Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Yaşam kendiliğinden gelir

Living comes naturally/Yaşam doğal olarak gelecektir!

Bu sloganı ilk gördüğümde Dubai-Abu Dhabi arasındaki, görece denize en uzaktan geçen paralelde, genelde kamyonların kullandığı çevre yolunda, tam olarak nereye gittiğimi bilmeden yol almaktaydım. Çıkmam gereken dönel kavşakta asılı kocaman bir reklam yazısı idi bu slogan. İlk anda çok dikkat etmemiştim ama aslında benim de aramakta olduğum yeni yapılmakta olan yerleşim alanının yerini göstermeye yarayan bir afiş idi.

Yaşam kendiliğinden doğal olarak gelir.

Sene 2004, Dubai’ye taşınalı daha iki senecik olmuş. O dönemde oldukça kısıtlı sayıdaki kiralık evlerden Arda’nında büyümesi ile değişen ihtiyacımıza uygun olanı ararken, bir arkadaşımın tavsiyesiyle düşmüştüm yola.

Ünlü Sheikh Zayed Road’un üzerindeki binaların sayısı henüz 15’i geçmemiş, Burj Khalifa’nın adı bile yok. Uzun bir sure gitmiştim. Hatta hani Dubainin yaşamsal alanlarının bittiğinin işareti olan, o iki devasa gitarın oluşturduğu çapraz heykeli ve arkasındaki Hard Rock cafe binasını da geçmiş sonra denizden uzaklaşarak çöle doğru yol almıştım.

Artık kamyonları ile tam bir çevre yolu kıvamındaki Emirates Road’a çıkmıştım. Kuzey Emirliklerden gelip, Dubai’nin dışından geçip, güneydeki başkent Abu Dhabi’ye doğru uzayan, gidiş geliş dörderden sekiz şeritli bir otoyol. Yolun dışında kalan alan bildiğin sarı çöl kumu ile kaplı boş arazi. Bir süredir daha ne kadar gideceğim acaba sorusu ile ilerlemekteyken, yoldan ayrılmam gereken kavşakta önüme iki tane deve çıkıyor. Hızlıca arkadaşımı arayıp soruyorum doğru mu bu gördüklerim diye, gülüyor ve evet evet, sen devam et diyor. Bildiğin hörgüçlü develer ile bir sürede yan yana gidiyoruz. Onlar yanımda sakince ilerliyor, ben ise Allah’ım haydi hayırlısı nereye geldim acaba diye düşünürken yoldan hafifçe alçak bir alanda kalan inşaatı görüyorum. Inşaatın tozları çöl kumlarına karışmış kamyonlar işçiler ve tabii binaları görüyorum.

Bir süredir daha ne kadar gideceğim acaba sorusu ile ilerlemekteyken, yoldan ayrılmam gereken kavşakta önüme iki tane deve çıkıyor. Hızlıca arkadaşımı arayıp soruyorum doğru mu bu gördüklerim diye, gülüyor ve evet evet, sen devam et diyor. Bildiğin hörgüçlü develer ile bir sürede yan yana gidiyoruz. Onlar yanımda sakince ilerliyor, ben ise Allah’ım haydi hayırlısı nereye geldim acaba diye düşünürken yoldan hafifçe alçak bir alanda kalan inşaatı görüyorum. Inşaatın tozları çöl kumlarına karışmış kamyonlar işçiler ve tabii binaları görüyorum.

Satış ofisinde görevliye aradığım ev kriterlerini bahsettiğimde gözleri parlıyor. İki odalı dairelerden var elinde belli ki, tamamen villalardan oluşan bir site olmayacak burası. Bu iyi haber. Ben extra isteklerimi de sıralıyorum tabii hemencecik bahçe katında olsa iyi olur ama şart değil, ha birde 2 otoparkı olmasınıda ihmal etmiyorum.

Beni yerleşkenin içersinde özenle serpiştirilmiş villalara değilde, giriş katının üzerinde 3er kat olan binalardan birine götürüyor. Yanındaki diğer apartmanlarında cephesi olan ortak bahçeye direk salondan erişimi bulunan giriş katındaki bu daireye ilk görüşte bayılıyorum. Satış görevlisi daireden çok sitede planlanan diğer ortak kullanım alanlarından bahsediyor ısrarla. Efendim site içerisinde birden fazla havuz, oyun alanları, spor salonları, okulları ve bir de alışveriş merkezi yapılıyormuş, ve hatta heryer yemyeşil olacakmış vaadlerini çokta inanamadan dinliyorum. Türkiye’den alışkanlık hedeflenen sürede vaadedilenlerin bir çoğunun yapılamayacağı konusunda tereddütlerimiz olsa da şehir içersinde sıkışmış olduğumuzu kabul ediyor ve evi tutuyoruz. Ama gerçekten de insanın inanası gelmiyor bu çöl kumundan ibaret alanın bir gün bir bahçe olabileceğine.

Takvimlerde 1 Nisan’a denk gelen siteye taşınma günümüzde birde çöl fırtınası olması bizi ürkütmüyor değil. Eve taşındığımız o ilk günler ve hatta haftalarda üzerinden gidilmesi gereken bir çok aksaklık çıkıyor, kendime bir not alıyorum yeni inşaat sonrası bir eve taşınmak için acele etmemelisin şeklinde. Pencerelerde sineklik olmayışının bedelini Ardacık ödüyor, evde geçirdiği ilk 2 geceden sonra çocuğu kreşe almak istemiyorlar, vücudundaki izlerin su çiçeği spotları olduğu şüphesi ile, oysa onlar sadece sivrisinek ısırığı, çocukta bir hastalık yok ama düşünün ne kadar çok sivrisinek ısırmış yavrucağı.

Günler haftaları kovalıyor, biz evin içini yerleştirip, sivrisineklerle savaşırken dışarda hummalı bir çalışma sürüyor. Ve çok geçmeden hem bizim binanın önünde, hem ara sokaklarda yeşil bahçeler, çiçekler ortaya çıkıyor.  İnsanlar akın akın boş dairelere, villalara yerleşiyor, havuzlarda yüzenlerin sesleri yükseliyor.  Otoyoldaki kamyonlara karışan sayıları giderek artan araçlar o reklam panosunun oradan yerleşkeye doğru döner oluyorlar.  Gerçektende o posterde yazdığı gibi yaşam yavaş yavaş ve doğal olarak kendiliğinden bu çöl ortasında insan eliyle yaratılan vahaya geliyor.

Hayatımız bir film olsaydı ve ekranda 2022, Ingiltere yazsaydı ancak böyle bir geçiş olurdu herhalde. Mutfaktaki dolabın en üst rafına borcam tepsiyi koymakta iken aklımdan geçenlermiş meğerse bunların hepsi! Yaşam kendigilinden gelir!

Aradan yaklaşık 18 sene geçmiş neredeyse. Biz yine yeniden hareketlenmişiz ve İngilterede üçüncü dönemimiz başlamış. Insan ayni eve kaç defa taşınabilir ki!

Bu sefer yanımızda konteynırları dolduran kutularımız yok, elimizde birer bavul ile geldik Basri ile, yıllardır bizimle gezmekte olan emektar eşyalarımızı Mersin’e bıraktık. İki bavula ne sığarsa artık. Ha birde Arda’nın iki senedir üniversite öğrencisi olduğu dönemden, öğrenci evinden getirdiği üç beş parça ile yeniden başladık eski evimizdeki yeni yaşantımıza.

İddialıyız, ihtiyacımız oldukça alacağız dedik eşyaları, şu anda hemen her şey, çatal tabak bardak yastık havlu ne varsa ancak üçümüze göre.

Alınan her eşya sık dokunup ince eleniyor. O ünlü gerçekten ihtiyacın mı var yoksa sadece istiyor musun sorusunu cevaplamak yetmiyor, üzerine en az bir hafta kadar daha düşünüp, debelenip ve hala alman gerekiyorsa alıyorsun. İrrite edici ve kısıtlayıcı gibi görünse de eğlenceli bile olabiliyor. Alınma izni çıksa bile önceliklendirmen gerekiyor alışverişi. Alınması gerekiyor biliyorsun ama şimdi mi sonra mı, ya da ne kadar sonra sorusu var önünde aşman gereken.

Mesela salona alacağımız hepi topu bir tane koltuk üzerine, iki kişilik mi 3 kişilik mi olsun, içinden yatak da çıksın, ana rengi ne olsun konuşmalarından karar aşamasına hızlıca geçilmesinde ta Kanada’dan misafirimiz geleceği ve hatta misafirin artık vizesini de almış olması haberinin ulaşması etkili oluyor. Tam bu sırada kanun hükmünde kararname ile hiç akla gelmeyecek bir başka şey öncelik kazanıyor ve biz bahçeye bbq/mangalı da hemen almak durumunda kalıyoruz. Ne alaka evde oturacak koltuk yokken bbq mangal nerden çıktı demeyin hiç. Arda haklı olarak İngiltere’nin görüp gördüğü en sıcak ve kuru yaz döneminde bahçeyi kullanmayı ihmal etmememiz gerektiğini ve tabii mangala arkadaşlarımızı çağırmamızın öncelikli olduğunu hatırlatınca siparişi veriliyor. Hatta eve aynı saatlerde giren Ikea mobilya kutularından önce mangalın ızgarası vidası takılıyor. Önceliklerimizi midemiz mi yönlendiriyor nedir?

Bir önceki haftasonunda önce yürüyüş yapar sonra bahçede otururuz diye gelen arkadaşlarımız için almış olduğumuz, küçük ikram ve sunum tabaklarımız ve bahçe masasını da sayarsak bahçemiz kullanıma gayet hazır. Ama tabii gelenlerin kendi bahçe sandalyelerini getirmeleri şartı ile. Neyseki sorun olmuyor, zaten herkeste var, kimse gocunmuyor. Mangal operasyonu ile bahçedeki hayat icin, yatılı misafirimiz sayesinde de evdeki yorgan, yastık ve tabak çanak sayısında çok değil hala gerektiği kadar yeterince kıvamında artış olması kaçınılmaz.

Denk gelebilirsem bir sekilde katılmaktan mutluluk duyduğum ve daha once sizinle de buradan paylaştığım, MacMillan Vakfının bağış kampanyası için yaptığımız kekin borcamını dolabın en üst rafına yerleştiriyordum ben aslında bu sabah. Rutin bulaşık makinesi boşaltma hallerindeydim yani. O ara raflarda yükselen tabakları, sıralanan irili ufaklı bardakları, kupaları, ikinci raftaki minik ama çeşitli ikramlık tabakları farkettim işte.

Geldiğimden bu yana sadece iki ay geçti ve özenerek, sakınarak, abartmayacağım diyerek, ihtiyacı belirleyip, ne erken ne geç tam zamanında, gerektiği kadar yeterince aldık diye de kendimi onayladığım bir anda farkediyorum ki onlar çoktan gelip ikişerli üçerli gruplar halinde dolabıma yerleşmişler bile.

İnsanların yanı sıra eşyanın da bu olabilecek en organik haliyle, kendiliğinden,

..ama sizin bana gerçektende ihtiyacınız var

diye direterek evimizin içine girmesi ve boş odalarda, dolap raflarında kendisine uygun birer yer bulup, yerleşivermesini yaşamaktaymışım da haberim bile yokmuş.

Bakalım daha neler kimler içeri girmeye çalışacak, heyecanla beklemedeyim. Sizi de haberdar ederim 😉

PS: photos from http://myheartlivesinlondon.blogspot.co.uk/p/uae.html https://www.constructionweekonline.com/projects-tenders/article-7947-park-life

Eylül 30, 2022 Yazan: | #deniyorum, #tasinma, bizden haberler..., seyahat, Taşınma, zeynep'ce | | Yorum bırakın

Yanarım

Kahkahamı çaldılar!

Bir o kalmıştı elimde o da gitti! 

Ne vardı aslında bu kadar abartacak, bu raddeye gelmesi şart mıydı?

Oysa ilk karşılaştığımızda ne kadarda mutlu ve hevesliydik, birbirimize karşı sonsuz ilgi, alaka  ve özen. Birbirimizi incitmemek, kelimenin tam anlamıyla zamansız tüketmemek için nasılda dikkatli idik. Birlikte çok güzel şeyler de yaptık, arada birkaç kaza da olmalı değil hani ama işte niyet önemli.

Gerçi ilk karşılaştığımızda birbirimizin karakterini, gücünü anlamamız biraz zor olmadı değil.

Ama anlaşmıştık, herkes yerini bilince sorun olmaz diye düşünmüştük ve dedim ya işte özenle korumuştuk.

Ha, birde ben, öncelikle ben hep hazırda ve nazırda, senin istemeni, beni arzulamanı, bana ihtiyacın olduğunu kabul etmeni ve sonunda da beni çağırmanı beklemek durumundaydım. Tabii işini görüp bitirincede bir kenarda öylece beklemeli, kendi kendimi yiyip bitirmeli tabiri caizse küle dönmeliydim, ve kesinlikle seni rahatsız etmemeliydim. Tıpkı bir kış günü şömineye atılmış bir odunu yakacak kadar kızgın ama seni hararetimle terletmeyecek kadar sıcak, rahatsız etmeyecek kadar yani başında olacaktım. Herşey gerektiği kadar yeterince olacaktı, ne bir eksik ne bir fazla. Akkor haline gelipte alevli bir şekilde hayata ve tabii işime sarılmamı çoğunlukla beklesen ve hatta sevsen de dedim ya bana olan ihtiyacın bitince bir kenara çekilip, küllerimde kalmamı bekledin. Kendi kendime sönüp gitmeli bir sonraki çağırmana kadar sessizce beklemeliydim.  

Sen beni, kendi, genelde bir anlık ihtiyaçlarını gidermek icin, kafana göre bir orada bir burada tıpkı bir tiryakinin sigarasının ucunu yakacağı zaman hiç tanımadığı insanlardan medet umması gibi, bir ateşinizi alabilir miyim ya da aslında sigara bile kullanmayan birisi olabileceği ihtimalini de göze alıp ateşiniz var mı acaba diye sormaktan çekinmeden, başkalarından alabilme rahatlığıyla, umursamazlığıyla çağırdın.Sana özel olup olmamam seni hiç etkilemedi. İhtiyaç halinde alınacak bir şeydim ben senin için. Çakar çakmaz çakan çakmağın ucunda bir kıvılcım, veya  o Türk diyetlerinde önemli yeri olan ünlü dikdörtgen kutunun, cam tozu, fosfor ve bir takım kimyevi bağlayıcı maddelerinin oluşturduğu kimyasal karışımın bulunduğu iki uzun kenarından birine, yine kutunun içinden ta yapım aşamasında gövdesi parafine, ucu da potasyum klorat ve kükürt bileşimine batırılmış olan kibritin sürtülmesi, ki işte en çok bunun için senin eline ihtiyaç vardı, sonucunda bir anda bir alev olarak ortaya çıkıverecek ve artık neyi yakmam gerekecek ise görevimi edebimle yapacaktım. Çakmağın ve ya kibritin ucunda bir anlık kıvılcım ile hayata geçip, alevimi  sigaraya, ocağa, sobaya, mangala aktaracaktım. Tüm bu süreçte asla ve asla senin parmağını yakmamaya da özen gösterecektim tabii.

Buyur buradan yak abi deyip başkası ile paylaştın beni, ateş hazır mı sorusuna hazır hazır dedin, bilip bilmeden gerçekten buna hazır mıyım diye sormadan.

Aklına bile gelmedi ama olsundu benimle olan ilişkinden şikayetim yoktu benim.  Aslında günlük hayatında beni en az bir veya iki defa çağırıyordun nasılsa, ve bu durum beni lambanın cininden daha istenilen, aranılan ve de aktif bir pozisyona soktuğu düşünülürse şikayet etmemeliyim değil mi?

Beni ve en büyük özelliğim olan ve aslında kontrol edilmesinden hiç de hoşlanmadığım hararetimi kontrol etmene de izin vermiştim bak, biliyorsun degil mi? Sadece ve sadece onu da hani uzun süre beklersinde adını ilk söylediklerinde ne yapacağını bilemezsin ya, o ilk heyecanın dışa vurgusu da diyebiliriz, kibriti ve ya çakmağını ilk çakışında ortaya çıkan ilk alevimi ayarlamana, iste sadece buna izin vermiyordum sana ki buda çoğunlukla seni ürkütüyor, istemsiz geri çekilmene sebep oluyordu, bense kahkahalarla gülüyordum bu haline. Peki peki, hadi seninim yine istediğin dereceye ayarla bakalım beni, kontrol sende diye bırakıverirdim kendimi güvenle ellerine.  

Ama o poff diye parlayan ilk alevlerimden çok mutluydum haberin olsun. Benim kahkaham, gözle görünen, elle tutulabilecek bir kahkaha. Biraz sıcak, dikkat et..ha ha.. Eh atesin kahkahası da alevden olur ne bekliyordun.

Kıvamında pişireyim diye ocağın uzerine koyduğun yemeğin icin gerekli düzenlemeleri yapmayı hiç ihmal etmedin. Hep aklındaydım ki ben senin, işim bitince ocağın düğmesinide ya sen kapattın ya da ateşte yemek var, ben 5 dakika komşuya gidiyorum yarım saate tencerenin altını kapat talimatları ile çıktın evden, sonra da hep beni düşünüp, ateşte yemeğim varlarla geri geldiğinde ilk iş beni kontrol etmek oldu. Her an emin oldun kapanmış köşeme gitmiş olduğumdan.  Hadi gel, ateşe çay koydum ile kırlarda ormanda mangal sefasının sonunda közde kahve de içelim söyleyişine, işte o ses tonuna ayrı hayranım bak. Ve ben işte o anlarda seninle, senin için yanında olmayı çok sevmiştim. Bana özenine, ilgine alışıktım.

Ama işte dedim ya artık ne yapacağımı bilmiyorum, önce bana eskisi gibi özenmez oldun. Öyle ki sonunda geldiğimiz noktada artık benden korkuyorlar, sevilmiyorum eskisi kadar ve utanmadan kahkahamı da çaldılar.

Yavaş yavaş yok edilmeye çalışılıyor gibiyim ki zaten yıllardır vardı bu beni bir yerlere hapsetme ya da ilk fırsatta artık sana ihtiyacımız yok tavrı, durumu. Gelişen teknoloji adı altında elektrikli ocaklar çıktığında anlamalıydım, kenara ötelendiğimi. Sanki bensiz yapabileceklermiş gibi umarsız davranmalarını uzaktan izledim ama önemsemedim açıkçası. Ama bak gel kabul et, elektrik kesintilerinde tam bir parodi ortaya çıkmıyor mu. O çok gelişmiş ocakların elektrikli çakmaklarına güvenip evde el altında kibrit ve ya çakmak bulundurmayan ve tabii kesintide nedense ellerindeki mumu bile yakamayan ailelerle dolu o koca apartmanlar, güleyim mi ağlayayım mi bilemediğim. 

Tüm bunlara rağmen, ben emindim bir kere insanlar her şeyden vazgeçer ama sigarasından dolayısıyla da benden vazgeçemez derdim. Peki nereden çıkmıştı bu elektrikli sigaralar. Ağıtlarında türkülerinde bir ateş ver cigaramın ucunu yakayım dediği, iyisinde kötüsünde beraber yaşadığı cigaradan ne vakit vazgeçti de, sigara oldu sana ucuna kibrit bile dokundurmadığın bir garip sopa. Vallahi ben kendim içmiyorum ve içenler ne hissediyor bilemiyorum tabii ama kibritin o ilk alevlenmemin ardından hızlıca yanıp sönerken çıkardığı kokuyu sigara kullanmayanlar bile severdi onu bilir onu söylerim.

Yinede iyiydi yaşayıp gidiyordum işte ne olduysa bu son birkaç senede oldu. Olmamam gereken yerlerde, zamanlı zamansız, ve çoğunluklada yanlış zamanda ortaya çıkar olduğum için herkes bana kızar benden nefret eder hale geldi. Korkuyorlar benden, korksunlar tabii iyi olur bir çok açıdan ama saygımız vardı karşılıklı çok da korkuya dayalı demek istemediğim bir saygıydı bu. Özen, dikkat, itina ve en önemlisi beni asla yalnız başıma bırakmayacaktınız anlaşmamız böyleydi. Yapım gereği kendi kendimi durduramam bunu en iyi sen biliyorsun. Heyecanlıyımdır, alevlendim mi hele  giderek coşan rüzgârında etkisiyle iyice gaza gelen körüklenen bir yapım var bilirsin. O aşamaya gelmişken de haliyle hadi bakim, sen çok oldun, in aşağı yerine otur demenin anlamı da yok. Çocuk veya kedi gibiyim işte o ağacın tepesine çıkabiliyorum da kendim inemiyorum ki..ağacı da üzerindekilerle birlikte indiriyorum ben. 

Beni başı boş bırakmayacaktın kendi halimde gelirsem dönüşüm zor olurdu biliyorduk hepimiz, gelmiş geçmiş tüm insanlar ve tabii ben. 

Ah o piknikler.. ne kadar da keyifliydi, mangallar lezzetli, içecekler serinletici ama ya sonrası? 

Ben hep çağırdığında geldim ve mangalına dizdiğin kömürlerini yaktım önce kor sonra köz hale gelmesini sağladım. Domates, kabak, soğan, biber, sarımsak ve patlıcanlarla başladık, harlı halime dayanamazlarsa diye bir yerlerden duyduğun tavsiye uzerine incecik iplerle bağladığın kebaplarına ayrı özendim, şiş etlerine ve tavuklarına ayrı, hepsini tam kıvamında kurutmadan pişirdim. Sıra kahveye geldiğinde ki ben bunu önceden biliyordum, hazırdım közlerimi gerektiği kadar yeterince sıcak bırakmıştım zaten. Gün sonunda bütün alkışları aldın, mangalda üstüne yoktu valla herkesin karnı tok, sırtı pek. 

Ayrılık vakti..

Karnı doyunca gözü yolda olanlar, arkalarında ne bıraktıklarına bile bakmadan ayrılmayı bir maharet sayar hale geldiklerinin bile farkında olmadan, sofrayı kuran kaldırsın misali kollarında geldiklerinden de hafif yüklerle gidiverdiler. Sen sönmemi beklerdin benim, iyice soğumamı beklerdin. Yani eskiden, eski zamanlarda bana özenirdin, itina gösterirdin, sönüp köşeme çekildiğimden emin olmadan bırakmazdın beni demek istiyorum. Mangalın közünü toprağa dökmek iyidir, sönmesini hızlandırır dediler, o çok bilmişler. Hem eve de toz götürmeyecektin aman ne iyi! 

Peki sorarım sana, benim köz halimde sırf sen öyle uygun buldun diye senin arzu ettiğin sürede kendi kendime sönüp  gideceğimi nerden uydurdun? Sırf sen istedin diye hızlıca durabiliyor muyum bir kere başlamışsam yanmalara. Bilmiyor musun önce usul usul kuru yaprakları ısıtırım, sonra yanıma yaşları da alır giderim, beraberce yanarız.

Sen bana hep dikkat ettin, özendin beni bırakmadın ama yetmedi, artık yetmiyor.  Herkes senin gibi değil ve ben de artık kendimi kontrol edemiyorum o kadar çok yerden çağrılıyorum ki tarihte o çok geniş imparatorlukların, hani Osmanlı imparatorluğu ya da üzerinde güneş batmayan krallık gibi her yere yetişemeyen merkezi sistem yönetimleri gibi uçlarda uzaklarda her kırık cama temas edip odaklanan güneş ışığından, iyice söndürülmeden atılmış bir izmaritten, ya da geçen sefer kılpayı kurtardığımız ama artık çoğunlukla yetişemediğimiz üzeri iyice kumlanmamış bir mangaldan çıkıveriyorum ortaya sonrası malum, önüme çıkanı yakıp kavuruyorum. Durmayı bende istiyorum ama olmuyor işte. Yapraklar kuru, rüzgar ayrı bir esiyor derken olmuyor, duramıyorum. 

Ve artık senin yüzünde görünce benim de mutlu olduğum ve beni gördüğüne sevindiğini gösteren ateşi yaktım ibaresi de olmuyor insanların yüzünde. Daha çok korku ve endişe dolu, bir an önce yok edilmem gerektiğini söyleyen bağırtılardan oluşan karmaşa ile karşılaşıyorum. 

Onlar mı benden, ben mi onlardan korkuyoruz bilemiyorum ama kontrol altına girip, sönmeme yardım etmelerini beklemek yerine telaşla daha bir dağılıp yerimde duramadığım, ağaçtan ağaca zıpladığım bir gerçek. 

Simdi sana sorarım bana özenmeyi, beni öncelikle benden korumayı neden bıraktın? Kahkahamı çalan, beni kendi kendine ortaya çıkan korkunç bir yaratıkmışım gibi gösterip birde üstüne utanmadan kendilerinde hiç kusur aramayan insanların karşısında neden bıraktın gittin?

Eylül 8, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, yaziatolyesinden, zeynep'ce | , , | Yorum bırakın

Kim o?

Yaklaşık 4 sene kadar önce okumuş olduğum hikayenin serideki diğer kitaplarını da okumalı diye düşünürken buldum kendimi. Seri kitapları çok sevmiyorum, daha önceki deneyimlerimde ilk kitabın tadını vermiyordu serinin uzadıkça eklenen bölümleri, bu da öyle olabilir mi acaba?

Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım adlı hikaye Elena ve Lila’nın ilk çocukluk ve gençlik yıllarını, içinde büyüdükleri mahalle ile yaşayarak anlatıyor.

Yazar açık, akıcı, çekici, kavrayıcı bir üslupla anlatıyor, öyle ki

Kan. Genellikle feci lanetlemer ve iğrenç küfürler havada uçuştuktan sonra akardı yaradan. Sıralama buydu.

cümlesini okurken 3.sınıfta Ankara’da Hamdullah Suphi İlkokulunun bahçesinde koşarken düştüğüm icin açılan dizimdeki yarayı farkedip, açılan yaradan sızan kanı ilk görüşümü hatırlattı bana. Sağ bacağımda hala hafif de olsa duran yara izime baktım kaldım bir süre desem inanır misiniz?

Yazarın kendi içsel duygu, düşünce iniş çıkışlarını bu kadar iyi anlatabilmesini çok sevdim. Lila ile beraber yaptıkları, yaşadıkları hemen her çocuğun, genç kızın başından geçebilecek olaylar. Yazarın anlatımı ile ben de o mahallede oyunlara katılan biri oluveriyorum. Pek çok şey var evet benim de başıma gelmişti diyebileceğim ama o Napoli’de iken ben Türkiye’de büyüdüm aslında. Dünya nasıl da küçük ve insanlar ne kadar da benzer yaşıyorlar aslında.

Kahramanımız Elena’nın yaşadığı bazı olaylar için insanlar üzerinden yıllar da geçse hapse atılıyor mesela. Ama o bu durumu olay çıkarmasına neden olacak bir şey gibi düşünmüyor. Mesela misafir olarak bulunduğu evde, ev sahibi gece uykusundan kalkmış, mutfak tezgahında duran bir bardak suyu almış, içmiş kadar basit olağan bir durummuş gibi anlatıyor, şimdilerde olsa ciddi bir taciz davasına dönüşebilecek bir olayı mesela. Hikayenin geçtiği dönemde henüz bir #metoo hareketi yokmuş tabii.

Okurken dikkatimi çeken bence onemli bir husus da, başlarına gelenleri algılamaları, tutumları ve birbirleri ile olan ilişkilerinde en ufak bir serzeniş sızlanma olmaması. Sadece ortamdan ve ya başkalarından değil, kesinlikle ve asla Lila’dan da şikayet etmiyor. Hayatı geldiği gibi, üzerinde fazla da düşünmeden yaşıyorlar, neden-nasıl şeklinde yorumlamıyorlar sanki. Boylesi daha mi iyi acaba?

Yazarın dili Italyanca olunca çevirisinden okumak durumunda kaldım. Çeviri bir eserde yazarın hikayesini anlatırkenki sesinin tonunu direk alabilmenin tek yolu çevirenin bu tonu yakalayabilme başarısına kalmış biliyorsunuz. Emeğine sağlık sayın Eren Yücesan Cendey çevirisini yaparken yazar Elena Ferrante’nin kaleminden dökülenleri çok net akıcı bir şekilde aktarabilmiş ki ben hikayedeki figüranlardan biriymişim gibi izledim, okudum sayfaları. Kitabı ve hikayesini sevme nedenimde onun etkisi büyük bence.

Hepimizin hayatında O’nun için, O’na rağmen, O’nunla, O’nun sayesinde, O’nun yüzünden yaptığımız şeyler, başımıza gelenler, aldığımız kararlar, yanılmalar ve iyikiler vardır. Bu kitapta sanki sadece bir tane O vardı ve de o kişi Lila idi. Düşünüyorum benim Lila’m kim olabilir diye. Bende kadın- erkek, büyük- küçük, yetişkin- çocuk bir çok Lila var, hepsinin tekli ve sonra da kümülatif etkisi ile ortaya bir Zeynep çıkmış işte.

Peki ya siz hiç düşündünüz mü, kim O?

Ağustos 16, 2022 Yazan: | #deniyorum, bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, kissadan hisse- derlemeler, Uncategorized, zeynep'ce | , | Yorum bırakın

Katip Bartleby bir kedi olabilir mi? 🐈

Herman Melville’in Katip Bartleby adlı kitabı bana yollanan başka bir grup kitap içerisinden sürpriz olarak çıkmıştı. Kitabın yazarına bakınca aslında Mobidik (Moby Dick) adlı eserin de yazarı olduğunu ve benim o kitabı da okumamış olduğumu farkettim. Kendimi ayıpladım ve de hemen hem Moby Dick hem de bu kitabi listeme ekledim. Kitabın içine açıp bakınca bana kitabı yollayan arkadaşımın o hep hayran olduğum el yazısı ile yazılmış notunu buldum, diyor ki:

“..kitabın yanında karakteri hakkındaki düşüncelerimi de yollamak istedim ama sakın bu notları ki kağıdın arkasına yazdım, kitabı bitirmeden okuma!

Daha bir merak ediyorum tabii.

Kitap okumak için uygun zaman mekan yer kovaladım ama oldukça hareketli bir dönemdeyim. Olabileceğini hiç sanmıyorum ama olur ya fırsat bulurum belki diye çantaya atıyorum, annem ve babam ile çıkacağımız ve hatta ikinci gününde abimler ve erkek kardeşimin ailesi ile de buluşup yaklaşık 14 gün sürecek cogunlugu yollarda gececek olan tatilimize hazırlanırken.

Yolculuğun ilk durağı Isparta’dayız. Hilton Garden Inn otelinde anne, baba ve çocuk günlerimize geri döndük, üç kişi olarak tek odayı kullanıyoruz. Odada bir çift kişilik yatak var annem ve babam paylaşıyor ben yandaki ek yatağı kullanacağım.

Ilk defa geldiğimiz Isparta’yı bir kısa dolaşıp, o mis kokulu ünlü güllerin arasında fotoğrafımızı da çektirip uzerine bir de özel Isparta yemeğidir diye ısmarladığımız ama aslında tüm yörelerimizde geleneksel düğün yemeklerinden olarak bilinen etli pilavımızı da yedikten sonra otele akşamın geç saatlerine kalmadan dönüyoruz.

Zaten artık günün yorgunluğu da herkesi ayrı yokluyor. Babam saat 22:00 oldu yatalım ses istemiyorum diyor annem daha otursamıydık derken ben çoktan uyumuşum. Mersin Isparta arası 6 saat kadar direksiyon sallamanın yorgunluğu normalden daha erken uyumama sebep oluyor.

Gecenin bir arasında bir cistak cistak sesi ile uyanıyorum. Oda karanlık, sadece banyonun lambası yanıyor. Saatin daha erken olduğunu ve sesin de bitmekte olan bir düğünden gelmekte oldugunu düşünüyorum. Ama saat 3.39 ve sonradan anlıyorum ki sesin kaynağı bitemeyen düğün değilde otel binasına komşu olan gece klübü imiş. Bir süre oldugum yerde bekliyorum, biter şimdi diye yatıp uyumaya çalışıyorum ama bir türlü dönemiyorum uykuma.

Aklıma çantamda sakince beni bekleyen kitap geliyor. Ama kitabi okumak için odada lamba yakamam ki! Ne yapsam derken banyonun açık lambası bana göz kırpıyor. Sessizce kalkıp banyoya doğru ilerlerken kitabı da çantamdan alıyorum. Turkiye’de banyo dolap çeşitlerine adını veren o unlu Hilton banyosunda klozetin kapağını kapatıp üzerine oturdum ve dünyanın en rahat koltuğu diyemeyeceğim ama o müzikli gecede beni yolda bırakmadı ya daha ne isterim. Kitaba başladım ve çok gecmeden de bitirdim

Kitaplar üzerine konuştuğumuz yazarlarını ve karakterlerini kurgularını anlamaya çalıştığımız kitap grup toplantılarında okuyucunun eseri okurken içinde bulunduğu zaman mekan ve ruh halinin de eseri anlamak, olası mesajı kapmak gibi durumlara etkisi olduğunu konuşuyoruz hep. Bu eser üzerine hissettiklerimde de okuduğum ortamın etkisi ne kadar etkilidir bilemeyeceğim ama genel kanının tersine bir düşüncedeyim o kesin.

Okurken bir ara başlara dönüp bu bir gerçek kişi değil mi diye baktığımı hatırlıyorum mesela. Gerçek kişi derken yani karakter olarak tanımlanırken bir insan olarak betimlenmişti, işe başladığı ilk bir kaç gün iyi iş bile çıkarmıştı hatta. Şüphe duyma nedenim ise katibin davranışının ancak bir kedinin davranışı olacakmış gibi hissetmem. Gerçekten de tasvir edilen mesela en basitinden odanın kendi belirlediği bir yerinde öylece durmak gibi davranışlarını bir kedi yapsaydı biz insanlar oturup yanına bir de onu okşardık diye düşünüyorum, yanılıyor muyum?

Ama işte beklentiler! Toplum içersinde yaşayan bir insandan beklenen davranışlar soz konusu ise kişisel özgürlüğümüz nerde başlayıp nerde bitiyor? Ben kitaptaki o hiçbir şey yapmak istemeyen Katip Bartleby’e kıl olurken, ona iş vermiş olan arzuhalci icin çok üzüldüm. İnternette Goodreads ve Google’da yapılan yorumlarda sanki okuyucuların hemen hepsi Katip Bartleby’in yerine koymuşlardı kendilerini. Bir omur istemediğimiz, tercih etmediğimiz şeyleri yapmak zorunda kalmıştık diyordu herkes, ve Katip ne kadar cesurdu.

Ben ise bu adamın yapmakta olduğu hareketin çevresine olan etkisine takıldım daha çok. Sonuçta Katip kendi seçimini uyguluyor ve diğer insanları içine soktuğu zor durumu umursamıyor bile ki bu benim için bencilliğin en üst seviyesi. İşverenin hali oldukça zor idi. Katibe yardim etmek istiyor, durumunu anlamak ve bir orta yol bulmak istiyordu ama hep terslendi. Demokratik hakkını kullanarak greve giden doktora sağlık mensubuna kızmayı biliyoruz ama bir katip işini yapmamayı tercih edince onu takdir etmek uygun mudur?

Bu arada arkadaşımın kısa notunda, evet kitap bittiğine göre artık notu da okuyabilirdim di mi, şöyle bir sorusu vardı;

..böyle karakterler sadece kitaplarda ve filmlerde mi olur ?

Çevremizde, ailenizde is hayatınızda bu tarz insanlarla uğraşmak zorunda olmuşsunuzdur muhakkak diye düşünüyorum. En azindan mesela 2 yas sendromundaki cocuklar..

Bir de şöyle bir düşüncem var. Ola ki reankarnasyon diye bir şey var diye düşünürsek, bence bu karakterler bizim dünyamızda en iyi ihtimalle kediler olarak var oluyorlar. Keyfe keder dolanıp, kafalarına eseni yapıyorlar ya hani. Artık bir önceki yaşantılarında ne olmuş, nasıl olmuş da bunu hakettmişler bilemiyorum ama sanki oyunda insandan bir üst seviyeye çıkmış gibiler, sizce?

Bu arada ben kitabi bitirdim, notlarımı da aldım ama komşu gece klübünün sesi hala bitmedi. Pencereden hafifçe perdeyi aralayıp bakıyorum, sanırım klübün kapanış saati gelmiş, insanlar dağılmakta diyeceğim ama işte bunlar hemen çevreyi rahatsız etmeden gitmek yerine orada biraz daha kalmayı tercih etmişler. Yolda bir minibus var, içine binmesi gerekenler ise aracın müzik sisteminin sesini daha da bir açmış Misket havasında göbek atmaktalar. Ben perdeyi aralamış bakarken annem yari uyur şekilde, ne var neden uyumadın diye sorunca ben hemencecik yatağıma dönüyorum.

Saat 5.30’a geliyor, yeniden uyuyabilir miyim acaba?

Temmuz 31, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, gezgindoganlar family trip rocks, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, Turkiye seyahatleri, zeynep'ce | , | Yorum bırakın

Leylek leylek havada…

Sabahın o çok erken saatinde odama giren güneşin ittirmesi ile kendimi salona atıyorum.

Uykum var, vücudum öyle olduğu konusunda ısrarlı ama beynim uykuya geçemiyor.

Yattığım yerden pencereye bakıyorum. Kocaman, gereğinden yüksek bir komşu binanın beşinci kattan yukarısına bakmaktayım. Beşinci kattan yukarısı göz hizamda çünkü ben bizim binanın beşinci katındayım. Komşu binaya laf atıyorum ama benim içinde oldugumda az değil, 10 katlı.

Binanın benden tarafında serin bir gölge var ve bir sürü de kuş uçuşmakta.

Birddedektif ve Şermin Yaşar’ın kızdığı bir tanımlama tabii bu, havada uçan her canlıyı kuş deyip geçiyor olmamız ama işte ne diyeyim. Bu konuda da eğitim şart. Bilebildiğim kuşlar martı, karga, güvercin, leylek, flamingo ve bir de kızıl çaylak. Sonra kuğu, ördek, kaz, tavuk, hindi onları da saymak gerekir mi acaba? Serçe, kırlangıç ve sığırcık var ayrıca ama ben çoğu zaman ayrımını yapamam.

Bu arada aklıma geldi, acaba neden havada ve ya karada bir leylek görünce pek bir seviniyoruz. Yani ben çok mutlu oluyorum, sizi bilemeyeceğim tabii. Onları her gördüğümde ta çocukluğumun Eskişehir’indeki çatılara bacalara kurdukları yuvalarında lak-lak-lak seslerine kadar gidiyorum mesela. Düşünüyorumda korkarım seslerini sadece o zamanlarda duyabilmiştim. Eh yuvalarında gevezelik etmekte oldukları bir zamanda binanın yanından yürüyerek geçtiğim için farketmiş olmalıyım. Oysa son donemde hep araç icinde yolculuk yaparken görmekteyim onları, dolayisiyla da seslerini de duymuyorum.

En son yere ayak basmış olarak gördüğümde Amsterdam’da bir parkta yürümekte idi, Covid19 kabusun artık son uzatmaların yaşanmakta olduğunu umduğumuz ama karantinaların ısrarla ta 2021 baharına kadar sarktığı dönemde beraberce uçuş yasaklarının bitmesini beklemekteydik.

Leyleklerin insanı mutlu etmesinin sebebi onları arada bir ve hatta çok çok az görüyorsun diye de olabilir tabii. Öyle kırlangıçlar, serçeler, martılar, güvercinler ve kargalar gibi her yerden çıkmıyorlar. İngiltere’de mesela sahil kenarlarındaki martılar gelip elindekini kapacak kadar çevik ve büyükler. Venedik’te de görmüştüm o hırsız martılardan. Sadece Istanbul’da Boğaz’daki martilar birisinin onları beslemesini bekliyor sanki. Sonra kargalar da pek bir iri, şehrin çöplerini kurcalayıp kalan pizza vesaire parçalarını gayet güzel yediklerinden olsa gerek. Bahçemdeki çilekleri ve ağaçlarımın çiçeklerini didikleyen güvercinler de var. Ama bahçeme gelen bir leylek henüz olmadı.

Ya da bu heyecanın sebebi havada leylek görmek çok gezeceksin anlamına geliyor inancından kaynaklanıyor olabilir mi! ” Oo, leyleği havada görmüşsün” şeklinde bir cümleyi muhakkak duyarsınız ola ki birazcık fazladan gezmişseniz o sene. Peki acaba leylekleri gördüğümüz için mi geziyoruz yoksa gezdiğimiz için mi onları görüyoruz? Mesela ben bahar aylarında yollarda isem mutlaka görüyorum. Hatta geçenlerde sürü halindelerdi ve araba icinde olmama rağmen onları gören yine sadece bendim. Araç içindeki diğer yolculara da yine benim göstermem, bakın bakın işte oradalar havada şeklinde debelenmem gerekti.

Tecrübelerime dayanarak kendi soruma cevap olarak diyorum ki öyle evde oturup bir leylek geçse de ben de artık gezsem diye bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Şehirlerde bu koca koca binaların arasından geçmeleri zor, onlar sizi kırlarda bayırlarda beklemekteler.

Pencereden kuşların sabah uçuş egzersizlerini de izliyorum bir yandan. Gayet kontrollü bir şekilde binaya doğru uçup duvara çarpmaya ramak kala hop geri dönmekteler. 5-10 tane kuşun aynı anda yaptığını görüyorum, içlerinden en az biri şimdi çarpacak diyorum ama çok iyi ayarlayıp kurtarıyorlar kendilerini. Her sabah bu uçuşu yapıyor olmalılar. Acaba bu bir eğitim mi? Yani bu kuşlar belkide daha bu baharda doğdular ve uzun yollara çıkmadan önce burada komandalar gibi eğitim alıyor olabilirler mi? Mesela sığırcık kuşlarının o sürüler halinde uçarken oluşturdukları çok ilginç manzaralar oluyor, tam bir uyum icinde uçuşları ile ünlüler bilirsiniz eminim. Belki de bu sabah uçuşları daha sonra o gruba katılabilmek için yapılan antremanlardır.

Ben bunları düşünürken kuşlar yavaş yavaş bu çılgın uçuş taliminden vazgeçtiler. Hava sıcaklığının artması da bir sebep olabilir tabii. Mersin’de yaz sıcaklığı sabah 7’den itibaren başlayabiliyor malum.

Uykusuzum kalacağım diye homurdanarak kalkmıştım yatağımdan ama şimdi iyi ki güneşten rahatsız olup uyanıp yerimi değiştirmişim diyorum.

Bu anlatmaya çalıştığım manzaranın bir fotoğrafını hatta videosunu çekmiş olmalıydım ki buraya koyabileyim ama yerimden kalkıp telefonumu almaya gidersem büyüsünü kaybedeceğim korkumdan kayıt altına alamadım kusura bakmayın. Bursa Eskikaraağaç köyünde bulunan Leylek Köyünden bir güzel ailenin fotoğrafını kabul ediniz.

Temmuz 27, 2022 Yazan: | #deniyorum, GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, zeynep'ce, İyiki | , , , , , | Yorum bırakın

Bu düğmeye basarsan…

Piyangodan önüme çıkan bir telefonun heyecanı ile gece vakti telefon değiştirmeye kalkıştım başıma gelenlere bak. Telefon değiştirmekte bir marifet yok aslında. Bir kere eskisi gibi sim kartı çıkart yenisine tak şeklinde olmuyor tabii. Hatta henüz kartı takmış değilim o eskisinde bekliyor. Eski iPhone’u yenisine yaklaştırıyorsun onlar birbirine aktarıyor.

Allah’ım ne kolaylık! Bir dönem telefon listesini aktarmak derdi yüzünden neler çektik. Şimdi bilgiler, fotoğraflar hepsi elle tutuşup hoplaya zıplaya yeni telefona geçiyorlar.

Yani geçmelilerdi ama benim bir hatam ile geçemediler. Olursa benim hatam olacağını da daha hatayı yapmadan kabul etmiştik zaten, sistem sana soruyor ve onayını almadan devam etmiyor ya, o yüzden kızacak kimse de yok.

Fotoğraflar, emailler, uygulamalar hepsi yeni tarafa geçti çok şükür. Problem, WhatsApp mesajlarımı da getirsin diye bastığım TAMAM, DEVAM ET tuşunun aktardığı o grup bilginin saklanmış olduğu hafıza kutusunun en son güncellendiği tarihin Aralık 2021 olmasından kaynaklanıyor. 2022 yılına girmişiz, ilk 6 ayında da hatta yine bol bol gezip, az biraz da oturarak geçirmişim, bir ton mesaj, fotoğraf paylaşılmış falan derken hop 3 dakikada 2021 Aralık ayına geri döndüm. Ve bu aktarmayı onaylayan da ben olunca kızamıyorum bile kendime. Çok önemli bir şey yoktu içlerinde galiba sanırsam durumundayım. Oysa en basitinden geriye dönük bir mesajı fotoyu hop diye çıkartıvermeyi çok severim, böyle arşivci olur mu yaaa.. Otur ağla.

İçinde bulunduğum ruh hali bana geçenlerde Fatoş ile yaptığımız konuşmayı düşündürdü. Konuşurken ve hatta üşenmeyip listeyi de yaparken başıma gelmez canım dediğimiz derecede ciddi olmasa da kısmi bir hafıza kaybı durumu oldu bu da sonuçta.

Bahsettiğim konuşmadaki konumuz kaybedersek üzüleceğimiz şeyler üzerine idi. Üzerinde düşünmek lazım diye konuştuğumuz konu da hani hafızanızı sileceğiz ancak asla unutmak istemediğiniz şeylerin bir listesini yaparsanız onlara dokunmayacağız deseler ve sadece 20 dakika süreniz olsa bu listeyi yapmak icin, listenizde kimler neler olur idi.

Listemi yapmak icin sadece 20 dakika olması ile ilk anda panikliyor insan tabii. Ya birini ve ya bir şeyleri atlarsam, listeme almadıklarıma da ihtiyacım olursa. Zamanım çok az telaşı ile listemi yapmaya taa bebekliğimden başladım. 

Çocukluk anılarım, annem ve babamla ilgili olanlar kalsın isterim . Abim ve kardeşim, eşleri, çocukları, kuzenlerim, tum ailem. Eşim ve oğlum ile ilgili olan her şey, en küçük ayrıntısına kadar kalsın. Orada hatalarım da dahil olan her şeyi hatırlamak isterim.  

Sonra okullarım, arkadaşlarım kalsın isterim, taşınmalarımın detayları  bile kalsın. Kısaca hayatımda şu anda bulunan herkesi hep hatırlamak isterim. Hayatımdan şimdiye kadar çıkarttıklarımı ise istemiyorum, silmişim işte ne gerek var bir daha bir daha hatırlamaya değil mi? 

Olaylar; beni varlıklarıyla mutlu eden insanlarla olan ilişkilerimdeki olaylar da kalsın, hepsini tek tek yazamayacağım.

Öğrendiklerim ki bu çok çok onemli bence, mesela okumak, yazı yazmak, yabancı dil bilgim, bolca fen ve hayat bilgisi ve gerektiği kadar yeterince matematik kalsın aklımda. Mesleki anlamda öğrendiklerim de kalsın tabii ama eğer kullanacaksam yoksa boşa yer işgal etmesinler. Araba sürmeyi de araç sürerken başıma gelenleri de saklamak isterim bunları hatırlayarak daha kontrollü tecrübeli olmayı tercih ediyorum sanırım. Yüzmeyi, bisiklete binmeyi, kayak yapmayı da hatırlamak isterim. 

Ha bir de sesler insanların seslerini unutmak istemiyorum. Diyorlar ki insan ölünce en çok sesi özleniyormuş, vakit varken kayıt yapın diyorlar yaptın mı derseniz, korkarım hayır ben mektupları emailları tüm yazılı mesajları okurken yazan kişiyi tanıyorsam aklımda onun sesiyle okuyorum bu durumda onlarla konuşmuş gibiyim ve işte bu yüzden de kişilerin seslerini unutmak istemiyorum.

Hayallerimi de tutabilir miyim acaba? Hayallerimden kastım benim kendim için kurduğum hayal pek yok ama bazı hayal kırıklıklarım olduğuna göre demekki bilmediğim hayallerim varmış, neyse işte onları unutmak istemiyorum.

Yaşadığım farklı yerlerden Ankara,Eskisehir, Istanbul, İngiltere,Dubai ve Hollanda da kalsın isterim.

Peki vazgeçtim aman unutayım gitsin dediğim anıların yok mu hiç diye sorarsanız var tabii, olmaz olur mu? Mesela çocukluğumun genç kız donemlerimin mecburi belediye otobüsü yolculuklarındaki tacizler, laf yemeleri unutmalıyım. Beni yoran, üzen insanlarla olan tecrübelerim ve öğrendiklerim bana ders olsun diye öyle hemen unutmak istemiyor insan ama hamallık işte ne gerek var.

Listeyi yaparken bir de soru geldi aklıma, hani ben kronolojik olarak başladım ya peki ama bu saklanmaya değer bulunan hatıraların kronolojik sırası olacak mı yoksa sadece olayı mı konuşuyoruz acaba? Yoksa kronolojik olarak hayatımızın neresindeydik hatırlayacak mıyız?

Bir yaşam boyu denk geldiğimiz hayatlardan insanlardan, yanımıza alıp yola beraber devam ettiklerimiz ya da yol ayrımında bırakıp almadıklarımız derken o kadar çok şey varmış ki vazgeçemeyeceğim. Ama işte bak, bir kısacık zaman diliminde 6 aylık WhatsApp ömrümün kayıtlarını siliverdim bile.

Bilmem siz de böyle bir liste yapmak ister miydiniz? Siz düşünedurun, ben gidip Whatsapp gruplarıma sorayım kaybettiklerim acaba onlardan çıkar mı diye?

Bu arada bütün bunlara sebep olan yeni telefonun neydi acaba diye soracak olursanız da söyleyeyim kendileri Iphone6Plus oluyorlar. Değiştirmek istediğim emektar telefonum da Iphone6 S idi.

Yani Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olduğum doğrudur.

Haziran 28, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, kissadan hisse- derlemeler, yaziatolyesinden, zeynep'ce | | Yorum bırakın

Bitti de iyi mi oldu

Bitmeyen karantina yapmışlar

Nereye gitsem peşimde

Ağustos’ta kalktım Amsterdam’a gittim, baktım keyifli millet eğleniyor, maske falan yok, hava öyle sıcak ki kanallara atlıyorlar sanırsın plaj 🏖Güzelmiş buralar, hadi gelelim biz de dedik, yüklendik eşyaları taşındık falan derken Ekim 3’de ben geldim, 14’ünde kapattı adamlar restoran, pub ne varsa hepsini!

Aşkolsun, beni mi bekliyordunuz yahu? Neyseki mağazalar açık, yine de bir hareket var, bekleriz canım 6 hafta dediğin nedir ki!

Ben bu arada bir Türkiye’ye gidip bakayım dedim, 10 günde çekirge misali hoplaya zıplaya virüsün önünden yanından geçip geri geldim Amsterdam’a.

Kasım gibi sokak süslemelerini de yaptılar. Eh Christmas öncesi açarlar canım dedim. Dedim ama onlar mağazaları da kapattılar, kaldık vitrin süslemeleri ve sokak ışıklandırmaları ile başbaşa!

Geçti Christmas geçti yılbaşı geldik Ocak ayına

Bugün ayın 12si, ha bugün ha yarın derken Şubat ortalarına kadar sormayın kapalısınız demez mi Başbakan bey, hay Allahım!

Dedim ya bitmeyen karantina yapmışlar diye

Biter elbet biter de bezdirdin be diye bir çığırayım istedim.

Oğlum İngiltere’de, anam babam Türkiye’de, ben ne arıyorum burada diye de yazayım şurada bir dursun dedim.

Sebepler hevesler hepsine bir kulp bulursun da özlem ayrı birseymis. Hangisini özleyeceğimi şaştım sanki

Bitecek elbet bu savaş.

Savaş diyorumda 1. Dünya ülkeleri savaşı gibi bir şey sanki bu bu arada. Yani ne oldu 3. Dünyanın kanlı bombalı savaşları bitti mi simdi tamam mı? O zaman belki de Suriye’den kaçarken Akdeniz’in sularında boğulan miniklerin ahı mı acaba bu çekmekte olduğumuz, kim bilir?

Neyse dedim ya karantinalar, üç ülkedeki kısıtlamaları izlemek de ayrı eziyetmiş.

Hayırlısı ile bitsin artık da işimize gücümüze bakalım.

Böyle yazmışım Ocak 2021de, kendime aldığım notlarımda. Bugün Mayıs 2022 ve Ukrayna’da savaş çıkalı 2 ayı geçti bile. Ülkeler arası bombalar, çeteler arası saldırılar, öfke dolu tokatlamalar, bıçaklamalar derken arada bıraktığımız 1.5 metrelik mesafeyi de kaldırmışız. Bu durumda Covid bitmiş gitmiş ve bize bıraktığı motto da sevişecek kadar yaklaşma ama savaşmaya devam et olmuş sanki.

Hayırlısı ile bitse de işimize gücümüze baksak demişim ama bitmeseymiş de bu savaşlar, tepişmeler biraz daha dursaymış fena mı olurdu acaba

No photo description available.

Mayıs 31, 2022 Yazan: | #deniyorum, amsterdam, bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, Hollanda, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , | Bitti de iyi mi oldu için yorumlar kapalı

Şikayetim var

Banyolarla yani banyo armatürleri ile aram hiçbir zaman iyi olmamıştı zaten ama artık durumum daha da vahim oldu. Allah kimseyi gördüğünden geri bırakmasın derler ya görmekten de geri bırakmasın bence! Hayatımın ilk 49 yılında hiç dert çıkarmayan gözlerimin bu son iki yılda başına buyruk davranmasından şikayetçiyim arkadaş.

Ekrana bakarken rahatlık olsun diye bilgisayar gözlüğü de diyebileceğim sadece ofiste, kullandığım bir gözlüğüm oldu ilk başta. İyi de bir süre idare ettim bak. Ama son iki yıldır karıştı ortalık.

İlk önceleri baktım telefonda yaptığım ekran büyütmeyi yakından bakmakta olduğum her şey için yapmaya çalışıyorum.  Mesela bakkalda markette paketin o minicik yazılmış içindekiler kutucuğunu değil artık üstünü de okuyamıyorum.

Bu yakını görememe durumunun baltaladığı en büyük zevkim kitap sayfalarını karıştırma özgürlüğüm. Bulunduğum odada, evde ,kafedeki kitap raflarını karıştırmak en büyük zevkim. Mesela komşuya kahveye gittiğim zaman raflardaki kitaplarını karıştırabilirdim onun mutfaktan bir bardak su alıp geleceği sürede. Oysa şimdi olay tam bir seremoniye dönüştü.  Gözlük ki umarım yanımdadır, çantadan bulunacak çıkarılacak kutusundan, takılacak ve kitap karıştırılmaya başlanacak.  Kabul edelim ki bahsettiğim sürede değil mutfaktan, getir su ile marketten gelir o su.

Geçen yaz baktım gözlüksüz olmuyor, saplarına boynuma geçirmemi ve hep orada tutmamı sağlayacak bir kordon buldum. Hani şu turistik eşya satılan tezgahlarda oluyor ya iğne oyalılardan, çiçekli pembeli morlu falan. Ama bunları takıncada dalga geçmeye başladılar, oo gözlük takılmış şeklinde. Genç göstereceğiz, yaşımızın 50’yi geçtiğini, kırsal kesimde olsak babaanne olacak yaşta olduğumuzu göstermeyeceğiz ya bu boynuna çiçekli kordonla asılmış gözlük bu işi bozuyormuş efendim. Kullanamadık o kordonları, çekmecede bekliyorlar.

Yürürken falan iyi idare ediyordum da bu en son seyahatim sırasında kaldığım evlerde banyoya girdiğimde şaşkınlığım ve ardından isyanım doruk noktasındaydı. Kendi evinizde sorun olmuyor tabi şampuan krem karıştırmasınız ama diyelim misafirsin ve duş alacaksın. Orada duran boy boy şampuan ve saç kremi şişelerinden  seçim yapmamız için de gözlük ihtiyacım olacağını hiç tahmin etmemiştim.

Lütfen ee şampuanını kremini yanında götür demeyin. Başınıza gelince görürüm ben, gözlüğüm yanımda ise tabii.🙈

Bu gözlük meselesinden önce de banyo çeşmelerinden, musluklarından çekerdim aslında. Yani gerçekten nedir bu her otelin her evin farklı armatür sistemi kullanma olayı? Ya donarım ya yanarım ve banyo yapmak hep bir eziyet olur otellerde bana. Bir de neden sıcak soğuk hatları ters olur ki Türkiye’de acaba?

Yıllar yıllar önce bir küçük çocuğa denk gelmiştim, yanı o bizim eve misafir gelmişti. Yavrucuk soğuk ve sıcak su çeşmeleri ayrı olan ev tipi elektrikli su hayratının karşısında durmuş, sessizce  “sıcak” diyor ve hayrata bakıyordu.  Bir süre izledim su içecek ama herhalde daha önce kullandığı makinede yanlış yapmış ki sıcak su akar korkusuyla kırmızı düğmeye basmıyor, basamıyor. Oysa bizim evde kırmızı düğmeden sıcak su değil oda sıcaklığında su akacak, bunu ona anlatıyorum ama nafile, basmadı, denemedi bile. Bir bardak suyunu ben verdim.  Şimdi sorarım size, bu çocuk kırmızıdan soğuk maviden sıcak akan, hatta üzerinde hiç renk olmayan çeşmeyi nasıl kullanacak?

Neyse işte bu görememe sıkıntılarım sebebiyle yakın gözlük edinme konusunda pek bir düşündüm, inceledim, ihtiyacımı belirledim ve bir değil tam iki tane gözlük aldım. Biri bildiğin yakın okuma için, diğeri de iki fonksiyonu tek camda yapan türden.

Çantamda iki okuma, bir de güneş gözlüğü şeklinde dolaşmam komik oluyor kabul ediyorum, ama iyice yaşlanıp katarakt ameliyatı ile smart lens taktırana kadar bu böyle. Gerçi onun da yan etkileri oluyormus. Babam mesela şikayetçi, annene smart lens yaptırdık ben yaşlandım diyor. 😎

Nisan 26, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , | 3 Yorum

Durdurun arabayı inecek var!

Hiç bir sıkıntı yokken sırf hareket ettiği için araç içindeyken bulantısı olması insanı ne ilginç değil mi?

Daha önce araştırmam gerekmemişti, başına gelmeyince farkında bile olmadığın sıkıntılardan bu araç tutması.

Yıllar önce yataktan kalkamadığım, kendimi bir topaçın içindeymiş gibi hissettiğim zaman bile bu kadar detaylı araştırma ihtiyacı hissetmemiştim itiraf ediyorum. O zaman topaç içinde dönüyor gibi hissetme nedenimin iç kulaktaki denge reseptörlerinin iltihaplanması olduğunu öğrenmek yetmişti, iki şişe ilacımızı da alınca geçmişti de sonra zaten. Ama bu araç tutması olayı bambaşka. Yani bir defa hayat kalitesini çok etkiliyor o kesin.

Kayınvalidemin giderek artan bir şekilde araç tutmasından muzdarip olması, kısa bir yolculuğun bile eziyete dönüşmesi sonucunda bir çıkar yol bulmaya çalıştım. Nöroloji doktorumuzun da kulak içinde kireçlenmelerin olmuş olabileceği tarzında bir açıklaması ilgimi de çekmişti. Ve daha da önemlisi bu aracın önüne oturunuz, gözünüzü yolda bir yere odaklarsanız rahat edersiniz tavsiyeleri de işe yaramaz olmuştu.

Araştırmaya Nöroloji Bilimi uzmanı Dean Burnett’in içinde araç tutmasının fizyolojisini de anlattığı The Idiot Brain -Salak Beyin diye çevirebileceğimiz kitabı ile başladım. Çok akıcı, açıklayıcı bir anlatımı olan kitaptan öğrendiklerimi özetlemeye çalışacağım.

Hareket halindeki bir taşıtın ki bu araba, otobüs, tren, uçak ve deniz araçları olabilir, içinde seyahat etmekte olan bir yolcunun araç tutması sebebi ile rahatsız hissetmesinin nedenine gelmeden önce anlatacaklarım var. Öncelikle olaya karışanlara bakalım.

Gözümüzle görmesek bile elimizin, bacağımızın, burnumuzun yerini konumunu bildiğimiz, ağzımıza bardağımızı kaşığımızı her daim yerleştirebilmemizi sağlayan sisteme propriyosepsiyon deniliyor. Bu algılamaya en büyük yardımcı iç kulaktaki kemiksi tüpçüklerin içinde bulunan sıvı ve bu sıvının hareketliliğini beyne ileten nöronlardan oluşan Vestibüler sistem. Bu sıvının tüpçükler içersinde yerçekimine göre aldığı konum sayesinde de beynimiz bizim pozisyonumuzu anlayabiliyor. Sıvı tüpçüğün tepesinde ise başaşağı durmaktasınız hemen pozisyonunuzu değiştirin sinyalleri geliyor beynimizden mesela.

Vestibüler sistem ve içalgı kişinin hareket halindeyken yani yürürken, koşarken, emeklerken, zıplarken yani vücudu ile yapmakta olduğu tüm o fiziksel aktiviteden veriler topluyor. İnsanın ortalama bir hızda ayaklarını yere vurmasının vücutta yarattığı aşağı-yukarı hareketindeki ritim, beyin tarafından yürümekte olduğumuz şeklinde kaydediliyor. Bu hareket sırasında içinden geçmekte olduğumuz hava akımı da hızımıza uygun ve hatta vücudun tüm organları ve sıvıları özellikle iç kulaktakiler uyum halinde sallınımdalar.

Bu hareketlilikte diğer bir duyu sistemi de işin içine giriyor. Gözleriniz! Size yürüyüşünüz boyunca eşlik eden gözleriniz, içinden geçmekte olduğunuz ortamda yakalayabildiği tüm hareketli hareketsiz cisimlerden haberdar ediyor beyninizi. Cismin veya kendi vücudunuzun hareket halinde olduğunu, çevremizde gördüklerimizin sizin konumunuza göre nerdeler algılamasını da yine içalgı ve vestibüler sistem ortak çalışması ile yapıyorsunuz. Yani birbiri ile uyumlu ve hızlı bir iletişim halinde olan sistemler söz konusu.

Araç içindeyken işte bu iletişimde problem çıkıyor. Bir kere aracı kullanan kişi hariç araç içinde herkes pasif olarak transport halinde. Bu durumda beyine gelen verilerde karmaşıklık var. Aracın yarattığı hareketlilik ritmi ile insanın yürürken koşarken oluşturduğu ve alışageldiği ritim aynı değil. Hala ayağımızı burnumuzun yerini biliyoruz, propriyoseptif algılamada sorun yok. Ama gözlerimiz devamlı çevremizde bize yakınlaşan, bizden uzaklaşan cisimlerin varlığından haberdar ediyor. Vestibüler sistemden toplanan verilerde de tüpçüklerdeki sıvıların yavaş titreşim hareket ettiğine yönelik veriler akmakta. Ancak bu hareket yürüyüş kaynaklı bir ritimde değil. Beyin vücudun transport edildiğini anlıyor ama bu hareket olması gerekenden çok daha hızlı oluyor algısında ve bir şeyler yapmalıyım alarmını veriyor. Kişi bilinçli olarak, araç içindeyim problem yok diyerek telkin etmeye çalışsa da bilinçaltına hükmedemiyor. Beyin en iyi bildiği savunma mekanizmasını çalıştırıyor, bulantı ve kusma başlıyor. Beynimiz vücut içinde zehir olarak tanımlanan her ne ise onu atmalıyım tarzı bir kodlamaya sahip. Bu vücudu koruma metodu nasıl bir gıda zehirlenmesinde işe yarıyorsa burada da yapması çok normal.

Şimdi düşünüyorumda içinde bulunduğumuz aracın penceresinin açılması ile içeri dolan hava akımı da iç kulak tarafından hareketin varlığını ve tipini algılamaya yardımcı olabiliyor olmalı. Kısa mesafede işe yaradığını da görmüştüm ama bana daha çok psikolojik bir rahatlama gibi gelmişti. Oysa gayet fizyolojik imiş.

Bu gayet normal fizyolojik sıkıntının aslında tüm insanlarda olması gerekir ancak olmuyor. Neden olmuyor kısmını araştırmaya devam etsinler bu arada bir grup bilim insanı ve girişimci bir gözlük icat etmişler.

Sonuca değil de sebebine odaklanan bir Fransız şirket, Boarding Glasses, bir gözlük fikri ile çıkmış. Hatta Citroen firması da desteklemiş onları ve Seetroen adı altında onlar da üretmişler. Daha sonra tabii bir çok başka firma da çıkmış. Ben fotoğraftakini aldım mesela.

Gözlük her iki göze birer tane cam gelecek şekilde yapılan normal iskeletinin yanısıra, birer halka çerçevede yanlarda olacak şekilde tasarlanmış. Taktığınızda birer yuvarlak cam da yanlarda var. Bunun sebebi gözün görme alanını tamamen kontrol altına alabilmek. Bunu takan yolcu biraz garip görünüyor ama işe yarıyor o kesin.

Bu çerçevede kullanılan optik camları numaralı değil ama esnek bir çerçeve ve numaralı gözlük üzerine takılabiliyormuş. Zaten camlar değil çerçevesindeki sıvının işlevselliği burada önemli. İskelette göz altına gelecek şekilde mavi bir sıvı yerleştirilmiş. Aracın hareketine uygun şekilde, hızlanmasına, yavaşlamasına, dönüşlerine göre bu mavi sıvı göz çevresinde hareket ediyor. Öndeki sıvı sağa sola, yan camların çerçevesindeki sıvı ise ileri geri hareketler yapıyor. Bu sayede yapay bir ufuk çizgisi oluşuyor görme alanında. Kişinin odaklanması ve dolayısıyla gözlerin de beyne vücudun gerçek bir hareket halinde olduğunu anlatabilecek veriler yollayabilmesini sağlıyor.

Denemeye değer bir alet, özellikle de geleneksel yollar ile önüne geçemediğiniz bir durumunuz varsa aklınızda olsun.

Mart 20, 2022 Yazan: | bizden haberler..., bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, zeynep'ce | , , , | 2 Yorum

Antakya bahanesiyle geçmişe yolculuk

Sene 2022, Şubat ayındayız, sabah saat 6:30da Antakya’ya doğru Mersin’den yola çıktık.

Tatlı bir heyecan vardı arabada.. daldan dala sohbetler edildi, aa burası neresi ,Tarsus’u geçmişiz bile derken Adana trafiğine laf edildi, neden benzinci çok az diye tahminler yürütüldü. Gidiş nispeten heyecanlı hevesli idi dönüşte ise artık yoldan da bu yolculuktan da sıkılmışlardı.

Birinin yolda çişi geldi ama ille de istediği benzinci olsun dedi, diğerinin de gelmişti aslında ama hiç ses etmeden beklemeyi tercih etti.

Bir tanesi buraya kadar gelmişken ille de arkadaşımla da görüşmek istiyorum dedi ve ziyaretin orta yerinde beni bekleyin hemen gelirim deyip evden çıktı, ne zaman geleceği nereye gittiği bilinemedi. Aynı kişi burada olduğumu kimseye, yani oğullarına, söylemiyoruz da demişti oysa. 

İkisi yolda mola verdiğimiz benzincide satılan bir ürün fiyatı üzerine iddiaya girdiler. Üçüncüsü hemen tamam kim kaybederse bize çikolata alacak diye yangına körükle gitti.Oysa kimsenin öyle bir şey yapmaya niyeti yoktu, hatta kaybeden bu fikre çok bozuldu, ne münasebet niye alacakmışım diye isyan etti.

Ben uyumak istiyorum bunlar sussunlar dedi bir başkası ama kendisi de dahil bir türlü susmadılar.

Bir diğeri tam da gideceğimiz evde yolumuzu bekleyenlere telefon edip net adresi alması gereken yerde bana ne siz arayın dedi, sustu ve biz Antakya içinde sağa mı sola mı bilemeden, ama saygılı bir sessizlik içinde bir çözüm düşünürken, hiç bilmediğimiz bir trafikte, öylesine, usul usul bir süre gitmek zorunda kaldık. Neyseki arabadaki diğer üç silahşör ortaklaşa tahminler ve hatıralar arasından bulup çıkarttılar yolu, sen şimdi düz git buradan, karşında Valinin Göbeğinden sola karşı yöne dön… Vali kim, Vali’nin Göbeği nedir yahu diyemedim, Asi Nehrini sağda bırakarak ilerle derken taziye evini bulmuştuk neyseki.

Bir gece öncesinden niyet edip başladığımız bu günübirlik gezimizi arabada geçen 3.5 saati gidiş, bir diğer 3.5 saati geliş olacak şekilde 7si arabada, bir 5 saati de ziyaret sürecinde geçmişti. Eve vardığımda eşim haydi anlat nasıl geçti yolculuk diye sorunca farkettim.

Aslında sabah 5.30 telefonu ile başlamıştım ben güne..

Günaydın kızım uyandın mı? Sen gelmesen de giderdik biz aslında babanla.

Günaydın anne, yoldayım geliyorum, sizi o kadar uzun yola göndermem, ben sürerim dedim ya arabayı.

Aynı konuşmayı akşam da yapmıştık, geçen hafta gelen cenaze haberine Covit kısıtlamaları sebebi ile icabet edemedik ama yarın ki 7.gün duasına gitme kararı aldık diye aradıklarında.

Telefonla konuşurken eşimle de gözlerimizle konuşmuş ne yapacağımız konusunda anlaşmıştık bile. O gelmeyecekti, evde kalıp kendi annesi ile ilgilenmesi gerekiyor zaten gelmesine gerek de yok tanımıyor bile onları.

Ya ben? Ben tanıyor muyum? Baba tarafından uzakça ama yakın ve meğer babamlar için önemli yerleri olan kişilermiş. Bu Mersin’e taşınıp aile ve akrabaya yakın olmak, daha önce hiç duymadığın hısım akraba ile de tanışma fırsatı veriyor bana.

Günübirlik gider geliriz, öyle çanta hazırlamaya gerek yok demişti annem akşam ama sabah ellerindeki poşette börekler, biraz kek- önceki günden kalmışmış, bir iki su şişesi şeklinde indiler aşağı. Yanlarında halam da varmış demeye kalmadan yanıbaşımda da amcam beliriveriyor. Onlar da geliyormus meğerse. Hazırız, sürücü ben, yanda babam arkada diğerleri. Ailenin en büyükleri ile yapılacak bu gezi için ben ayrıca heyecanlanıyorum şimdi. Nedeni cenaze olsa da bu yolculuğun keyfini çıkartacağım.

Yol boyunca ailenin hısım akraba kategorisinden Antakya’daki fertleri ile olan hikayeler anlatılıyor. Ben tam bir sarı taksi şoförü gibiyim, bahsedilen hemen hiç kimseyi tanımıyorum, hikayeler yepyeni ve çok çok canlı. Yüzümde bir gülümseme..

Mersin’in içinden kırmızı ışıklarda uzun uzun bekleye bekleye geçiyoruz sonra otobana atıyoruz kapağı. Otobanda Antakya yoluna ayrılmadan önce sırası ile Batısı ve Doğusu ile Tarsus’u, Ankara’ya ayrılan çıkışı ile Yenice’yi, sonra da yine Batısı ve Doğusu ile Adana’dan geciyoruz. Yol boyu çok benzinci az olur düşüncesi ile benzini doldurmuş babam ama yine de durabilecek bir yer arıyor gözlerim. Bizimkisi ihtiyaç molası olacak olursa. Adana’da sabah trafiğine yetişiyoruz. Erken yola çıkmanın cezası gibi onlarca minibüse takılıyoruz. Adana Organize Sanayi Bölgesinin işçi servisleri imiş bu takip etmek zorunda kaldığımız konvoy.

Bu arada araç içinde sohbet bir derinleşiyor, o dedi bu demedi şeklinde ama genelde geçilen yerler hakkında yorumlarda sürüyor. Adana’dan çıkmışız bile. Sırayla İncirlik üssü, Arsuz, İskenderun İsdemir hikayelerin biri bitiyor biri başlıyor tıpkı birbiri ardına bıraktığımız köyler şehirler gibi.. biraz çevreye bakıp biraz en son ne zaman oradan geçtik hesaplaşmaları..yanında kim vardı şeklinde anılarla Antakya’ya giriyoruz.

Yol boyunca bir defa verdiğimiz mola için durduğumuzda babamla amcam yer değiştirmişler, Antakya içinde yol tarifini amcam yapacakmış.

Arabada beş kişi.. biri ben şoför Nebehat, diğerleri annem, babam, amcam ve halam.

18/02/2022

Kapak resmini aldığım bu kitabı derleyen: Haydar Ergülen

Mart 16, 2022 Yazan: | #deniyorum, bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, seyahat, Turkiye seyahatleri, zeynep'ce, İyiki | , , , , | Yorum bırakın