Domates
Kantindeyim. Uzun olmasa da yine de var olan sıradayım.
Siparişimi verdim, hatta paramı da ödedim bekliyorum. Günün sabah erken saatine denk düşen, curcuna kalabalığı geçmiş aslında. Kantinde çalışanlardan sadece iki kişiyi görüyorum tezgah arkasında. Diğerleri içeride depo tarafında ya da yoğun geçen sabah dalgasından sonra hak edilmiş bir istirahat halinde, yani sigara içmek üzere dışarıda olmalılar.
Ben sadece bir küçük baget ekmek istedim hatta içine de domates dilimleri koyacaklar extra ücreti ile. İşte o domatesler olmasaydı gerek kalmayacaktı beklemeye. Araya girip, benim ekmeği verseniz de ben gitsem de denmiyor buralarda, sıranı bekleyeceksin. O kadar ki bu sıraya girme alışkanlığı sokakta öyle ayakta dursanız bir dükkanın önünde çok değil on dakikaya sıra oluşur yanınızda.
Beklerken benim ekmeğimi kim verecek acaba diye kendimce çaktırmadan izliyorum tezgah arkasındaki sakin ve ahenkli çalışmayı. İleride benim siparişimi alan kadın makineden bir tost çıkarıyor, demek servis sırası bana gelmemiş. Bir başka kadın önceden alınmış siparişlerin aromalı yulaf sütlü kahveli içeceklerini yapıyor. İçerden yeni çıkan bir tanesi elinde bir kocaman kutuyla bana doğru geliyormuş onu farkediyorum şimdi. Tezgah arkasında ilerliyor hala, ama fırın benim tarafımdaymış ona geliyormuş meğer. Elindeki kutuda patatesler varmış, yaklaşınca gördüm. Kumpir yapılacak öğlen müşterileri için belli ki. Tek tek alıp patatesleri diziyor fırın tepsisi içine. Onu izlerken Ankara’ya gidiyor hafızam. Yıllar öncesinden bir fotoğraf çıkıyor karşıma. Bir masa etrafında 8-10 kişiyiz. Çok ama çok genciz hepimiz. Üzerimde beyaz bir gömlek ve mavi angora yeleğim var, bir de kot pantolonum. O mavi yelek hala duruyormuş da annem elime tutuşturduydu geçtiğimiz kış sağolsun saklamış, eh ben de kullandım desem. 35 sene sonra. Fotoğrafta başka ne vardı diye bakıyorum daha bir dikkatli. Masada bir takım yiyecekler, elimizde de yemekleri sunmaya yarayacak tutaçlar. 1990’ların baharında, üniversite ilk yılında, Fakültenin kermesi olmalı. Nasıl da heves etmiştik bir masadada biz satalım bir şeyler diye. Hepimizin yurtta kalıyor oluşumuzu engelden saymamış, hatta en kolayından kumpir yapıp satarız diye de olayı hafife almıştık. Kıtır vardı Tunalıhilmi‘de, sanırım ilk defa kumpir orada yemiştim. Görmüşüz ya patates fırınlanıyor, sonra da işte içine biraz yağ biraz peynir, üzerinede ne sos istersen koyuyorsun. Çözdük biz bu işi diyoruz. Hem ne kadar zor olabilirki. Tek bir sorun var diye düşünüyoruz, patatesleri nerede pişireceğiz konusu. Onuda gider, Kıtır’dan alırız diye üzerinde çok da tasalanmadan karar vermişiz. Kaça aldıkta kaça satacağız detayına girdik mi, tüm bunları bir peçeteye yazdık mı hatırlamıyorsam da sohbet sırasında çok keyiflice çözdüğümüz heyecanlı operasyon için gün geldiğinde yaşadıklarımız tabii ki çok başka. En basitinden kermeste satışların başlama saati 11:30 olarak belirlenmiş ya sabah erkenden gittik biz TunaliHilmi’ye orada bir aksaklık yok. Ama Kıtır’ın elemanları bize daha açılmamış gözlerle bakmışlardı ne işi var bunların bu saatte burada diye. Sanırım o zamanlar sabah kahvaltısı falan da vermiyorlardı ki hazırda hiçbir şey yoktu mekanda. Adamların orada olması bile tesadüf eseri gibiydi, öyle anlamsız alakasız bakmışlardı bize. Rica minnet fırını açtırdık o saatte açmıyorlarmış meğer, ısındı bir zahmet fırın, sonra da patatesler atıldı içine. Bu aşama tahminimizden daha uzun sürmüştü, pişmelerini beklememiz de cabası. Sonra da taksi ile gitmiştik Hacettepe’ye Sıhhiye kampüsüne. Allah’ım biz ne biçim hesaplamıştık bu işlemleri, alacağız satacağız hop olacak diye. Ne salaklık ne saflık. Fotoğrafta hepimiz gülüyoruz ama bir daha da yapmamaya yemin etmişiz o ayrı.
Bu arada kadın patatesleri koymayı bitirince fırının kapağını kapatıyor benim de anılarıma açılan kapağı kapatıp gerçek hayata dönmem gerekiyor. Kermesdeki masa etrafında çektirdiğimiz fotoğrafımızı da yerine koyuyorum. Hatırladığım kişilerden başka kimler vardı acaba orada diye bir ara fotoğrafın aslını da bulsam keşke.
Tezgah arkasındaki kadınla göz göze geliyoruz şimdi.
Size servis yapıldı mı diye soruyor, evet evet diyorum paramı ödemiştim sadece ekmek ve domates istiyorum. Ben bir iki dilim domates koyar herhalde demiştim, sağolsun en incesinden üç dilim yerleştiriyor ekmeğin içine. Teşekkür ediyorum bageti elime tutuşturduğunda, çıkıyorum kantinden.
Evden getirdiğim beyaz peynirimle domatesli ekmeğimi buluşturmak için koridoru bir çırpıda geçiyorum. Yok canım aç olmamla hiç alakası yok bu hızlı yürümenin. Koridorun diğer ucunda şirket çalışanlarına ayrılmış, mutfak tabir edilen ama aslında sadece alt kısmına üç tane tezgahaltı buzdolabının, üzerine de iki orta boyu mikrodalga fırın yerleştirilmiş bir tezgahdan ibaret odacıktayım şimdi. Bir de çay kahve yapacaksan diye sıcak su veren bir cihaz var tezgahta, yanına lavabo konulmuş bir de. Kupadaki sallama çay poşeti ile çay yapmak için sıcak suyu dolduruyorum. Buzdolabından çıkardığım saklama kabındaki peyniride ekmeğin içine domateslerin yanına koydum. Ofise geri dönebilirim. Masa başında yiyeceğim sandevicimi, beklerken yeterince zaman kaybettim emailler beni bekler.
Yarın mavi yeleğimi giysem mi?
Sadece ayak izinizi bırakabilirsiniz.
Yer yeşilli sarılı bir çayır. Üzerimizde bulutsuz en mavisinden gökyüzü. Yol boyu hem gidiş hem geliş yönünde gruplar halinde yürüyenlere katılmışız. Manzaranın muhteşemliği tepemizde parlayan güneşin bizi rahatsız etmesine izin vermiyor sanki.
Bugün yürüdüğümüz yer bölgedeki çiftlikler tarafından mera olarak kullanılıyor. Dünyanın bu yöresinde sadece ayak izini bırakacağından eminsen çiftlik sahipleri ekili tarlanın kenarından ve ya hayvanlarının otladığı meradan edeplice yürüyerek geçmene izin veriyorlar. Ekinleri ezmeden, inekleri koyunları rahatsız etmeden yürüyüp gidiyorsun. Köpekli gezenler için mesela özellikle uyarılar oluyor, tasmasız geçmeyin diye.
Yürüyüş boyunca öbek öbek gruplar halinde meraya yayılmış hayvanları görüyoruz. Gözlerinden huzur, vücutlarından sağlık fışkıran inekler daha düz alanları almışlar , ilerde yamaca doğru beyaz çakıltaşı gibi görünenler de koyunlar aslında. Biz pek akıllı insanlara göre onlar düşünmüyormuş ya, her gün önlerinden geçen bu iki ayaklı yaratıkları izlerken, akıllarından ne geçiyor diye onların yerine ben düşünüyorum. Mesela hep aynı insanlar diyorlar mıdır bizim için yoksa farkımızı görebiliyorlar mıdır. İddiaya giriyorlar mıdır acaba, bugün kaç tane şapkalı geçecek, ya da kaçı kısa boylu, insancası çocuk, olacak diye.
İrlanda’da arabamızla yaptığımız seyahatin batı kıyılarına düşen günlerindeyiz. Dört bir yanında, gidip kendi gözlerimle görmeden tahayyül edemediğim bir med-cezir ilişkisi yaşıyor okyanus ile. Seyahatimizin ilk gününde bizi şaşkına uğratmıştı ne yalan söyleyeyim. Yol boyunca kenardan size eşlik ederken bataklık hissi veren alanlar zamanı gelince, su seviyesinin yükselmesi ile yerine göre bir dere, ya da denizine kavuşmuş marina olacak ve sizi bu hali bile büyüleyen yeşili bol manzaraya su mavisinin tonları da katılacak sabredin. Marinada karaya oturmuş gibi duran irili ufaklı tekneler diplerini yalayan su dalgaları ile salınacaklar. İşleyişini anlayınca ve de kabullenince huzur veren bir döngü.
Bu, yaşamın bir parçası olmuş ilişki sonucu adanın çevresinde geniş kumsalların yanısıra deli dalgaların yarattığı, fantastik filmlere arka plan olmayı haketmiş ve hatta ilham olmuş bile diyebileceğim ürkütücü yar ve uçurumlar oluşmuş. Aralara da insanlar yerleşmişler. Bugun seyahat rotamız bizi pek ünlü , Cliffs of Moher diye bilinen yarların üzerindeki bir meraya getiriyor. İlle de bu manzarayı ben de görmeliyim diyen insanlar için lütfen ayrılmış daracık patikadan yürüyoruz, meranın asıl ve asil sahipleri ineklere saygıda kusur etmeyerek.
Meranın yayıldığı yarın açık kenarındaki uçurumun dibinde okyanus var. Yarı oluşturan kayalık yapı Pamukkale’nin travertenlerinin havuzlarını andırıyor. Ama burada kayalar koyu siyah renkteler. Dalgaların bıraktığı minik göllenmelerde kuşlar toplaşmış, hamam sefası yapıyor gibiler.
Patikanın bir yanına insanlar okuyup anlasınlar da dikkatli olsunlar düşmesinler, kurtarma ekiplerine gereksiz iş çıkarmasınlar diye uyarıcı tabelalar konmuş.
Ya peki bu hayvanları koruyan nedir diye düşünmeden edemiyorum. Meranın sahibi insanın rolü burada ortaya çıkıyor. Belli ki biraz da deneme yanılma ile gitmişler. Tahta çit yapmışlar önce ama yetmemiş olmalı ki onları durdurmaya, birde elektrikli hat geçmişler çitlerin üzerine. Açık havada, o en sessiz anda duyulan çıtır çıtır çıt sesi o elektrikli tellerden geliyor. Acaba kendilerinin korunmakta olduğunumu yoksa bir hapiste olduklarınımı düşünüyorlardır dünyanın en güzel manzarasına sahip bu inekler.
Dikkatli adımlarla, manzaraya hiç bir fotoğrafın hakettiğini veremeyeceğimizden gayet emin, hiç değilse içimize çekerek yürüyoruz. İlerde yamaç tarafında bir başka grup inek daha görüyorum. Onlar biraz daha geride kalmaya karar vermişler sanki demeye kalmadan bir hareketlenme oluyor ve koşmaya başlıyorlar. Demek onları da heyecanlandıran bir şeyler olabiliyormuş. Koştukları yönde elinde bir kova olan bir adam var. Ama hedefi inekler değil atlar aslında. Atları böylece yeni farkediyoruz. İnekler çağrının kendileri için olmadığını bir şekilde anlıyorlar ve duruyorlar. Herkes yerini biliyor köşesine çekiliyor, inatlaşma yok, açgözlülük hiç yok. Belli ki onların kovası ya da insanı başka.
Bu arada en az on tane at adamın çevresini sardılar bile. Mutlu bir kavuşma yaşanıyor gibi bir halleri var. Adam nerdeyse kayboluyor aralarında ama sanki bir şey bekleniyor gibi hissediyorum. Bakınıyorum etrafa, uzaklara, ne olabilir diye. Uçuruma daha yakın olan kısımda aradığımı buluyorum. Bir çocuk görüyorum, çok değil onlu yaşlarının başlarında bir çocuk bu. Yerinde yükselebildiği kadar havaya zıplayıp el kol hareketleri yaparak yönlerini değiştirmeye çalıştığı iki at daha varmış meğer o tarafta. Onları diğerlerinin yanına gitmeleri için ikna etmeye çabalıyor, belli ki çok açılmışlar. Neden sonra onlar da bir koşu diğerlerine katılıyorlar. Peşlerinden de çocuk koşuyor. Ekip tamamlanınca adam atların arasından çıkıyor ve meranın içlerine doğru yürümeye başlıyor. Atlar sakince onu takip ediyor. Insan eli doğaya değiyor ama bozmayabiliyor isterse.
Kayalık yar ne kadar sağlam görünse de yıllardır dalgalarla boğuşmaktan yorgun düşen bölgelerinin çökme riski var. Bu yüzden de bazı bölgeler artık insan erişimine kapatılmış. İzin verilen en uzak noktaya gidip dönüyoruz. Manzara gerçekten müthiş.
Dönüş yolunda denizi daha çok izliyorum. Uzaklarda irili ufaklı başka adalar ve onlara yolcu taşıyan tekneler gelip geçiyor.
Denize bakarken karadaki bir direk dikkatimi çekiyor. Üzerinde bir kuş var bana bakıyor sanki. Dürbünüm olmadığı için çok üzgünüm. O direk üzerindeki kuşu daha net görebilmeyi isterdim. Kuzey denizlerinin ünlü denizpapağanı Puffin olabilir mi diye telefonumun kamerasından görmeye çalışıyorum ama nafile. Net göremesem de ben onu farkedeyim diye kendince en güvenli mesafeden bana bakan başka ne olabilir ki. Ben Puffin olsun istiyorum.
Puffin gördüm ben diye de heyecanlanıyorum hatta.

Eskiler alırım
İngiltere’de eskiciler ne diye bağırarak geziyorlar diye soruyor İngilizce dersi verdiğim 3.sınıf öğrencim, öğrendiğimiz kelime eski kelimesi olunca.
Old kelimesi Türkçe’de eski demektir, demişim dersimizin bir yerinde, sorunuz var mı aşamasına geçince gelen ilk sorumuz olmuş bu soru. Eskiciler ne diye bağırarak geziyorlar?
Oğlumla üç dört yaşlarında iken yaptığımız benzer bir konuşmada da benim anneannem için o eski o yüzden yavaş gidiyor yorumu gelmişti mesela.
Bir kelimenin çocuk kafasında nereye tekabül edeceğini, bu afacan öğrencimin hayalinde neden eski deyince eskicileri düşündüğünü bilemiyorum tabii ama cevaben ona İngiltere’de eskici yok ki dedim, sonra derse devam ettik ama beni aldı bir düşünce.
Yani bir bakıma eskici var tabii ama öyle sokaklarda gezen,
eskiler alırım h-aaaanııııımmm
diye bir yandan bağırarak bir yandan da önündeki yıllanmış belki de taşınacaklarından da daha da eski bir el arabasını ittirerek, sokak sokak dolaşan adamlar yok. İnsanlar elden çıkartmak istedikleri eski eşya ve kıyafetlerini belirli yerlere yerleştirilmiş giysi kumbaralarına atıyorlar ya da ikinci el malzeme satan yerlere direk veriyorlar. Karşılığında öyle plastik leğen, mandal falan da almıyorlar.
Oysa benim de çocukluğumun sesleri değil miydi eski alan eskiciler ile sebze meyve, su, süt ve hatta tüp satan seyyar satıcılar.
domateees, biber, patlıcannnn...
Sepetler sarkıtılır ya da kendisi bizzat iner alırdı anneler. Hatırlarım mevsimine göre patates ve ya kavun aldığımız bir amca vardı mesela, istisnasız bizim eve, ta 4. kata çıkardı. Asansörsüz apartmanlardaydık ama hiç problem yoktu Ankara’da Emek mahallesi 83.sokaktaki daireye kucağı dolu dolu çıkardı.
Annen alırdı evde olsaydı! der bırakırdı, param yok desende, haftaya verirsiniz der giderdi. Orası kesindi haftaya yine gelecekti.
Seyyar satıcılardan sonra aklıma gelen sokak seslerinde küçük kamyonlarında tangur tungur sesler çıkartarak gürültülü bir şekilde biz geldikkk diye mahalleye haber veren tüpgaz satıcıları var. Bu sesleri boş tüpleri birbirine vurarak, ya da ellerindeki bir metal parçası ile bateri çalıyormuş gibi üzerlerine çarparak çıkartırlardı. Hatta dolusu ile değiştirdiği boş tüpü tekrar kamyona karpuz atar gibi atanlar da olurdu. İyi patlamamışız diyorum şimdi düşünüyorumda. Gerçi onlar yeni dolu tüpü taktığı zamanda bir gaz kaçağı var mı yok mu diye çakmağını çakarak bakarlardı. Biz de onlara bakardık. Tehlikesini onlar da bilirdi şüphesiz ama bu, bana bir şey olmazlara giden kendine güven midir yoksa kaderde varsa patlarız inancı mıdır bilemiyorum. Sonraları teknolojiden yararlanarak şarkılar falan çalmaya başladılardı hatta.
Ay-gaaazzz….tirinirim
Bu saydığım sokak sesleri Türkiyemin tüm sokaklarında duyulabilecek seslerden idi. Sütçüsü , yoğurtçusu, bidon su satıcısı, eskicisi hurdacısı, sebzecisi derken baya şenlikliydi bizim sokaklar seyyar alıcı ve satıcıları ile. Bir tek aşıcısı geçmedi ki Metin Akpınar aşıcı geldiiii hanıımmm diye seslenebilsin.
Sadece o şehre özel sesler de vardı.
Merzifon’da yaşadığımız ev askeri garnizona yakın olunca sabah ve akşam talimden dönen erlerin tempolu yürüyüş sesleri vardı mesela. Gün içinde ise faytonları çeken yorgun atların nal sesleri.
Eskişehir’de özellikle de şehir merkezinde iseniz şehrin olağan araç seslerine, kalkışlarından çok kısa süre içinde ses duvarını kırdıkları için pek bir yaygara çıkaran jetlerin sesleri karışırdı. 1. Ana Jet Üssünün şehire çok yakın olması sebebiyle talim uçuşu yapan tüm jetler şehrin üzerinden geçerdi. Ses duvarını geçen hem de bir değil iki jetin beraber olduğu bu uçuşların yarattığı gürültü sırasında sınıflarda ders kesilir, yolda karşılaşmış ayaküstü yapılan dedikodulara ara verilir, beklenir, kendi konuştuğunu duyabileceğin ortam sağlanınca kaldığın yerden devam edilirdi. İlk anlarda resmen ürkerdim, sonrasında alışıyormuş insan. Tıpkı nasıl önce şimşek sonra gök gürültüsü oluyorsa, havada iki jet böyle burunlarını dikmiş uçuyorlar diye gördüysen bekle gümbürtüsü de gelir birazdan durumu yani.
Bölgesine göre olan seslerden biri de bozacılara ait-miş! Soğuk kış gecelerinde duyulan Boooo zaaaaaaaaa çağrısı. Eskişehir’de Ankara’da ve İstanbul’da yani hemen hemen yaşadığım heryerde duyunca bu sesin bölgesel olabileceğini hiç düşünmemişim. Mevsimseldi evet çünkü boza kış aylarının içeceği idi, soğuk içilse de ama işte meğer şehirlere özelmiş, öyle her şehirde yokmuş. Ankara’da öğrenci evimizde bir akşam Antalya’lı ev arkadaşım sokaktan gelen nara gibi ama kaba olmayan, melodili sesi oyun oynayan çocuklardan sanmıştıda gecenin bir yarısında ne yapar bu çocuklar diye sormuştu, hem bilmediğine şaşırmış hem de gülmüştük geçen kişinin bozacı olduğunu öğrenince yaşadığı şaşkınlığa. Oysa bozayı bilmeyince bozacıyı da bilemezdin tabii.
Sonra çıktım geldim başka ülkelere şehirlere.
Dubai’de sokak sesi duymadım mı acaba diyeceğim ama sanırım Dubai’den aklımda kalan sesler klimaların bitmek tükenmek bilmeyen homurtuları olacak. Gerek araç içinde ve araç dışında, gerekse ev içi ya da evler arasında yaptığım yürüyüşlerde hep o klima sesi. Ülkenin gerçek halkının yaşadığı yerlerde varmıştır muhakkak kendilerine özgü sesleri ama onların içine giremeyince seslerini de duyamamış olduk. Ezanı çok sakin, dingin bir şekilde okuduklarını ve namazında yine aynı şekilde dışarıdan duyulacak şekilde kılındığını hatırlıyorum bak.
İngiltere’de büyük şehirde oturmadık, kendi halinde mutlu mesut bir köy bizimkisi. Köy dediğime bakmayın, 6 restoran, biri büyük iki süpermarket, 3 diş kliniği, 3 cafesi olan bir yer ama içinde yaşayanlar için hala bir küçük köy. Heathrow’un yoğunluğuna göre inmekte olan uçakları biraz daha dolaşsınlar diye hava sahamıza yolladığı zamanlar haricinde genelde sessiz olan bu köyde oldukça hareketli bir tren istasyonu var mesela. Londra’yı ülkenin batısına bağlayan ana hat geçer. Köyün sakinleri arasında bu trenlerin tiplerini, geçiş saatlerini dakikası dakikasına takip edenler de var. Tren düdüğünden bilirler hangi model, nereye gitmekte falan. Yan dal hattı olan Henley on Thames trenleri ise tam bizim evin arkasından geçer. Normal ana hattan hızlı trenler geçerken bizim hat baya baya tıngır mıngır giden trenlere hizmet eder. Bu tren seslerinden bir de Etimesgut’ta doğduğum evdede duyarmışız, ve ben hep sabahın o ilk treni ile uyanırmışım. Uykusuz ve yorgun annem için o dönemlerde öyle gelmese de oldukça sakinleştiren dinlendirici bir ses itiraf etmeliyim.
Sonbahar, kış ve nihayet ilkbahar derken sadece 8 ay kadar yaşadığımız Amsterdam şehrinden, bana bu evi hatırlatacak olan sokak sesi ne olabilir ki desem sanırım incecikten bir tıngırtı halinde, küçük metal parçalarının birbirine çarpması ile oluşan kendine has ritmi ile oturduğumuz evin ev sahibesinin balkonda asılı bırakmış olduğu rüzgar gülünün sesi olacak. Amsterdam rüzgarlı şehir nitekim.
Bir kelimenin hatırlattıkları, nerden nereye gittim geldim. Olur mu size de?
Her bir sesin kelimenin çağrıştırdıkları, hafızanın içinde oradan oraya zıplayan hatıralar, yoksa yaşlanmak dedikleri bu mu?
Bu bence olsa olsa yaşanmışlıktır ya sizce?

İsmin Halleri – (de hali)

Mayıs ayında bir Cuma günü sabah 6:30 suları ve ben Beşiktaş’tayım. Çok değil iki saat kadar önce İstanbul havalimanına inmiştim. Pasaport kontrolü de çabuk olmustu nispeten. Nedense koşa koş çıkmak istemedim ve bir çay içimlik süre sonunda, havaalanındaki gelen yolcuları bekleme salonunda bulunan Simit Sarayından kalkıp Havaist durağına gittim ve beni Beşiktaş’a götürecek olan Taksim otobüsüne bindim. 1-1,5 saatte Beşiktaş’a gelir gibi bir not vardı internette ama henüz hareket başlamamıştı benim yönümde, trafik yoktu ve işte yarım saatte geldim bile.
Çöpçüler ve ben vardık Beşiktaş Çarşısı’nda..Kediler, köpekler ve hatta martılar bile uyanamamıştı sanki. Beşiktaş Çarşıdan, Ortabahçe caddesine, oradan da Şair Nedim caddesini de geçip son sokağa döndüm ve rampayı tırmandım, kafamda annem bu yokuştan çıkabilir inşallah düşüncesiyle. Pembe boyalı, çıkma pencereli apartmanın önüne geldim. Ah burada da 10 basamaklı bir merdiven varmıştı bak unutmuşum bunu da, anneme zor olacak. Dış kapının şifresini buldum en son yolladığım mesajlardan ve girdim binaya. Dönerek çıkan merdiveni de çıktım, etti mi 20 basamak derken geldim dairenin önüne. Anahtarımla açtım ve işteee, evdeyim.
İngilizcedeki “home away home” durumundayım tabiri caiz ise.
Burada beni bekleyen kutularımın düzensizliği ve hatta benden çok daha sık ve düzenli aralıklarla gelen diğer kullanıcılarının varlığı bile bu evdeyim hissini sarsamadı diyebilirim.
Odalarda şöyle bir dolandım. Yüzümde bi gülümseme..
Eve gelirken ara sokaktaki fırından aldığım simitin yanına peynir olsaymış keşke derken buzdolabında peynir ve zeytin varmış meğer, nasıl da lezzetli geliyorlar her biri ayrı ayrı.
Kahvaltımı bitirip küçük odada, daireye girdikleri günden ki Ocak ayı ortalarında bir gün idi, 5 aydan beri ilk konuldukları pozisyonda beklemekte olan kutulara dalıyorum.
Dışından bakıp içinde ne var tahmin etmeye çalışıyorum.. bir bulduğum diğeri nerde acaba sorusunu getiriyor aklıma. İçlerinden çıkanları yerleştirirken evin diğer kullanıcı grubunu da düşünmem özellikle ortalıkta minik yeğenlerimi tehlikeye sokacak bir şey olmamasına özen göstermem gerekiyor.
İlk iş kitapları yerleştirmek oluyor aç aç bitmeyen kutulardan habire kitap çıktıkça. Ben onları salondaki raflara yerleştiriyorum gayet mutluyum, şu anda istediğim gibi dizemiyorum, düzeltemiyorum ama kutudan çıkan her bir kitabı ay bu da burdaymış diyerek kapılarda karşıladığın değerli bir misafir gibi raftaki yerine buyur ediyorum. Nerdeyse ayağına terlik arkasına yastık vereceğim.
Çalan telefonla farkediyorum ki iki saattir odalar ve kutular arası dolanıyormuşum. Günün hatta gecenin uzun olacağını hatırlatan bu konuşmadan sonra biraz uyumam gerektiğini kabul ediyorum ve gidip sekiz aydır yatmadığım yatağıma uzanıyorum ve hemen uykuya dalıyorum. Yolda geçen gecenin yorgunluğunu alacak iki saatlik uyku sonrası ev dışındaki hayata karışıyorum. Gelmemi bekleyen dostlarımla geçirilen ilk gün, gelsinler diye beklediklerime kavuştuğum gece ile sonlanıyor.
Cumartesi sabahı yeniden bir heves, bu sefer annem de benimle tekrar kutulara giriyorum. Önceki gece sağolsun canım arkadaşımın arabası ile evin önüne kadar gelince annem sadece merdivenleri çıkmak durumunda kalmıştı. Yokuşları henüz farketmedi.
Bu sabah ki kutulardan ki uzerine toparlarken yazmış olduğum için bilerek seçmemden de kaynaklı tabii, çarşaf nevresim takımları havlular çıkıyor ve hemen yerleştiriliyorlar annemin de yardımı ile. Bildiniz, tabii ki yardımcıya göre kutu açıyorum, bunca yılın tecrübesi diyelim 😉
Sonra bütün gün ev yerleştirmekle uğraşamayacağımiz ve İstanbul’u gezmek gibi daha önemli ve zevkli işlerimiz olduğunu hatırlayıp dışarı çıkıyoruz.
Gece geç saatlerde tekrar eve geldiğimizde ben kendimi tutamayıp yatmadan önce bir kutuyu daha açıyorum ve içinden yine kitaplar çıkıyor tabii. Ama bu sefer sabah onu şuraya, bunu buraya koyalım diye yardım eden annem, yine bir kitap kutusu açmakta ve çıkan kitapları da mutlu mesut raflara yerleştirmekte olduğumu görünce dayanamıyor,
Öncelikli mi bu kitaplar şimdi, ben olsam açtığım kutuda kitap varsa kenara koyarım diğer daha önemlileri açarım diye söyleniyor.
Benden cevap tabii ki,
bunlar bence oldukca da önemliler çünkü ben kendimi evde hissediyorum kitaplarını bulunca, dizince yerleştirince..
Oldukça anlamsız geliyor bu cümlem anneme. Ben de uzatmıyorum akşam saati ve uyku düzenine geçiliyor.
Ama uykuya geçmek yerine beni alıyor bir düşünce..
Nedir bu evime geldim halleri.. İsmin
e hali, de hali gibi Zeynep’in evde hatta daha da derini, evimdeyim hali.
Yıllar önce yurttan çıkıp öğrenci evine geçtiğimde odamı yerleştirip duşumu almış ve elimde bir kupa Nescafé Gold ve bir adet gofret, ülker Çokonat ya da çikolatalı gofret olmalı, ile odamdaki koltuğa oturup hissettiğim duygu idi işte o ilk evimdeyim, Zeynep’in evimdeyim hali. Gofretten miydi kahve miydi, o koltukta oturmak mıydı yoksa odanın her köşesinde bana ait oluşunun verdiği ferahlık rahatlık mıydı bana o evimde hissini uyandıran şey.
Şimdi yazarken düşünüyorum da yaşım o sırada 20-21 olmalı ve ilk defa bir odam var kendime ait. Üstelik her bir eşyasını, sandalyesini yatağını somyesini, dolabını perdesini masasını koltuğunu işte artık her ne varsa ben almışım, seçmişim, taşımışım. Eve almak dediğim tabii ki finansal kısmını fiyatını ödeyen babam sağ olsun, ama ben seçmişim, benim kararım, ne alınacak, ne olacak, nasıl olacak, nereye konacak, bu evimdeyim hissi bu sahiplenmeden mi çıkıyor acaba?
Oysa yine üniversite yıllarında bir sabah Ankara’ya Konya asfaltı‘ndan giriş yapan Mersin Seyahat otobüsünde yine Mersin ziyareti dönüşünde hissettiğim eve geldim hissi neydi peki? Sahiplenmek olamaz, yurtta kalıyordum ve sahip olduklarım kıyafetten, ders kitap defter notlar ve malzemelerinden öteye geçmiyordu, öyleyse o zamanki evdeyim hissi olsa olsa özgürlük ile tanımlanabilirdi.
Üniversite beşinci sınıfta artık evlendiğimizi de düşünürsek, bir gün okul sonrası anahtarla kapıyı açıp girdiğimde hissettiğim evdeyim hissinde bu özgürlük ve sahiplenme değil de daha çok o gün dairede bulduğum, yorgun argın eve gelmiş uzatmaları oynayan diş hekimliği öğrencisine ilaç gibi gelen huzur muydu?
Amsterdam’daki dairenin siyah boyalı duvarına astığım dünya haritası neden önemliydi peki..ve işte aradan geçen 2 yıl sonunda o haritanın olmadığı evde de mutlu olabiliyorum. Ama Amsterdam’da bıraktığım koltuklarımı da ayrı bir özlüyorum.
İlginç bir his bu evdeyim duygusu bendeki.. nerde neden çıkıveriyor ortaya bilmiyorum.. size de oluyor mu?
Çın Sabah
Dün gece sanırım gecenin bir vaktiydi artık yatayım dediğimde tam emin değilim ama gece yarısını geçeli çok da olmamıştı.
Birkaç gündür hastayım yatak döşek yatıracak türden değil ama uykunun kalitesini etkileyenlerden. Yatmadan önce bir de film seyretmiştim. Eskilerden bir film idi, Al Pacino ve Robert de Niro’nun oynadığı, adı Heat. Filmin bir sahnesinde biri büyük vurgunlar yapan müzmin bekar hırsız diğeri de onlar gibilerini yakalamaktan kendi evinde düzen kalmamış hatta üçüncü evliliğinde de zor donemden geçmekte olan hırslı dedektif oturup, kahve içip sohbet ettiler ne olacak bizim bu halimiz şeklinde. Klasik hırsız dedektif filmi gibi olsa da bu sahnesi ile pek insancıl pek bir sıcak geldi bana. Ama tabii filme adını veren sıcaklıktan bahsetmiyorum.
Film bitince güzelmiş hissi ile yatağa giderken bir de parasetamol aldım, kendimce rahat yatayım diyerekten ama son birkaç gündür aldığım için olsa gerek bir miktar kalp çarpıntısı yaptı. Çarpan kalp iyidir hala yaşıyorsun diye ikna ettim kendimi ve takılmadım ona ama uyuyamadım da. Döndüm durdum yatakta. Önce gözlerim kapalıydı ama, yok, bana mısın demedi. iPad‘deki daha önce indirdiğim kitaplardan okuyayım bari dedim ama pili bitmiş iyi mi! Benim de bitti diye düşünüyordum ama ben öyle isteyince kapatamadım kendimi tabii.
Hastasıyım bu bilgisayarların ve elektronik aletlerin! Takıldıkları yerde şöyle bir kapatıp açma ile sanki hiçbir şey olmamış, o takılmışlık hiç yaşanmamış gibi kaldıkları yerden devam edebilmelerine. Hekimlik dönemlerimde de en büyük şikayetim ya da mühendis eş ve dostlarıma anlatamadığım şey idi bu durum. Onlar uğraştıkları malzemede sıkıntı çıkınca kapatıp açıyorlardı ama insanı kapatıp açamıyorsun iste. Oysa o kadar iyi gelir ki öyle bir şansımız olsa. Bir yenilenme bir tazelenme için sadece uyku işe yarıyor diyorlar da öyle hadi git yat deyince yatılmıyor ki! Işte bak hala bekliyorum uykunun keyfi gelecek diye.
Makineler bizden öğreniyormuş ya, biz de onlardan öğrensek. Özellikle içinden çıkamadığımız durumlarda gözleri gelen aracın farlarına dikilmiş yol ortasında kalakalmış bir tavşan gibi duracağımıza 2 dakika kapatıp açıyorum gelirim birazdan diyebilsek. Gerçekten de bu 2 dakika yetse bu kendini toparlamaya..
Ben bunları düşünürken oldu mu sana yarı gece.. Dikkatinizi çekerim gecenin yarısı değil gecenin yarısı saat 12:00 olur ama gecenin yarısını çoktan geçmişiz ve gecenin bir vaktini aşalı da olmuş ve biz çın sabaha doğru ilerlemekdeyiz. Çın sabah deyimini de ayrıca çok sevdim hani o incin top oynuyor diye tanımladığımız saatlere denk geliyor. Hani iğne düşse sesini duyacakmışsın gibi olan, sokakların boş,binaların karanlık herkeslerin bilmem kaçıncı uykusunda olması gereken saatler.. yolculuklarda içinden ya da diyelim ki uçaktayım üzerinden de olur geçtiğim sokaklarda düşünürüm hep, neden herkes tam o saatte uyur diye!
Fransa’da bir köy var mesela ben hiç orayı gündüz görmedim son altı yılda her sene bir gece olacak şekilde altı gece o köyde kaldık ama kimseyi görmedik. Bir kale şato gibi yapısı var uzaktan ışıkları görülen ama biz otobanda kavşaktan çıkıpta köye varana kadar ışıklarını kapatıp çıkıyorlar. Öyleki sanırsın köyden de çıkıp gidiyorlar. Binalar iki katlı evlerden ve dış panjurları da kapatıp uyuyorlar. İnsan görmüyoruz kısmını abartmıyorum, kaldığımız otelde bile resepsiyon yok. Rezervasyon yaparken verilen şifreyle önce binaya sonra da odaya giriyoruz. En son gittiğimizde şifreyi yazarak bınaya gireceğimiz makinenin ekranında cıkan mesaj ile hazine avı gibi şifreli mesajı çözüp yan binadaki odanın anahtarını bulmuşluğumuz bile var. Bu otellerin en büyük özelliği temiz yatakları olması, mini mini bir odada hızlıca uyuyoruz, tek ihtiyacımız bu, o saatte zaten. Sabah olunca, yani gün dikimi bitmiş şafak sökerken denilecek saatlerde çıkıp gidiyoruz. Geenlde bu yolculugu Aralık ayı sonlarında yaptıgımız için de şafak sökme aşamasının cok baslangıcında yola koyulmus oluyoruz. Yanı diyeceğim hiç görmedim o köyün pencerelerinden içeriyi, perdelerini ve de insanlarını da.
İşte ben bunları düşünürken Basri uyanıyor, ve yürüyüşe çıkalım mı diyor, madem uyanmışsın.. Saate bakıyorum hani şu üzerinde rakamları olan saate, 6ya geliyor. Tan vakti ama mevsimlerden kış, aylardan Ocak olunca tan henüz ağarmamış, ağaramamış olmalı. Buz gibi havaya uygun bir şekilde giyinip dışarı çıkıyoruz, evin iç mekan ışıklarını kapatınca dış dünyanın karanlığı ile karşılaşmaya hazırız.
Ama hiç de öyle olmuyor, gecenin zifiri karanlığını delmekte olan, bir kocaman ay, dolunay bizi karşılıyor. Sabahın kör bir saatinden beri uyanık olan ruhuma apayrı bır mutluluk yaşatıyor bu dolunay ile karşılaşmamız. Benım ailemde mehtaplı geceler fotoğrafları paylaşımları olur hep, yanı farkederiz biz onu yıllardır. Hani o çok bilmişlerin ama bu seferki çok özelmiş ama diyenler olmadan da önce takip ederdik biz onu. Ama dolunayı akşam saatlerinde görsem bu kadar sevinmezdim sanki. olabilir mi böyle bir şey.
Karşılaştığımız an önemli diye düşünüyorum. Kapının arkasında zifiri karanlık beklerken yolumu ışıltılı neşeli bir şekilde aydınlatıyor olması beni mutlu eden sanırım. Biraz da kendimi suçlu hissettirdi hatta. Bana, ee ben aslında hep buradayım ki diyor. Sen güneşin ışığına enerjisine o kadar şartlandırıyorsun ki kendini beni farketmiyorsun demekte bana sanki.
İnsan ilişkilerinde de öyle olmuyor mu.
Karanlık anlarınızda da yanınızda kalan arkadaşlarımız değil mi aslında dayandığımız yaslandığımız.

Susuyorsam elbet bir sebebi var
Ne konuşayım ki sizinle ben. Söylediklerinizi de anlamıyorum zaten güya aynı dili konuşuyormuşuz, hiç sanmıyorum. Kapıdan girişiniz, çıkışınız, oturuşunuz bile farklı geliyor bana artık sanki sizi tanıyamıyorum.
Siz sanıyorsunuz ki bu olsa olsa yaşlılıktan. Gülüyorum bunlara, bu varsayımlarınıza ama kızmıyorum. Kızamıyorum. Nereden bileceksiniz ki henüz bu yaşa, bu yaşanmışlığa gelmediniz. Biraz daha kalıp görmek isterim o hallerinizi de ama yoruldum, korkarım bekleyemeyeceğim.
Yaşımı soranlar oluyor sık sık, onlar ayrı bir eğlence benim için, ne yapacaksa yaşımı öğrenip! Hayal ettiğinden fazla söylemişsem ay çok genç gösteriyorsunuz diyorlar bir de utanmadan. Hatta kimileri yaşlanınca sizin gibi olsam keşke diyor ya, gülümsüyorum sadece. Ama hani derler ya sen gülümse kimine yalandan, kimine inattan, kimine sevgiyle diye işte benimkinin hangisi olduğunu da artık soran düşünsün bir zahmet.
Düşüpte kalçamı incitmeseydim zor çıkartırdınız siz beni evden, evimden. Hastaneye gidelim iyileşince geri geleceksin diye de söz vermiştiniz birde utanmadan. Neymiş kendi başıma yaşayamazmışım! Sanki gençler düşmüyor hiç. Anneannen düşüp bacağını kırdığında daha 31 yaşındaydı, altı ay hiç kıpırdamadan yatmıştı kadıncağız. O kadar kıpırdatmak istememiştiki doktoru, hastaneden eve sedyede değil kendi yatmakta olduğu yatağın üzerinde, tahtravandaki Kleopatra edasıyla taşınmıştı. Diyeceğim o ki, herkes düşebilir bunda bu kadar abartacak bir şey yoktu.
Düşmemin sebebi ve sonucu çok önemli değil artık. Bulunduğum bu yaşlılar evinden bir şikayetim yok, takılıyoruz işte. Zamanında seni ve kardeşlerini kreşe bırakırken bir gün sizinde tüm iyi niyetinizle beni yaşlılar kreşine bırakacağınızın farkındaydım tabii. Darılmadım gücenmedim merak etmeyin. Hem yediğim önümde yemediğim arkamda diyebilirim. Bilirsin yemek yapmayı hiç sevmedim, bana kalsa peynirli makarna gayet lezzetli bir yemek ve her gün yenilebilir. Babanın doğaçlama yemekleri, çorbaları, salataları ne lezzetli olurdu di mi. Neyse işte bana yemek yapanı bulmuşum neden bunu yaptın dermiyim hiç, afiyetle yerim.
Ama farkındayım kafana takıyorsun bu sizlerle konuşmayışımı ve sebebini de hep yaşlılığa bağlıyorsunuz. İşin aslını bir kere anlatmaya çalışacağım, aç kulağını da iyi dinle, tekrarı yok bunun.
Eskiden, daha gençken diyelim, bir şeyler anlatmaya izah etmeye, her birinizle ayrı paylaşmaya çalışırdım ama şimdi siz o kadar uzaklaştınız ki benden. Yok yok duygusal anlamda değil hele mesafeler anlamında hiç değil. Hem ben alışkınım mektuplarla, mesajlarla, telefonlarla yaşamaya. Zaten ilk çekip giden de ben değil miydim yollara gurbetlere. Ama neler neler toplamıştım benimle o ilk gidişlerimde, diyar diyar gezdirdiklerim öğrencilikten çeyizimden, annelik günlerimden, can dostlarımdan, yok olup giden arkadaşlarımdan kalan özel ve anlamlı eşyalar derken konteynırlar dolusu taşınmalar yaşadım. Sizlere de yaşattım tabii. Beni takip etmeye çalışan eş dost, hani bir yarışma yapılsa mesela, ee şimdi nerede yaşıyorsunuz sorusuna en çok maruz kalan kişi yarışması, ben birinci olurdum herhalde. Herkes ama yaşlısı genci ülke bağımsız herkes mi sorar kardeşim eve dönmek nasıl evinize yerleştiniz mi diye. Yabancıların bir sorusu daha var bak o da gayet iyidir, sen de bilirsin. Son kararın mı tarzında bir sorudur ama yani benim son kararım olabilir mi. Özellikle de bir yere yerleşme konusunda.
Ayrıca eve dönmek dedikleri nedir, neyi kast etmektedirler, hiç düşündün mü? Diyelim ki sen eve döndün, peki döndüğün ev bıraktığın ev midir? Bak ben bunu tee on bir yaşındayken öğrenmiştim, o evler asla aynı değildir. Sana anlatmış mıydım, 11 yaşında iken yatılı okula gidince ben, benim yatağımı dayına, benden yedi yaş küçük olan kardeşime vermişler annemler. Bir de hiç üşenmeyip çocuğun kenarlarında düşmesin diye parmaklıkları olan pek sevimli karyolasını da kırıp atmışlar. Bizimki de mecburen benim yatağa geçmiş tabii. Neyse aradan iki hafta kadar süre geçip de okuldan ailemi ziyarete diye geldiğimde kapıda beni görünce nasıl paniklemişti yavrucuk, eyvah yatağın sahibi geldi, bana ne olacak şimdi korkusuyla erkenden yatmıştı. Ancak ertesi sabah oturma odasındaki somyede yatıyor bulunca benim yanıma gelmişti. Düşünsene evdeki saltanatımın yıkılması için 15 gün yetmiş aradan 20 küsur yıl geçtikten sonra hangi ülke hangi eve geri dönüş olur ki. Sanki zaman yerinde mi duruyor da seni bekleyecek millet.
Önemli olan yaşadıkların, mutlu muydun gittiğin yerde, giderkenki heyecanın sana yardımcı oldu mu?
Diyorsun ya ben de taşındım anne ne var bunda diye. Ama kabul etmelisin ki sizinkisi ile bizimkisi aynı değildi ki kuzum. Bizim zamanımızdaki taşınmalarda o kamyon yüklendi mi, geride bıraktıklarınla bir daha görüşmeyeceğinin o korkunç yalnızlığı, üzüntüsü, yıkımı vardı. O gün o anda biten yok olmaya mahkum arkadaşlıklar vardı. Koca bir yaz boyunca kendini avuttuğun, okullar açılsın ilk iş aşkımı itiraf edeceğim ve biliyorum oda beni seviyor inancı ile dönülen sınıflarda onu bulamamaktı hayal kırıklığı denen şey. Eskileri atıp yenilere yer açmaktı belki de bilemiyorum.
Bu iyi bir şey miydi ya da hangisi güzeldi.
İçinde bulunduğum yaş sayesinde sizinle yeni jenerasyon taşınmalardan da yaptım tabii. Ayrılsanız da mekandan sanal ortamlarda her daim iletişim halinde olmakla gurbete gitmiş sayılıyor mu insan acaba. Bunlardan da yaptım, hiçbir şeyden eksik kalmadım yani. Sokaklararası, mahalle içinde, şehirler arası,ülkeler arası derken sonuçta işte dönüp dolaşıp şu küçük odaya gireceğimi de biliyordum. Hepi topu iki bavuldan fazla eşyaya izin vermeyeceklerini de neyseki çok çok daha önce öğrenmiştim. Belkide o yüzdendi her bir taşınmada daha da küçük eve doğru gitmelerim. Eşyanın sahibi yanında olmayınca o eşya taşıyana yük olurmuş diye okumuştum ondan mıydı acaba bu yükümü hafifletme çabalarım. Yoksa o nehir gezisinde hani sen daha küçüktün Saint Petersburg‘dan Moskova’ya giden nehir gemisindeki turda, o zamanlar benim için bile yaşlı sayılabilecek kadınların kulak misafiri olduğumuz konuşmasından mı etkilenmiştim. Arkadaşına dünyadan bezmiş bir halde anlatıyordu kısa saçlı tıknazca olanı, artık fotoğraf çektirmiyormuşmuş çünkü kendisi ölüp gidince çocukları gelinleri öff ne bu böyle her yerden bir fotoğraf demesinlermişmiş. Ne garip gelmişti bu düşünce şekli bana o zaman ama fark etmeden basılan fotoğraflarımın sayısı da giderek azalmış, aman canım teknolojik olarak saklamalara geçtim ben derken de her bir telefon değişiminde silivermiştim bir kısmını.
Neyse ne diyordum sizinle konuşmama sebebim benim konuşma yeteneğimi kaybetmem ya da o pek meşhur yaşlılık hastalıklarından falan değil sadece evet sadece size hiç bir şey anlatmak istemiyor olmam. Bu kadar basit.
Size o kadar uzak ki benim anlatabileceklerim, eski zaman masalları gibi gelecektir kulağa.
Oysa sen gidince ve hatta diğer ziyaretciler de yokken, özellikle de hemşireler odalarına çekilince görmelisin bizi. Aynı dönem çocukları nasıl ortak dil bulursa öyle anlaşıyoruz biz kendi aramızda. Akşam geç saatlerde odalardan birinde toplaşıyoruz, her gece bir başka oda olmasına özen gösteriyoruz. Gençliğimizde yaptığımız ev ziyaretleri gibi oluyor bir bakıma. Arada kapı önünde ayrılamadığımız bile oluyor inanmazsın. Bir muhabbet bir muhabbet dönüyor ki hani sabahlar olmasın durumu. Tabii sonra da sabah uyanamıyoruz ama hemşireler verdikleri ilaçlardan sanıyorlar, tam bir komedi yani.
İşte bu grup olarak aramızda hani imzalanmamış ama severek yapılan türden karar verdiğimiz anlaşma gereği sizinle artık zaman harcamayacağız. Size bizim bildiklerimizi hatıralarımızı anlatmakla zaman kaybetmeyeceğiz çünkü sizin hızlı dünyanızda bize yer yok. Aslında kendinizle öyle meşgulsünüz ki hayatınızda kimseye yer yok. Çok da kızamıyorum bu durumunuza. Kendime de pay çıkartıyorum. Sonuçta kardeşlerinle sen bir yandan çalışıp bir yandan ev işi, aile büyükleri falan derken koşturmaca içinde olan bir anne baba tarafından büyütüldünüz. Kanınız bize nazaran daha hızlı akıyor.Daha da ürkütücü olanı torunlarım sizden de hızlı. Hatta aynı anda birkaç şeyi yapabilen, izleyebilen bir jenerasyon şimdikiler oysa bizim zamanımızda yürürken sakız çiğnemek bir marifet sayılırdı.
Sizlerle ve hemşirelerle konuşmayacağız anlaşması sadece ve sadece özel günlerde askıya alınıyor. O da bildiğin anlamda bayram seyran özelinden değil bak yanlış anlaşılma olmasın. Her ayın üçüncü Perşembesi ziyarete gelen kütüphaneciye dayanamıyoruz bir tek ona anlatıyoruz, her bir kafadan ses çıkarcasına sohbetler ediyoruz görmelisin. Şİmdi doğruya doğru bize ne soracağını ağzımızdan nasıl laf alacağını öyle iyi biliyor ki, direnmek mümkün değil. Merak ediyorsun değil mi nesi var onun diye. Kıskanma hiç. Hem neden şaşırıyorsun anlamıyorum, kitapları ayrı severim kütüphanecileri ayrı sayarım bilirsin. Özenerek topladığı itinayla kutulara yerleştirdiği onca alet edevat malzeme her birinin ayrı anısı var bizim için. Mesela geçen gün getirdiği kutudan çıkan Walkman ve karışık kasedin yarattığı heyecanı ya da sökülen çoraplarını onarırken kullandığım kapı tokmağına benzeyen yumurtamsı aleti yıllar sonra yeniden gördüğümdeki mutluluğumu da anlayamazsın.
Diyorum ya benim konuşmak istediklerimi sen dinlemek istemiyorsun. En başta ilgin, ilgin olsa zamanın yok. Çorap söküğü tamiri de neymiş akşam sipariş edip sabah teslim aldığın yenisi varken.
Yani canım oğlum ben hafızamı ya da konuşma yeteneğimi falan kaybetmedim. O çok ünlü hastalıklardan da yok bende tasalanma. Benimkisi söyleyecek bir şeyi olmayan kişinin içine düştüğü kaliteli yalnızlık durumu ya da anlatacaklarımı dinleyecek olmadığı için anlatmamayı tercih etme durumu.
Ama aklında olsun duymayı dinlemeyi çok istersen o kütüphaneci kadının geldiği güne denk getir ziyaretini, bir de o zaman gör beni.

Olur mu ki?
Kim derdi ki ekipten bir ben seçileceğim ve denizaşırı ülkedeki göreve sadece ben gideceğim..
Daha önce gitmediğim yer değil, iki kere daha uzun süreli görev yapmışlığım var bu bahsedilen konumda. Ortamı, benden bekleneni biliyorum. Önceki dönemlerimde memnun kalmışlar ki beni seçmişler, eh bu da haklı olarak bir gurur kaynağı oluyor tabii.
28 yıldır bu ekipteyim, bir anda gelen emirle hop diye toparlanıp gidivermişliğimiz çok ama hep bir arada ekip olarak giderdik, hani kimse geride kalmayacak misali.
Aramıza yeniler, dönemine göre daha donanımlı olan arkadaşlarımız da katıldı tabii, elimizden geldiğince içimize aldık, hiç yabancılık çektirmedik onlara. Zaten yönetim hiç birimizi ayırt etmeden, becerimize yeteneğimize göre görev dağıtımını yaptı hep.
Ne zaman yeni bir görev yerine yollansak, yolculuk sırasında ne maceralar atlatsak da gittiğimiz yere hızlıca yerleşip işimize başlamamız bizden beklenenlerin başında gelir.
Çalıştığımız merkez binada olduğu gibi herkesin yeri bellidir, hani şehirler ülkeler değişse de bu yerleşim oturum planı hemen hiç değişmedi. Mesela benim yerim öyle kolayca erişilen, herkesin önünden geçtiği ayakaltı katlarda değildir. Biraz ekibin en eskisi olmamdan birazda yaşıma duyulan saygı ile zaten öyle kıvır zıvıra gelenim gidenim olmaz. Çözemedikleri, bir türlü icine işleyemedikleri durumlarda benden yardım istemeleri kaçınılmaz olduğunda ise elimdekini bırakır hemen yardıma koşarım bilirler. Dedim ya 28 yıldır görevdeyim, istesem emekli olabilecek yaştayım ama bırakamıyorum. Bıraksam ne olacak, ne yapacağım emekli olup da diye düşünürken beni böyle bir göreve yollamaları ayrı mutlu etti beni. Hala işe yarıyor olmak bu yaşta bulunmaz nimet, gencler anlamaz.
Bir kere ben asla görevden kaçmam, gayet temiz titiz bir çalışma prensibim var. En stresli, hani yüksek basınçlı ortamların adamıyım diyebilirim gönül rahatlığıyla. Dışardan bakınca biraz kaba saba, duygusuz bir görüntüm var farkındayım. Hatta bazı gereksiz tiplerin benim hakkımda içi boş dediklerini bile duydum ama bu konuda yapabileceğim fazla bir şey yok. Beni böyle kabul etmişler deyip üzerinde çok da düşünmüyorum. Ekip içinde sık olmasa da çıkan kuru gürültüye karışmam, verilen görevi en kısa zamanda ve etkin şekilde yapmak icin elimden geleni yaparım, zaten bu da amirlerimi memnun etmeye yeter. Diğerleri gibi saatlerce planlama, ön hazırlık falan gerekmez ama yola çıktım mı yani projeye başladım mı durmam zor olur. Göreve öyle bir odaklanıyorum diyebilirim ki hani tüm hücrelerimde hissederim. İyi mi kötü mü bilemeyeceğim bir huyum var, stresimi içimde tutarım bak o konuda da çok başarılıyımdır. Ama olur da stresimi kontrol altında tutamazsam ve zamansız açığa çıkarttığım haller olursa bilinki gazetelere konu olurum o derece desem abartmış olmam herhalde.
Amirlerim benim bu huyumu bilirler ve hiç sorun etmezler, şanslıyım o konuda biliyorum.
Benim tam tersim olan bir iş arkadaşım var mesela, ve ne yalan söyleyeyim onun gibi olmak istemem. Neden derseniz öyle ağırkanli biri ki, yanı bir iş verdiysen şöyle helalinden 6-7 saat unut sen o işi. Arada takılıyorum, biraz daha hızlı yapamaz mısın, hiç mi sıkılmıyorsun bu yavaşlıktan diye laf atıyorum ama o hemen en ciddi haliyle cevabı yapıştırıyor, neymiş, acele yapılmasını isteleselermiş görevi başkasına verirlermişmiş, ben ne anlarmışım ki böyle ince ince yavaş yavaş yapmaktan! Neyse artık öğrendim bulaşmıyorum ona, madem halinden memnun bana ne.
Görev için bir seçme yapılacağından bile hiç haberim yokken şimdi heyecanla seyahat edeceğim günü beklemekteyim. Detaylar henüz belirlenmedi, diğerleri simdi olmasa da sonra arkamdan gelecekler mi onu bile bilmiyoruz. Sanırsın uzaya gideceğim o denli gizlilik var ve ben acayip heyecanlıyım.
Bu arada dedikodular da az degil, en çokda bu denizaşırı ülkeye yapacağım seyahat şeklim hakkında ileri geri konuşmalar var, ama ben gereğinden fazla abartılmış ve büyük ihtimalle de geride kalan ve benim bu göreve seçilmiş olmamı çekemeyenler tarafından uydurulmuş olduklarını düşünüyorum. Duydukça canım sıkılmıyor da değil ama üzerinde durmamaya çalışıyorum.
Hayır yani bu bahsedilen seyahat şeklinin daha önce hiç kullanılmadığından eminim. Bir kitapta okumuştum, 2. Dünya Savaşında ajanlar falan üzerine yazılmış olan bu romanda bahsi geçen İngiliz ajan bir şekilde İspanya’ya ulaşıyor. Bu kasabadada sipariş üzerine çan yapılıyormuş, ama öyle ufak tefek çanlardan değil, kocaman kilise çanı ve bu ajanı da o devasa çanı taşıyacak olan sandık içinde trenle yolluyorlar bir sonraki görev yerine. Şimdi böyle anlatınca olurmuş gibi geliyor ama yani o da ancak kitapta olur öyle değil mi?
Benim için çıkan söylentiye göre de yok efendim içine sığabileceğim boyutlarda bir bavul ile gidecekmişim. Allahım ben Business Class falan yollarlar mı acaba derken kargoda gitmek akla hayale sığmıyor tabii. Ama
söylentiler o kadar detaylı ki: ben zaten çok ağır olmadığım icin havayollarının koyduğu kilo sınırlarını zorlamazmışım, merak etmeyecekmişim olası darbelerden zarar görmeyeyim diye çevreme kıyafetler falan koyacaklarmış.. eh isterseniz o hep boş olduğunu iddia ettiğiniz içimede çorapları koyun diyorum ben de, madem acımasızca
dalga geçiliyorum ben de katılayım eğlenceye diye düşünerek ama yani gerçeklik payı var mi bilemiyorum ki .
Yani yılların emektar düdüklü tenceresine bu yapılır mı, bavulda çoraplarla donlarla göreve gidilir mi inanmak istemiyorum ama rafın öteki ucundan o sümsük yavaş pişirici öyle pis sırıtıyor ki ya doğruysa diye düşünmeden edemiyorum.

Yaşam kendiliğinden gelir
Living comes naturally/Yaşam doğal olarak gelecektir!
Bu sloganı ilk gördüğümde Dubai-Abu Dhabi arasındaki, görece denize en uzaktan geçen paralelde, genelde kamyonların kullandığı çevre yolunda, tam olarak nereye gittiğimi bilmeden yol almaktaydım. Çıkmam gereken dönel kavşakta asılı kocaman bir reklam yazısı idi bu slogan. İlk anda çok dikkat etmemiştim ama aslında benim de aramakta olduğum yeni yapılmakta olan yerleşim alanının yerini göstermeye yarayan bir afiş idi.
Yaşam kendiliğinden doğal olarak gelir.
Sene 2004, Dubai’ye taşınalı daha iki senecik olmuş. O dönemde oldukça kısıtlı sayıdaki kiralık evlerden Arda’nında büyümesi ile değişen ihtiyacımıza uygun olanı ararken, bir arkadaşımın tavsiyesiyle düşmüştüm yola.

Ünlü Sheikh Zayed Road’un üzerindeki binaların sayısı henüz 15’i geçmemiş, Burj Khalifa’nın adı bile yok. Uzun bir sure gitmiştim. Hatta hani Dubainin yaşamsal alanlarının bittiğinin işareti olan, o iki devasa gitarın oluşturduğu çapraz heykeli ve arkasındaki Hard Rock cafe binasını da geçmiş sonra denizden uzaklaşarak çöle doğru yol almıştım.
Artık kamyonları ile tam bir çevre yolu kıvamındaki Emirates Road’a çıkmıştım. Kuzey Emirliklerden gelip, Dubai’nin dışından geçip, güneydeki başkent Abu Dhabi’ye doğru uzayan, gidiş geliş dörderden sekiz şeritli bir otoyol. Yolun dışında kalan alan bildiğin sarı çöl kumu ile kaplı boş arazi. Bir süredir daha ne kadar gideceğim acaba sorusu ile ilerlemekteyken, yoldan ayrılmam gereken kavşakta önüme iki tane deve çıkıyor. Hızlıca arkadaşımı arayıp soruyorum doğru mu bu gördüklerim diye, gülüyor ve evet evet, sen devam et diyor. Bildiğin hörgüçlü develer ile bir sürede yan yana gidiyoruz. Onlar yanımda sakince ilerliyor, ben ise Allah’ım haydi hayırlısı nereye geldim acaba diye düşünürken yoldan hafifçe alçak bir alanda kalan inşaatı görüyorum. Inşaatın tozları çöl kumlarına karışmış kamyonlar işçiler ve tabii binaları görüyorum.
Bir süredir daha ne kadar gideceğim acaba sorusu ile ilerlemekteyken, yoldan ayrılmam gereken kavşakta önüme iki tane deve çıkıyor. Hızlıca arkadaşımı arayıp soruyorum doğru mu bu gördüklerim diye, gülüyor ve evet evet, sen devam et diyor. Bildiğin hörgüçlü develer ile bir sürede yan yana gidiyoruz. Onlar yanımda sakince ilerliyor, ben ise Allah’ım haydi hayırlısı nereye geldim acaba diye düşünürken yoldan hafifçe alçak bir alanda kalan inşaatı görüyorum. Inşaatın tozları çöl kumlarına karışmış kamyonlar işçiler ve tabii binaları görüyorum.

Satış ofisinde görevliye aradığım ev kriterlerini bahsettiğimde gözleri parlıyor. İki odalı dairelerden var elinde belli ki, tamamen villalardan oluşan bir site olmayacak burası. Bu iyi haber. Ben extra isteklerimi de sıralıyorum tabii hemencecik bahçe katında olsa iyi olur ama şart değil, ha birde 2 otoparkı olmasınıda ihmal etmiyorum.
Beni yerleşkenin içersinde özenle serpiştirilmiş villalara değilde, giriş katının üzerinde 3er kat olan binalardan birine götürüyor. Yanındaki diğer apartmanlarında cephesi olan ortak bahçeye direk salondan erişimi bulunan giriş katındaki bu daireye ilk görüşte bayılıyorum. Satış görevlisi daireden çok sitede planlanan diğer ortak kullanım alanlarından bahsediyor ısrarla. Efendim site içerisinde birden fazla havuz, oyun alanları, spor salonları, okulları ve bir de alışveriş merkezi yapılıyormuş, ve hatta heryer yemyeşil olacakmış vaadlerini çokta inanamadan dinliyorum. Türkiye’den alışkanlık hedeflenen sürede vaadedilenlerin bir çoğunun yapılamayacağı konusunda tereddütlerimiz olsa da şehir içersinde sıkışmış olduğumuzu kabul ediyor ve evi tutuyoruz. Ama gerçekten de insanın inanası gelmiyor bu çöl kumundan ibaret alanın bir gün bir bahçe olabileceğine.
Takvimlerde 1 Nisan’a denk gelen siteye taşınma günümüzde birde çöl fırtınası olması bizi ürkütmüyor değil. Eve taşındığımız o ilk günler ve hatta haftalarda üzerinden gidilmesi gereken bir çok aksaklık çıkıyor, kendime bir not alıyorum yeni inşaat sonrası bir eve taşınmak için acele etmemelisin şeklinde. Pencerelerde sineklik olmayışının bedelini Ardacık ödüyor, evde geçirdiği ilk 2 geceden sonra çocuğu kreşe almak istemiyorlar, vücudundaki izlerin su çiçeği spotları olduğu şüphesi ile, oysa onlar sadece sivrisinek ısırığı, çocukta bir hastalık yok ama düşünün ne kadar çok sivrisinek ısırmış yavrucağı.
Günler haftaları kovalıyor, biz evin içini yerleştirip, sivrisineklerle savaşırken dışarda hummalı bir çalışma sürüyor. Ve çok geçmeden hem bizim binanın önünde, hem ara sokaklarda yeşil bahçeler, çiçekler ortaya çıkıyor. İnsanlar akın akın boş dairelere, villalara yerleşiyor, havuzlarda yüzenlerin sesleri yükseliyor. Otoyoldaki kamyonlara karışan sayıları giderek artan araçlar o reklam panosunun oradan yerleşkeye doğru döner oluyorlar. Gerçektende o posterde yazdığı gibi yaşam yavaş yavaş ve doğal olarak kendiliğinden bu çöl ortasında insan eliyle yaratılan vahaya geliyor.
Hayatımız bir film olsaydı ve ekranda 2022, Ingiltere yazsaydı ancak böyle bir geçiş olurdu herhalde. Mutfaktaki dolabın en üst rafına borcam tepsiyi koymakta iken aklımdan geçenlermiş meğerse bunların hepsi! Yaşam kendigilinden gelir!
Aradan yaklaşık 18 sene geçmiş neredeyse. Biz yine yeniden hareketlenmişiz ve İngilterede üçüncü dönemimiz başlamış. Insan ayni eve kaç defa taşınabilir ki!
Bu sefer yanımızda konteynırları dolduran kutularımız yok, elimizde birer bavul ile geldik Basri ile, yıllardır bizimle gezmekte olan emektar eşyalarımızı Mersin’e bıraktık. İki bavula ne sığarsa artık. Ha birde Arda’nın iki senedir üniversite öğrencisi olduğu dönemden, öğrenci evinden getirdiği üç beş parça ile yeniden başladık eski evimizdeki yeni yaşantımıza.
İddialıyız, ihtiyacımız oldukça alacağız dedik eşyaları, şu anda hemen her şey, çatal tabak bardak yastık havlu ne varsa ancak üçümüze göre.
Alınan her eşya sık dokunup ince eleniyor. O ünlü gerçekten ihtiyacın mı var yoksa sadece istiyor musun sorusunu cevaplamak yetmiyor, üzerine en az bir hafta kadar daha düşünüp, debelenip ve hala alman gerekiyorsa alıyorsun. İrrite edici ve kısıtlayıcı gibi görünse de eğlenceli bile olabiliyor. Alınma izni çıksa bile önceliklendirmen gerekiyor alışverişi. Alınması gerekiyor biliyorsun ama şimdi mi sonra mı, ya da ne kadar sonra sorusu var önünde aşman gereken.
Mesela salona alacağımız hepi topu bir tane koltuk üzerine, iki kişilik mi 3 kişilik mi olsun, içinden yatak da çıksın, ana rengi ne olsun konuşmalarından karar aşamasına hızlıca geçilmesinde ta Kanada’dan misafirimiz geleceği ve hatta misafirin artık vizesini de almış olması haberinin ulaşması etkili oluyor. Tam bu sırada kanun hükmünde kararname ile hiç akla gelmeyecek bir başka şey öncelik kazanıyor ve biz bahçeye bbq/mangalı da hemen almak durumunda kalıyoruz. Ne alaka evde oturacak koltuk yokken bbq mangal nerden çıktı demeyin hiç. Arda haklı olarak İngiltere’nin görüp gördüğü en sıcak ve kuru yaz döneminde bahçeyi kullanmayı ihmal etmememiz gerektiğini ve tabii mangala arkadaşlarımızı çağırmamızın öncelikli olduğunu hatırlatınca siparişi veriliyor. Hatta eve aynı saatlerde giren Ikea mobilya kutularından önce mangalın ızgarası vidası takılıyor. Önceliklerimizi midemiz mi yönlendiriyor nedir?
Bir önceki haftasonunda önce yürüyüş yapar sonra bahçede otururuz diye gelen arkadaşlarımız için almış olduğumuz, küçük ikram ve sunum tabaklarımız ve bahçe masasını da sayarsak bahçemiz kullanıma gayet hazır. Ama tabii gelenlerin kendi bahçe sandalyelerini getirmeleri şartı ile. Neyseki sorun olmuyor, zaten herkeste var, kimse gocunmuyor. Mangal operasyonu ile bahçedeki hayat icin, yatılı misafirimiz sayesinde de evdeki yorgan, yastık ve tabak çanak sayısında çok değil hala gerektiği kadar yeterince kıvamında artış olması kaçınılmaz.
Denk gelebilirsem bir sekilde katılmaktan mutluluk duyduğum ve daha once sizinle de buradan paylaştığım, MacMillan Vakfının bağış kampanyası için yaptığımız kekin borcamını dolabın en üst rafına yerleştiriyordum ben aslında bu sabah. Rutin bulaşık makinesi boşaltma hallerindeydim yani. O ara raflarda yükselen tabakları, sıralanan irili ufaklı bardakları, kupaları, ikinci raftaki minik ama çeşitli ikramlık tabakları farkettim işte.
Geldiğimden bu yana sadece iki ay geçti ve özenerek, sakınarak, abartmayacağım diyerek, ihtiyacı belirleyip, ne erken ne geç tam zamanında, gerektiği kadar yeterince aldık diye de kendimi onayladığım bir anda farkediyorum ki onlar çoktan gelip ikişerli üçerli gruplar halinde dolabıma yerleşmişler bile.
İnsanların yanı sıra eşyanın da bu olabilecek en organik haliyle, kendiliğinden,
..ama sizin bana gerçektende ihtiyacınız var
diye direterek evimizin içine girmesi ve boş odalarda, dolap raflarında kendisine uygun birer yer bulup, yerleşivermesini yaşamaktaymışım da haberim bile yokmuş.
Bakalım daha neler kimler içeri girmeye çalışacak, heyecanla beklemedeyim. Sizi de haberdar ederim 😉
PS: photos from http://myheartlivesinlondon.blogspot.co.uk/p/uae.html https://www.constructionweekonline.com/projects-tenders/article-7947-park-life
Yanarım
Kahkahamı çaldılar!
Bir o kalmıştı elimde o da gitti!
Ne vardı aslında bu kadar abartacak, bu raddeye gelmesi şart mıydı?
Oysa ilk karşılaştığımızda ne kadarda mutlu ve hevesliydik, birbirimize karşı sonsuz ilgi, alaka ve özen. Birbirimizi incitmemek, kelimenin tam anlamıyla zamansız tüketmemek için nasılda dikkatli idik. Birlikte çok güzel şeyler de yaptık, arada birkaç kaza da olmalı değil hani ama işte niyet önemli.
Gerçi ilk karşılaştığımızda birbirimizin karakterini, gücünü anlamamız biraz zor olmadı değil.
Ama anlaşmıştık, herkes yerini bilince sorun olmaz diye düşünmüştük ve dedim ya işte özenle korumuştuk.
Ha, birde ben, öncelikle ben hep hazırda ve nazırda, senin istemeni, beni arzulamanı, bana ihtiyacın olduğunu kabul etmeni ve sonunda da beni çağırmanı beklemek durumundaydım. Tabii işini görüp bitirincede bir kenarda öylece beklemeli, kendi kendimi yiyip bitirmeli tabiri caizse küle dönmeliydim, ve kesinlikle seni rahatsız etmemeliydim. Tıpkı bir kış günü şömineye atılmış bir odunu yakacak kadar kızgın ama seni hararetimle terletmeyecek kadar sıcak, rahatsız etmeyecek kadar yani başında olacaktım. Herşey gerektiği kadar yeterince olacaktı, ne bir eksik ne bir fazla. Akkor haline gelipte alevli bir şekilde hayata ve tabii işime sarılmamı çoğunlukla beklesen ve hatta sevsen de dedim ya bana olan ihtiyacın bitince bir kenara çekilip, küllerimde kalmamı bekledin. Kendi kendime sönüp gitmeli bir sonraki çağırmana kadar sessizce beklemeliydim.
Sen beni, kendi, genelde bir anlık ihtiyaçlarını gidermek icin, kafana göre bir orada bir burada tıpkı bir tiryakinin sigarasının ucunu yakacağı zaman hiç tanımadığı insanlardan medet umması gibi, bir ateşinizi alabilir miyim ya da aslında sigara bile kullanmayan birisi olabileceği ihtimalini de göze alıp ateşiniz var mı acaba diye sormaktan çekinmeden, başkalarından alabilme rahatlığıyla, umursamazlığıyla çağırdın.Sana özel olup olmamam seni hiç etkilemedi. İhtiyaç halinde alınacak bir şeydim ben senin için. Çakar çakmaz çakan çakmağın ucunda bir kıvılcım, veya o Türk diyetlerinde önemli yeri olan ünlü dikdörtgen kutunun, cam tozu, fosfor ve bir takım kimyevi bağlayıcı maddelerinin oluşturduğu kimyasal karışımın bulunduğu iki uzun kenarından birine, yine kutunun içinden ta yapım aşamasında gövdesi parafine, ucu da potasyum klorat ve kükürt bileşimine batırılmış olan kibritin sürtülmesi, ki işte en çok bunun için senin eline ihtiyaç vardı, sonucunda bir anda bir alev olarak ortaya çıkıverecek ve artık neyi yakmam gerekecek ise görevimi edebimle yapacaktım. Çakmağın ve ya kibritin ucunda bir anlık kıvılcım ile hayata geçip, alevimi sigaraya, ocağa, sobaya, mangala aktaracaktım. Tüm bu süreçte asla ve asla senin parmağını yakmamaya da özen gösterecektim tabii.
Buyur buradan yak abi deyip başkası ile paylaştın beni, ateş hazır mı sorusuna hazır hazır dedin, bilip bilmeden gerçekten buna hazır mıyım diye sormadan.
Aklına bile gelmedi ama olsundu benimle olan ilişkinden şikayetim yoktu benim. Aslında günlük hayatında beni en az bir veya iki defa çağırıyordun nasılsa, ve bu durum beni lambanın cininden daha istenilen, aranılan ve de aktif bir pozisyona soktuğu düşünülürse şikayet etmemeliyim değil mi?
Beni ve en büyük özelliğim olan ve aslında kontrol edilmesinden hiç de hoşlanmadığım hararetimi kontrol etmene de izin vermiştim bak, biliyorsun degil mi? Sadece ve sadece onu da hani uzun süre beklersinde adını ilk söylediklerinde ne yapacağını bilemezsin ya, o ilk heyecanın dışa vurgusu da diyebiliriz, kibriti ve ya çakmağını ilk çakışında ortaya çıkan ilk alevimi ayarlamana, iste sadece buna izin vermiyordum sana ki buda çoğunlukla seni ürkütüyor, istemsiz geri çekilmene sebep oluyordu, bense kahkahalarla gülüyordum bu haline. Peki peki, hadi seninim yine istediğin dereceye ayarla bakalım beni, kontrol sende diye bırakıverirdim kendimi güvenle ellerine.
Ama o poff diye parlayan ilk alevlerimden çok mutluydum haberin olsun. Benim kahkaham, gözle görünen, elle tutulabilecek bir kahkaha. Biraz sıcak, dikkat et..ha ha.. Eh atesin kahkahası da alevden olur ne bekliyordun.
Kıvamında pişireyim diye ocağın uzerine koyduğun yemeğin icin gerekli düzenlemeleri yapmayı hiç ihmal etmedin. Hep aklındaydım ki ben senin, işim bitince ocağın düğmesinide ya sen kapattın ya da ateşte yemek var, ben 5 dakika komşuya gidiyorum yarım saate tencerenin altını kapat talimatları ile çıktın evden, sonra da hep beni düşünüp, ateşte yemeğim varlarla geri geldiğinde ilk iş beni kontrol etmek oldu. Her an emin oldun kapanmış köşeme gitmiş olduğumdan. Hadi gel, ateşe çay koydum ile kırlarda ormanda mangal sefasının sonunda közde kahve de içelim söyleyişine, işte o ses tonuna ayrı hayranım bak. Ve ben işte o anlarda seninle, senin için yanında olmayı çok sevmiştim. Bana özenine, ilgine alışıktım.
Ama işte dedim ya artık ne yapacağımı bilmiyorum, önce bana eskisi gibi özenmez oldun. Öyle ki sonunda geldiğimiz noktada artık benden korkuyorlar, sevilmiyorum eskisi kadar ve utanmadan kahkahamı da çaldılar.
Yavaş yavaş yok edilmeye çalışılıyor gibiyim ki zaten yıllardır vardı bu beni bir yerlere hapsetme ya da ilk fırsatta artık sana ihtiyacımız yok tavrı, durumu. Gelişen teknoloji adı altında elektrikli ocaklar çıktığında anlamalıydım, kenara ötelendiğimi. Sanki bensiz yapabileceklermiş gibi umarsız davranmalarını uzaktan izledim ama önemsemedim açıkçası. Ama bak gel kabul et, elektrik kesintilerinde tam bir parodi ortaya çıkmıyor mu. O çok gelişmiş ocakların elektrikli çakmaklarına güvenip evde el altında kibrit ve ya çakmak bulundurmayan ve tabii kesintide nedense ellerindeki mumu bile yakamayan ailelerle dolu o koca apartmanlar, güleyim mi ağlayayım mi bilemediğim.
Tüm bunlara rağmen, ben emindim bir kere insanlar her şeyden vazgeçer ama sigarasından dolayısıyla da benden vazgeçemez derdim. Peki nereden çıkmıştı bu elektrikli sigaralar. Ağıtlarında türkülerinde bir ateş ver cigaramın ucunu yakayım dediği, iyisinde kötüsünde beraber yaşadığı cigaradan ne vakit vazgeçti de, sigara oldu sana ucuna kibrit bile dokundurmadığın bir garip sopa. Vallahi ben kendim içmiyorum ve içenler ne hissediyor bilemiyorum tabii ama kibritin o ilk alevlenmemin ardından hızlıca yanıp sönerken çıkardığı kokuyu sigara kullanmayanlar bile severdi onu bilir onu söylerim.
Yinede iyiydi yaşayıp gidiyordum işte ne olduysa bu son birkaç senede oldu. Olmamam gereken yerlerde, zamanlı zamansız, ve çoğunluklada yanlış zamanda ortaya çıkar olduğum için herkes bana kızar benden nefret eder hale geldi. Korkuyorlar benden, korksunlar tabii iyi olur bir çok açıdan ama saygımız vardı karşılıklı çok da korkuya dayalı demek istemediğim bir saygıydı bu. Özen, dikkat, itina ve en önemlisi beni asla yalnız başıma bırakmayacaktınız anlaşmamız böyleydi. Yapım gereği kendi kendimi durduramam bunu en iyi sen biliyorsun. Heyecanlıyımdır, alevlendim mi hele giderek coşan rüzgârında etkisiyle iyice gaza gelen körüklenen bir yapım var bilirsin. O aşamaya gelmişken de haliyle hadi bakim, sen çok oldun, in aşağı yerine otur demenin anlamı da yok. Çocuk veya kedi gibiyim işte o ağacın tepesine çıkabiliyorum da kendim inemiyorum ki..ağacı da üzerindekilerle birlikte indiriyorum ben.
Beni başı boş bırakmayacaktın kendi halimde gelirsem dönüşüm zor olurdu biliyorduk hepimiz, gelmiş geçmiş tüm insanlar ve tabii ben.
Ah o piknikler.. ne kadar da keyifliydi, mangallar lezzetli, içecekler serinletici ama ya sonrası?
Ben hep çağırdığında geldim ve mangalına dizdiğin kömürlerini yaktım önce kor sonra köz hale gelmesini sağladım. Domates, kabak, soğan, biber, sarımsak ve patlıcanlarla başladık, harlı halime dayanamazlarsa diye bir yerlerden duyduğun tavsiye uzerine incecik iplerle bağladığın kebaplarına ayrı özendim, şiş etlerine ve tavuklarına ayrı, hepsini tam kıvamında kurutmadan pişirdim. Sıra kahveye geldiğinde ki ben bunu önceden biliyordum, hazırdım közlerimi gerektiği kadar yeterince sıcak bırakmıştım zaten. Gün sonunda bütün alkışları aldın, mangalda üstüne yoktu valla herkesin karnı tok, sırtı pek.
Ayrılık vakti..
Karnı doyunca gözü yolda olanlar, arkalarında ne bıraktıklarına bile bakmadan ayrılmayı bir maharet sayar hale geldiklerinin bile farkında olmadan, sofrayı kuran kaldırsın misali kollarında geldiklerinden de hafif yüklerle gidiverdiler. Sen sönmemi beklerdin benim, iyice soğumamı beklerdin. Yani eskiden, eski zamanlarda bana özenirdin, itina gösterirdin, sönüp köşeme çekildiğimden emin olmadan bırakmazdın beni demek istiyorum. Mangalın közünü toprağa dökmek iyidir, sönmesini hızlandırır dediler, o çok bilmişler. Hem eve de toz götürmeyecektin aman ne iyi!
Peki sorarım sana, benim köz halimde sırf sen öyle uygun buldun diye senin arzu ettiğin sürede kendi kendime sönüp gideceğimi nerden uydurdun? Sırf sen istedin diye hızlıca durabiliyor muyum bir kere başlamışsam yanmalara. Bilmiyor musun önce usul usul kuru yaprakları ısıtırım, sonra yanıma yaşları da alır giderim, beraberce yanarız.
Sen bana hep dikkat ettin, özendin beni bırakmadın ama yetmedi, artık yetmiyor. Herkes senin gibi değil ve ben de artık kendimi kontrol edemiyorum o kadar çok yerden çağrılıyorum ki tarihte o çok geniş imparatorlukların, hani Osmanlı imparatorluğu ya da üzerinde güneş batmayan krallık gibi her yere yetişemeyen merkezi sistem yönetimleri gibi uçlarda uzaklarda her kırık cama temas edip odaklanan güneş ışığından, iyice söndürülmeden atılmış bir izmaritten, ya da geçen sefer kılpayı kurtardığımız ama artık çoğunlukla yetişemediğimiz üzeri iyice kumlanmamış bir mangaldan çıkıveriyorum ortaya sonrası malum, önüme çıkanı yakıp kavuruyorum. Durmayı bende istiyorum ama olmuyor işte. Yapraklar kuru, rüzgar ayrı bir esiyor derken olmuyor, duramıyorum.
Ve artık senin yüzünde görünce benim de mutlu olduğum ve beni gördüğüne sevindiğini gösteren ateşi yaktım ibaresi de olmuyor insanların yüzünde. Daha çok korku ve endişe dolu, bir an önce yok edilmem gerektiğini söyleyen bağırtılardan oluşan karmaşa ile karşılaşıyorum.
Onlar mı benden, ben mi onlardan korkuyoruz bilemiyorum ama kontrol altına girip, sönmeme yardım etmelerini beklemek yerine telaşla daha bir dağılıp yerimde duramadığım, ağaçtan ağaca zıpladığım bir gerçek.
Simdi sana sorarım bana özenmeyi, beni öncelikle benden korumayı neden bıraktın? Kahkahamı çalan, beni kendi kendine ortaya çıkan korkunç bir yaratıkmışım gibi gösterip birde üstüne utanmadan kendilerinde hiç kusur aramayan insanların karşısında neden bıraktın gittin?

Kim o?
Yaklaşık 4 sene kadar önce okumuş olduğum hikayenin serideki diğer kitaplarını da okumalı diye düşünürken buldum kendimi. Seri kitapları çok sevmiyorum, daha önceki deneyimlerimde ilk kitabın tadını vermiyordu serinin uzadıkça eklenen bölümleri, bu da öyle olabilir mi acaba?
Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım adlı hikaye Elena ve Lila’nın ilk çocukluk ve gençlik yıllarını, içinde büyüdükleri mahalle ile yaşayarak anlatıyor.
Yazar açık, akıcı, çekici, kavrayıcı bir üslupla anlatıyor, öyle ki
–Kan. Genellikle feci lanetlemer ve iğrenç küfürler havada uçuştuktan sonra akardı yaradan. Sıralama buydu.
cümlesini okurken 3.sınıfta Ankara’da Hamdullah Suphi İlkokulunun bahçesinde koşarken düştüğüm icin açılan dizimdeki yarayı farkedip, açılan yaradan sızan kanı ilk görüşümü hatırlattı bana. Sağ bacağımda hala hafif de olsa duran yara izime baktım kaldım bir süre desem inanır misiniz?
Yazarın kendi içsel duygu, düşünce iniş çıkışlarını bu kadar iyi anlatabilmesini çok sevdim. Lila ile beraber yaptıkları, yaşadıkları hemen her çocuğun, genç kızın başından geçebilecek olaylar. Yazarın anlatımı ile ben de o mahallede oyunlara katılan biri oluveriyorum. Pek çok şey var evet benim de başıma gelmişti diyebileceğim ama o Napoli’de iken ben Türkiye’de büyüdüm aslında. Dünya nasıl da küçük ve insanlar ne kadar da benzer yaşıyorlar aslında.
Kahramanımız Elena’nın yaşadığı bazı olaylar için insanlar üzerinden yıllar da geçse hapse atılıyor mesela. Ama o bu durumu olay çıkarmasına neden olacak bir şey gibi düşünmüyor. Mesela misafir olarak bulunduğu evde, ev sahibi gece uykusundan kalkmış, mutfak tezgahında duran bir bardak suyu almış, içmiş kadar basit olağan bir durummuş gibi anlatıyor, şimdilerde olsa ciddi bir taciz davasına dönüşebilecek bir olayı mesela. Hikayenin geçtiği dönemde henüz bir #metoo hareketi yokmuş tabii.
Okurken dikkatimi çeken bence onemli bir husus da, başlarına gelenleri algılamaları, tutumları ve birbirleri ile olan ilişkilerinde en ufak bir serzeniş sızlanma olmaması. Sadece ortamdan ve ya başkalarından değil, kesinlikle ve asla Lila’dan da şikayet etmiyor. Hayatı geldiği gibi, üzerinde fazla da düşünmeden yaşıyorlar, neden-nasıl şeklinde yorumlamıyorlar sanki. Boylesi daha mi iyi acaba?
Yazarın dili Italyanca olunca çevirisinden okumak durumunda kaldım. Çeviri bir eserde yazarın hikayesini anlatırkenki sesinin tonunu direk alabilmenin tek yolu çevirenin bu tonu yakalayabilme başarısına kalmış biliyorsunuz. Emeğine sağlık sayın Eren Yücesan Cendey çevirisini yaparken yazar Elena Ferrante’nin kaleminden dökülenleri çok net akıcı bir şekilde aktarabilmiş ki ben hikayedeki figüranlardan biriymişim gibi izledim, okudum sayfaları. Kitabı ve hikayesini sevme nedenimde onun etkisi büyük bence.
Hepimizin hayatında O’nun için, O’na rağmen, O’nunla, O’nun sayesinde, O’nun yüzünden yaptığımız şeyler, başımıza gelenler, aldığımız kararlar, yanılmalar ve iyikiler vardır. Bu kitapta sanki sadece bir tane O vardı ve de o kişi Lila idi. Düşünüyorum benim Lila’m kim olabilir diye. Bende kadın- erkek, büyük- küçük, yetişkin- çocuk bir çok Lila var, hepsinin tekli ve sonra da kümülatif etkisi ile ortaya bir Zeynep çıkmış işte.
Peki ya siz hiç düşündünüz mü, kim O?

-
Arşivler
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
- Ekim 2022 (1)
- Eylül 2022 (2)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS
