Charing Cross Sokağında bir Düşes
Ben bir kitap okudum, adı Charing Cross Sokağı 84 numara, ya da orjinal adı ile 84th Charing Cross Road. Bendeki baskıda iki hikaye var, birbirinin devamı olan hikayeler. İlki yani kitap ile aynı adı paylaşan hikayede Amerika’da oturan yazar Helene Hannf ile İngiltere Londra’da bulunan sarraf, Frank Doel ile yapılan yazışmalar var. 20 yıl boyunca yapılan yazışmaların sadeliği, içtenliği ve karşıklıklı güven, sevgi ve saygı muhteşem. İş ilişkisi olarak başlayan bir yazışmadan değişen hayatlar.
Helene Hanff Amerika’da yazı sanatı üzerine çalışmalar yaparken Sir Arthur Thomas Quiller-Couch kitapları ile tanışıyor. Q olarak tanınan yazarın kitaplarını ve bu kitaplarda bahsedilen diğer yazarları okumaya başlıyor. Hatta 5 ciltlik eseri, bu araya giren ve okuması gerektiğini düşündüğü kitaplar sayesinde 11 yılda bitiriyor. 1940’larda Amerika’da bulamadığı ya da sadece New York kitapçılarında aramaya üşendiği için İngiltere’de Londra’da Charing Cross sokağında bir sarraftan sipariş etmeye başlıyor. 1949’da kitap siparişleri ile başlayan bu yazışma 1969’a gelindiğinde artık sıkı bir dostluğa dönüşmüştür. Helene kitaplarını beklerken o dönemde savaş sonrası karne ile yaşamakta olan İngiliz dostlarına et,yumurta ve naylon çorap göndererek kalplerinde önemli bir yer ediniyor.
Charing Cross Sokağı 84 numara kitabı önemli bir edebiyat ürünü olarak sayılmayabilir ancak yazarın mektuplarındaki içtenliği, hayata bakışı ve daha sonrasında bu kitabı sayesinde önünde açılan kapıdan sade ve samimi bir yaklaşımla geçmesi ve bir sonraki kitabının, Bloomsbury Düşesi, da konusu olan Londra seyahatini anlatışı bence çok güzel ve etkileyici.
Charıng Cross Sokagı 84 numara kitabını şans eseri kütüphaneden almıştım, içinde iki ayrı hikaye olduğunu bilmiyordum. Okuyup bitirdiğimde farkettim ki yıllarca kitaplardan filmlerden okuyup izlediği Londra’ya ilk defa benim doğduğum sene, 1971’de gelebilmiş ve kendisini Londra’da kaldıgı süre boyunca Bloomsbury Düşesi olarak hissettiği dönemi de aynı adlı hikaye altında anlatmış. Kitabı bitirdiğim gün benim 47. doğumgünüme denk gelince Londra’ya gidip bu sefer Helene Hanff’ın gözünden gezmek istedim. Sağolsun eşim de bu gezimde beni yanlız bırakmadı.
Hafif yağmurlu kapalı bir Çarşamba sabahı Highgate Hill’i tırmanarak Waterlow Park’a gittik. Mayor Waterlow için yapılmış olan anıtın önünde oturup manzarayı seyre daldık. Orada o ağaçlara Helene Hanff’ın da bakmış olduğunu düşünmek çok keyifli idi. Ben 47 yıldır burada olduğuna şaşırıyorum bu agaçların ama aslında bu park 127 yıldır burada imiş. Şehrin zenginleri bu tepelere bahçe içinde evler yapınca dönemin valisi Waterlow bu alanı halka “bahçesi olmayanlara bir bahçe olsun” diyerek bırakmış. Evet, geçen 47 yılda o ağaçlar uzamış ve de şehrin ve tabii St Paul’un siluetini kapatmıştı ama olsundu. Daha sonra artık bir sanat evi olarak kullanılan Lauderdale House’da kahvemizi görüp göreceğim en minik ve de bir o kadar da lezzetli makaronlar eşliğinde içtik. Helene Hanff’ın bahsettiği Sundial / Güneş Saati de hala orada duruyor. Parktan ayrılırken bir de Çilek Ağacı ile karşılaştım ki hayatımda çileğin ağacı olduğunu bile bilmiyordum. Hiç beklemediğin bir anda yeni birşeyle karşılaşmak ne güzel! Çok gezen mi bilir çok okuyan mı diye sorarlardı biz çocukken ve okumayı seçmemiz gerekirdi. Oysa bak hem okuyup hem gezince daha çok şey öğreniyorsun.
Parktan sonra Russel Square’e gittik. Helene Hanff’ın bahsettiği su fıskıyesi, öğlen yemeğinde parkın çimenlerine yayılmış genç yaşlı Londralıları ve hatta tüm gün kapalı olan havanın pes edip sonunda açıveren güneşi ile Helene’in neden bu parkı bu kadar sevdiğini de anlamış oldum, yıllardır önünden geçip gitmiş olmama hiç girmeyelim. Bu ihmalimizi çimenlere serilip piknik yaparak telafi etmeye çalıstık.
Helene Londra’yı ve hatta Oxford’u kitabını okuyup seven okurları sayesınde geziyor hemen her akşam bir yemeğe davet ediliyor ve böylece Londra’da kalışını karşılayabilyecek ekonomık rahatlığı oluyor. Okurları ve Amerika’daki arkadaşlarının İngiltere’deki arkadaşları onu bir an bile yanlız bırakmıyorlar. Her iki hikayesinin de en büyük ortak yanı insanların hayatına gerçek anlamda ilgi gösterirsen onların da seninle ilgileneceği ve senin için ellerinden geleni yapacaklarını örneklerle gösteriyor olması.
Benim için “beni etkileyen kitaplar listesine “ girecek bir kitap daha..
.
Beraber yürüdük bu yollarda
Özellikle Amerika seyahatimiz sırasında kitapçı gezmeye bayılırız ailecek. Bu son gidişimizde LA’de Barnes and Nobles ın yanısıra BookSoup adlı bir başka kitapçıyı da gezme imkanımız oldu. Bu gezilerde en büyük sıkıntı almak istediğimiz kitapların bavula sığmaması oluyordu ama ona da bir çözüm bulduk teknoloji sağolsun. Seçtiğimiz kitapları Amazon.uk den sipariş ettik ve eve döndüğümüzde bizi bekliyorlardı.
Bu bahsedeceğim kitabı da son gün dönerken buldum. Barnes N Nobles da din temalı kitaplar arasında bulunması bir süre tereddüt etmeme sebep olduysa da siparişimi verdim. Kitabın adı “I will push you.” https://www.illpushyou.com/
Kitapta kahramanlar iki çocukluk arkadaşı. Hikayenin evvelinde yani kitapta bahsedilen hikayeden öncesi de zaten bir ayrı güzel yaşanmışlık iken bu seyahat ile bir ayrı derinliğe geciyorlar. Kitabın Türkçesi henüz yok galiba ama umarım tez zamanda bu konuya da el atan birisi olur.
Justin tam olarak neden ve hatta ne olduğunu bulmaları bile yıllar süren, geçerli bir tedavisi olmadığı için hastalığın tedavisinden ziyade Justin’in ve çevresindekilerin hayatını kolaylaştırmaya yönelik çözümlere daha çok odaklanılan bir hayata gecmesıne neden olan amansız bir kas hastalığına yakalanmış. Önce ayaklar sonra ellerinin hakimiyetini kaybetmesi ile eşinin yanısıra arkadaşı yani kitabın ikinci kahramanı Patrick de Justin’in elleri ve ayakları olmuşlar. Ayrıca Justin’in çocukları da bu görev dağılımında önemli yer alıyorlar günlük yaşantılarında. Bu konuda da Justin ve eşi Kristin ile yapilan görüşmede bu yardımlaşmanin çocukların gelişiminde nasılda olumlu olduğundan bahsediyorlar. Youtube da var, izleyin.
Kitabin konusu Justin’in bir televizyon programında gördüğü ve özellikle Hristiyanlar icin bir çeşit Hac niteligindeki bir mesafeyi gitmek istemesi ile başlıyor. Kuzey Ispanya’da Camino de Santiago adlı bu dağ yolu geçilmesi zor patikalardan olusan bir rota. Can arkadasi Patrick’e ne yapmak istedigini soylediginde ise Patrick bu fikri sonuna kadar destekleyeceğini soyleyip onunla beraber yola dusuyor. Hikayenin bu yolculuğa hazırlık aşaması da yolculuğun kendisi kadar önemli, alınan maddi ve manevi destekler muazzam.
Maceraları 500 mil yani 799kmlik bir dağ yolunu yürüyerek ama daha da onemlisi Justin’in tekerlekli sandalyesini iterek katetmeleri uzerine. Yol boyunca hem bireysel hem de birbirleri ile olan ilişkilerinden etkilenen içsel dünyalarini farkediyorlar. Bu süreç boyunca önce diğer insanlardan yardım almaktan kaçınsalar da bir süre sonra fiziksel olarak ihtiyaçları olduğu ortaya cikiyor. Kendileri için fiziksel olan bu yardımların yolda karşılaştıkları diğer yürüyüşçüler icin oldukça kuvvetli manevi etkilerini görmek özellikle Patrick için çok yeni bir kavram ve olumlu bir kazanım oluyor. Justin bu konuda zaten oldukça ileride, çünkü hayatını idame ettirebilmesi icin en basit şeyler için bile yardıma ihtiyaci var. Kitabın sonlarına doğru Patrick bu farkındalığı yani kontrolü elinde tutmak zorunda olmadığını anlamaya başladığında aralarında geçen konusma cok etkili. Mesela Justin diyor ki, “Patrıck, diger insanlara da güvenmelisin, onların da yapabileceği ve ya başaramayacağı riskini almalı ve izin vermelisin. Her ne kadar arada bir seni mahçup etseler de genelde başaracaklardir.”
Justin önceleri sevdiklerine yük oldugunu düşünmüş, ama daha sonra eşinin ve Patrick’in ona yardım ederken, onun hayatını bir nebze olsun kolaylaştırdıkları için mutlu olduklarını farketmiş. Tıpkı bu yolculuk sırasında diğer insanların onun sandalyesini kah iterek kah taşıyarak bir işe yaradıklarını hissettiklerini farkettigi gibi. Şöyle bir inanışı var ki canı gönülden katılıyorum, ” kişinin yardım ederek kazanacagi iç huzuru engellememelisin”. Sonuçta Justin bu yardımlar olmazsa bulunduğu yere gelebilmesi imkansız ama yani bu durumu anlayabilmemiz icin ille de elden ayaktan düşüp, çaresiz kalmamiz şart mi? Ustelik çevrendekilere gösterdigin inanç ve güven hem kendin hem de o insanlar icin çok onemli.
Patrick mesela bu yolculuğa kadar hep veren olmus, desteğini yardımlarını esirgememiş ama artık kendisinin alma zamani gelmiş olduğunu farketmis oldu. Bu yolculuk ona kontrolü her zaman elinde tutmak zorunda olmadığını ve yükünü evet gerçek anlamda yükünü paylaşabileceği, onunla beraber omuzlayacak yardımcıların olduğunu farketmesine bir araç oldu.
Kitabin dini teması da var evet ama ben bunun bir hristiyanlik kitabi olarak gormedim. Sonuçta çıktığım yolda Allahın bana yardımcı olacağına olan inancimin Muslumanlik ve ya Hristiyanlik ve ya bir başka din ile ilgisi yok. Inanç inanctir ve insana, dogaya ve bir koruyucu gücün varlığına inanmak ki bu benim için Allah, insana iyi gelir.
Bu link onların yasadıklarını gosterıyor ama fırsatınız olursda kıtabı mutlaka okuyun.
LA rehberimiz artık sportmen bir ergen

Enter a caption
Son Amerika seyahatimizden bu yana 3 sene geçmiş bile, eh aklımıza düşmesinin bir sebebi de bu olsa gerek.
Bu sefer Batıya gidelim görelim istedik. Yine bir 10 günümüz olsun dedik ve de Los Angeles’a karar kıldık. Yine ortama karışma, lokal hayatı da görebilme isteğimiz sebebiyle çıktığımız kalacak yer arayışımızda sağolsun arkadaşımız bize evlerinin kapısını açtı. Evin küçük oğlu bize odasını verdi bizde her fırsatta onunla oynamaya çalıştık. Sagolsunlar sayelerinde unutulmaz bir tatil gecirdik.
Daha önceki yazılarımda da anlattığım gibi bizim gezilerde iki tur tema oluyor; kısa süreli Avrupa şehir tatilleri zaten ortalama 3-4 gün olduğu için her birimiz bir günden sorumlu oluyoruz ve de digerleri onu takip ediyor tıpkı Paris,Kopenhag ve Oslo gezilerimiz gibi. İkinci tema genelde Amerika’da öncelik alıyor ve Arda’nın spor ağırlıklı istekleri one geçiyor. Los Angeles bu ikinci kategoriye giriyor ve biz Arda’nin önderliginde Los Angeles’in o ünlü RAP şarkılarına konu olan arka sokaklarını, NBA seviyesinde oyunculari kazandırdığı basketbol dünyasını görme imkanı buluyoruz. Ayakkabilar konusunda hayallerimize ulaşamıyoruz ama yine de eli boş dönmüyoruz.
Tabii ki arada Santa Monica, Venice Beach, Huntignton Beach, Laguna Beach plajlarini da ihmal etmedik. Venice Beach sahalarından once Laguna Beach’de ki potaları da denedik. Huntington plajinda sörfçüleri izlemek ayrı güzeldi ama açıkçası kıyıya bu kadar yakın petrol çıkartma platformu görecegimi hiç düşünmemiştim. İşim gereği petrol platformunda çalışacak mühendis alımı yapmışlığım var ama genelde 6 haftalık dönemler boyunca kalınan sonra bir 4 hafta için eve dönülen, uzak denizlerin ortasında bulunan platformlar idi benimkiler, oysa buradan öğlen yemeği için eve gidiyorlardır. Şaka bir yana bu hem kıyıya çok yakın hem de şehir merkezinde gördüğüm platformlardan LA konulu tatil broşürlerınde hiç bahsedilmiyor.
Arda’nin rehberliginde Drew League adi verilen, yaz döneminde bu bölgenin ünlü isimleri ile henuz o seviyede olmasa da gelecek vaad eden oyuncularını bir araya getiren basketbol turnuvasını izlemek icin Güneybatı LA’e gidiyoruz. Evsahibimiz bu bolgeye giderken bizi uyarmadan edemiyor ve semtü görünce endüşelerinşı anlıyoruz ama sporun etrafında hayat güvenli. Ünlü oyunculardan James Harden’in da oynayacagini anladığımız bir başka maç için üçüncü defa bu sefer California Universitesindeki turumuzu yarıda kesip geliyoruz, o da sağolsun 45 sayı yapıp bize bir görsel şölen veriyor. Toplamda üç günde dört maç seyrediyoruz ve maçlardan birine izleyici olarak Jamie Foxx’da geliyor. Böylece LA’e kadar gelip bir değil hem de iki ünlü görmeyi başarıyoruz.
Yine Arda’nın tavsiyesi ile In N Out burger zinciri ile tanisiyor, Salt & Straw adlı deneysel tadları olan dondurmacının ürünlerini de seyahatimiz sırasında bol bol tercih ediyoruz.
Kaldığımız evin LA’den 30 dakikalık mesafede olması sayesinde bu bölgede turistler haricinde yaşam nasıldır bunu da görmüş oluyoruz. Ve açıkçası Fullerton bölgesi bize Dubai’de ki hayatımızı hatırlatıyor. Yanlış anlaşılmasin benim bahsettiğim Dubai 2002-2008 doneminden, hani Jumeirah Beach Road çevresindeki yapilaşmaya benziyor yoksa Şimdiki Dubainin bununla pek alakası yok. Oysa Fullerton’in bir gecmisi ve tarihi var. Mesela evinde konakladigimiz kisi o evde dogmus, yani en az bir 35 senesi var o evin ve mahallenin. Bu arada evin bahçesindeki şirin Alpakalar bahçenin çimenlerinden, köpek Alpakaların ve kedinin güvenliğinden, kedi de tarlafarelerinin evden uzak tutulmasından sorumlu. Buna geri dönüşümlü, sürdürülebilir bahçe yönetimi denir.
Sonuçta tatil sürecinde, oraya da gidelim buraya da dönelim şeklinde dolanarak 10 gun içinde 1000 mile yakın yol yapmisiz. Bir şarkıda geçtiği için gidilmesi gereken Danny’s restoranına şarkıda bahsettiği gibi sabah 4’de gidemedik ama artık onu da Arda kendisi yapsın dedik.
New York’a niyet Brooklyn’e kısmet
Yıllardır Arda’yı kıskandırıyorduk, biz gördük sen görmedin diye ama söz vermiştik 2014’de beraber gidecegiz demiştik bir kere.
Sonunda plan yapıldı ve 2014 Temmuz ayı için biletler alındı. 10 gün sadece New York ve Manhattan civarında olacaktık, koşuşturmadan sakince New York nezdinde Amerika ile tanışılacaktı.
Biz Turkiye harici seyahatlerimizde otelde kalmak yerine gittiğimiz şehri ve kültürü daha iyi anlamamıza imkan sağladığını düşündüğümüz şekilde airbnb tarzı evlerde ya da apart otellerde kalmayı seviyoruz. Kalacağımız yer kriterlerinde odanın büyüklüğü değil ama özel banyosu olması şartımız bizi Brooklyn’de bir daireye getirdi.
Biz tipik turist olmayi sevmiyoruz ya başladık çevremizi tanıma turlarına.
Brooklyn Nets oynuyormuş dedik Barclays Arena’ya gittik. Cevresini dolaşıp Prospect Park’a gidecegiz derken McRae Youth Club tarafından düzenlenen yaz kampını gördük ve daha biz nasıl yani diyene kadar Arda çoktan oynamaya başlamıştı bile. Böylece 10 günlük tatilin 7 günü antrenmanlara katılmakla yetinmeyip bir de şehrin diğer takımlarının da katıldığı turnuvada da oynadı. Arda antrenmanda iken biz de Brooklyn de uzun yürüyüşler yaptık. Antrenman bitişinde ise hemen metroya atlayıp Manhattan geçtik.
Tam anlamiyla bir NY turisti olamadık belki ama elimizden geleni yaptık.
Mesela Özgürlük Anıtını Brooklyn Köprüsünden yürürken gördük.
Diğer turistlerle Central Park’a da gittik ama Little Italy’deki küçük parkta polisin bir evsize gayet insancıl yaklaşımını izlemek daha ilginç geldi.
Bir Broadway oyunu izlemedik belki ama Beysbol maçına gittik. Sırf Arda istiyor diye Yankee Stadyumu’na gittik ve O’nun o heyecanını görmek çok güzeldi. Bize defalarca teşekkür etti hem getirdik hem de tişört aldık diye. Biz tabii neye evet dediğimizi çok bilmiyormuşuz bu maçlar aslında çok uzun sürermiş. 2. Saatte ve sadece daha 4.oyunda tam bu daha ne kadar sürecek acaba derken imdadımıza yetişen yağmura şükrettik. Maç iptal oldu biz de maç bitmeden çıkalım diye oğlanı ikna etme derdinden kurtulduk.
Ünlü kitapçı Barnes &Noble da en sevdigim yazarlardan Malcolm Gladwell’ın söyleşisine katılabildiğime ayrı sevindim. Arda’ya bir çırpıda okuyacağı romanları Corner Bookstore da buldum. O da sağ olsun ülkeden ayrılmadan bitirdi.
Manhattan Brooklyn arasinda tum trenleri kullandık hatta hızımızı alamayıp Coney Islanda da gittik. Atlantik Okyanusunun bu tarafından da ayağımızı denize sokmus olduk.
Biz döndük ama oğlumuzun aklı orada kaldı. Yıne geliriz söz dedik.
Sent from my iPhone





-
Arşivler
- Şubat 2026 (2)
- Ocak 2026 (1)
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS
