Çocuk Kitapları gibisi var mı?
Kapının önünden tangır tungur bir araç geçiyor. Artık öğrendim, sabahın bu erken saatlerinde, yapabileceği maksimum gürültü ile gelen bu araç sokakta dış cephesi aynı kalacak ama içi farklı olacak binalara tadilat işçilerini taşıyor. Sabah en geç 7.00’den itibaren sokakta bir hareket bir telaş. Evin bulunduğu sokağa paralel alt sokağın köşesinde bakkalın tedarikçileri, ya da tıpkı Türkiye’deki tüpgaz kamyonları, gerçi buradakiler daha küçük ölçekte kamyonetler sokakların darlığı düşünülünce makul boyutlar, girip çıkıyor sabahın erken saatlerinden itibaren. Saat 8 gibi bir de kilise çanları ekleniyor bu telaşa. Yanlış anlamadıysam memurların işe başlama saati 8.
Sabah saatlerinin bu hareketliliği Arda ile yıllar öncesinde okuduğumuz bir çocuk hikaye kitabı aklıma getiriyor. Sanırım adı Küçük Mavi Kamyon gibi birşeydi. Küçük bir köyün marketinin tedarikçisi olan bu kamyon köye öyle büyük gürültü ile girip çıkıyordu ki köy halkını uyandırıyordu ve işte köy ahalisi ne yapsakta onu yavaşlatsak ve ses çıkartmasa diye düşünüyordu falan. Hikaye Ingilizce yazılmış ve bu benim gürültü diye kestirip attığım seslerin her birini tek tek, zangır zangır, tangır tungur, dangır dungur gibi Türkçe karşılığını bulamadığım kelimelerle anlatırdı. Ardanın bu çocuk hikaye kitapları sayesinde İngilterede özellikle şehir dışındaki yaşamı öğrenme şansım olmuştu.
Mesela bir tane de Kaçak Tren vardı ki, hala saklarım. Londra’dan kendisini almadan yola çıkan treni yakalamaya çalışan makinistin, bu muzır trenin peşinde gittiği yol boyunca başına gelenleri ilk okuduğumda henüz Ingiltere’ye de hiç gitmemiş olduğum bir döneme denk gelmişti ve hadi canım bu kadar da uydurmasalarmış olmuştum. Yani öyle ki tren istasyondan çıkıyor, bir sure karayoluna paralel gidiyor. Bizim makinist bir kamyonete biniyor ve onu takip ediyor ama tren yolu karayolundan uzaklaşmaya başlayınca kamyonetten inip hemen yanda akan nehirdeki bir bota atlıyor, bir süre nehir ile paralel giden tren yolu nehirden uzaklaşınca makinist yanda bisikletlileri görüyor, birinin arkasına atlıyor bir sure de öyle gidiyorlar, ta ki koyun sürüsüne gelene kadar, bu sürünün diğer ucundaki atlılar onu alıyor ve tam artık bu iş olmayacak galiba dediğin bir yerde traktörü ile bir çiftçi gelip onu yakındaki bir tepenin üstüne çıkarıyor ki yardıma gelen helikopter onu alabilsin. Helikopterin makinisti tren raylarının bittiği son durakta durdurması için trene havadan yetiştirmesi ile bitiyor hikaye. Defalarca okuduk biz bu kitabı, Arda 2.5-3 yaşlarında idi sanırım ve biz henüz Dubai’de yaşamaktaydık. Değil tren çevremizde ne nehir ne de koyun falan vardı. O zamana kadar olan yaşantımızın da Türkiye’de şehirde olduğu düşünülürse gercekten de böyle bir tren yolculuğunu hayal etmek çok zor idi benim icin. Ama İngiltere’ye gelince gördüm ve de yaşadım ki tren, kamyonet, bisiklet, at, sandal, traktör hepsi bir arada olabiliyormuş.
Dün Valetta-Malta’da kitapçıya girerken alkımda bu sesler ve hikayeler vardı istedim ki içinde Malta’da yaşamı bulabileceğim çocuk kitaplarından alayım, onlardan öğreneyim anlayayım bu ülkeyi ama tabii bu kitapların Ingilizce olmayacağını düşünemedim. Yaklaşık 10 gündür Malta adalarında duymakta olduğum Ingilizce insanı yanıltıyor oysa daha önce burada da bahsettiğim gibi onların kendi dilleri, Maltaca var ve tabii çocuk kitapları bu yerel dilde. Çaresiz burada uzun yıllardır yaşayan bir Ingilizce öğretmeninin korkarım alelade beyaz dizi tadında kalacak bir kitabını alıyorum. Umarım bana Malta ve Gozo adalarındaki yaşamı, kültürü biraz da olsa verir.
Sonra, bu sabah hengamesinden sonrası genelde sessizlik, sokakta sanırsın kimse yok, kimse yaşamıyor ta ki akşam geç saatlere kadar pek bir ses çıkmıyor. Akşam saatlerinde bir araç var, çıkıp da bakmadım ama sanırım hep aynı araç bu, sonuna kadar açtığı müziği ile geçiyor, sanırsın kapıdan omzuna koyduğu o 80lerin çift kaset çalarlı teybi ile girecek ve partiye kaldığımız yerden devam edeceğiz . 80li yıllar derken gerçekten de burada hemen her yerde 80lerin müziği çalıyor. Hatta mümkünse youtube dan da bu parçaların video klipleri falan açılıyor.
Bulunduğumuz sokakta dikkatimizi çeken bir başka şey de binaların kapı numaraları. Alıştığımız ve de nedense tüm dünyada aynıdır diye kabul ettiğimiz tekler çiftler şeklinde yolun iki tarafına paylaştırılan bir düzenleme yapılmamış, başlamışlar sokağın başından soldan saymaya sonuna kadar devam etmişler, 175-176-177 öyle gidiyor. Binaların dış cephesinden aslında binada kaç daire var anlamınız imkansız. Bu Londra’daki evlerde de geçerli. Ben de bina kapısındaki zil sayısına bakmayı adet edindim ve genelde 3-4 daire maksimum görmüştüm. Basri’nin ekmek ve su almak için girdiği ve bir türlü çıkamadığı mahalle bakkalının önünde beklerken çaprazdaki binanın zilleri dikkatimi çekiyor . Üşenmeyip gidip bakıyorum, 11 tane zil var. Ön cephede 4 kat görünen bina içe ve arkaya doğru genişliyor olmalı. Daha da komiği zillerin numarası da sıralı değil. Sanki bilmiyorsan beni bulamazsın der gibi.
Tam merakıma yenilip açık kapıdan içeri girecekken Basri geliyor, bakkala girdiğine bin pişman söyleniyor. Küçük ve dar ötesi mekanda sırada kendisinden iki önceki müşterinin lakayt bir şekilde kasayı extra bir 15 dakika meşgul etmesine kızıyor. Oysa bakkalın belli ki yerel müşterisi o kadın ve bakkal iki gün sonra gidecek turistler icin müşteriyi uyarmayı tercih etmiyor.
Haklı adam, sen bugün varsın yarın yoksun.
Yarın yolcusun. 10 günlük mecburi tatili bitirdin. Bu sarı sıcak balrengi binaların arasında kaldığın yeter, yeşil ve serin İngiltere seni bekler.
PCR testlerini yaptırdın hazırsın.
Hadi madem yolun açık olsun
Pasaport..bilet..adaptör
Klimalar biraz önce çalışmaktaydı ama şimdi çalışmıyor, neden olabilir ki?
Önce elimizdeki kumandanın düğmelerine basıyoruz, tık yok!
Ne kadar süre geçiyor bilemiyorum, çok değil ama kesinlikle hemen denilecek kadar az da değil,aklıma biraz önce kapattığım iki tane elektrik prizi geliyor. Öyle ya evin o odasını kullanmayacaktık ve çocukluğumdan kalma tasarruf kuralları ile onları kapatıvermiştim. Bu, prize elektrik gelsin-gelmesin diye konulan anahtar kontrolü sadece Birleşik Krallık Standartlarında olan bir ek güvenlik, bu kadar yer gezdim British Standart kullanılan yerler haricinde bu sistem yok. Gerekliliği tartışma götürür ama eğer alışık değilseniz alet mi bozuk acaba diye kesin telaş yaparsınız.
Koşup açıyorum o anahtarları ve ta-da! klimalar yeniden çalışmaya başlıyor.
Klimaların çalışmasını çok da sevmiyoruz aslında ama sonuçta kullanacağımız kesin, kaçış yok, hava nemli ve sıcak. Üstelik kalmakta olduğumuz evin öyle ifil ifil esecek, hatta arada cereyan yapacak dereceye gelebilecek esintiye maruz kalacak karşılıklı iki penceresi bile yok. Ev büyük ihtimalle binanın dükkan katının eve döndürülmesi ile dubleks daire haline gelmiş. Zaten farkettik ki kentte özellikle bizim kaldığımız bölge olan Valetta bölgesine kentsel dönüşüm gelmiş, birçok eski binanın duvarında bir dışını bozmadan içini yeniden yapmaya yönelik insaat izin ilani var, eski binalar turistlere yönelik odalara çevrilmeye başlanmış.
Bizim tuttuğumuz evin kapısı da zaten dükkan kapısı gibi, hani yaz aylarında at önüne iki tabure, salla zarları oyna tavlanı türünden, yüksek tavanla birleşen iki kanadı ile ardına kadar açılabilecek ahsap kapılardan ama tabii renovasyon sonucunda edepli, tek kapı açsak da olur hale gelmiş. İki yan kanadının üst bölmelerine pencere yapmışlar, yine ahşaptan olan kapakları açınca eve ancak ışık giriyor.
Bu girdiğiniz kapıdan ilk önce mutfak ile karşılaşıyorsunuz, göreceli geniş bir boş alandan geçip üst katta ki kapısız yatak odası bölmesine geçtiğiniz gibi bir de aşağıya ana yatak odası olarak planlanmis mahzene inen merdivenlerle karşılaşıyorsunuz. Mahzen tabii güzel bir odaya dönüşmüş, bir de duş/tuvalet banyo eklenmiş mekana hatta çamaşır makinesi de içinde olacak şekilde küçük ama ferah olmuş.
Evdeki ikinci pencere alt kattaki banyoda. Olması gerekenden daha bile büyük ama çok da ışık almıyor.
Evden ilk dışarı çıktığımda dışardan bu pencere nereye bakıyor acaba diye aranıyorum, fakat bulamıyorum, kot farkı ile ne tarafa açılıyor anlaşılmıyor. Eve dönünce ilk iş içerden açıyorum ki karşıma bir küçük termosifon çıkıyor, şaka gibi. Pencere yolun altında kalan bir boşluğa açılıyor ve bu alanın yol ile buluştuğu yerin üzeri bir mazgal ile kapanmış. Neden güneş enerjisi kullanılmıyor ki diye düşünürken şöyle bir de soru geliyor aklıma, bu termosifon aslında dış cephede korunmasız olarak duruyor. Yani üzerinde bir tel ızgara var ama sonuçta yağmur suları toplanmayacak mı acaba bu mazgalda? Biz varken yağmur yağmasın bari demekten başka bir çarem yok sanırım.
Malta’nin eski bir Birleşik Krallık kolonisi olduğu düşünülünce prizinden, trafiğine bir küçük İngiltere olmasına şaşmamak lazım.

Tüm devlet yazışmaları ve işlemleri İngilizce. Oysa halkın kendi arasında kullandığı dil farklı, orjinali Arapçadan esinlenmiş Maltaca dilinde gırtlaktan gelen sesler var, ancak yazıda kullanılan alfabe Latin alfabesi. Wikipedianın dediğine göre de Maltaca söz varlığının yaklaşık üçte birini Arapça kökenli kelimeler oluşturuyor ve bunlar genellikle günlük hayatta kullanılan temel kelimeleri kapsıyormuş. Yakın komşu Sicilyaca ve İtalyanca da katılımı ile Malta ve kardeş adacıkların kendine özgü bir dil oluşmuş ama hemen herkes gayet iyi İngilizceyi de konuşuyor. Hatta öyle ki ülkenin önemli gelir kaynaklarından biri de İngilizce dil okulları.
Malta ülke olarak üç adadan oluşuyor ve renklerden gidecek olursak en sarısı büyükçe olan Malta adası en yeşili de Gozo adası diyebiliriz. Adanın doğal coğrafik yapısı, uzun yaz ayları söz konusu olunca binaların ve tarihi eserlerin hemen hepsi bu bal rengi taştan yapılmış. Binaya rengi veren sadece canlı renklere boyanmış kapı ve pencere ahşapları.

Zaten tarihi evlerin içinde yaşıyorlar, kale surlarının arasından trafik akmaya çalışıyor. Tarih ve bu tarihe dayalı turizm adanın en büyük gelir kaynağı olunca da bu tarihi korumak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Kalmakta olduğumuz Valetta bölgesi çok değil bir 20 sene önce evsizlerin ve yakındaki tersanenin genelde kaçak işçilerinin mesken tuttuğu, tekin olmayan bir bölge iken hükümetin gentrification-kentsel nezihleştirme programı sayesinde kısa sürede bugünkü gözde turizm ve yerleşim yeri haline gelmiş.
Evsahibemiz Chou, Şu diye okunur, özellikle bu bölgede 15-20şer kardeşten oluşan koyu katolik ailelerinin yüklü miras intikal vergileri yüzünden ilgilenmedikleri evlerin de bu program sayesinde paylaşılmasının kolaylaştırıldığını ve sonucunda da evlerin bakıma alındığını bir çırpıda bir aksam vakti evinin önünde karşılaştığımızda ayaküstü anlatıveriyor.
Ayaküstü yaptığımız sohbetin sonunda bizi kendi gittiği lokal puba yolluyor, pubın sahibi Bertu’ya selamımı söyleyin demeyi de ihmal etmiyor. 4 gece sonunda yeni bir yere gidiyoruz diye heyecanlanıp bir hevesle Vinos’a vardığımızda

farkediyoruz ki geldiğimizden beri dönüp dolaşıp kendimizi kah sabah kahvesinde kah aksam içkisinde hep aynı sokakta bulmaktayız. İşte yalınayaklı Bertu’nun Vinos’u da burada ve adadaki diğerlerine çok benzese de bizce en şirini olan ve her ne kadar adı St John caddesi olsa da bizim için merdivenli sokaktaki 3. favori mekanımız oluyor
Masaya oturup da kendimizi tanıtırken Bertu güleryüzü ile hemen uyarıyor ve merdivenli sokakta nasıl güvenli oturulur hatırlatıyor,sırtını aşağıya verme diyor! bir kez daha adada misafirperverliği ve içtenliği hissediyoruz.
Genel anlamıyla adanın tüm sokakları daracık, mesela Mdina bölgesine giderken kullandığımız otobüsün şoförüne hayran kalıyorum, her biri birbirinden küçük dönel kavşaklarda ileri geri yapa yapa sakin ve kararlı ilerliyor gün boyu.Dar caddelerdeki trafikte boğulanlar Valetta bölgesindeki denize bakan sokakların merdivenli olmasının keyfine varmayı da çok iyi biliyorlar. Günün değişik saatlerinde bu merdivenlere atılmış masa ve ya minderlerde servis yapıyor restoranlar,café ve publar.
Başından sonuna 4-5 ayrı restoranın paylaştığı kısacık ve de daracık bir sokakta canlı müzik yapacak olan sanatçı ekip kendilerine sokağın karşılıklı iki duvarı arasına yapılmış balkonu seçmiş, aşağıdaki masalara çalıp söylüyor mesela.
Esnafın çalışma saatleri de bir garip, sabah 08:00-16:00 arası çalışan memurlar, bankalar ve onlara hizmet eden café, restoranlar var. Bir de 13:00-16:00 arasında siesta yapan esnaf var. Akşam yemeğine 20:00’den sonra çıkıyorlar ama saat 18:00’da da yiyecek yer bulabiliyorsunuz. Hemen her saatte acık bıryer var, İtalya’da Modena’da başımıza geldiği gibi aç kalmanız imkansız yani.
Evin önünden geçen araçta Modern Talking-Cheri Cheri Lady çalıyordu da hatırladım. Bunu söylemeden bitirmek olmaz, bu ülkede müzik 80li yıllarda kalmış. Geldiğimizden beri sanki Stüdyo54 karma kasetini dinliyoruz tüm ada, şarkıların sıralaması bile aynı.
Dışardan gelen bu müzik sesi havanın hafiflediğini ve artık akşam yemeği için hazırlanmam gerektiğini hatırlatıyor. Ütüyü elime alıyorum, o da ne ütünün fişi Türkiyedeki gibi ikililerden ancak biraz önce de bahsettiğim British Standartına uygun yanı 3lü girişi var. Kısacası ütü var ama evde kullanabilmek için adaptör gerekiyor.
Neden bu işlerde tek bir standart yok ki? Amsterdam’a taşındığımızda da evdeki hiçbir eletrikli aleti adaptörsüz kullanamadığımızı farkettik mesela, oysa Dubai-İngiltere geçişlerimiz ne kolay olmuştu. Amsterdam’da kısa süre kalıncada hiç bir aleti yenileme fırsatımız olmadı ve aynı adaptör sıkıntısı Türkiye’de de devam ediyor.
Evi taşımış olunca daha kalıcı çözümler buluyor insan ama turist olarak 3 günlüğüne gittiğin bir ülkede şaşkına dönmek işten değil.
Bu durumda da tabii o ülkede hangi elektrik fişini kullanacağız diye tasalanmak, adaptörleri aldığımızdan emin olmak, pasaport ve biletlerin yanısıra gerekli elektrik teçhizatını da unutmadan yola çıkmak önemli hale geliyor benden söylemesi.
Fransız Rivyerası da neymiş
Türkiyeye doğru yaptığımız yolculukta 3. ve 4. günümüzdeyiz.
3. Gün Cumartesi 20 Temmuz: Paris – Marsilya 775km
Bugün tum yolculuğumuz boyunca en uzun sürdüğümüz mesefelerden, arada durup da bir şehir gezmek yerine direk Marsilya’ya gidip akşam olmadan bir denize girmek istedik ve hemen hemen 10 saat sürmüş olduk. Paris’ten erkenden çıktğımızı düşünmüştük ancak yaz mevsimi, trafik oldukca kalabalikti. WAZE navıgasyon uygulamamız bizi kestirme olduğunu iddia ettigi bir baska yoldan Grenobal/Alpler tarafindan geçirdi. Bu yolda aracı kullanan yine bendim. Kendimi bölgenin en yüksek viyadüklerinden birinde buldum. Bisikletle yokuş aşağı inerken ürken ben, en ufak bir hatamda aşağıya uçacağımızı bildiğim bu viyadükten geçerken panik atak geçirmek üzereydim diyebilirim. Durup da şöfor değişimi yapabileceğimiz ilk firsatta aracı Basriye verdim. Ben ona verdikten sonraki ilk virajda da yol normal bildiğin karayoluna döndü zaten.
Aksam üzeri Marsilyaya, Fransız Rivyerasının bu güzel kıyı kentine gunesin artik yakmdığı bir saatte, Akdenize ulasmis olduk. Direk plaja gidiyoruz ve gencler hemen denize girmek uzere hareketleniyor. Bu seyahatimiz boyunca göreceğimiz sahil kasaba ve şehirlerinin ortak ozelligi tertemiz bir deniz ve ulasimi kolay plajlar. Akdenizliyiz biz de sonuçta ama hava durumu yani tam anlamıyla havanın nemindeki fark sanırım bu bölgelerin farkını yaratan etkenlerden.
Gezinin devamında değişen tablo, durakladığımız diğer kasaba ve plajları gördükçe anlıyorum ki deniz aynı deniz olabilir ama kullanıcılar ve yöneticiler o plajı sıralamaya sokan ve yerini belirleyen en önmlı faktörler.
Fransız Rivyerasını Marsilyadan başlayıp Cannes, Nice, Monaco olarak gezeceğiz yarın. Bu gece Salon de Provence bolgesinde bir Premierre Express otelde kalıyoruz.
- 4/ Gün Pazar 21 Temmuz Marsilya Cannes Nıce Monaco Milan 553km
Salon de Provence dakı otelden sabahın köründe çıkıyoruz yine. 1.5 saaat kadar yol aldıktan sonra kahvaltıyı Cannes in bir ara sokağındaki patiseride yapıyoruz. Cırcır böceklerinin sesleri ve dar sokağa bakan evlerin mimarisinde Akdeniz kokuyor. Şehrin isminin bir önemi yok o tablo tüm Akdeniz ve Ege sahili boyunca var aslında.
Hedefimiz bir plaj bulup denize girebilmek. Cannes shir merkezinde bir an ümitsizliğe düşsek de ücretsiz otoparkı ve daha da önemlisi arabayı parkedecek yer buluyoruz. Plaj boyunca ucretsiz olarak yayılabılıyorsunuz, sadece şezlong ve şemsiye istersenşz ucret var. Duş almal ve soyunma kabinleri de makul bir şekilde yerleştirilmiş. Zaman olarak günün ortasına yani güneşin en etkili ve tehlikeli saatine denk gelmiş olduğuğmuz için kısa kesiyoruz ama gönlümüz orada kaldı o kesin.
Sonrasında kıyı şeridinden Monakoya doğru gidiyoruz. Nice de aractan sadece manzaraya bakabilmek için iniyoruz. İşte bu noktada gencler bize teşekkür ediyorlar, onlara bu imkanı verdiğimiz ve getirdiğimiz için.
Monakoya geldiğimizde görevimiz Monako F1 pistinden geçmek. Monako F1 yarışları sehrin caddelerinde yapılıyor biliyorsunuz öyle ayrı bir pist yok. Gerçekten de o daracık yollarda extra işaretler,virajlarda extra yapılar var onlarda geçiyoruz. İlk denememiz zor oluyor biraz çıkışı kaçırıyourz falan ama Basrı çok sakin. İşlemi tamamlamak için geri dönüyor ve Monakodan mutlu ayrılıyoruz.
Ayrılıyoruz dıyorum ama onlar nasıl dar ve dik yollardı anlatamam. İstanbulda da araba sürdüm ama burası bir efsane.
Sonrasında daracık dağ yolları, korkunç güzel ama bir o kadar da tehlikeli viyadüklerden geçerek Milana varıyoruz. Bu yolun alternatıfı 6 saat kıyı şeridinden, bu yol dağdan tüneller ve viyadüklerle 3 saat.. ve 79 euro
Kıyı şeridinden uzaklaşınca yollar genişliyor ve dağlar da bitiyor bir ara. Milana vardığımızda açız. Otele gitmeden önce yemek yemek ve hatta Milan Katedralini görmek istiıyoruz. Aracımızı parkediyoruz. Ve hiç ummadığımız bir şekilde sivrisinekler tarafından kabura dönüyoruz. Gerçi benim durumum biraz ilginç, hayatımda il defa bana gelmiyorlar. Sadece 1 tane ısırığım var diğerleri perişan oluyorlar 5*10 dakika içinde. Sanırım Milan şehrindeki kanalların sivrisinekle mücadelesi yapılmamış. Hemen kendi kişisel mücadelemiz için svrisinek kovucu spreylerimizi buluyoruz. Ben onları Venedik ve Türkiye için almıştım ama orada gerek olmuyor.
Milanda bir küçük pizzacı buluyoruz hemen. Gencler pızzalarını cok begenıyorlar. Bız de Brassola ve Buffalo mozerall salata yıyoruz. Başarılı bir karar, tüm yemekler çok başarılı.
Daha sonra gencler Mılan katedralıne Duomo di Milano ya doğru gidiyorlar, biz bıraz daha yavaştan alıyoruz. Onlarla tekrar buluştuğumuzda hallerınden pek mutlular. İlk önce Brukselde buldukları Lıme marka scootter lardan bulmuslar. Brükselde nasıl kullanılırı keşfetmişlerdi, Paris ve Marsilyada pekiştirdiler ve sanırım en rahat Milanda bindiler. Bu Lime scooter ve çalışma sistemı gezı boyunca sohbet konumuz idi. Ardanın ilerde yapabileceği işler konusunda da örnek olması denk geldi.
Bu gece Milan da yatıyoruz. Otelin nasıl bir kalitesi olduğunu çok hatırlamıyor Basri, tutarken pek dikkat etmemiş ama neyse ki başarılı bir otel çıkıyor ve hatta ertesi sabah kahvaltımızı da burada yapıyoruz.
Az gittik uz gittik, Türkiye’ye arabamızla gittik! 10 gun 3500 km
Az gittik uz gittik, Türkiye’ye arabamızla gittik!
Bu yaz Basri de ben de çalışmıyoruz. Ne oldu da aklımıza düştü bilmiyorum ama Türkiye’ye araba ile gidelim diye heveslendik.Yani bu fikrimiz hep vardı da daha zamanı var gibiydi. Avrupa’da konaklayarak gidebileceğimiz bir rota oluştururuz, geze geze gideriz dedik. Biz bu planı karavan ile yaparız diyorduk ama şimdi karavan almaya gerek yok kendi arabamız ile gidelim diye karar verdik. Arda’nın da bizimle böyle bir yolculuğa çıkmasını garantilemek için de bir arkadaşını getirmesine izin verdik, o kız arkadaşını getirmeyi tercih etti.
Tatili yapalım fikri Nisan’da atılmıştı, haftalarca detaylı rota ve kalacak yer planlaması yapılmış ve 18 Temmuz sabahı erkenden yola çıkılmıştı. 26 Temmuz aksam saat 6da Bozcaada feribotuna bindigimizde arabamızla 3500 km yol katetmiştik. 28 Temmuz geceyarısı aracımızı Istanbulda parkettiğimizde ise gectigimiz 10 günde uzun ince yollarda kıvrıla kıvrıla gitmis, dağları aşmış, 4 deniz geçmis ve 5 ülkede, 14 sehir gezmistik. 29 Temmuzda artık arabaya dokunmadık, dinlenmek onun da hakkıydı tabii. Biz de tabanvay ve Marmaray ile 3 gunde Istanbul u gezdik ve bitti. Evet tatil icin bize ayrılan sure bitti ve hatta dün itibariyle evlere dönüldü bile.
Bakin neler neler yaptık bu yolculukta.
- Gün Perşembe, 18 Temmuz: Twyford-Bruksel-Paris 744km
Sabah 4’te evden ilk feribota yetişmek icin yola çıkıyoruz. İngiliz Kanalını geçerek Fransanın Dunkirk limanına varıyoruz. İlk durak Brüksel’de Cook and Book kitabevi. Burası Brüksel’in dış mahallelerinde bir sitede yer alıyor. Sitenin ortak alanına bakan dükkanların her biri birbirine küçük geçişlerle bağlanmışlar ve aynı isim altında işlem yapıyorlar. Dükkanların içleri ise 8 ayrı konsepti verecek şekilde tasarlanmış, her birinde birer de restoran ve ya café de bulunan şık mağazalar olmuşlar. Bu mağazayı gezip Brüksel şehir merkezine gidiyoruz. Arabamızı parkettiğimiz yere para ödemek zorunda kalmamış olduğumuza ayrıca mutluyuz.
18 Temmuz gecesi için Airbnb den Paris’te Thiasis bölgesinde bir daire ayarlamıştık. Akşam üzeri Brüksel’den ayrılıp Paris’e yola cıkıyoruz. Paris girişinde şiddetli bir yağışla karşılaşıyoruz, havanında kararması ile görüş mesafemiz cok düşüyor. Yol ışıklarının olmayışına bir de bizim ön farları gereğinden fazla yere doğru çevirmiş olmamız da ekleniyor. UK’de trafik akışına göre tasarlanmış aracımızdaki farları Avrupa’ya geçerken daha feribotta değiştirmiştik, yani farların yönü aşağıya doğru idi ve sanırım biraz fazla kısmıştık. Bir ara durup hem bu ayarları yeniden yaptık hem de şoför değiştirdik, aracı artık Basri sürecekti. Brüksel’den yani kuzeyden geliyorduk, Parisin etrafından dolaşıp güneyine geçmemiz gerekti. Nihayet güneye geçtiğimizde de yağmurun bu tarafa hiç uğramamış olduğunu gördük ve hatta yol ışıkları da vardı. Evi bulduk, iceri girdikten 10 dakika sonra hepimiz uyuyorduk. Uzun bir gun olmustu ve onumuzde daha cok vardi.
- Gün Cuma, 19 Temmuz:
Tam gün Paris’teyiz bugün.
Gezelim görelim listemiz Arda ve Beth’in listesinden farklı bu defa. Onlar tipik turistik yerleri görecekler mesela sabah 9 girişi için Versaille Sarayına bırakıyoruz. Oradan da Paris’e geçecekler. Biz de bu fırsatı değerlendirip EGA’dan arkadasim Didem’i ve ailesini evinde ziyaret ediyoruz. Bu sayede Paris’in Twyford’unu görmüş oluyoruz. Didem,sevgili eşi ve pırlanta gibi iki kızı ile beraber Paris’e yakın bir koyde oturuyor, yani tıpkı bizim Twyford ile Londra ilişkisi gibi. Trenle gidip gelebildiği ama keşmekeşinden uzak kalabildiği bir Paris. Sabah kahvemizi içip biz de kendi Parisimizi bulmak için Didem ve eşi Vincent’dan ayrılıyoruz.
Paris’te Les Marais bölgesinde Marché des Enfants-Rouges da yemeğimizi bir İtalyan lokantasında yiyoruz. Orecchiette Truffle dedikleri trufle yagi ile yapilan ve makarnasi da kulak memesi şeklinde olan bu makarnaya bayıldım, Sonrasında yine aynı bölgede sokaklarda dolaşıyor ve gençlerin gelmesini bekliyoruz. Hava o kadar guzelki ne heykeli oldugunu çok bilmediğim bır anıtın önğndeki banka oturduğumuzda, kafamı Basrinin dizlerine koyup, biraz uzanıyorum. Bir 10 dakika kadar kestirmişim sanırım. Yattığım yerden, gözümü actığımda yolun karşısında bir dükkanın üst katından bana bakan bu oyuncak panda ile kaşılaşıyorum. Kafenin üst penceresinden bakan bu kocaman panda bir kez daha hatırlatıyor arada bir kafayı kaldırıp yukarıyada bakmak lazım diye.
Derken gençler geliyor. Bu bölgede biraz daha mağazaları özellikle de Supreme, Nıke Lab gibi önünde sıraya girdiğin dükkanları dolaşıyoruz. Sonra Arda’nın isteği üzerine şehrin bir başka köşesine gidiyoruz. Pigalle denilen bu bölgede Arda’nın ilgisini çeken mekan basketbol ve Nike camiasında çok ünlü olan Pigalle Basketbol Sahası. Bu basketbol sahasi birkac girisimci tarafindan belediyeden özel izinle kiralanmis ve daha sonra da Nike ile yapilan anlasma sonucunda sahanın tabanını iyi seviyede basketbol oynanabilir hale getirilmis aslında üç binanın ortasında kalmış bir küçük arsa. Karsisinda da Pigalle basketbol magazasi var. Mağaza ve saha kapanmadan yetisiyoruz ve hatta Arda 1 saat kadar basketbol oynamak, sahanin fikir babasi da gelince karsilikli maclar yapma imkani yakaliyor. Basri ve ben halimizden memnunuz, ülke bağımsız basketbol oynayabildiğini bunun için planlar yaptığını görmek bizi mutlu ediyor. Ama Beth için çok yeni bir durum bu neyseki şikayetçi görünmüyor.
19 Temmuz gecesini de Paris’te bu Airbnb’den tuttuğumuz dairede geçiriyoruz. Aksam saatinde trende bu daireye doğru giderken farkediyorum bir koca gün geçirdik Paris’te ama Seine nehrini görmedim diyorum Basri’ye. Ve bir kez daha ne istediğime dikkat etmem gerektiğini hatırlıyorum kısa sürede. Trenin bir süredir durduğu durağın aslında inmemiz gereken durak olduğunu farkeden ben Basri ve genclerin inmesini sağlıyorum ama ben kendim inmekte gecikiyorum ve tren hareket ediyor. Trenin bir sonraki durağında iner geri dönerim diyorum kendimce. Elimde telefonum var ama pili yok. Biliyorum Basri ve gencler benim dönüşümü bekleyecekler, panik yok yani. Trenden inip de geri dönüş yapabileceğim durağa varana kadar geçtiğimiz yollar sanki uzadikca uzuyor, tren ilk durakta durmuyor ve ben nehri de görüyorum.
Bu arada 19 Temmuz gecesi Paris sokaklarında Cezayir ve Senegal asıllı halk Afrika kupası sonucunu kutlamak için hazırlık yapıyor. Maç bitip de kupa sahibini bulduğunda sokaklarda olmadığımız için şanslıyız.
Yarın il hedefimiz Akdeniz.. Fransiz Rivyerası neymiş bir gidip bakalım
Merhaba Komşu..Yunanistan
Bu yazı İngiltere’den Türkiye’ye araba ile yaptığımız seyahatin 7. Gününe denk geliyor. #allthewaytoTurkey2019
C: Zeynep, Mudanya mı Marmara mı istersin?
Z: Ne bu zeytin mi?
C: Konaklama bakıyorum ya sana işte..
Benim aklım fikrim yemekte olabilir ama zeytin değilmiş sohbetimizin konusu. Avrupa’ya yapacağımız araba yolculugunda Selanik’ten de geçelim ve hatta orada kalalım, denize de gireriz diye düşünüp bu bölgeyi iyi bilen arkadaşa sormuştuk ya, işte konu o. Meğer Selanik’in Ege Denizine doğru uzanan bir elin 3 parmağı gibi olan yarımadalar bölgesinden bahsediyormuş. Halkidiki yarimadasinda Yeni Mudanya ve Yeni Marmara diye yerleşim yerleri varmış, mübadele sırasında Anadolu’dan bu bölgelerden gelenlerin yerleştiği yerler imiş.
Nea Moudania olsun diyoruz, çok da bildiğimizden degil tabii her ikisi de misafirperver bolgelerimizdendir sonucta.
Bir apartman dairesi kiralıyoruz. Ödeme apartmandan ayrılırken yapılan türden.
Bu arada Arda’nın ilk basketbol koçlarından olan Miltos ve eşi Sofia ile İngiltere’de iken Bristol üniversitesine yaptığımız ziyaret sırasında denk gelmiş, seyahatimizden bahsedince de bölge hakkında tavsiyeler almıştık artık uygulamaya geçebilirdik. İlk planımızda Onlarla Selanik’te de görüşmek var ancak bunu seyahat aşamasında iken gerçekleştiremiyoruz.
Selanik bir Akdeniz şehri ve tabelalarda Yunanca yazmasa kendinizi Mersin ve ya Antalya’da sanabilirsiniz. Yemek işini hemen halledelim istiyoruz ve arkadaşlarımızın tavsiye ettiği mekanları arıyoruz ancak bulamıyoruz. İçi kalabalık olan bir lokantaya bir cesaret giriyoruz, sıcak tencere yemekleri sunan bu lokantada tek dil Yunanca. İşaretler ve beden dili ile derdimizi anlatabiliyoruz. Servisten kendimizi gerçekten de yine Türkiye’nin bir yerinde hissediyoruz, salatanın ekmeğin suyun parasının ödenmediği bir yer ancak memleket olabilir. Yunanistan bizim komşu işte sonuçta.
Selanik’e gelip de Atatürk’ün doğduğu evi ziyaret etmeden olmaz tabii. Atatürk’ün doğduğu ve ilk okula başladığı ev Türk konsolosluğunun bahçesinde yer alıyor ve binaya arka kapıdan giriliyor. Yanımızda Arda’nın kızarkadaşı da var ve ona tarihimiz hakkında bilgiler vermek için fırsatı kaçırmıyoruz. Atatürk’ün mumya modeli o kadar başarılı ki sanki gözleri ile hoşgeldiniz diyor.
Denize Nea Potidea Beach diye bir bölgede giriyoruz. Denizi tertemiz ve serin bu plaj sayesinde Ege denizinin en kuzey noktasında denize girmiş oluyoruz.
Bu andan 24 saat sonra Ege denizinin karşı kıyısından bakıyor olacağız. Yarının hedefi Bozcaada.
Ama tabii önce Sınır Kapısı var. İpsala Sınır Kapısı ilk durağımız olacak şekilde sabah erkenden yola çıkacağız.
Adriyatik denizinde 30 saat
30 saatin sonunda Adriyatik denizini en kuzeyden güneyine geçtik ama ayağımız suya değmedi.
#allthewaytoTurkey2019 17 yıldır yurtdışında yasıyoruz, 12si İngiltere’de ama ilk defa bu yıl Turkiye’ye araba ile yolculuk yapıyoruz diye başlamıştım ya hani bu yazı dizisine, işte bu gezinin 3200. Km’lerinden itibaren geçen 30 saatin hikayesini okumaktasınız.
Venedik’ten kalkan Minoa Cruise Lines firmasına ait gemi yol boyunca Ancona ve Corfu limanlarında duracak ve biz son durak Iguamenitsa limanında ineceğiz.
Hiç tecrübemiz olmadığı ve fakat kabinlere de para vermek istemediğimiz icin güverteden daha iyi olduğunu düşündüğümüz koltuklardan alıyoruz. Bu koltuklar Uçak Business Class Koltuk olarak geçiyor. Seyahat yaklaşırken denk geliyor FBda Göçmen Anneler Tatilde grubunda konuşulan bu feribotlarda yolculuk konusuna göz atıyorum. İlginç bilgiler geçiyor, insanlar güvertede kamp kuruyorlarmış, yok şişme yataklar oluyormuş, hadi canım abarttınız diyorum. Sonra bahsedilen firma bizimki değilmiş canım da diyorum.
İngiltere’den başladığımız seyahatin gemi ile olan kısmına bir haftalık kara yolculuğu ile varıyoruz. Gemi öncesi maceralarımızı burada yazmıştım. Artık sıra gemiye geçip dinlenmeye geldi.
Venedik’te ikinci defadır kaldığımız Jolly Camping’ten çıkmadan önce duş alabilmiş olduğumuza mutlu hatta bunu akıl edebildiğimiz icin de gururlu bir şekilde geminin kalkışından 5 saat önce limana geldik. Önce tantana etseler de gemiye biniş için sıraya koyduğumuz arabada uyuduklarında sesleri kesildi bizim gençlerin.
Aracımızı gemiye parkedip uçak koltuklarımızı buluyoruz. Bunlar kadife kumaşlarla kaplı, business class koltukları gibi geniş rahat koltuklar. Gemide böyle iki tane salon var. Bu kapalı alanlara girmek icin ekstra ücret ödemiştik be numarali koltuklarımız vardı ama bunu kontrol eden bir mekanizma olmadığını ilerleyen saatlerde anlıyoruz. Gemide özellikle Venedik limanından ayrılırken bir havalandırma problemi olması bizi koltuğumuz olmasına rağmen bu havasız salondan ayrılıp daha havadar mekan aramaya zorluyor. Bu sayede geminin tüm salonlarını ve güverteyi keşfediyoruz. Sabahın erken saatleri olunca güvertedeki sezlonglarda biraz uyukluyoruz ama güneş ve rüzgar ikilisi uzun sure dayanmamızı engelliyor ve geminin iç salonlarına geçiyoruz.
Salonlardaki koltukları inceliyoruz ve diğer yolcuların hareketlerinden de anlıyoruz ki bu koltuklarda yolculuğu geçirmek söz konusu. Bu durumda ilk duraktan binmiş olmanın avantajı ile kendimize yer seçiyoruz ve hatta hazır fazla kalabalık değilken bir iki saat de uyuyoruz. Venedik’ten sabah 4:30 de kalkan gemimiz öğlen 13:00 gibi Ancona Limanına varıyor.
İşte bu limanda gemiye iki farklı yolcu profili biniyor. Her ikisi de kendi icinde oldukça kalabalık bu profiller bu hattın varoluş sebebini veriyor sanki. A grubunda kalabalık Türk gurbetçi aileler varken, B grubunu İtalyan genç öğrencilerden oluşan, Corfu adasına uzun uzun parti yapmaya giden tatilciler oluşturuyor. A grubu yolcuları belli ki tecrübeliler ve yanlarında getirdikleri şişme yatakları bütün boş alanlara yerleştirip kuruyorlar, üşenmemişler bu şişme yatakların ki bazıları ikiz yatak, çarşaflar serilmiş ve yastık ve örtü ve piknik takım taklavat ne varsa yerleştiriliyor. Önümüzdeki 24 saat icin adres belirlenmiş oluyor. Gemi de onlara hazır, yolcu bilgilendirme anonsları Ancona’dan itibaren Türkçe de yapılıyor.
B grubunun üyeleri olan gencler ise uyku tulumları sırtlarında gemiye saçılıyor, salonlarda ve güvertedeki masalara yerleşiliyor ve anında UNO kartları çıkıyor ortaya, kahkahalar gırla gidiyor.
En tepede güverte var, işi bilenler sabahtan şezlonglara ve bar kısmındaki masalara yerleştiler mesela. Bir de minik bir havuzcuk var, sadece çocuklar icin diyebiliriz.
Ama güvertede ki barda geceyi geçirmek, arkadaşlarla içki içmek falan keyifli olmalı ki özellikle sigaracilar masaları kapmış durumdalar.
Akşam saat 21:30 gibi salondaki ışıklar değişiyor, uyku saati mi acaba derken müzik başlıyor o da ne? Canlı müzik yapan, hem çalıp hem söyleyen birisi sahneye çıkıyor ve 1 saat süreyle salondakileri coşturuyor. Tabii bu heyecanın arkasından salonun boşalması, kabini olanların kabinlerine dönmesi ve gidecek biryeri olmayan genclerin sohbetlerini bitirip uykuya geçmeleri sabaha karşı 2’yi buluyor. Bizim için de artık o uçak koltuklarına dönüş söz konusu degil, özellikle halı kaplı bu odada yerlerde de yatıyor yolcular, havasızlıktan bayılmış da olabilirler tabii.
Sabah 6’da Corfu adasına yanaştığımız anonsu ile uyanıyoruz.
Biraz temiz hava almak ve Corfu adasını uzaktan da olsa görmek icin kalkıp güverteye çıkıyorum, sabah serinliği muhteşem.
Ancak geceden kalan dağınıklık güverteyi kaplamış, bu güverte son durağa kadar temizlenmeyecek.
Bu arada artık şaşırmam dediğim bir anda geminin güvertesinde çadır da kurulduğunu görmüş oluyorum. İnsanın gözüyle görmeden inanamayacağı bir yolculuk türü .
Bu gemi yolculuğundan fazla bir beklentimiz ve ya karşılaştırma yapabileceğimiz bir tecrübemiz yoktu o yüzden bir hayalkırıklığı yok aslında ama şaşkınız o kesin.
Bandırma Yenikapı feribotunun yolculuk süresi ve yolcu sayısı cok daha az bu hat ile karşılaştırmak doğru olamaz. Ancak biz yine de firma özel olsa da memuriyet ya da az sayıda elemanla çok iş yapma zihniyetli bir yönetimi var diye düşünüyoruz. Bir cruise firmasının 30 saatlik feribotu icin negatif anlamda sade, ve hatta eleman sayısı yetersiz, bilgilendirme az diye düşünüyoruz ama kullanıcı kitle halinden memnun. Sanırım standart bu.
Duvarlara “no camping” yazmışlar, altında çarşafları serili ikiz yataklar var. Uyku tulumları ile güvertede yerlerde yatanlar var. Güvertede çadır kuranlar bile var. Basri buna sosyal cesaret diyor, bizde sadece salondaki koltuklara kıvrılıp yatacak kadar var, şişme yataklarımız feribotun icinde park halindeki arabada kamp alanına gideceği gününü bekliyor.
30. saatin sonunda Yunanistan Igoumenitsa limanına varıyoruz.
Geminin boşaltılmasında sıra atlayan, kaynayan araçlar da görüyorum resim tamamlanmış oluyor.
Gurbetçiler gemiden inip hızlıca İpsala gümrük kapısına doğru yola koyuluyorlar biz onlara sadece Selanik’e kadar eşlik ediyoruz. Selanik’te Mustafa Kemal’in Evini görmeden geçmek olmaz.
Geceyi Nea Moudania denilen sahil bölgesinde geçireceğiz.
Yarin sabah erkenden yolculuk var, İpsala bizi bekler. Igoumenitsa’ya yeni gurbetçi kafilesi yanaşmadan İpsala’da olmalıyız.








Yollarda büyüyen çocuk
Sanırım bu yazıyı taslak halinde bırakalı bir 5 sene olmuş yeni bir seyahate çıkmak için hazırlandığımız şu günlerde önüme düşünce bu yılın seyahatleri yazılarına buradan başlayayım dedim.
Tarih Şubat 2014
Yer İstanbul Atatürk Havaalanı Yeşilköy
Arda ile bir uçak yolculuğuna çıktık geçenlerde.
Bu dönüş yolculuğu aslında gidişte babamız da yanımızda idi,dönüşte sadece ikimiz varız.
Farkettim de uzun süredir ana oğul başbaşa yola çıkmamışız. Oysa eskiden ne çok seyahatimiz olurdu sadece O ve ben. Bir de O’nun araba koltuğu, puseti, çekiştirerek gezmeyi sevdigi o penguen canta.

Bu çanta sayesinde havaalanlarinda geçen uzun saatler eziyete dönmemisti. İçini ozenle seyahat için seçtiği oyuncak, kitap ne varsa doldurur sonra da elinden bırakmazdı.
Gerçi bizim uçak seyahatlerimiz daha bırakın bu çantayı çekmeyi henüz kendi başına oturamadığı döneme rastlar. İlk uçak yolculuğunu 3 aylıkken Istanbul Adana arasında yapmıştı. Emzik ve sütünü biberondan içme alışkanlığı bu ve diğer birçok Dubai- Istanbul-Adana yolculuğunda işimize yaradi.
Seyahatlerimiz tabii uçaklarla sınırlı değildi. Sadece bir tatil döneminde Dubai -İstanbul uçak, İstanbul -Bursa-Eskişehir otobüs, Eskişehir-Ankara arası tren, Ankara-Mersin otobüs, Adana-Istanbul-Dubai uçak yolculuğu yapmışlığımız var. Arada feribota binilmiş, gerekirse halk otobüsü minibüs ne varsa indi bindi ( bindi indi miydi?) yapılmıştı.
Yolculukta kullandigimiz arac değişse de yanımızda hep kitap ve oyuncak arabalarımız oldu. Hatta bir Eskişehir Ankara arası tren yolculuğunda vagondaki diğer çocuklarla koridorda yerlerde arabalarıyla oynamışlardı, paylaşmanın en güzel örneğini görmüştük. Kitaplar da oyle, ansiklopedi, komedi roman ne varsa, okurdu.
Yaklaşık 9 sene boyunca küçük ayıcık Ted de bizimle gelmişti bu seyahatlere mesela. Hatta onunda pasaportu olmalı deyip yapıvermiştik. İkiye katlanmış A4’ten yapılmış bu pasaportu kontrollerde göstermek şart idi. Biraz şaşırsalar da ülke bağımsız pasaport kontrolü yapan amcalar hiç kızmadılar oğluma.
Gurbetçi Arda icin hayatinin ilk 3 senesi uçağa binilir İstanbul’a gidilir seklinde gecti, hatta o kadar ki gunlerden birgün bindiğimiz uçak bizi Bangkok’a götürünce cok kızmış,”ben İstanbul’a gidecektim, kuzenlerimle oynayacaktım” diyerek uçaktan inmeyi reddetmişti.
Kalkışta, inişte uçuş sırasında herhangi bir sarsıntı da elini tutar, henüz uçak koltuğunu doldurmayacak kadar küçük bedeni mutlu bir heyecanla sarsılırken ben kendi korkularımı unuturdum.
Butun bunlari düşünürken aslında ben yine Istanbul Havaalanındayim, yemek bölümünde Cafe Nero’dayim, karşımda 12 yaşında bir Arda var. Oturmuş hem sütünü iciyor, hem de biraz once bir heves aldırdığı ve de şüphesiz uçakta bitirecegi kitabini, The Fault in Our Stars, okuyor. Boyu boyuma gelmis, sırtında Nike’dan anneanneye aldırdığı pek havalı çantası var ama en önemlisi yanında taşıdığı artık penguen çantası değil, içini yine kendisinin yerleştirdiği kabin boy bavul..
Ne kaldi ki şurada daha büyük bir bavulu yerleştirip de “Anne, ben gidiyorum” deyip tek başına çıkacağı yolculuklara..
PS: Meraklısına bu fotoğraf Istanbul Ataturk Havaalanı Cafe Nero’dan degil, Edinburgh’da adını unuttuğum bir lokal kafeden.
Sanatı sokağa taşımış şehir Madrid
Arda’nın GCSE sınavlarının biteceği günü iple çekmemizin bir diğer nedeni de ilk defa gideceğimiz Madrid seyahatimiz ile aynı zamana denk gelmiş olması olabilir mi acaba?
İlk defa İspanya’ya ve dolayısyla da Madrid’e gitmeden once tadını bildiğimiz Tapas, Paella ve Sangrıa nın bu sefer tarihini de araştırdım.
Tapa, bu küçük tabaklarda peynir, işlenmis et, ve ya zeytin olarak sunulan yiyecekler bizim rakı yanında yediğimiz mezelerimize benziyor. Ortaya çıkışı da kelimenın gerçek anlamı ile bizim güzide Türkçemizin Tıpa kelimesine denk geliyor. Evet gerçekten de eski zamanlarda İspanya’daki barmenler içki sundukları bardakların içine sinek ve toz düşmesini engellemek için şişelerin üzerine tıpa niyetine küçük tabaklar koyarlarmış, sonra zamanla bu tabaklarda peynir,zeytin , işlenmiş et falan koyar olmuşlar ve tabii müşteriler buna bayılmış ve de bu küçük tabaklarda yemek olayı adet olmuş.
Sangria bu yine Ispanyaya özel şaraptan yapılma içecek Avrupa Hukukuna göre sadece İspanya ve ya Portekizde yapılabiliyormuş ama tarihi yine eski Yunan ve Romalılara kadar gidiyor. İçme suyunun temiz olmaması sebebiyle içine önce dezenfektan amaçlı alkol yani şarap sonra da tadını da lezzetli hale getirmek için mevsimine göre meyve dilimleri katmışlar. Kış aylarında sıcak içilen sıcak şarap da yine bu yolla çıkmış.
Paella bu yemek türü de bir çeşit pilav diyebiliriz. Deniz ürünleri ile olanı çok meşhur İspanya’da ama mesela sebzeliside Italyan mutfağında var. Pilav dediğime bakmayın baya lapaya benzer bir kıvamı var. Zaten bizim gibi pilavı tane tane yapan başka bir millet yok ya da varsa da bana denk gelmedi.
Sanırım Türkçemiz’de kullanılagelmiş ve hangisi ilk kullanmış bilemediğim ortak kelimelerimiz baya fazla.
Ardanın sınavlarının bitmesinden 20 saat kadar sonra yollara düştük.
Yine Airbnb’den bir daire tutmuştuk, daireyi bize saat 1’de verebileceklerdi ama biz apartmanın önüne saat 12’de gelmiştik bile. Hemen yakındaki bir lokal restorana girdik ve ilk şoku yaşadik. Restoran/Bar sahibi amca İngilizce bilmiyordu eh biz de İspanyolca bilmiyorduk. Evet Airbnb seçme nedenimiz lokal yaşamı görmek, hissetmek, yöre halkı gibi olmak idi ama bu da biraz hızlı olmuştu. Biz adamın el yazısı ile yazmış olduğu menüden kalamar ve Paella istedik, bize yengeçli omlet ve gayet sulu soslu koyu bir çorba kıvamında pirinçli ve deniz mahsülleri olan bir yemek geldi. Ya biz çok acıkmıştık ondan bilemiyorum ama yediklerimiz lezzetli idi. Karnımız doyunca restoranı incelemeye başladık mesela pencere önüne dizilmiş yemek masalarının yanısıra bir de bar kısmı vardi ki insanlar o bar kısmında hızlıca siparişlerini verip, bar sandalyesine tüneyip yemeklerini yiyorlardi. Sonradan anladik ki masaya oturmak ile barda birşeyler yemek farklı ücretlendiriliyordu. Biz bunları çözene kadar apartman dairemizi teslim alma zamanımız geldi. Paramızı öderken de farkettik ki yemeklerin fiyatlandırılmaları falan da farklı. Bir çeşit menü olayı var fiyatları uygun hale getirebilmek için sanırım.
Kaldigimiz apartman 5 katli bir binanin 3. katinda idi. Mimari olarak bina aslinda 3 birbirine paralel binanin birleşiminden oluşmuştu. Hemen her daireye Dogu Bati cephesi verilmiş ve bu cephelerde de pencere açabilen bu bina seklinde evlerin ici hava akimindan yararlanabiliyor ve de evi serinletecek rüzgarı yakalayabiliyordu. Dairemiz Delicias metro durağına çok yakındı ve kah metro kah adım adım, ortalama gunde 22000 adımla, şehrin ara sokaklarını, tepelerini dolaştık ve basketbol sahalarını da keşfettik.
Biliyorsunuz biz ilk ziyaretlerimizde müze gezmiyoruz ama Madrid’in dükkan kepenkleri, binalarin dış cephe boyaları herbiri sanat eseri idi bence. Bir kere kepenk pancur olayi zaten hem evlerde hem de işyerlerinin hemen hepsinde var. Dükkanlar ki dişhekimi muayenehaneleri, doktor klinikleri, eczaneler de dahil, artık ne satıyorlar ya da neyin servisini yapıyorlarsa kepenkte onun resmi var. Bu kepenk olayı Moskovaya gittiğimiz 2000 yılında da dıkkatimizi çekmişti ama o kepenkler soğuk boş gri ve ya siyah boyalı idi oysa buradakiler capcanlı renklerle adeta yaşıyor. Dükkanın ne sattığını tabela yerine resim ile anlatmışlar. Şehrin binaları şehirde yaşayan insanlarla bu resimler yoluyla konuşuyor gibiydi. Hele binalarin yan duvarlarinda, ana cephedeki şirin balkonlarına, binanın ana rengine uyacak sekilde yaptıklari boy boy resimler sayesinde sadece bastığım yere değilde yukarıya ve karşıya da bakarak gezdim.
Madrid ya da genel olarak İspanyolların gün içinde çalışmaya ara verdikleri ve sonra da gecenin geç saatlerine kadar gece hayatının devam ettiği tüm dünyaca bilinir. Bu hayat tarzı turist olarak gititiğiniz bir şehirde zamanınızı maksimum düzeyde yaşayabilmenizi sağlıyor. Gün içinde sıcaktan ve yürümekten yorulduğunuzda eve gidip 2 saat uyursanız şehrin sizi aynı canlılık ve heyecanla bekliyor olduğunu bilmek güzel.
Madrid bize Mersin, Antalya ve Adana’yi yani bizim Akdeniz şehirlerimizi hatırlattı. Şehrin akşam saatlerindeki bu devinimi bana hani havanın durgun, nemin ve sıcağın tavan yapmasi ile içerde durulmaz olduğu ilk akşam saatlerini evde geçirmek yerine gecenin ilerleyen saatlerinde elbet dağdan esecek nispeten serin rüzgarını beklemek üzere çekirdek çitleyerek, dondurma yiyerek ve deniz kenarinda kordon boyu yürüyüş yaparak gece boyu dolanan halkımı hatırlattı. Akdeniz Akşamlarını özlemişiz dedik kendimizce.
Sadece havasi ile değil sokakları, binaları, balkonları, tozu sıcağı herşeyi ile Akdeniz dedik. Ammaa farkları da vardı tabii. Mesela sivrisinek yoktu ve hatta kara sinek bile çok az idi. Bunun nedenini de evsel atıkların toplanma şeklinden olduğunu düşünüyorum. Evsel atıklar ve tabii geri dönüşüme ayrılabilen atıklar her akşam toplanıyor ama gün boyu herkesin evinde bekliyor bu çöpler. Yani Türkiyemde olduğu gibi koca koca çöp kutularına gün boyu atılmış, gün içinde kokuşmuş, sokak kedi köpekleri tarafından parçalanıp saçılmış çöpler yok, dolayısıyla sineklenme kokuşma böceklenme de yok, caddeler ve kaldırımlar geniş ve temiz. Aksam saat 8 de konteynırlar binaların önüne çıkıyor ve herkes götürüp atiyor. Ben bu sisteme bayıldım. Ingiltere’deki sistemde evlerin bahçesinde en az bir hafta boyunca bekleyen çöplerin, toplanma gününden hemen hemen 20 saate varan bir süre evvelinde sokak kenarlarına konuluyor olmasını sevmiyorum. Ingiltere’de 4-5 hafta yağmur yağmasa, sıcaklık da 25 -30 derece arasında kalsa ulke sıtmadan kırılır bence. Neyse konumuz Madrid, dağıtmayalım.
Tatilimize başlamadan once, bizim için olmazsa olmaz, Madrid’te basketbol nerede oynayabiliriz çalışması da yapmıştık tabii. ‘Meet up’ uygulamasında bu konuda bir grup buldum, sağolsunlar isteyenin katılabileceği bir organizasyonları olduğunu söylediler, adresi aldık ve Pazar saat 11’de, oldukça sıcak bir havada, gittik. Arda önce biraz çekinse de fazla geçmeden aralarına katıldı. Bu sefer yetişkinlerle oynamaktan keyif aldi. Gücü ve oyun bilgisi ile tercih edilen bir oyuncu oldu, o sahada kaldığımız 2 saatlik sürede. Pazar günkü bu maçlar ona sınav süresinde oynayamamaktan kaynaklanan pasını da atma fırsatı verdi . Pazartesi akşam uzeri planında, ise gerçek bir takım, Aristos Basketbol klubünde antreman yapmak vardı ve ona hazır gitmek önemli idi.
Ardanın son iki yıldır basketbol koçu ve aslen Madrid’li olan Raul Madrid’te Aristos Balencesto adlı klüpte çalışmaktaydı. Gelmeden önce iletişime geçmiştik zaten ve Koç Raul sağolsun bizi Madrid’ten alip Balencesto Aristos klübünün antreman salonuna götürdü, antreman sonrası da geri getirdi. Bu antremanda da bir gün öncesinde oynanan sokak maçlarında da konuşma dili İspanyolca idi. Ama bir kez daha gördük ki spor evrensel ve o top oyunun dili ortak. Bu arada bu şehirde yollarda sokaklarda top oynamak yasak değil. Adamların futbol ve basketboldakı basarılarının bir sebebi de bu olabilir mi acaba
Biz bu şehri sevdik ve farkettik ki bir gün olur da dillerini de öğrenebilirsek araya kaynayıp gidebiliriz. Kimseler anlamaz..
Charing Cross Sokağında bir Düşes
Ben bir kitap okudum, adı Charing Cross Sokağı 84 numara, ya da orjinal adı ile 84th Charing Cross Road. Bendeki baskıda iki hikaye var, birbirinin devamı olan hikayeler. İlki yani kitap ile aynı adı paylaşan hikayede Amerika’da oturan yazar Helene Hannf ile İngiltere Londra’da bulunan sarraf, Frank Doel ile yapılan yazışmalar var. 20 yıl boyunca yapılan yazışmaların sadeliği, içtenliği ve karşıklıklı güven, sevgi ve saygı muhteşem. İş ilişkisi olarak başlayan bir yazışmadan değişen hayatlar.
Helene Hanff Amerika’da yazı sanatı üzerine çalışmalar yaparken Sir Arthur Thomas Quiller-Couch kitapları ile tanışıyor. Q olarak tanınan yazarın kitaplarını ve bu kitaplarda bahsedilen diğer yazarları okumaya başlıyor. Hatta 5 ciltlik eseri, bu araya giren ve okuması gerektiğini düşündüğü kitaplar sayesinde 11 yılda bitiriyor. 1940’larda Amerika’da bulamadığı ya da sadece New York kitapçılarında aramaya üşendiği için İngiltere’de Londra’da Charing Cross sokağında bir sarraftan sipariş etmeye başlıyor. 1949’da kitap siparişleri ile başlayan bu yazışma 1969’a gelindiğinde artık sıkı bir dostluğa dönüşmüştür. Helene kitaplarını beklerken o dönemde savaş sonrası karne ile yaşamakta olan İngiliz dostlarına et,yumurta ve naylon çorap göndererek kalplerinde önemli bir yer ediniyor.
Charing Cross Sokağı 84 numara kitabı önemli bir edebiyat ürünü olarak sayılmayabilir ancak yazarın mektuplarındaki içtenliği, hayata bakışı ve daha sonrasında bu kitabı sayesinde önünde açılan kapıdan sade ve samimi bir yaklaşımla geçmesi ve bir sonraki kitabının, Bloomsbury Düşesi, da konusu olan Londra seyahatini anlatışı bence çok güzel ve etkileyici.
Charıng Cross Sokagı 84 numara kitabını şans eseri kütüphaneden almıştım, içinde iki ayrı hikaye olduğunu bilmiyordum. Okuyup bitirdiğimde farkettim ki yıllarca kitaplardan filmlerden okuyup izlediği Londra’ya ilk defa benim doğduğum sene, 1971’de gelebilmiş ve kendisini Londra’da kaldıgı süre boyunca Bloomsbury Düşesi olarak hissettiği dönemi de aynı adlı hikaye altında anlatmış. Kitabı bitirdiğim gün benim 47. doğumgünüme denk gelince Londra’ya gidip bu sefer Helene Hanff’ın gözünden gezmek istedim. Sağolsun eşim de bu gezimde beni yanlız bırakmadı.
Hafif yağmurlu kapalı bir Çarşamba sabahı Highgate Hill’i tırmanarak Waterlow Park’a gittik. Mayor Waterlow için yapılmış olan anıtın önünde oturup manzarayı seyre daldık. Orada o ağaçlara Helene Hanff’ın da bakmış olduğunu düşünmek çok keyifli idi. Ben 47 yıldır burada olduğuna şaşırıyorum bu agaçların ama aslında bu park 127 yıldır burada imiş. Şehrin zenginleri bu tepelere bahçe içinde evler yapınca dönemin valisi Waterlow bu alanı halka “bahçesi olmayanlara bir bahçe olsun” diyerek bırakmış. Evet, geçen 47 yılda o ağaçlar uzamış ve de şehrin ve tabii St Paul’un siluetini kapatmıştı ama olsundu. Daha sonra artık bir sanat evi olarak kullanılan Lauderdale House’da kahvemizi görüp göreceğim en minik ve de bir o kadar da lezzetli makaronlar eşliğinde içtik. Helene Hanff’ın bahsettiği Sundial / Güneş Saati de hala orada duruyor. Parktan ayrılırken bir de Çilek Ağacı ile karşılaştım ki hayatımda çileğin ağacı olduğunu bile bilmiyordum. Hiç beklemediğin bir anda yeni birşeyle karşılaşmak ne güzel! Çok gezen mi bilir çok okuyan mı diye sorarlardı biz çocukken ve okumayı seçmemiz gerekirdi. Oysa bak hem okuyup hem gezince daha çok şey öğreniyorsun.
Parktan sonra Russel Square’e gittik. Helene Hanff’ın bahsettiği su fıskıyesi, öğlen yemeğinde parkın çimenlerine yayılmış genç yaşlı Londralıları ve hatta tüm gün kapalı olan havanın pes edip sonunda açıveren güneşi ile Helene’in neden bu parkı bu kadar sevdiğini de anlamış oldum, yıllardır önünden geçip gitmiş olmama hiç girmeyelim. Bu ihmalimizi çimenlere serilip piknik yaparak telafi etmeye çalıstık.
Helene Londra’yı ve hatta Oxford’u kitabını okuyup seven okurları sayesınde geziyor hemen her akşam bir yemeğe davet ediliyor ve böylece Londra’da kalışını karşılayabilyecek ekonomık rahatlığı oluyor. Okurları ve Amerika’daki arkadaşlarının İngiltere’deki arkadaşları onu bir an bile yanlız bırakmıyorlar. Her iki hikayesinin de en büyük ortak yanı insanların hayatına gerçek anlamda ilgi gösterirsen onların da seninle ilgileneceği ve senin için ellerinden geleni yapacaklarını örneklerle gösteriyor olması.
Benim için “beni etkileyen kitaplar listesine “ girecek bir kitap daha..
.
Beraber yürüdük bu yollarda
Özellikle Amerika seyahatimiz sırasında kitapçı gezmeye bayılırız ailecek. Bu son gidişimizde LA’de Barnes and Nobles ın yanısıra BookSoup adlı bir başka kitapçıyı da gezme imkanımız oldu. Bu gezilerde en büyük sıkıntı almak istediğimiz kitapların bavula sığmaması oluyordu ama ona da bir çözüm bulduk teknoloji sağolsun. Seçtiğimiz kitapları Amazon.uk den sipariş ettik ve eve döndüğümüzde bizi bekliyorlardı.
Bu bahsedeceğim kitabı da son gün dönerken buldum. Barnes N Nobles da din temalı kitaplar arasında bulunması bir süre tereddüt etmeme sebep olduysa da siparişimi verdim. Kitabın adı “I will push you.” https://www.illpushyou.com/
Kitapta kahramanlar iki çocukluk arkadaşı. Hikayenin evvelinde yani kitapta bahsedilen hikayeden öncesi de zaten bir ayrı güzel yaşanmışlık iken bu seyahat ile bir ayrı derinliğe geciyorlar. Kitabın Türkçesi henüz yok galiba ama umarım tez zamanda bu konuya da el atan birisi olur.
Justin tam olarak neden ve hatta ne olduğunu bulmaları bile yıllar süren, geçerli bir tedavisi olmadığı için hastalığın tedavisinden ziyade Justin’in ve çevresindekilerin hayatını kolaylaştırmaya yönelik çözümlere daha çok odaklanılan bir hayata gecmesıne neden olan amansız bir kas hastalığına yakalanmış. Önce ayaklar sonra ellerinin hakimiyetini kaybetmesi ile eşinin yanısıra arkadaşı yani kitabın ikinci kahramanı Patrick de Justin’in elleri ve ayakları olmuşlar. Ayrıca Justin’in çocukları da bu görev dağılımında önemli yer alıyorlar günlük yaşantılarında. Bu konuda da Justin ve eşi Kristin ile yapilan görüşmede bu yardımlaşmanin çocukların gelişiminde nasılda olumlu olduğundan bahsediyorlar. Youtube da var, izleyin.
Kitabin konusu Justin’in bir televizyon programında gördüğü ve özellikle Hristiyanlar icin bir çeşit Hac niteligindeki bir mesafeyi gitmek istemesi ile başlıyor. Kuzey Ispanya’da Camino de Santiago adlı bu dağ yolu geçilmesi zor patikalardan olusan bir rota. Can arkadasi Patrick’e ne yapmak istedigini soylediginde ise Patrick bu fikri sonuna kadar destekleyeceğini soyleyip onunla beraber yola dusuyor. Hikayenin bu yolculuğa hazırlık aşaması da yolculuğun kendisi kadar önemli, alınan maddi ve manevi destekler muazzam.
Maceraları 500 mil yani 799kmlik bir dağ yolunu yürüyerek ama daha da onemlisi Justin’in tekerlekli sandalyesini iterek katetmeleri uzerine. Yol boyunca hem bireysel hem de birbirleri ile olan ilişkilerinden etkilenen içsel dünyalarini farkediyorlar. Bu süreç boyunca önce diğer insanlardan yardım almaktan kaçınsalar da bir süre sonra fiziksel olarak ihtiyaçları olduğu ortaya cikiyor. Kendileri için fiziksel olan bu yardımların yolda karşılaştıkları diğer yürüyüşçüler icin oldukça kuvvetli manevi etkilerini görmek özellikle Patrick için çok yeni bir kavram ve olumlu bir kazanım oluyor. Justin bu konuda zaten oldukça ileride, çünkü hayatını idame ettirebilmesi icin en basit şeyler için bile yardıma ihtiyaci var. Kitabın sonlarına doğru Patrick bu farkındalığı yani kontrolü elinde tutmak zorunda olmadığını anlamaya başladığında aralarında geçen konusma cok etkili. Mesela Justin diyor ki, “Patrıck, diger insanlara da güvenmelisin, onların da yapabileceği ve ya başaramayacağı riskini almalı ve izin vermelisin. Her ne kadar arada bir seni mahçup etseler de genelde başaracaklardir.”
Justin önceleri sevdiklerine yük oldugunu düşünmüş, ama daha sonra eşinin ve Patrick’in ona yardım ederken, onun hayatını bir nebze olsun kolaylaştırdıkları için mutlu olduklarını farketmiş. Tıpkı bu yolculuk sırasında diğer insanların onun sandalyesini kah iterek kah taşıyarak bir işe yaradıklarını hissettiklerini farkettigi gibi. Şöyle bir inanışı var ki canı gönülden katılıyorum, ” kişinin yardım ederek kazanacagi iç huzuru engellememelisin”. Sonuçta Justin bu yardımlar olmazsa bulunduğu yere gelebilmesi imkansız ama yani bu durumu anlayabilmemiz icin ille de elden ayaktan düşüp, çaresiz kalmamiz şart mi? Ustelik çevrendekilere gösterdigin inanç ve güven hem kendin hem de o insanlar icin çok onemli.
Patrick mesela bu yolculuğa kadar hep veren olmus, desteğini yardımlarını esirgememiş ama artık kendisinin alma zamani gelmiş olduğunu farketmis oldu. Bu yolculuk ona kontrolü her zaman elinde tutmak zorunda olmadığını ve yükünü evet gerçek anlamda yükünü paylaşabileceği, onunla beraber omuzlayacak yardımcıların olduğunu farketmesine bir araç oldu.
Kitabin dini teması da var evet ama ben bunun bir hristiyanlik kitabi olarak gormedim. Sonuçta çıktığım yolda Allahın bana yardımcı olacağına olan inancimin Muslumanlik ve ya Hristiyanlik ve ya bir başka din ile ilgisi yok. Inanç inanctir ve insana, dogaya ve bir koruyucu gücün varlığına inanmak ki bu benim için Allah, insana iyi gelir.
Bu link onların yasadıklarını gosterıyor ama fırsatınız olursda kıtabı mutlaka okuyun.
-
Arşivler
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
- Ekim 2022 (1)
- Eylül 2022 (2)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS

























































































