Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Sen devam et!

Arda’nın ısrarı ile ilk defa şehir içinde bisiklete biniyorum.

Yalnız seçtiğimiz bisiklet bana göre ayarlanabilir bir alet değilmiş, selesi oldukça yüksek ve sürdüğüm hepi topu 15 dakikada beni çok rahatsız ediyor ve kenarda beklerim ben sen dolan gel demek zorunda kalıyorum Arda’ya.

Amsterdam’dayız ve en küçüğünden en büyüğüne insanları o kadar rahatlar ki bisiklet üstünde. Yollar da ona göre yapılmış, öyle ki 4 tekerlekli motorlu araç sürücülerinin hayatı baya zor. Ama yeni öğrenen bir bisikletlinin de işi hiç kolay değil açıkçası; motorlu araçlardan ziyade diğer bisikletlilere engel olmak, hatta tehlike yaratmak çok kolay ve o öyle bir durumda olmak istemiyorum.

Daha sonrasında Basri’nin bulduğu bir tren+bisiklet entegre planı ile bisiklet kiralıyoruz. Artık bu ülkede bu şehirde yaşayacak isek bu iki ulaşım aracını hayatımıza katmak durumundayız. Tren+ bisiklet planını da kısaca şöyle anlatayım; devletin yönetiminde olan trenlere aylık abonelik var, bu aboneliklerde indiğiniz istasyondan yine devletin tamir ve bakımını yaptığı bisikletleri ücretsiz alabiliyorsunuz. Bir bakıma bu bisikletlerin kiralanma ve bakim ücretleri de o aboneliğin içinde. Bu bizim çok işimize geldi çünkü böylece haftasonlarında istediğimiz kadar trene ve bisiklete binerek tüm ülkeyi dolaşabilmemize sadece imkan vermedi, özendirdi de.

Ne diyordum? Ha, ilk kiralamayı yaptığımız yerdeki görevli benim sıkıntımı gözümden anlıyor ve bana hiç tasalanma onlar sana göz kulak olacaklar sen sürmene bak diyor. Son zamanlarda duyduğumdan en güzel en destekleyici söz, sen devam et!

Bu bisikletler Dutch Bike denilen, Hollanda’nın en geleneksel büyük tekerlekli ve frensiz vitessiz nam-i diğer kontrapedal bisikletlerinden. Kontrapedal sürmek hiç tecrübe ettiğim bir şey değildi ve açıkçası frensiz yapamam diye korkmaktaydım. Ancak öncelikle diğer araçlardan korkmamamı sağlayan geniş ve tek yön olarak tasarlanmış yollar ve genelde haftasonunda ve ya nispeten az trafik olacağını bildiğimiz saatlerde sürmemiz sayesinde alışmam kolay oldu ve açıkçası artık kontrapedal bisikleti daha bir seviyorum.

Neden mi? Çünkü farkettim ki fren yaptıktan sonra bisiklet üzerinde sakince durabileceğim bir kaç saniye daha oluyor ve hiç de kısa degil bu süre. Yani panik olmaya hiç de gerek yokmuş. Bu saniyelerin uzunluğunu şöyle tarif edebilirim, Formula 1 seyretmişsinizdir muhakkak hani araçların yarışı kazanmaları icin gereken süre saliseler ile ölçülür, saniye büyük kaçar oraya. İste o geçen zamana bisiklet üzerinden bakınca uzunluğunu daha bir iyi anlıyor insan.

Tabii bu ayrı bir düşünceye de götürüveriyor beni, hani derler ya hayat bisiklete binmek gibidir pedalının hep çevrilmesi gerekir durunca düşersin diye.

Oysa düşmeden önce bir süre varmış işte.

Yeter ki panik yapma!

Ekim 22, 2021 Yazan: | amsterdam, bizden haberler..., Hobbies, Hollanda, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , , , , , , , | Yorum bırakın

Bir tutam lavanta kokusu

Bu sabah bir süredir beni çağırmakta olan ve tam da iyi hadi geleyim madem dediğim günden beri yani tam bir haftadır yağmur altında kafayı dik tutmaya çalışan bahçeme el atayım dedim. Bahçem aslında kullanıma oldukça elverişli bir boyutta. İşinin ehli birisinin ellerinde harikalar diyari olacak büyüklükte ve de bence gayette verimli toprağı olan bir bahçecik. Evin önünde sabah güneşini alan kare bir alan var, arkasında da öğleden sonra güneşi ile kavrulmak için ideal pozisyonda güneye bakan ve sağolsun bizden öncekiler tarafından ekilmiş 3 ağaç sayesinde gölgesi de olan daha ince uzun bir alan. Ben bu alanlarda kendi çapımda oynuyorum, ondeki çimi sağlıklı ve devamlı yeşil tutmayı başaramadığımı anlamam iki yıl sürdü mesela.

Arka bahçede bir de sebze ekebileceğimiz hafif yükseltilmiş üçgen bir alan var ve ben ilk heves buraya çiçek ekmiştim mesela. Yani adamlar sebze için yükseltilmiş alan yapmış ben çiçek ekiyorum 🙈 Ektim ama bir süre sonra bir problem çıktı. Sadece bu alana ektiğim çiçeklerinn yapraklarını yiyen bir yaratık var ve ben bunu bulamıyorum . Neyse Allah razı olsun internet, Facebook var da hemen köyümüzün yeşil parmaklarına sordum, ve dediler ki onlar tabii ki de solucanlar. Nasil yani oldum ve tavsiyelerine uyarak bir gece elimde fener ile gidip baktım ve ne göreyim, mahallenin tüm solucanları toplanmışlar sanırsın Üsküdar’da iftar çadırı. Yani tam da çocukluğumun ‘pis tıytıl sersem tıytıl yeme yapyaklayımı kıtıy kıtıy ” tekerlemesine uyan bir durum söz konusu. Bitkilerin öylece yerlerinden kıpırdayamıyor olmalarına da ayrıca üzüldüm.Hayatımda ilk defa tek tek solucan toplayıp bir kavanoza koydum ve de onları ölüme terk ettim. Evet evet biliyorum bu solucanlarla baş etmek için farklı yöntemler varmış tabii ama ben onlara çok kızmış idim. Daha sonrası için de en etkili olan peletleri kullandim, bir daha da kendileri ile görüşmedik.

O günden bugüne o alanda domates yetiştirmeye devam etmekteyim. Ha bir de geçen sene yetiştirdiğim patlıcan var. Bir tane sadece ve sadece bir adet patlıcan ama olsun, benim icin bir ilk idi ve farkettim ki ben patlıcan çiçeği de görmemişimö mor renklı bir çiçek olacağını hiç düşünmemiştim. Beni ayrı mutlu eden bir çiçek idi. 🙃

Bir başka küçük alanda da ki bu alanda yine yükseltilmiş durumda, yükseltmeyi de ben eski bir Ikea dolabını kullanarak yapmış idim, neyse onun icinde de nane, maydanoz veee çilek yetiştirmekteyim. Çilek deyince aklınıza reçel gelmesin hemen, o çileklerin müşterisi hazır, ben biraz tatlansa mı diye beklerken bana kalmıyor. İki güvercin var, hayatta bana bırakmıyorlar. Yani kendim için yetiştiriyor olamam herhalde di mi bu kadar yaban hayati varken çevremde sincap,solucan, kuş derken. Ha bir de arılar var tabii

Arılar deyince balarılarından bahsediyorum onları memnun etmek önemli imiş, hem yıllar önce izlediğim animasyon Arılar filminden hem de arkadaşım Yonca Tokbaş‘ın anlattıkları sayesinde bu balarılarına iyi davranalım sloganı ile yola çıkıp bahçeye biraz da arıların sevdiği çiçeklerden de ekelim yoluna gidince Lavanta da ekmiş idim bahçenin önde arkada çeşitli köşelerine ektim ve fakat sadece iki bölgede toplamda 5 tane yetiştirebildim. Bu arada itiraf ediyorum Lavantanin cekiciligi sadece arılara yonelik degil kocamcan bile gelip geçerken farkeder, bir dokunup kokusunu almak ister oldu.

Bugün de yine böyle arıların bu lavantaların üstünde cirit atmasını izledim. Hem izledim hem de bahçedeki yaban otlarını temizledim. Artık içeri girmeden önce de biraz daha yakından baktım lavantalara. Arıların bitkinin dalları ve çiçekleri üzerindeki turunu, çiçeklerden özüt toplamak icin uyguladıkları seçiciliğ izledim ve farkettim ki lavanta dalları arasında boynunu bükmüş olanlar var, arılar onlara hemen hic uğramıyor ve sadece daha bir taze daha bir canlı olanlara gidiyor. Önce bu dallar ne olacak ki, bıraksam mı kesip atsam mı diye düşündüm ve bu arada da kesmiş oldum. Sonrasında daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yaptım, bu kestiklerimden bir buket yaptım ve evde bir küçük vazoya ki vazom da aslında bir porselen bir sütlük, koydum. Sonra bu vazoyu koyabileyim diye mutfak masamın uzerindeki kıvır zıvırı kaldırıp, açık pembe örtümü örttüm ve de bu bir tutamcık lavantamın içinde olduğu vazo sütlüğü üzerine yerleştirdim. Kendimi öyle iyi ve mutlu hissettim ki.. ve hatta biraz da gurur duydum kendimle, öyle ya sonuçta tüm bu döngü benim için bir ilk idi ve bu lavantaları bir gün eve koyarım niyeti ile ekmemiştim ki ben.

Mutluluk denilen şey oldukça göreceli bir his ve sizi neyin mutlu edeceğini önceden kestirmek pek de kolay degil. Ama şu bir gerçek ki bir şeyi ilk kez yaptığınızda hissettiğiniz o tatlı heyecan güzel şey.

Bu durumda şöyle bir sorum var, hadi deyin bakalım, en son ne zaman bir şeyi ilk defa yapmıştınız?

Temmuz 12, 2020 Yazan: | Hobbies, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , , , , | Yorum bırakın

Az gittik uz gittik, Türkiye’ye arabamızla gittik! 10 gun 3500 km

Az gittik uz gittik, Türkiye’ye arabamızla gittik!

Bu yaz Basri de ben de çalışmıyoruz. Ne oldu da aklımıza düştü bilmiyorum ama Türkiye’ye araba ile gidelim diye heveslendik.Yani bu fikrimiz hep vardı da daha zamanı var gibiydi.  Avrupa’da konaklayarak gidebileceğimiz bir rota oluştururuz, geze geze gideriz dedik. Biz bu planı karavan ile yaparız diyorduk ama şimdi karavan almaya gerek yok kendi arabamız ile gidelim diye karar verdik. Arda’nın da bizimle böyle bir yolculuğa çıkmasını garantilemek için de bir arkadaşını getirmesine izin verdik, o kız arkadaşını getirmeyi tercih etti.

Tatili yapalım fikri Nisan’da atılmıştı, haftalarca detaylı rota ve kalacak yer planlaması yapılmış ve 18 Temmuz sabahı erkenden yola çıkılmıştı. 26 Temmuz aksam saat 6da Bozcaada feribotuna bindigimizde arabamızla 3500 km yol katetmiştik. 28 Temmuz geceyarısı aracımızı Istanbulda parkettiğimizde ise gectigimiz 10 günde uzun ince yollarda kıvrıla kıvrıla gitmis, dağları aşmış, 4 deniz geçmis ve  5 ülkede, 14 sehir gezmistik. 29 Temmuzda artık arabaya dokunmadık, dinlenmek onun da hakkıydı tabii. Biz de tabanvay ve Marmaray ile 3 gunde Istanbul u gezdik ve bitti. Evet tatil icin bize ayrılan sure bitti ve hatta dün itibariyle evlere dönüldü bile.

Bakin neler neler yaptık bu yolculukta.

  1. Gün Perşembe, 18 Temmuz:    Twyford-Bruksel-Paris 744km

Sabah 4’te evden ilk feribota yetişmek icin yola çıkıyoruz. İngiliz Kanalını geçerek Fransanın Dunkirk limanına varıyoruz. İlk durak Brüksel’de Cook and Book kitabevi. Burası Brüksel’in dış mahallelerinde bir sitede yer alıyor. Sitenin ortak alanına bakan dükkanların her biri birbirine küçük geçişlerle bağlanmışlar ve aynı isim altında işlem yapıyorlar. Dükkanların içleri ise  8 ayrı konsepti verecek şekilde tasarlanmış, her birinde birer de restoran ve ya café de bulunan şık mağazalar olmuşlar. Bu mağazayı gezip Brüksel şehir merkezine gidiyoruz. Arabamızı parkettiğimiz yere para ödemek zorunda kalmamış olduğumuza ayrıca mutluyuz.

18 Temmuz gecesi için Airbnb den Paris’te Thiasis bölgesinde bir daire ayarlamıştık. Akşam üzeri Brüksel’den ayrılıp Paris’e yola cıkıyoruz. Paris girişinde şiddetli bir yağışla karşılaşıyoruz, havanında kararması ile görüş mesafemiz cok düşüyor. Yol ışıklarının olmayışına bir de bizim ön farları gereğinden fazla yere doğru çevirmiş olmamız da ekleniyor. UK’de trafik akışına göre tasarlanmış aracımızdaki farları Avrupa’ya geçerken daha feribotta  değiştirmiştik, yani farların yönü aşağıya doğru idi ve sanırım biraz fazla kısmıştık. Bir ara durup hem bu ayarları yeniden yaptık hem de şoför değiştirdik, aracı artık Basri sürecekti. Brüksel’den yani kuzeyden geliyorduk, Parisin etrafından dolaşıp güneyine geçmemiz gerekti. Nihayet güneye geçtiğimizde de yağmurun bu tarafa hiç uğramamış olduğunu gördük ve hatta  yol ışıkları da vardı. Evi bulduk, iceri girdikten 10 dakika sonra hepimiz uyuyorduk. Uzun bir gun olmustu ve onumuzde daha cok vardi.

  1. Gün Cuma, 19 Temmuz:

Tam gün Paris’teyiz bugün.

Gezelim görelim listemiz Arda ve Beth’in listesinden farklı bu defa. Onlar tipik turistik yerleri görecekler mesela sabah 9 girişi için Versaille Sarayına bırakıyoruz. Oradan da Paris’e geçecekler. Biz de bu fırsatı değerlendirip EGA’dan arkadasim Didem’i ve ailesini evinde ziyaret ediyoruz. Bu sayede Paris’in Twyford’unu görmüş oluyoruz. Didem,sevgili eşi ve pırlanta gibi iki kızı ile beraber Paris’e yakın bir koyde oturuyor, yani tıpkı bizim Twyford ile Londra ilişkisi gibi. Trenle gidip gelebildiği ama keşmekeşinden uzak kalabildiği bir Paris. Sabah kahvemizi içip biz de kendi Parisimizi bulmak için Didem ve eşi Vincent’dan ayrılıyoruz.

Paris’te Les Marais bölgesinde Marché des Enfants-Rouges da yemeğimizi bir İtalyan lokantasında yiyoruz. Orecchiette Truffle  dedikleri trufle yagi ile yapilan ve makarnasi da kulak memesi şeklinde olan bu makarnaya bayıldım, Sonrasında yine aynı bölgede sokaklarda dolaşıyor ve gençlerin gelmesini bekliyoruz. Hava o kadar guzelki ne heykeli oldugunu çok bilmediğim bır anıtın önğndeki  banka oturduğumuzda, kafamı Basrinin dizlerine koyup, biraz uzanıyorum. Bir 10 dakika kadar kestirmişim sanırım. Yattığım yerden, gözümü actığımda yolun karşısında bir dükkanın üst katından bana bakan bu oyuncak panda ile kaşılaşıyorum. Kafenin üst penceresinden bakan bu kocaman panda bir kez daha hatırlatıyor arada bir kafayı kaldırıp yukarıyada bakmak lazım diye.

Derken gençler geliyor. Bu bölgede biraz daha mağazaları özellikle de Supreme, Nıke Lab gibi önünde sıraya girdiğin dükkanları dolaşıyoruz. Sonra Arda’nın isteği üzerine şehrin bir başka köşesine gidiyoruz. Pigalle denilen bu bölgede Arda’nın ilgisini çeken mekan basketbol ve Nike camiasında çok ünlü olan Pigalle Basketbol Sahası. Bu basketbol sahasi birkac girisimci tarafindan belediyeden özel izinle kiralanmis ve daha sonra da Nike ile yapilan anlasma sonucunda sahanın tabanını iyi seviyede basketbol oynanabilir hale getirilmis aslında üç binanın ortasında kalmış bir küçük arsa. Karsisinda da Pigalle basketbol magazasi var.  Mağaza ve saha kapanmadan yetisiyoruz ve hatta Arda 1 saat kadar basketbol oynamak, sahanin fikir babasi da gelince karsilikli maclar yapma imkani yakaliyor. Basri ve ben halimizden memnunuz, ülke bağımsız basketbol oynayabildiğini bunun için planlar yaptığını görmek bizi mutlu ediyor. Ama Beth için çok yeni bir durum bu neyseki şikayetçi görünmüyor.

19 Temmuz gecesini de Paris’te bu Airbnb’den tuttuğumuz dairede geçiriyoruz. Aksam saatinde trende bu daireye doğru giderken farkediyorum bir koca gün geçirdik Paris’te ama Seine nehrini görmedim diyorum Basri’ye. Ve bir kez daha ne istediğime dikkat etmem gerektiğini hatırlıyorum kısa sürede. Trenin bir süredir durduğu durağın aslında inmemiz gereken durak olduğunu farkeden ben Basri ve genclerin inmesini sağlıyorum ama ben kendim inmekte gecikiyorum ve tren hareket ediyor. Trenin bir sonraki durağında iner geri dönerim diyorum kendimce. Elimde telefonum var ama pili yok. Biliyorum Basri ve gencler benim dönüşümü bekleyecekler, panik yok yani. Trenden inip de geri dönüş yapabileceğim durağa varana kadar  geçtiğimiz yollar sanki uzadikca uzuyor, tren ilk durakta durmuyor ve ben nehri de görüyorum.

Bu arada 19 Temmuz gecesi Paris sokaklarında Cezayir ve Senegal asıllı halk Afrika kupası sonucunu kutlamak için hazırlık yapıyor. Maç bitip de kupa sahibini bulduğunda sokaklarda olmadığımız için şanslıyız.

Yarın il hedefimiz Akdeniz.. Fransiz Rivyerası neymiş bir gidip bakalım

Ağustos 2, 2019 Yazan: | bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, Hobbies, roadtrip2019summer, seyahat, Turkiye seyahatleri | , , , , , , | Yorum bırakın

Loom band çılgınlığı

Akşam saat 6 ama hava hala sıcak ve ben Arda’nın antreman yaptığı sahanın çevresinde yürüyüş yapmaya niyetliyim. Ancak son anda yanıma saç bandımı almadığımı hatırlıyorum. Çantanın içinde bu amaçla yapılmamış olsa da işe yarayacağını umduğum renkli loom band’den yapilmis bilekligi buluyorum. Ve gülümseyerek hatırlıyorum bunu bana geçtiğimiz yaz yaptığımız Ingiltere ziyaretimiz sırasında arkadaşım Anna’nın oğlu Alex vermisti 🙂 Evet dikkatlice, kopar mı diye korkaraktan saçım yerleştiriyorum ve onu orada unutuyorum. O kadar hafif ki..

Nedir bu loom band derseniz anlatayim.:

Loom Band renkli küçük ama gercekten küçük silikon halkaların birbiri içine geçirilerek bir çeşit örgü/ nakış tarzında bir bileklik haline getirilmesinden ibaret bir oyuncak. Sonradan öğreneceğim ki aslında sadece bileklik yapılmıyormuş hatta en son elbise yapıp eBay de satan bile varmış. Yani ben saç bandı yapmışım bişey değil.
Ingiltere ziyaretimizin ilk konularından olan bu ilginç oyuncaği kaldığımız sure boyunca kâh radyo programında kendi yaratıcısından, kâh kullanıcıları olan çocuklardan bol bol da ebeveynlerden dinledim. Yaratıcısı Malezya’dan Amerika’ya göç eden iki kız çocuğu babası bir mühendis,emniyet kemeri üreten bir firmada tasarım mühendisi imiş galiba. Neyse ilk olarak kendi cocukları icin bir elastik band oyuncak yapıyor. Ama sonra kızların arkadaşları, sonra onların arkadaşları derken işi ticarete dökmeye karar veriyor. Ancak tabii ilk yıllar da pek duyulmuyor falan. Amerika’yı bilmiyorum ama İngiltere’ye gelişi Yeni Zellanda’yi ziyaret eden Düşes Kate’in bir loom band bilezik takması ile oluyor ve tabii bir salgına dönüşüyor.

Kate Yeni Zellanda’ya Nisan ayinda gitmisti, Temmuz ayında Loom Band cilginligi  İngiltere’yi sallıyordu. Artık renk renk kutu kutu loom band alınıyormuş. İşin ilginç yanı loom band sadece kız çocukları ve ya belli bir yaş grubuna yönelik tipik oyuncaklardan değil. Her yaş cocuk ve hatta büyük yetişkin ellerinde bantlar birşeyler yapıyor. Hani tabiri caizse Lego tuğlaciklari gibi kullanılıyor.

Bence son 10 yılın en başarılı buluşu ödülü varsa buna verilmeli. Bir kere insanlar elektronik ortamda degil gercek fiziksel beceri konusturuyorlar. O birbirine denk görülen seçilen renk cümbüşü bir harika. Tasarı, yaratıcılık daha ne istersen var.Havaalaninda ucak bekleyen cocuklar vardi mesela onlerinde bir koca kutu gayet keyifle sabahin korunde bileklik yapiyorlardi.

Dubai’de henüz görmedim, Türkiye’ye ulaştı mı hiç bilmiyorum ama merak ediyorum nerden çıkacak diye.

IMG_3843

Eylül 23, 2014 Yazan: | Hobbies, zeynep'ce | , , , | Yorum bırakın

Gezi planını cocuk yaparsa

Arda’lı hayatın ilk yıllarında biz onu gezdirmiştik şimdilerde ise O bizi gezdiriyor.
Küçük yaşta cocukları olanlara hep diyorum, gezecekseniz simdi gezin, cocuk fikir beyan etmeye başlayınca ortalık karışıyor diye.
Mesela bizim seyahatlerde Arda 6 yaşına gelene kadar bizim dediğimiz yerlere gidilmiş, bizim listemizde görecek yerler görülmüştü. Tabii çocukla geziyoruz diye Tayland’da Singapor’da hayvanat bahçesi, Paris’te Disneyland vardı ama
ne zaman ki adam sporla ilgilenmeye başladı bunlar yetmez oldu.
6 yaşında tüm gun geçirdiğimiz Paris Disneyland çıkışında “..ama ben bugün hiç futbol oynayamadim!” diye hayiflanmasi sonucunda aldığımız top ile ertesi gun tüm Paris merkez parklarında futbol oynadık mesela. Romantik Paris’e yüz vermedik.
7 yaşında Atina’da bize tüm eski Yunan tarihi ve mitolojisini yılların deneyimli rehberi edasıyla anlattıktan sonra Akropolis karşısında sokakta futbol oynayan cocuklara karışmış, oyun sonunda bu adlarını bile bilmediği ve tek kelime dahi aynı dili konuşmadığı cocukları bir daha göremeyeceğim diye ağlamıştı.
O donemde arabamızda hep futbol topumuz vardı ve nerde bır yesıl alan görsek ınıp top oynuyorduk. Gerek kısa mesafe gerek uzun mesafe butun araba yolculuklarımızda durup top oynadığımız yetmezmıs gıbı Londra da  St. James Park’ta turistlerle de futbol oynamışlığı var.
O zamanlar futbolcuyduk sonra basketbol ile tanıştık ve artık en buyuk tutkumuz basketbol ve onun ile ilgili olan her şey. Artık basketbol topları fışkırıyor evden.
9 yaşındaydı aylar sonra memlekete gidiyoruz diye İstanbul’da arkadaşları toparlayalım dediğimiz de posta koydu. ” Siz masa basında oturup yiyip içeceksiniz biz çocuklar sıkılacağız” dedi buluşma basketbol maçına çevrildi, 25 aile çoluk çocuk basketbol maçı yaptık hatta küçük katılımcılara birer katılım sertifikası bile verdik. İşi ciddiye aldık yani.
Dost ziyaretine gittiğimiz Ankara’da, yazlığa diye gittiğimiz Ayvalık’ta
ve hatta cenazeye diye gittiğimiz Mersin’de kısaca herhangi biryerde kalışı 3 günden uzunsa sonunda kendine antrenman yapacak bir basketbol takımı bulmasına hiç girmiyorum bile.
Bu hafta New York’tayiz. 10 gun kalacağız.
Gelmeden once Yankee’s maçına bilet alınmıştı zaten. Ne ben ne de sevgili babamız Beyzbol ve American futbolunu bilmiyoruz, yaşadığımız ülkelerde de bilinmiyor. Bizim ki sadece meraktan öğrendi her iki oyunu da kurallar, takımlar, ünlü oyuncular..

Yankees Stadyumuna geldiğimizde yaşadığı sevinci görmek çok keyifliydi. Defalarca teşekkür etti getirdiğimiz için, aldığımız tişört için. Sayesinde hiç aklımızda yokken bir Home Run gormuş olduk, üstelik heyecanla yerimizden fırlayacak kadar durumu anlayarak.

Ah bir de Amerikan futbolu ve de NBA sezonu olsaydı..
NBA sezonuna yetişemedik ama heran tüm sokaklarında basketbol oynandığından emin olduğu bu sehirde bizim oğlan kendine katılacak bir antreman buldu tabii. Brooklyn’de bir parkta başlarında bir koç, zulada bir buzluk dolusu su şişesi ile basketbol oynayan çocuklara katıldı. Şimdi son 3 gündür antremana geliyoruz haftasonu turnuva varmis. New York gezi planı Brooklyn Sokak Basketbol kamp planına dondü.

20140724-085201-31921198.jpg

20140724-085202-31922173.jpg

20140724-085230-31950674.jpg

20140724-085255-31975762.jpg

20140724-085256-31976759.jpg

20140724-085254-31974955.jpg

20140724-085330-32010626.jpg

Temmuz 24, 2014 Yazan: | Arda's travel, bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, Hobbies | , , , , , | 1 Yorum

Kayak Hikayeleri 2013 Zürih

2012 Aralık ayında İsviçre’ye yaptığımız seyahatten hatırlarsanız eve döner dönmez 2013 yılı için rezervasyonumuzu yaptırmıştık. Seyahat tarihimiz yaklaşırken bizi aldı bir telaş. Hatırlarsanız ev sahiplerimiz Abi’m ve Fulya’cim bizi görmekten nasıl mutlu olacaklarını söylerken kış kayak döneminde gelmekte ısrarlı isek kayak yapmamızın iyi olacağını da ifade etmişlerdi, burada
son paragrafta bu onemli ifadeyi bulabilirsiniz.
Ben bu dileği ciddiye almış ve de snowboard yapmaya karar vermiştim, şimdi asıl iş Basri’yi bu konuya ikna etmek idi.
Basri ilk once kayak yerine Almancasını ilerletmeye niyetlendi. Ama özellikle Christmas gibi bir donemde kısıtlı bir süre de bu tip bir dil öğrenme/geliştirme çabasının maliyeti çok yüksek olacağından vazgeçti. Tam da bu donemde yılların snowboard ustaları Durmus ve Funda bize geldiler. Planlardan ya da daha dogru bir deyişle ödevimizden bahsedince bizimle birlikte ski/snowboard satan dükkana gelip tüm malzemeleri satın aldığımızdan emin olmadan bırakmadılar.
Böylece Ekim ayı itibariyle tüm ekipmanımız hazır idi ancak biz gercek snowboard olayından bihaberdik.
Bu arada Fulya bize ders ücretleri ve diğer detaylar hakkında bilgiler veriyor, biz hemen her gece nasıl yapsakta hazırlansak, İsviçre’de ki süreden maksimum yararlanabilsek diye çalışıyorduk. Ders almadan Alplere çıkmak ne büyük çılgınlık ise bir ozel
ders icin istenen ücretler de o kadar yıpratıcı idi. Bu arada bu dersleri dağa çıkmadan da alabiliyor olmalıyız diye yollar arayan Basri sonunda bize bi kapalı kayak merkezi buluyor ve hemen dersleri ayarlıyordu. Snozone denilen bu kapalı mekanda gercek kar üzerinde ilk snowboard denemelerimizi yaptık. Herşeyden once ozel botlari giymeyi,bu botları bord’un üstüne yerleştirmeyi ve de kayarak aşağıya inmeyi öğreneceğimiz 4 aşamalı derslere başladık. Her bir asama icin 1,5 saatlik dersler aldık. Çocukken düşmediğim kadar düştüm diyebilirim. O pamuk gibi duran karın yumuşak olduğunu saniyorsanız aldanıyorsunuz. Derslerin sonunda biri beni tokmakla dövmüş gibi hissediyordum.
Bu arada abimler de Zürih bölgesinde biz acemilere de uygun ama deneyimlileri de sıkmayacak pistler bulma yolunda her haftasonu kendilerini daglara attılar.
Sonunda yolculuk zamanı geldi ve 20 Aralık günü Zürih’e doğru yola çıktık.
Daha önceki rotanın aynısı olacak sekilde yol alırken ben Sat Nav ile inatlaştım ve kafası iyice karışan alet önümüzde hemen hemen 4 saat kala bize yol göstermekten vazgeçti. Yolun geri kalan kısmını eski konvansiyonel yollardan harita okuyarak aldık, paslanmamışım, mutluyum gururluyum.
Ctesi aksam üzeri Zürih’e vardık, pazar günü şehir türü yaptık ve Ptesi sabahı kendimizi pistte bulduk.
Kayak maceramızın bu aşamasinda bunny hill denilen kısa mesafe inişlerden yaptık. Amac büyük dağ havasına ortamına alışmak idi. Bu arada yeğenim Mert bana dönüşleri nasıl yapacağımı sabırla anlattı ama iş notlandirmaya gelince 2’den yukarı çıkamadım.
3. Gunün sonunda İsvicre Alplerinin deneyimli kayakçılarından Fulya bunny Hill’de oynamaktan vazgeçip zirveye çıkmamız gerektiğinde ısrar etti ve bizi dunyanın en guzel manzaralarını görebileceğimiz dağlara çıkardı.
Gerçekten de zirveden manzara o kadar güzeldi ki aşağıya indiğim de hissettiğim tüm kas ve eklem ağrılarına değmiş idi.
Kayakta zirveye beraber çıksan da herkes kendi beceri ve hızında aşağıya iniyor. Ama aşağıya inipte yemek masasında buluşulduğunda iniş sırasında başa gelenlerin anlatıldığı zaman alınan keyif aynı.
7 günlük ziyaretimizin 5 gununde kaydık. Abimin gecen sene bize boyle bir hedef vermiş olması sayesinde bu işe kalkışmıştık ve de başardık, bu seyahatimizden çok keyif aldık.
Ve de niyet ettik bu ekiple daha nice kayak tatili yapmaya.
Ev sahiplerimize yürekten tesekkur ediyoruz.

20131230-204331.jpg

20131230-204355.jpg

20131230-204422.jpg

Aralık 30, 2013 Yazan: | bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, Hobbies | , , | Yorum bırakın

Nurtopu gibi bir sitemiz oldu-Lulutata

Nurtopu gibi bir sitemiz oldu, www.lulutata.com

Geçtiğimiz Eylül ayında kuzenden bir mail aldım,” bir websitesi açacağım da senin blogda yazdıkların da benim bu websitesine uyuyor benim için de yazı yazar mısın acaba? ” diye soran bir email. Benim yazılarımın en büyük takipçilerinden zaten Özlem, yani alıcı gözle okuduğunu biliyorum, kayırmaca yok.
Eh ben bu fırsatı kaçırmadım tabii hemen atladım bu fikre. Yolladım bir yazı başladım beklemeye.
Sonra bir süre ses çıkmadı, çatladım tabii.
Zamanında önüme çıkan bu tip bir başka fırsatı acemilik, takipsizlik gibi sebeplerden kaçırmışım zaten kendime acaip sinirliyim o yüzden. Bu sefer de öyle olsun istemiyordum. Ama biliyorum kızın işi başından aşkın, kızdırmaya gelmez, al yazını da git derse ya!
Bir fırsat yaratıp bir yazı daha yolladım hani Kasım ayını kaçırdık Aralık ayı anlam ve önemine göre bir yazı yazdım istersen bunu koy şeklinde. Maksat durum nedir diye öğrenmek tabii, yazı bahane…
Neyse efendim sabreden derviş muradına erermis diyerekten biz de muradımıza erdik, aylardır beklediğimiz sitemiz, www.lulutata.com açıldı. Ve itiraf ediyorum beklediğimden çok daha detaylı, harika bir site olmuş.

Sitenin sahibi Özlem benim kuzenimin eşi olur, 4 yaşında bir oğlu bir de 1 yaşında kızı var, dünyalar tatlısı ikisi de. Anneyi oyalamak, meşgul tutmak icin türlü afacanlıklar peşindeler, ama işte annemiz yine de kendine ve de kendi için zaman ayırabilmiş, valla bravo!

Hepimizin aklında bir seyler yapmak var, yaptığımız işten zevk almak ya da zevk aldığımız işi yapmak en büyük hayalimiz. Cafe açanlar, kitap yazanlar, maşallah herkes yazar, herkes fotoğrafçı bu ara. Özlem’in de bir blogu var zaten kimin yok ki. Ama butun bunları ortak bir çatı altında toplamak, orada burada uçuşan bilgileri toparlayıp en uygun ve kolay hazmedilir yolla ilgiliye sunmak ayrı bişey, henüz herkesin harcı değil.
Merak ettim, anlat bana nasıl oldu da buraya kadar getirebildin diye sordum. Neyse ki mailde yaz demisim malum uluslarasi arasi roportaj biraz pahali olurdu. Elinden geldiğince yazıya dökmüş hatta sanki Oscar’ı kazandınız demişim gibi, emeği geçenlere teşekkür ettigi bir bölümü bile var. J
Eminim okudukca ah ben de yapacaktım diyeceğiniz türden bir hikaye Ozlem’in lulutata’ya kavusma hikayesi:

4 seneyi geçkindir bir homeoffice hayatım var. Efe’ye hamileyken aktif iş hayatıma ara verme kararı aldım. Ama hiçbir zaman da ‘ev hanımı’ olamadım. Şöyle ayaklarımı uzatıp dinlendiğim pek nadirdir. Önce yine başka bir iş kurdum, sigortacılık. Sıfırdan öğrendim, çok emek verdim, eğitimlerine gittim, sertifikalarını aldım. Hala da devam ediyorum. Bazen o iş bu iş derken yoruluyorum, bir azaltıma mı gitsem diyorum ama vazgecemiyorum bir yandan da Nerdeyse 2 senedir yine part-time’in da part-time’ı kayınpederimin yabancı ortaklı işinde hem pazarlama, hem insan kaynakları, aslında ne iş olsa yaparım tarzında işler yürüttüm. Çok şey öğrendim ondan, sayesinde paslanmadım tam tersine kendimi geliştirdim. ( kendine guven)

Ama bir türlü de asıl yapmak istediğim, hani şu ‘hobisini işe dönüştürme’ veya ‘işine aşkla bağlanma’ mertebesine de gelemedim. Sonra, bebeğimi emzirdiğim süre zarfında, elimden hiç düşmeyen akıllı telelefonum, internet merakım ve teknoloji bağımlılığım gece sabahın 5’inde aklıma bir şey düşürdü. Eren’e açtım hemen konuyu, ‘harika bir fikir yapalım bunu!’ dedi. Başlarda sadece beni geçiştiriyor sandım, yada gercekten öyleydi  ama benim 1-2 gün sonra bilgisayarda hazırladıgım ekran görüntülerini ve içerik planlarımı görünce, işin ciddi oldugunu o da bir kez daha idrak etti. Eren’imle başladı her şey, her zamanki gibi bana inandı, ‘yapalım bunu!’ dedi. (en yakinlarinin inanci ve destegi)

Eren’in cok güvendiği yazılımcı bir arkadaşına konuyu actık, o da fikri beğendi. Ve bir toplantı yaptık, 1-2 gün içinde bu işe başladık. Aylardan Mayıs idi! Sonrasında bakış açımızın birebir örtüştüğü ‘yazılım ekibi’; logomu tasarlayan dünya tatlısı Şuşu (şuşunun öyküsü); ‘Benim için yazı yazar mısın?’ dediğimde işini gücünü bırakıp, yazı hazırlayan yakınlarım ve arkadaşlarım (sen, Cüneyt amca, arkadaşlarım: canel, sosyal güve, denizdogatoprak); 9 ay 10 günlük hamileliğini bana her hafta uzun uzun yazan çocukluk arkadaşım; detaylara takıldığımda beni, her zaman olduğu gibi, hemen silkeleyip kurtaran canım kapkam; instagramdan tanıdığım ve hayatımda yeni bir sayfa açmama vesile olan, bana ilk ışığı yakan, sevgili Ülkü (fotografik hatıralar); dualarını hiç eksik etmeyenler… Daha buraya yazamadığım o kadar çok kişinin emeği var ki bu işte. Hepsine ne kadar teşekkür etsem az.

Her şey başından beri öyle yolunda gitti ki. Onun pozitifliğiyle güzel bir şey çıktı bence ortaya. Daha da gelişecek site. Sadece biran evvel açmak istedik artık. Geliştiriceğimiz kısımların hepsi şimdiden belli.

Hamilelik bitti, 3. bebeğim Lulutata dogdu ve asıl iş şimdi başlıyor!

Ozlem, doğru insanların nasıl olup da aynı zincirin birer halkası olarak bir araya geldiğine hala şaşırıyorum diyerek bitirmiş mesajini. Oysa ben artık hiç şaşırmıyorum diyerek cevap verdim; “Bu basit bir Karma olayi, sen hayattan, kimden ne isteyeceğini bildiğin surece istedigine ulasmak cok kolay”

PS: Aralık ayı yazımı Lulutata’ya verdim, ilginize ve bilginize sunulur.

20131218-195535.jpg

Aralık 18, 2013 Yazan: | Hobbies, zeynep'ce | , , , | Yorum bırakın

hobi edinme calismalari 1

Son zamanlarda araştırma halindeyim.
 
İngiltere’de yaşamaktan öğrenmem gereken neler var diye. Yani genel anlamda öğrenilen şeylerden; dil ve  yol yordam öğrenmekten bahsetmiyorum tabii.
 
Bu ülkedeki çalışma şartları insanlara iş haricinde de bir yaşam olduğunu hatırlatacak kadar rahat bir yapıda. gözlemlerimize göre hemen herkeste bir hobi var biraz arastırınca her ctesı-pazar futbol oynayan heryaştan insan buluyorsunuz sonra yürüyüş grupları ve de bisiklet grupları yüzme aktiviteleri uçurtma festivallerinde gösteri uçurtmaları uçurmak Kite*sörf hemen hemen aklınıza gelebilecek her türlü indoor outdoor aktivite  var bu ülkede.
 
Öncelikle Arda için birşeyler bulmaya çalıştık ve de futbol ve yüzme  konusunda baya ilerleme kaydettik. Tenis için uğraşılarımız sürüyor ama elde ettiğimiz iki spor dalı ve de kitap okumak bile yeterli aslında… eh tabii her başarılı Türk çocuğunun rüyası bisikletimiz de yenilendi fırsat buldukca kullanılmak üzere kapı önünde duruyor. Uçurtma festivallerinde ve de aklımıza gelen her anda uçurabilelim diye uçurtmamız da var…eh daha ne olsun di mi..
 
Ancak burada bir eksiklik oldu. Arda için bulunan bu hobilerin tek başına pekte yapılamadığını ve de paylaşma ihtiyacımız olduğunu gördük. arkadaşlar antremanlar turnuvalar olmadığı zamanda bu hobiler yapılabilmeli ve de zevk alınabilmeli değil mi yani hep kitap okunmaz   ki yanlızken… İş yine başa düştü
 
öncelikle Arda futbolu her gittiğimiz yerde oynayabilsin diye yanımıza top almaya başladık. Eh gittiğimiz yerlerden günün anlam ve önemine göre bir top daha aldığımız düşünülürse  şu anda arabada 6 top var (toplu taşımacılık) ve de Basri ile Arda için yol kenarındaki bir yeşil alanda 10*15 dakikalık antremanlar işten değil artık. Sonuç practise makes perfect ve de Ardanın futbolu gözle görülür şekilde ilerledi ve de en güzeli Arda ve Basri için bu çok önemli bir paylaşım oldu…Hatta geçen haftasonu Londraya giderken yanımıza su meyve ve top aldık ve St.James parkta bir Alman ve iki İspanyol cocuk ile maç yaptı Arda ve güzel olanı çocukların ortak noktasının sadece o top olması ve de aslında birbirlerine isimlerini bile söyleyemezken oyundaki başarlarını 40 yıllık dost gibi kutlamaları idi…
 
Sırada Anne ile yapılabilecek bir hobi bulma durumu vardı… Öncelikle tenis   oynamaya karar verdık ancak bu zaman isteyen bir uğraş ve de aslında futbol kadar rahatça   heran yapılabılcek bir     aktivite degil  tesis istiyor    bu da olayın doğallığını etkiliyor. Vazgeçmedik tabii ama yeterlı de gelmedı..
 
sonra yenı bır aktıvıte bulduk. Yani aslında yeni bir ilgi değil ama ne kadarda kolay yapılabileceğini farketmemişiz. Evet bu aktivitenin adı bisiklete binmek… canım bu nasıl birşey demeyin bu ülkede insanlar okullarına işlerine bisikletle gidiyorlar yaşlısı genci   herkes … Okullarda orta 1.sınıftan itbaren trafiğe bısikletle   çıkma eğitimi alıyor cocuklar ve de zaten yürüme mesafesinde olan okullarına bisiklet ile gidiyorlar….Bir süredir izliyordum bu durumu ama bir türlü harekete geçememiştim.
Geçen hafta bir gün burada bu bisikletçi ekipten bir arkadaşla bu bisiklet sürmenın püf noktalarını öğrenmeye karar verdim…
Görünüşe göre bisiklet sürmekten  zevk almak icin her türlü alet edevatınızn tam olması gerekıyor. Oyle bir  bisiklet uydurup binmece yok. Mesela  bu bisikletlerin mountain bike olanı var olmayanı var ikisi bir  arada hyrbid olanı varmış    herbirinde 18*21 vıtes varmıs,kask almak lazımmıs daha bırcok sey varmıs fuzulıden sandığım  bilimum aksesuar…
 
neyse sonuçta dün itibariyle bir bisiklette be aldım.
 
Bugün sabah    Arda ve ben 1 saatten uzun bir süre  bisiklet  sürdük. Benim  en büyük    problemim bisiklet oturağının rahatsızlığı olurdu. Oysa adamlar hemen herşeyi çözmüşler. Kadınlara ayrı erkeklere ayrı ergonomik ve anatomik
 yapıda oturak yapmıslar. Evet muhtemelen yarın sabah hamlamış  vücudum olucak ama bana uzun surelı sürüş keyfi yaratmış    olması yeterli….Sonra bu 21 tane vitesle ne yapacagim dedim/surunce anlarsin dediler gercekten de oyle oldu…
 
Tabii  ben bişikletı alıp eve getirmenın de bır dert olacagını dusunmustum  olmadı ve hatta ön tekeri takıp sökmek şeklinde bisikleti arabanın içinde taşıyabileceğim ortaya çıktı bu durumda arabanın bagaj kapağına bir tutamaç takmama gerek kalmadı.
 
 
Bu sabah Arda ile bisiklete bindik  ve   Dinton Pasteur  Parkında goletın etrafında 1 saatten uzun sürdük gölün etrafında zaman zaman durup doğayı hayvanları inceledik.
 
Harika bir aktivite oldu uzun vadede hedefimiz parklardan şehir merkezlerine geçebilmek vede mesela   basta  Salzburg u gittiğimiz yerleri biisklet ile gezmek…
 
 
şimdilik babamız yürüyüş yaptı ama en kısa zamanda ona da bisiklet alacağız…
 
İşin garip yanı biz bu hafta aslında Türkıye de olmalıydık ve de bu durumda ben bısıklet almamıs olacaktım. Bu hobiler üzerine yazdığım ilk yazıyı  da desteklıyor değil mı yani yaşadığın yerde tatilde de yaşıyorsan bi hobın  olabılıyor…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Ağustos 2, 2009 Yazan: | Hobbies | Yorum bırakın

hobi mi o ne?

Insanin cocugu olunca mi yoksa yaslaninca mi ya da belkide ikisde etkilidir, aile-cocuk iliskilerine daha bi cok dikkat ediyor. Yani hani derler ya anne olunca anlarsin diye,evet dogru anliyorsun ve de kendince yorumluyorsun.
 
Aslinda tek yaptigimiz sey arkadaslarimizla cocukluklarimiz,ogrenim hayatimizi,hobilerimizi konusmak.Ama tabi duramayip tespitler de de bulunuyoruz.Bu da Basri ve benim ozurumuz iste ille herseyi bir formule sokmak,neden sonuc ikilisne gore…Ne yapalimbiz de boyle olduk:))
 
Simdi su yasimiza kadar edindigimiz dostlarimizi kategorilere sokarsak yani iste liseden/universiteden/mahalleden/aileden/yurttan /isten diye olusur bu gruplar degil mi. Yanlis anlamayin onem sirasi degil bu,sadece dostu kazandigiiz tanistiginiz pekistirdiginiz yerlerden bahsediyorum.
Bizim bu gruplarda ki arkadaslarimizin hayattan beklentileri ve en basitinden hobileri uzerine bir inceleme yaptik.(akademik degil tabii) Ve gordukki  ailelerinin yaninda universiteyi okumus ve hele birde ekonomik sikinti cekmemis arkadaslarimizda daha cok hobi var.Ya da soyle diyelim dogal hayat /outdoor aktivite hobisi daha cok.Bu neden diye dusununce de soyle bir sonuca vardik: Biz gurbette okuyan ogrenciler icin okul tatili ne demekse aileleri yaninda okuyan arkadaslariiz icin oyle demek degil.Bizim icin tatil : memlekete gidip ailemizi gormek demekken onlar icin tatil: hobi tanimina uyan ihtiyaclarina gore bir surec gecirmek demek. Sonucta ayni yasta insanlar biraraya gelip konustuumuzda Dagciliktan,backpacking Avrupa turundan bahseden arkadaslarin hemen hepsi de ailelerinin yaninda okuyan arkadaslarimiz. Sizinle ayni sartlarda okurken onlar  hayatlarina bir de hobi katmayi basarmislar. Ne mtlu onlara degil mi? Ama yanlis anlasilmasin hobiler insanin icinde olurlar bunu biliyoruz yani herturlu imkani olupta hobi gelistirmemek yine sizin elinizde mesela benim tenis kortalarina baka baka tenis oynamadan gecirdigim 4. sezon olacak bu:((
 
Ailelerimizin nasil sorumluluklari oldugunu biliyoruz hatta Arda bey buyudukce daha iyi anliyoruz ama acaba herfirsatta sinav kagidini verdikten sonra solugu Mersin e giden ilk otobuste almaktansa acaba Ankara da kalip ta bir hobi edinmeye calissaydik,ya da bir ekstra birsey yapsaydik simdi daha mi farkli yerlerde olurduk?
 
Bilemiyorum ama bu son tespiti yapana kadar biz Arda nin da tipki anne ve babasi gibi okul hayatainin bir kisminda aileden uzakta kalmasi gerektigini dusunuyorduk. Cunku bize gore yatili okul cocugun kendine guveninin gelismeisnde etkili bir yer. Ama peki tatillerde yanimiza gelme zorunlulugu ne olacak? Yani cocuk bize mi gelecek daga mi timanacak, yoksa arkadaslari ile tren turuna mi cikacak? Ya da her firsatta yanimiza gelecek ve bu dediklerimi ypmak icin kendi cocugunun buyumesini mi bekliyecek?
Gelecekte ne olur,bu kucuk bey hangisini tercih eder bilmiyorum ama ben yatili okuldan herfirsata annemlerin yanina gitmekten cok mutluydum,aklima gelipte babamdan izin alsaydim muhtemelen bana zaten izin verirdi tura cikmak icin, yani ben birseyleri kacirdigimi dusunmuyorum.Ama ilerde cocuklarimizin bunu hissetmemeleri icin belki de onlarin sormayi akil edemedikleri seyleri sormayi biz akil edecegiz. Ve elimizden geldigince kendileri icin en iyi olacak sekilde ve yerdekendi isteklerine  ucmalarini saglayacagiz.
 
Ne diyeyim Annelerimizin ve Babalarimizin eline saglik bizlere de kolay gelsin…
 
Sevgiler…
Zeynep
 
 

Ocak 22, 2006 Yazan: | Hobbies | Yorum bırakın