Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Sufle!

“If you haven’t picked the right people with the right spark to share your dream with, it’s like trying to bake a soufflé without the correct number of egg whites. The damned thing just won’t rise.”
Diyor ki araştırmacı yazar çevrenizde sizinle hayallerinizi paylaşacak kişiler yoksa bir yere ulaşamazsınız, tıpkı eksik yumurtayla pişirmeye çalıştığınız suflenin kabaramayacaği gibi! Bugünlerde okuduğum kitap iş dünyasındaki başarılar üzerine yazılmış ama insan ilişkileri söz konusu ise tum hayat icin geçerli diye düşünüyorum.
İnternette dolaşan mutluluğun anahtarı hep pozitif olun ve çevrenizde negatif insan bulundurmayın seklinde ki uyarılardan degil bu, gerçi o da doğru ya!
Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyorduk biraz da denk geldi diyelim. Dedi ki “siz” yani Basri ve ben “hayatınızda hedefler koyup o hedefe doğru ilerlemeye çalışıyorsunuz, yolda çıkan engellere de hedefin önemine, değiştirebilir olup olmamasına göre direniyorsunuz. Bunu nasıl yapıyorsunuz?” İşte hemen bu konuşmanın akabinde yine bir tren yolculugunda okumak icin evdeki kitaplıktan çektiğim kişisel gelişim tarzı kitabın rastgele açtığım sayfalarında yukarıya da bir kısmını aldığım konu vardı. Dedim ya denk geldi!Ya da sırf o konuşma yüzünden daha çok ilgimi çekti bilemeyeceğim!
Bizim önce dalga geçerek adını “5 yıllık ekonomi ve kalkınma planı” olarak koyduğumuz bu planlar doğrultusunda ilerliyoruz aslında biz, tıpkı hükumet gibiyiz muhalefet de var tabii, hele son 10 yıldır Arda saolsun tam muhalefet!
Neyse yazar olayı iş dünyasında çevrenizde sizin fikirlerinizi sizin gibi hissederek gerçekleştirmek isteyecek tiplerle iş kurun diyor, amacı şirketinize eleman alırken sadece teknolojik olarak ürünü ve ya servisi yapabilecek mi diye değil aynı hedefe beraber gidebilecek miyiz bu kişiyle diye de duşunun özellikle de yönetim kurulunuzda bu tiplerden bulundurun diyor. Çok da haklı!
Bence bu tarz secimi insan tüm özel hayatına da yansıtmalı. Hani aynı hayalleri paylaşmak dedikleri romantik türden bile olur. Yeter ki sizi o hedefe ulaşmak icin desteklesin, köstek olmasın.
Biraz da işim gereği diyelim hayatın birçok kesiminden insanla konuşuyorum, onlar için iş yaşamlarında önemli aşamalardan bahsediyoruz ve de sadece iş değil tam bir ülke şehir değiştirme gibi gerçekten ciddi değişiklikler de var düşünülmesi konuşulması gereken. Farketiyorum ki yeri geliyor iş ve kariyer açısından çok iyi bir adım da olsa eşlerin olaya sıcak bakmaması ile herşey bitebiliyor! Diyebilirsiniz ki herşey karşılıklı ve sonuçta aynı fedakarlık bekleniyor her iki taraftan da. Evet sonuçta bir fedakarlık bu ama bu gelişmeye ve getirdiklerine kendini feda etmek olarak degil de bunun sonunda ben ne kazanabilirim bunun bana ne yararı olur diye bakmak daha doğru degil mı?
Ortak bir hedef belirlemek ve bu hedefe giderken yapılan her fedakarlığı not alıp ılerde bak senin yüzünden bunu yapamadım demek yerine sayende neler yaptım diye bakmak benim
istediğim.
Hem is yaşamında eleman/ortak istediğiniz gibi çıkmadıysa ortaklık biter gider ama evlilik ğyle mı ya, iyi günde kötü günde beraber olacağız diye soz verdik bir kere.

20121203-091341.jpg

Aralık 3, 2012 Yazan: | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | | 2 Yorum

30 undan sonra yapamadigin teksey: Dostluk (mu acaba? ne dersiniz)

30’undan sonra yapamadığın tek şey: Dostluk
Yazan kim bilmiyorum, gecenlerde posta kutuma gelen maillerden biri, hoşuma gitti aldım buraya koydum. Altta mavı ile de kendi fikirlerimi ekledim. siz ne dersiniz:

——–

Bu bir lanet olmalı. Sevdiğim herkes uzakta. Hem de çok uzakta. Bırak şehir dışında olmayı ülke dışında. Hatta kıta dışında. Okyanuslar ötesinde. Sürekli bir gurbet hissindeyim. Vatanımda gurbet çekiyorum. Arkadaşlarımın gurbetini çekiyorum. Onlar gitti, gurbette kalan ben oldum. Geçenlerde yazıyordu. Sevdiklerinden ne kadar uzakta yaşıyorsan o kadar mutsuz oluyormuşsun. Sevdiğin aynı şehirde ise bir birim mutluysan aynı mahallede olduğu zaman iki birim mutlu oluyormuşsun. Bendeki talihe bakın ki aynı mahalleyi geçtim aynı şehri bile tutturabildiğim yok. Hepsi çok uzakta. 

İnsan 30 yaşından sonra arkadaş yapamıyor kendine. Koca yapıyor, karı yapıyor, çocuk yapıyor, arkadaş yapamıyor. Yapsa da eskiler gibi olmuyor. Halbuki uykuya dalar gibi arkadaş olurduk okuldayken. Arkadaş olmak için yaratılmış gibiydik. Bir hafta içinde böbrek verecek hale gelirdik. 

Neden olmuyor bu işler 30’undan sonra? Neden olamıyor? 

Oysa o ne güzel bir iştah, o ne güzel bir açlıktı.. Herkes herkese açtı. Seçer, bulur buluştururduk “ruh ikizlerimizi. ” Ne de çok ruhtaşımız vardı. Hiç açıkta kaldığımı hatırlamıyorum. Ruhumun güzel bir ikizi mutlaka olurdu yanı başımda. Ölümüne sevdiğim, uğrunda her şeyi göze alabileceğim, her şeyiyle güzel, her şeyiyle doğru, her şeyiyle kabul ettiğim… Basbayağı bir aşkla bağlı olduğum… 

Evinde yatıya kalmadığım tek bir arkadaşım yoktu. Evler, odalar, yataklar sonuna kadar açıktı. Giysiler karışırdı, herkesin evinde herkesin bir parçası olurdu. Çamaşır makineleri herkesin çamaşırını yıkardı. Kimse gocunmazdı. 

Şimdi ne zor. Herkes kapalı kutu. Herkes kapanmış, kaplumbağa olmuş. Bir kahve içimi zorlu randevulara bakıyor. Yatıya kalmak bir tabu. Evler de gönüller de sımsıkı kapalı. 

Gençliğin en çok bu yanını özlüyorum. Ne güzelliğini, ne diriliğini, ne başıboşluğunu. Aynı yazarı, aynı şairi seviyoruz diye kuruluveren dostlukları özlüyorum. Birbirimize yazdığımız o uzun, o sapıklık derecesindeki ayrıntılı mektupları özlüyorum. Birbirimizi eleştirmeyişimizi özlüyorum. Birbirimizin dedikodusunu yapmayışımızı özlüyorum. Sevgili olarak kimseleri yakıştırmayışımızı özlüyorum. Arkadaşımı koruyacağım diye annemle yaptığım şiddetli kavgaları özlüyorum. Kavgayı değilse de kavganın altındaki ruhu özlüyorum. Dünyaya karşı arkadaşımın koruyucu meleği olmayı özlüyorum. Veya öyle olduğumu sanmayı…

Çocuğum olsaydı tek bir arkadaşında bile kusur bulmayacaktım. Öyle söz vermiştim kendime. Bırakacaktım arkadaşlık uykusunda mışıl mışıl uyusunlar. Bırakacaktım eve istedikleri gibi girip çıksınlar. Bırakacaktım istedikleri gibi buzdolabını talan etsinler. Bırakacaktım istedikleri gibi sevsinler birbirlerini. Tek bir laf etmeyecektim. Kimseyi evine yollamayacaktım. Kızımın arkadaşı kızım, oğlumun arkadaşı oğlum olacaktı. 

30’undan sonra arkadaş yapılamıyor. Kötülükten değil. Başka bir şey. Ama neden çözemiyorum…..

İste böyle söylüyor yazar, yazan kisiyi tanımıyorum, bir arkadas o kişinin yazısını bana da yollamış, 35 inden sonra edindiğim bir arkadaşım  kendisi ve ben de aşağıdakileri yazıvermişim kendisine buraya da almak istedim:

Bence 30 undan sonra arkadas bulma kuralları daha farklı olduğu için zorlanıyoruz. Kolay olsun okuldaki universitedeki gibi hemen yanıbaşında oturanla oluversin  istiyoruz. Ama kazın ayağı öyle değil, 30 undan sonra arkadaşlık kurmak icin gercekten emek vermen gerekiyor. Ve ne yazık ki kalan sen giden dostlarınsa yenilerini bulmak gerektiğini farkedemeden yanlız kalıyorsun. O yüzden de ben giden olmayı tercih ediyorum, tabii bıraktıklarımla ilişkimi koparmadan –ki bu aslında göründüğünden daha zor; yenilerini bulmaya çalışıyorum.J

 

Ama katılıyorum 30 undan sonra işler daha zor ve sen artık tek değilsin ve yeni kurduğun arkadaşlıklar da eşin çocuğun da etkili oluyor. Biraz da yardımları da oluyor tabii çocukların arkadaslarının ailelerinden uyanlar oluyor, eşinin şirketinden de birileri olacaktır belki ama dönüp dolaşıp iş yine sana geliyor. Sen ne kadar istiyorsun bu ilişkinin kurulmasını… emek verecek misin, uğraşacak mısın bakalım…

Yapı olarak arkadaş gelsin beni bulsun diyorsan üzgünüm yok öyle bir şey, radio frekansı gibi aslında hep yayın var etrafında ama sen o kanalı ayarlamadıkça aynı frekansta buluşamıyorsun. Yani senin araman ve de yayındaki cazırtılardan  kurtulman gerekiyor. Sonra?

Sonrası

“enjoy the showJ

Mart 3, 2009 Yazan: | kissadan hisse- derlemeler | Yorum bırakın

Hayatinizdaki hic bir dakikayi kacirmayin sonra uzulursunuz!

Metrodaki kemancı…Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.

Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.

Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.

Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı…

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi…

Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?

Joshua Bell metroda çalarken adli bu yazi bana mail grubumdan geldi, paylasmak ve unutmamak icin hemen buraya almışım sanırım 2009 yılında. Belliki çok etkilenmişim.

Şimdi sene olmuş 2024.

Bu yazıda bahsi geçen olay üzerine yazılan iletiler ile karşılaştım bol bol bu arada gecen sürede. O ilk heyecanı vermiyor bana ve hatta sevmiyorum da bu diğer insanlara yüklenen suçlamayı da. Bir durup dinlemediniz diyor ya..

Peki sorarım size bir insan neden metrodadır.. en basiti evine gidiyordur, ya da işine. Yani aylak aylak duracak zamanı yok.. yakalaması bir tren var ki ailesine hızlıca ulaşabilsin ve az olan zamanını sevdikleri ile beraber geçirsin.

Metroda ve de şehrin sokaklarında çalan müzisyenlere teşekkür ediyorum, hoş bir seda olarak kalıyorlar aklımızda. Eksiklikleri kesinlikle farkediliyor bunu da bilsinler hatta.

O ilk yazıyı yazan kişi bu müzik gelip geçenlerde nasıl bir etki yapmış olabilir diye araştırmamış. Bir sosyal deney yapılmış evet ama adamın önünden geçen kişileri ilerde durdurup biraz önce duydunuz, farkettiniz mi diye sormuşlar mı, yok öyle bir şey yapılmamış. Direk dinlemediniz diye iddia etmiş. Durmadık ya önünde..

Ama durup da dinlemediğimiz için kızmasın kimse, biz içinden geçtiğimiz o anda kulağımızdan içeri girmeyi başaran tınıyla yolculuğumuza devam ettik sevdiysek yüzümüzde bir gülümseme bile oldu bence.

Hemen değil ama bir gün hepsini de dinlemek için konserine de gideriz.

Ocak 15, 2009 Yazan: | kissadan hisse- derlemeler | Yorum bırakın