve hatta tüm gün kapalı olan havanın pes edip sonunda açıveren güneşi ile Helene’in neden bu parkı bu kadar sevdiğini de anlamış oldum, yıllardır önünden geçip gitmiş olmama hiç girmeyelim. Bu ihmalimizi çimenlere serilip piknik yaparak telafi etmeye çalıstık.
Helene Londra’yı ve hatta Oxford’u kitabını okuyup seven okurları sayesınde geziyor hemen her akşam bir yemeğe davet ediliyor ve böylece Londra’da kalışını karşılayabilyecek ekonomık rahatlığı oluyor. Okurları ve Amerika’daki arkadaşlarının İngiltere’deki arkadaşları onu bir an bile yanlız bırakmıyorlar. Her iki hikayesinin de en büyük ortak yanı insanların hayatına gerçek anlamda ilgi gösterirsen onların da seninle ilgileneceği ve senin için ellerinden geleni yapacaklarını örneklerle gösteriyor olması.
Benim için “beni etkileyen kitaplar listesine “ girecek bir kitap daha..
.
Beraber yürüdük bu yollarda
Özellikle Amerika seyahatimiz sırasında kitapçı gezmeye bayılırız ailecek. Bu son gidişimizde LA’de Barnes and Nobles ın yanısıra BookSoup adlı bir başka kitapçıyı da gezme imkanımız oldu. Bu gezilerde en büyük sıkıntı almak istediğimiz kitapların bavula sığmaması oluyordu ama ona da bir çözüm bulduk teknoloji sağolsun. Seçtiğimiz kitapları Amazon.uk den sipariş ettik ve eve döndüğümüzde bizi bekliyorlardı.
Bu bahsedeceğim kitabı da son gün dönerken buldum. Barnes N Nobles da din temalı kitaplar arasında bulunması bir süre tereddüt etmeme sebep olduysa da siparişimi verdim. Kitabın adı “I will push you.” https://www.illpushyou.com/
Kitapta kahramanlar iki çocukluk arkadaşı. Hikayenin evvelinde yani kitapta bahsedilen hikayeden öncesi de zaten bir ayrı güzel yaşanmışlık iken bu seyahat ile bir ayrı derinliğe geciyorlar. Kitabın Türkçesi henüz yok galiba ama umarım tez zamanda bu konuya da el atan birisi olur.
Justin tam olarak neden ve hatta ne olduğunu bulmaları bile yıllar süren, geçerli bir tedavisi olmadığı için hastalığın tedavisinden ziyade Justin’in ve çevresindekilerin hayatını kolaylaştırmaya yönelik çözümlere daha çok odaklanılan bir hayata gecmesıne neden olan amansız bir kas hastalığına yakalanmış. Önce ayaklar sonra ellerinin hakimiyetini kaybetmesi ile eşinin yanısıra arkadaşı yani kitabın ikinci kahramanı Patrick de Justin’in elleri ve ayakları olmuşlar. Ayrıca Justin’in çocukları da bu görev dağılımında önemli yer alıyorlar günlük yaşantılarında. Bu konuda da Justin ve eşi Kristin ile yapilan görüşmede bu yardımlaşmanin çocukların gelişiminde nasılda olumlu olduğundan bahsediyorlar. Youtube da var, izleyin.
Kitabin konusu Justin’in bir televizyon programında gördüğü ve özellikle Hristiyanlar icin bir çeşit Hac niteligindeki bir mesafeyi gitmek istemesi ile başlıyor. Kuzey Ispanya’da Camino de Santiago adlı bu dağ yolu geçilmesi zor patikalardan olusan bir rota. Can arkadasi Patrick’e ne yapmak istedigini soylediginde ise Patrick bu fikri sonuna kadar destekleyeceğini soyleyip onunla beraber yola dusuyor. Hikayenin bu yolculuğa hazırlık aşaması da yolculuğun kendisi kadar önemli, alınan maddi ve manevi destekler muazzam.
Maceraları 500 mil yani 799kmlik bir dağ yolunu yürüyerek ama daha da onemlisi Justin’in tekerlekli sandalyesini iterek katetmeleri uzerine. Yol boyunca hem bireysel hem de birbirleri ile olan ilişkilerinden etkilenen içsel dünyalarini farkediyorlar. Bu süreç boyunca önce diğer insanlardan yardım almaktan kaçınsalar da bir süre sonra fiziksel olarak ihtiyaçları olduğu ortaya cikiyor. Kendileri için fiziksel olan bu yardımların yolda karşılaştıkları diğer yürüyüşçüler icin oldukça kuvvetli manevi etkilerini görmek özellikle Patrick için çok yeni bir kavram ve olumlu bir kazanım oluyor. Justin bu konuda zaten oldukça ileride, çünkü hayatını idame ettirebilmesi icin en basit şeyler için bile yardıma ihtiyaci var. Kitabın sonlarına doğru Patrick bu farkındalığı yani kontrolü elinde tutmak zorunda olmadığını anlamaya başladığında aralarında geçen konusma cok etkili. Mesela Justin diyor ki, “Patrıck, diger insanlara da güvenmelisin, onların da yapabileceği ve ya başaramayacağı riskini almalı ve izin vermelisin. Her ne kadar arada bir seni mahçup etseler de genelde başaracaklardir.”
Justin önceleri sevdiklerine yük oldugunu düşünmüş, ama daha sonra eşinin ve Patrick’in ona yardım ederken, onun hayatını bir nebze olsun kolaylaştırdıkları için mutlu olduklarını farketmiş. Tıpkı bu yolculuk sırasında diğer insanların onun sandalyesini kah iterek kah taşıyarak bir işe yaradıklarını hissettiklerini farkettigi gibi. Şöyle bir inanışı var ki canı gönülden katılıyorum, ” kişinin yardım ederek kazanacagi iç huzuru engellememelisin”. Sonuçta Justin bu yardımlar olmazsa bulunduğu yere gelebilmesi imkansız ama yani bu durumu anlayabilmemiz icin ille de elden ayaktan düşüp, çaresiz kalmamiz şart mi? Ustelik çevrendekilere gösterdigin inanç ve güven hem kendin hem de o insanlar icin çok onemli.
Patrick mesela bu yolculuğa kadar hep veren olmus, desteğini yardımlarını esirgememiş ama artık kendisinin alma zamani gelmiş olduğunu farketmis oldu. Bu yolculuk ona kontrolü her zaman elinde tutmak zorunda olmadığını ve yükünü evet gerçek anlamda yükünü paylaşabileceği, onunla beraber omuzlayacak yardımcıların olduğunu farketmesine bir araç oldu.
Kitabin dini teması da var evet ama ben bunun bir hristiyanlik kitabi olarak gormedim. Sonuçta çıktığım yolda Allahın bana yardımcı olacağına olan inancimin Muslumanlik ve ya Hristiyanlik ve ya bir başka din ile ilgisi yok. Inanç inanctir ve insana, dogaya ve bir koruyucu gücün varlığına inanmak ki bu benim için Allah, insana iyi gelir.
Bu link onların yasadıklarını gosterıyor ama fırsatınız olursda kıtabı mutlaka okuyun.
Bitti mı gerçekten
3-4 yıl once okuduğum bir kitaptı, yazarı Selim İleri, “Dostlukların Bittiği Gün”.
Okurken anlamamıştım ne demek istiyor kitabın asıl hikayesi konusu nedir diye diye okumuştum.
Sonra üstünde çok da durmadım.
Ama şimdilerde anlıyorum çünkü başıma geliyor.
Görüştüğüm konuştuğum zamanların arasının açıldığı dostlarım var. Mesafelere yüz vermeyen ben yeniliyorum, gözden ırak gönülden ırak olurmuş derlerdi ama bunun gerçekliğine inanmaz sitem niyetine kullanırdım, sonuçta sitem sevgiden doğuyordu degil mı!
Var evet hayatımdan düşenler var… Ben yenilerini eklerken, artarak ilerlerken ya da öyle olduğunu sanarken, kendi istegi ile olduğuna inandığım şekilde gemiden inenler hayatımdan çıkıp gidenler var.
Hele bir iki tanesi var ki kabul etmek zorluyor ama ne yapalım kendi istekleri ile gidenlere saygım sonsuz .
Bir ümit belki yeniden gelirler diye kapıyı kapatmıyorum.
Kitapta geri gelme yok ama gercek hayatta olurmuş gibi geliyor.
Kulağımda melodiler aklımda neler neler
Geçtiğimiz günlerde yakın bir arkadaşım yeni okuduğu kitaptan bahsetti. Budhism For Busy People diye bir kitap, ilk fırsatta okumak gerek. Ama bu arada hemen yoga ile ilk deneyimlerimi hatırladım.
İlk gençliğimde yoga,esneme gevşeme rahatlama ilginç gelmişti ama ruhsal olarak sıkıldığında ve ya stres anında aklıma mutlu olduğum bir hatıramın resmini getirme aşamasına geldiğimde dağılıyordum hep. Bi kere nasıl bir mutluluk idi beklenen acaba diye düşünürken gevşemeyi rahatlamayı bırak büsbütün kasılıyordum.
Önce ne saçma yahu dedim, sonra ben beceremiyorum diye uzak durdum.
Ama şimdilerde eskilerden bildigim bir şarkıyı duyduğumda birşeyler kıpırdıyor beynimde tuhaf hüzünlü bir huzur kaplıyor icimi. Meditasyon minderine gerek olmadan çıkıyorum düşünsel yolculuga.
Şarkıların bazıları Türkçe ve beni çocukluğuma Marmaris Fethiye arasında ailecek yaptığımız araba yolculuguna götürüyor, ama o ağız tabanımdan sokan şaşkın arıyı degil de ağaçlarla kaplı yarı güneş yarı gölgede aldığımız yolu hatırlıyorum.
Hafifi batı müziği kıvamında olanlardan üniversite de kaderime isyan ettigim günlere götürenler var, Tandoğan’da yurtta televizyon odasında buluyorum kendimi, ne gereksiz yere uzmusum kendimi diyorum.
Mesela var bir tane her defasında, yine Türkçe her dinlediğimde yitirdiğim dostlarıma ağlıyorum.
Sonra günlerce bitirme finallerine çalıştığım Ankara’daki evimin penceresinden gördüğüm tek ağaç var, o ağaca bakarken dinlediğim şarkı beni o pencereye götürüyor aslen nerde olursam olayım. Sokakta oynayan cocukları hatırlıyorum, iki de bir “Annea” diye çığırıyor bir tanesi, neden Türkçe küfürler döner dolaşır anneye ithaf edilir onu çözüyorum orada.
Sonra kendimi Dubai’de Şeyh Zayed Road’ta araba surerken bağıra çağıra söylediğim şarkılarda buluyorum. Ne komik degil mı!
Londra’da serin bir sabahın köründe Paddigton tren istasyonundan çıkmış benim gibi erkenci bir vagon dolusu insanla Lancaster Gate metro istasyonuna yürüyorum ve aslında dinlediğim o şarkının temposunda nefes alıp veriyorum, ayakkabımın yere vuran topuğu bile temposunu değiştirmiş.
Son zamanlarda uzun araba yolculuklarına çıkıyoruz ya sadece üçümüz hani saatlerce dere tepe düz gidiyoruz da aslında koca Fransa coğrafyasında bir arpa boyu yol almışız megerse. Ama yolda dinlediğimiz şarkıyı yeniden duyunca Laon’daki şatonun yanından geçerken hissettigim huzuru yakalıyorum yorgunluğu degil.
Sonra, sonra bir de fotograflar var mesela. Uzun bir sure hayatı fotograf kamerasının objektifinden izledim sanki artık video ya almak istemiyorum fotografı çekmek yerine beynime kazımaya çalışıyorum.
Ilerde yeri gelir de bir yoga ve ya meditasyon seansında lazım olursa diye malzeme biriktirmisim bol bol ama bu sefer de secmek zor olucak galiba.
Kızarkadaşlar günü
Bugün 2007 senesinde yazdığım bir yazımı alıyorum buraya.Aslında blogta eski notlar arasında bu yazı var olabilir ama yine yeniden okunmaya değer buluyorum.Yakında kitabı yeniden okuyacağım ara ara okumakta fayda var!
Buket Uzuner’in 1993 senesinde okuduğum kitabı Benim Adım Mayıs tekrar okumaya basladim. Kitap gecesinde konuşacağız biliyorum ama ben bekleyemedim, kusura bakmayın artık. Sıcağı Sıcağına yazmak istedim hissettiklerimi. Kitabı okuyanlar bilir okuyacaklar olduğu için anlatmak istemiyorum ama küçük öykücüklerden oluşan bir güzel kitap.
İlk hikayesine şöyle başlıyor: Dostluklarıyla beni çok mutlandırmış ve artık yittiğinde hep kederlendiğim bütün kız arkadaşlarıma hala sevgiyle….
Düşündüm benim kız arkadaşlarımı ve bu cümlenin ne kadar doğru olduğunu. Benim kızkardeşim yok, olsun isterdim. Küçükken farketmedim ama kızkardeşe ihtiyacım varmış ve ben her kızarkadaşıma olası bir kardeş ümidiyle yaklaşmışım. Aileden gelen göçebe hayatımda gittiğim şehirlerde, okullarda oluşturduğum arkadaşlıklarda hep kardeşlik yaşamaya çalıştım. Ve son 15 senedir de beni hep mutlandırmış kızarkadaşlarim, dostlarım oldu. Çok şükür ki yitirmedim, hastalıklar, yollar engellemiyor bizi.
Bugün bunları anlatma nedenim Buket Uzuner’in hikayesini okuduğumda hissettiklerim. Diyor ki basireti bağlanmiş sanki ve kızarkadaşını en ihtiyacı olduğu zamanda aramamış, ne konuşacağını bilemediği için ertelemiş!Şimdi pişman çünkü o kişi yitip gitmiş anılarda kalmış. Görüşmüyorlar artık. Ne kolayca kaybediyoruz dedim kendime insanları, yaşamımızın bir dönemine damgasını vurmuş güzel insanları. Oysa onlarla o binayı inşa ederken nasılda terlemiştik, uğraşmıştık. Sonradan akıl edemedim dediğimiz ne çok ihmali yapıyoruz en sevdiğimiz bizi çok eskiden bilen insanlara karşı .
Hikayeyi bitirdiğimde annem aklıma geldi. Geçen sene çok sevdiği bir arkadaşı vefat etti, kadıncağızın son 20 yılda yaşadıklarını –bir trafik kazası ile gelen tüm beden felci, kanser …; sayarsak aslında kurtuldu Nihal teyze. Ama annem kendini hiç affedemiyor, son zamanlarında yanına gidemediği, gitmediği, gitmeyi akıl edemediği için. Affetmesine olanak yok çünkü Nihal Teyzenin kızı affetmiyor, gelmediniz aramadınız diyor oysa sizi beklemişti diyor…Annemse basiretim bağlandı kızım bilemedim ki öleceiğini diyor ama nafile. Bazı hatalardan dönülmüyor.
Ve 30 yılın sonunda bana diyor ki annem “arkadaşlarına verdiğin önemi takdir ediyorum kızım” diyor, oysa hep kızardı onlar yüzünden ailemi ihmal ettiğim için, kısacık seyahatimi bile arkadaşlarımı görmeye yönelik planladığım için. Ben arkadaslarımı da en az ailemi özlediğim kadar cok özlüyorum. Biliyor musunuz ben aslında hergun msn ve Viber’de chat yaptığım arkadaşımdan mektup bekliyorum, hani o pul yapıştırdığmız zarfı ile postalanan nostaljik mektuplardan. İçinde yazanları zaten biliyorum chatte öğrendim ama olsun o mektuba dokunmak bile benim günü güzelleştiriyor.
Demem o ki lütfen basiretinizin bağlanmasına izin vermeyin, aileniz tabii ki öncelikli ama arkadaşlarınızı özellikle kız arkadaşlarınızı ihmal etmeyin, sizi ihmal etmelerine de izin vermeyin, belki onlarında basireti bağlanmıştır çözün o bağı tekrar sizin olsunlar. Kilometrelerin, dünyevi salak saçma işlerin aranıza girmesine izin vermeyin. O hergün saatlerce konuştuğunuz telefonu bu sefer onu aramak için kullanın, hattın öbür ucunda sesinizi duyacak kişinin yüzüne bir gülümseme kondurmak dünyalara değer lütfen ihmal etmeyin, ve ertelemeyin
Ve beni affedin sabah sabah boyle duygusal basladigim icin ama durduramadım kendimi, ertelemek istemedim.
-
Arşivler
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
- Ekim 2022 (1)
- Eylül 2022 (2)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS
















