Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Rahat duruş

Evden çıkıp yedi sekiz dakikalık bir yürüyüşle tren istasyonuna geliyor olunca Heathrow terminallerinden kalkan uçuşlar için taksi tutmaya gerek duymuyormuşuz aslında ama ben bunu unutmuşum. Hava da güzel olunca tatil havasına anında gecebiliyor insan.

İki üç sene kadar önce açılınca Londra’ya olan bağlantımızı kolaylaştıran metro hattımız olan Elizabeth Hattına binip, havaalanı için aktarma yapacağım tren istasyonumuza gidiyorum. Bazı iptal edilen tren anonsları var tabiiki, çok olağan artık bu durum bizim için ama neyse ki benim kullanacağım bu metro hattında sorun yok. Aktarma istasyonunda Heathrow’a gidecek olan diğer metro treni az bir gecikme ile geliyor. 

Kapı önünde içerdekiler insin diye bekledikten sonra kendimi içeri atıyorum ve fark ediyorum ki bir uzun ince Havaş otobüsü gibiyiz. Sırt çantalarıyla gitmeyi tercih edenler ile gittikleri yere tüm dünyalarını taşımaya üşenmeyenler doldurmuşlar treni. Bundan sonrası sadece havaalanında işi olanların gideceği bir yolculuk artık.

Bu metro hattı aslında 2,3,4 ve 5 nolu terminallerin hepsine gidiyor ama ben iki nolu terminale gideceğim için ilk durakta iniyorum. 

Bu durak aslında hem iki hem de üç nolu terminaller için ayrılmış bir durak. Birazdan iki nolu terminal için ayrıca ayrılacağım benimle inen yolcularla birlikte başladığım yürüyüşümden. Kendimizden emin ve hızlı adımlarla yürüyoruz, sanırsınız her gün bu yolu kullanıyoruz ve köşesini kıvrımını pek biliyoruz. Terminaline doğru geldiysen oklar seni bir şekilde giden yolcu alanına götürüyor aslında. Ama uçaktan indiğin yer ilk defa gittiğin hele bir de yabancı dil konuşulan bir yerse vay haline.

İki Nolu terminale doğru ben yürümeye başlamıştım ya hani ama öyle alıp başımı gidebileceğim bir durum yok ortada çünkü sık sık seçim yapmak zorunda kalıyorum. Bu metro durağı ile terminal binasına kadar olan yürüyüşümde, yaklaşık 967 adım, karşıma çıkan seçenekler asansör bekleyip hop diye hedef kata mı gideceksin, yoksa hiç durmayacak ama her bir kat için ayrı yürüyen merdiven mi kullanacaksın şeklinde oluyor. Arada bir bölgede yürüyen bant var onu unutmayalım. Bant üzerinde iken durmak ve ya ilerlemek seçimleri de var, banda bindim artik ne olacaksa olsun rahatlaması akışına bırakmak yok. 

İlk seçimde asansörü tercih ediyorum. Kolay oluyor bu aslında çünkü önümde kapısı kapanmakta olan bir tane asansör görüyorum, kendime küçük bir yer bulabileceğim düşüncesi ile atlıyorum içine,hemen arkamdan kapanacak diye ümit ettiğim kapıdan daha üç kişi daha giriyor. 

Asansördü, yürüten banttı, yürüyen merdivenlerdi derken hangi ara metro çıkış turnikelerinden geçtiğimizi fark etmiyorum bile. 

Bu hareketlilikten sıkılmaya fırsat bulamadan kendimi açık havada iki bina arasında buluyorum bir anda. Arkamda katlı otopark, önümde terminal binası ve yine asansör mü merdiven mi istersin seçeneği. Ha gayret deyip bir son asansöre daha yetişiyorum.

Bu metrodan terminale gelene kadar katettiğim mesafe sanırım İstanbul havaalanında Metro hattı ile giriş arasındaki uzaklık kadar olsa gerek. Ama orada kendimi yol kenarında inmişim gibi hissetmiştim. Oysa bugün son aşamaya kadar yer altında yürüyünce seyahatin metro aşaması bitmemiş gibi oluyormuş diye düşünüyorum şimdi. Algı yanılması bu galiba.

Terminal binasında uçacağım şirketin kontuarını buldum ve çantamı ücretsiz olarak bagaja aldırdım. Aslında çoktandır sadece sırt çantası ile gidiyorum seyahatlerime ve hatta çantamı da önümdeki koltuğun altına yerleştirerek pek bir hafif oluyorum. Ama bu firma öyle bir çanta için çok daha küçük ölçümler verince bari ücretsiz olan, bagaj hakkımı kullanayım dedim.

Bir makineye uçuş kartımı telefonumdaki uygulamadan okutuyorum, ekranda bana bir takım sorular çıkıyor, içinde patlayıcı var mı, çantanı sen mi hazırladın gibi sorular. Yanıtlarımı beğenmiş olmalı ki bana çantama yapıştıracağım üzerinde uçuş bilgilerimin olduğu bir şerit veriyor sağolsun makine. Şeridi de yapıştırınca çantam hazır. Ekranda hazır mısınız sorusunu farkedince evet diyorum yeşil işarete tuşlayarak ve çantamın üzerinde olduğu bant hareketleniyor. Suyun öte tarafında görüşürüz diye el sallamak kalıyor bana çantamın arkasından. 

Artık uçuş alanına geçebilirim. 

İngiltere’den çıkarken pasaport kontrolü yapılmaz yani Türkiye’den çıkış ve girişteki gibi polisin defterinizi alıp, bir fotoğrafa bir size bakması durumu yaşanmaz. Gidiyor olmanız yeterlidir, gideceğiniz alanda vize falan gerekiyor mu onları da öğrenmiş ve hazırlığınızı yapmışsınızdır herhalde buraya kadar gelmişsiniz, nesini sorgulayacağız düşüncesiyle hazırlanmış sistemde sadece uçuş kartınızı bir makinede okutur geçersiniz o aşamayı. 

Bu ülkeden çıkışta en meşakkatli aşama ise güvenlik kontrolü denilen içinize dışınıza bakılan aşamadır. Elinizde avucunuzda ne varsa bir sepete koyarsınız, görevlinin gözü önünde sonra sepet gider skanner içinde kaybolur, geçer öte tarafa ama siz daha bu taraftasınızdır. Sanırım telefonunuzdan gönül rızası ile ayırıldığınız tek an burasıdır. 

Şimdi bizim bu havaalanlarında insanlar için de skanner getirdiler kurdular. Radyasyon var mı varsa ne yapar falan onlar ayrı araştırma konusu ama benim bugün uçağa binmeden önce kapıda sıra beklediğim aşamada, hatta bir yandan yürürken cepte uygulamada yazmamı tetikleyen konu skanner içindeki pozisyonumuzla ilgili. 

Şimdi makine büyük bir tak gibi, siz bir taraftan içine giriyorsunuz, yan duvarlardan birine doğru dönüyorsunuz, yerde iki ayak izi var, sarı renkteler ve siz üzerlerine basıyorsunuz. Vücudunuzu okul yıllarımızdan beden eğitimi derslerinden hatırlayacağınız hani Hazır ol -rahat komutlarından rahat duruşu olacak şekilde yerleştiriyorsunuz. Neden rahat duruş tercih edilmiş burada bilemiyorum. Bu rahat pozisyonda beklerken kolları hafif kaldırıyoruz, öyle çok heyecanlı aktif dinamik bir yıldız olmuyorsunuz aman dikkat. Kollar havaya durumu da ayarlanınca görevli tamam çekiyorum gibi bir onay veriyor. İşte tam o anda, yüzünüz cihazın duvarına bakarken, siz görmeseniz de kamera oradaymış gibi hani, işte o andaki iki üç saniyede göbeğinizi içinize çeker misiniz? 

Sorumuz bu. 

Sonuçta fotoğraf bu da öyle değil mi? Gözümü kapatmış olmamın önemi yokmuş, alet kapalı da olsa gözlerin içini de görebilirmiş ama yani göbek kısmı muamma. İşi şansa bırakmayım dedim çektim ben karnımı içime.

Mayıs 10, 2025 Yazan: | Uncategorized | 3 Yorum

Hıdrellez’i rahat bıraksak

Hıdrellez bugünmüş, dileklerinizi yazmayı çizmeyi unutmayın diye bir mesaj düştü aile grubuna dün sabah. Ah dedim 70lerinde teyzem de düştü bu şakaya. Instagram’da bir gece öncesinde bana da gelmişti böyle bir video ama takılmamıştım. Benim için Hıdrellez’in günü 5 Mayıstır ve gereken işlemler,dilekler o günü 6’sına bağlayan gecede yapılır ve de yapılacaktır.

Teyzemin mesajını görünce artık duramadım attım ben de bir mesaj: Trump buna da mı el attı, bunu da mı değiştireceğiz.

Öyle ya ona kalsa Meksika körfezi Amerika körfezi, Kanada ve Alaska Amerika Birleşik Devleti’ne bağlı ve hatta Filistinin Gaza’sı da Gaza Riveria’si olacak. 

Bu soruyu içinde çok bilenlerin olduğu bir başka grubumuza da attım,

Hayırdır , sıra Hıdrellez’e mi geldi diye? aklımca yok öyle bir şey diyecekler diye bekliyorum. 

Öyle olmadi. 

İnternette yazdıysa doğrudur diyerek bana aslında ay takvimi ile hesaplanması gerektiğini falan anlatmaya çalıştılar. Astrologlar öyle diyormuş.

Ya internetten dünyanın düz olduğu, 1969’da aya adam falan yollanmadığı da yazıyor niye bunları da kabul etmiyoruz o zaman. Hatta çok uzun uzun arama yapmanıza bile gerek yok Türkiye haritasının sınırları farklı halleri de var o derya deniz internette. 

Zaten teyzemle annem de kapıştı olurdu olmazdı diye. 

Sonuc itibari ile kabul etmeme ve bu değişikliği uymamakta kararlıyım. Annemden, anneanemden, kayinvalidemden ne gördüysem ki bence bu Hidrellez zaten ananevi bir aktivitedir öyle devam etmesinden yanayım. Değişiklikten yana olanlara da dedim siz bugün yapın da Hızır 5 Mayıs akşamı bana kalsın,boş trafik yapmamış olursunuz.

Nisan 29, 2025 Yazan: | Uncategorized | 2 Yorum

Kim o?

Yaklaşık 4 sene kadar önce okumuş olduğum hikayenin serideki diğer kitaplarını da okumalı diye düşünürken buldum kendimi. Seri kitapları çok sevmiyorum, daha önceki deneyimlerimde ilk kitabın tadını vermiyordu serinin uzadıkça eklenen bölümleri, bu da öyle olabilir mi acaba?

Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım adlı hikaye Elena ve Lila’nın ilk çocukluk ve gençlik yıllarını, içinde büyüdükleri mahalle ile yaşayarak anlatıyor.

Yazar açık, akıcı, çekici, kavrayıcı bir üslupla anlatıyor, öyle ki

Kan. Genellikle feci lanetlemer ve iğrenç küfürler havada uçuştuktan sonra akardı yaradan. Sıralama buydu.

cümlesini okurken 3.sınıfta Ankara’da Hamdullah Suphi İlkokulunun bahçesinde koşarken düştüğüm icin açılan dizimdeki yarayı farkedip, açılan yaradan sızan kanı ilk görüşümü hatırlattı bana. Sağ bacağımda hala hafif de olsa duran yara izime baktım kaldım bir süre desem inanır misiniz?

Yazarın kendi içsel duygu, düşünce iniş çıkışlarını bu kadar iyi anlatabilmesini çok sevdim. Lila ile beraber yaptıkları, yaşadıkları hemen her çocuğun, genç kızın başından geçebilecek olaylar. Yazarın anlatımı ile ben de o mahallede oyunlara katılan biri oluveriyorum. Pek çok şey var evet benim de başıma gelmişti diyebileceğim ama o Napoli’de iken ben Türkiye’de büyüdüm aslında. Dünya nasıl da küçük ve insanlar ne kadar da benzer yaşıyorlar aslında.

Kahramanımız Elena’nın yaşadığı bazı olaylar için insanlar üzerinden yıllar da geçse hapse atılıyor mesela. Ama o bu durumu olay çıkarmasına neden olacak bir şey gibi düşünmüyor. Mesela misafir olarak bulunduğu evde, ev sahibi gece uykusundan kalkmış, mutfak tezgahında duran bir bardak suyu almış, içmiş kadar basit olağan bir durummuş gibi anlatıyor, şimdilerde olsa ciddi bir taciz davasına dönüşebilecek bir olayı mesela. Hikayenin geçtiği dönemde henüz bir #metoo hareketi yokmuş tabii.

Okurken dikkatimi çeken bence onemli bir husus da, başlarına gelenleri algılamaları, tutumları ve birbirleri ile olan ilişkilerinde en ufak bir serzeniş sızlanma olmaması. Sadece ortamdan ve ya başkalarından değil, kesinlikle ve asla Lila’dan da şikayet etmiyor. Hayatı geldiği gibi, üzerinde fazla da düşünmeden yaşıyorlar, neden-nasıl şeklinde yorumlamıyorlar sanki. Boylesi daha mi iyi acaba?

Yazarın dili Italyanca olunca çevirisinden okumak durumunda kaldım. Çeviri bir eserde yazarın hikayesini anlatırkenki sesinin tonunu direk alabilmenin tek yolu çevirenin bu tonu yakalayabilme başarısına kalmış biliyorsunuz. Emeğine sağlık sayın Eren Yücesan Cendey çevirisini yaparken yazar Elena Ferrante’nin kaleminden dökülenleri çok net akıcı bir şekilde aktarabilmiş ki ben hikayedeki figüranlardan biriymişim gibi izledim, okudum sayfaları. Kitabı ve hikayesini sevme nedenimde onun etkisi büyük bence.

Hepimizin hayatında O’nun için, O’na rağmen, O’nunla, O’nun sayesinde, O’nun yüzünden yaptığımız şeyler, başımıza gelenler, aldığımız kararlar, yanılmalar ve iyikiler vardır. Bu kitapta sanki sadece bir tane O vardı ve de o kişi Lila idi. Düşünüyorum benim Lila’m kim olabilir diye. Bende kadın- erkek, büyük- küçük, yetişkin- çocuk bir çok Lila var, hepsinin tekli ve sonra da kümülatif etkisi ile ortaya bir Zeynep çıkmış işte.

Peki ya siz hiç düşündünüz mü, kim O?

Ağustos 16, 2022 Yazan: | #deniyorum, bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, kissadan hisse- derlemeler, Uncategorized, zeynep'ce | , | Yorum bırakın

Ana kuzusu bunlar, kızı erkeği ayrı olur mu?

Yıllar önce bir akşam Arda ile sohbet ediyoruz, henüz 7-8 yaş civarında olmalı .

Sohbetimizin bir yerinde ona sarılıp, biliyor musun Ardacığım, şu anda dünyanın bir başka köşesinde bir kız çocuğu var ve annesi onu tıpkı benim seni sevdiğim kadar çok seviyor, o çda annesinin bir tanesi. Ve büyüdüğünüz zaman siz bir yerlerde bir şekilde karışılacaksınız ve birbirinizi çok seveceksiniz ve belki de evleneceksiniz demiştim.

Bu fikri çok sevmiş olmalı ki daha sonra bir aile dostumuzun kızına “annem dedi, böyle biri varmış” diye bahsettiğini duymuş ve çok hoşuma gitmişti, söylediklerimi böyle can kulağı ile dinlediğini görmek. Bu konuşmanın geçtiği ortamda biz büyükler bir anda beşik kertmesi geleneğini konuşmuştuk ister istemez ama benim bahsettiğim o değildi, benimkisi hemen hiç tanımadığım bir kız çocuğunun kalkıp benim hayatımın anlamının hayatına gireceği gerçeğine duyulan merak ve hafif endişe idi benimkisi.

Aradan yıllar geçti ve ilk aşk dönemine girildi.

Bana bir kız arkadaşı olduğundan bahsedebildiği için ayrıca mutlu idim çünkü ben onun yaşında iken bu özgürlüğe sahip olamamıştım.Bana “Anne ben aşık oldum, çok mutluyum” dediğinde keşke benim de fırsatım olsaydı demiştim tıpkı onun gibi ilk heyecanımı annemle paylaşabilseydim. Ama o zamanlar böyle konular konuşulamazdı. Yaşanan ama paylaşılamayan bir heyecan, ne yazık.

O gün onun mutluluğunu paylaşırken, annelik içgüdüsüyle ona çocukluk dönemindeki masum konuşmamızı hatırlattım ve şöyle ekledim

Oğlum,

Onu yani bu sevdiğin insanı asla incitme ve aynı şekilde onun da seni incitmesine izin verme

Onu, istemediği bir şeyi yapması için asla zorlama ve aynı şekilde onun da seni istemediğin bir şeyi yapman için zorlamasını kabul etme.

Bu hayatta ikiniz de eşitsiniz, mutluluk ve huzur her ikinizin de hakkı. Hayatın zorluğunu da güzelliğini de eşit şartlarda paylaşmayı bilin. Paylaşarak çoğalın.

Ve unutmayın ki hepiniz anne ve babanızın gözbebeğisiniz, kıymetlisisiniz. Beraberliğiniz kıymetinizi arttırsın.

Ben dünyadaki şanslı kız çocuklarından biriydim ve ailemin kadınları da erkekleri de öncelikle birbirlerine karşı saygı ve sevgide en yüksek seviyede, hoşgörü ve kıymet bilen insanları üyeleri sayesinde ben de güçlüyüm. Sonuçta bir insan bir ada değildir, devamlı iletişim halindedir ve bu iletişimde saygı ve hoşgörü ve iyi niyet temeldir.

Örnek aldıklarımız sayesinde ve biz de örnek olacağız, sorumluluğumuz yüce diyerek, büyütüyoruz çocuklarımızı yeğenlerimizi, kız ve ya erkek olarak değil de iyi insanlar olsunlar diye özeniyoruz onlara.

Ve kendileri gibi iyi niyetli, iyi insanlarla karşılaşsınlar kızlarımız oğullarımız, en büyük duamız sonuçta..

Şair ne demiş “

Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak herşey..

Ekim 11, 2021 Yazan: | Uncategorized | , , | Ana kuzusu bunlar, kızı erkeği ayrı olur mu? için yorumlar kapalı

Eskiler alırım

İngiltere’de eskiciler ne diye bağırarak geziyorlar diye soruyor İngilizce dersi verdiğim 3.sınıf öğrencim, konumuz eski kelimesi olunca.

Old-eski demektir demiştim.

Oğlumla üç dört yaşlarında iken yaptığımız benzer bir konuşmada da benim anneannem için o eski o yüzden yavaş gidiyor yorumu gelmişti mesela.

Bir kelimenin çocuk kafasında nereye tekabül edeceği, bu afacan öğrencim hayalinde neden eski deyince eskicileri düşündüğünü bilemiyorum tabii ama cevaben ona İngiltere’de eskici yok ki dedim, sonra derse devam ettik ama beni aldı bir düşünce.

Yani bir bakıma eskici var tabii ama öyle sokaklarda gezen,

eskiler alırım haaaanııııımmm

diye bir yandan bağırarak bir yandan da önündeki tekerlekli aracı ittirerek, sokak sokak dolaşan adamlar yok. İnsanlar elden çıkartmak istedikleri eski eşya ve kıyafetlerini belirli yerlere yerleştirilmiş giysi kumbaralarına atıyorlar ya da ikinci el malzeme satan yerlere direk veriyorlar. Karşılığında öyle plastik leğen, mandal falan da almıyorlar.

Oysa benim de çocukluğumun sesleri değil miydi eski alan eskiciler ile sebze meyve, süt ve tüp satan seyyar satıcılar.

domates, biber patlıcannnn.

Sepetler sarkıtılır ya da kendisi bizzat iner alırdı anneler. Artık mevsimine göre ne varsa. Hatırlarım mevsimine göre patates ve ya kavun aldığımız bir amca vardı mesela, istisnasız bizim eve, taa 4. kata çıkardı. Asansörsüz apartmanlardaydık ama hiç problem yoktu Ankara’da Emek mahallesi 83.sokaktaki daireye kucağı dolu dolu çıkardı. Annen alırdı evde olsaydı! der bırakırdı, param yok desende, haftaya verirsiniz der giderdi.o kesindi haftaya yine gelecekti.

Seyyar satıcılardan sonra aklıma gelen sokak seslerinde küçük kamyonlarında tangur tungur sesler çıkartarak gürültülü bir sekilde biz geldikkk diye mahalleye haber veren tüpgaz satıcıları ki bu sesleri boş tüpleri birbirine vurarak, ya da ellerindeki bir metal parçası ile bateri çalıyormuş gibi üzerlerine çarparak çıkartırlardı.Hatta dolusu ile değiştirdiği boş tüpü tekrar kamyona karpuz atar gibi atanlar da olurdu. İyi patlamamışız diyorum şimdi düşünüyorumda. Gerçi onlar yeni dolu tüpü taktığı zamanda bir gaz kaçağı var mı yok mu diye çakmağını çakar bakarlardı . Tehlikesini onlarda bilirdi şüphesiz ama bu bana birsey olmazlara giden kendine güven midir yoksa kaderde varsa patlarız inancı mi bilemiyorum. Sonraları teknolojiden yararlanarak şarkılar falan çalmaya başladılar.. Ayyygaaazzz….tirinirim

Bu saydığım sokak sesleri Türkiye’min tüm sokaklarında duyulabilecek seslerden idi. Sütçüsü , yoğurtçusu, bidon su satıcısı, eskicisi hurdacısı, sebzecisi derken baya şenlikliydi bizim sokaklar seyyar alıcı ve satıcıları ile. Bir tek aşıcısı geçmedi ki Metin Akpınar aşıcı geldiiii hanıımmm diye seslenebilsin.

Sadece o şehre özel sesler de vardı birde.

Merzifon’da yaşadığımız ev askeri garnizona yakın olunca sabah ve akşam talimden dönen erlerin tempolu yürüyüş seslerini vardı. Bir de faytonları çeken yorgun atların nal sesleri.

Eskişehir’de özellikle de şehir merkezinde iseniz şehrin olağan araç seslerine ses duvarını kırdıkları için pek bir yaygara çıkaran jetlerin sesleri karışırdı. 1. ana jet üssünün şehire çok yakın olması sebebiyle talim uçuşu yapan tüm jetler şehrin üzerinden geçerdi. Ses duvarını geçen hem de bir değil iki jetin beraber olduğu bu uçuşların yarattığı gürültü sırasında sınıflarda ders kesilir, yolda karşılaşmış ayaküstü yapılan dedikodulara ara verilir, kendi konuştuğunu duyabileceğin ortam sağlanınca kaldığın yerden devam edilirdi. İlk anlarda resmen ürkerdim, sonrasında alışıyormuş insan. Gün boyu uçan uçaklardan şikayet etmezdi kimse.

Bolgesine göre olan seslerden biri de bozacılara ait. Soğuk kış gecelerinde duyulan Boooo zaaaaaaaaa çağrısı. Eskişehir’de Ankara’da ve İstanbul’da yani hemen hemen yaşadığım heryerde duyunca bu sesin bölgesel olabileceğini hiç düşünmemişim. Mevsimseldi evet çünkü boza kış aylarının içeceği idi soğuk içilse de ama işte meğer şehirlere özelmiş, öyle her şehirde yokmuş. Ankara’da öğrenci evimizde bir akşam Antalyalı ev arkadaşım sokaktan gelen sesi oyun oynayan çocuklardan sanmıştıda gecenin bir yarısında ne yapar bu çocuklar diye sormuştu, hem bilmediğime şaşırmış hem de gülmüştük geçen kişinin bozacı olduğunu öğrenince yaşadığı şaşkınlığa. Oysa bozayı bilmeyince bozacıyı da bilemezdin tabii.

Sonra çıktım geldim başka ülkelere şehirlere.

Dubai’de sokak sesi duymadım mı acaba diyeceğim ama sanırım Dubai’den aklımda kalan sesler klimaların bitmek tükenmek bilmeyen homurtuları olacak. Gerek araç içinde ve araç dışında, gerekse ev içi ya da evler arasında yaptığım yürüyüşlerde hep o klima sesi. Ne yazık sokak yaşantısının olmadığı sokaklar ve binalar olunca sesi de olmuyor tabii.

İngiltere’de büyük şehirde oturmadık, kendi halinde mutlu mesut bir köy bizimkisi. Köy dediğime bakmayın, 6 restoran, biri büyük iki süpermarket, 3 diş kliniği, 3 cafesi olan bir yer ama içinde yaşayanlar için hala bir küçük köy. Heathrow’un yoğunluğuna göre inmekte olan uçakları biraz daha dolaşsınlar diye hava sahamıza yolladığı zamanlar haricinde genelde sessiz olan bu köyde oldukça hareketli bir tren istasyonu var mesela. Londra’yı ülkenin batısına bağlayan ana hat geçer. Köyün sakinleri arasında bu trenlerin tiplerini, geçiş saatlerini dakikası dakikasına takip edenler de var. Tren düdüğünden bilirler hangi model, nereye gitmekte falan. Yan dal hattı olan Henley on Thames trenleri ise tam bizim evin arkasından geçer. Normal ana hattan hızlı trenler geçerken bizim hat baya baya tıngır mıngır giden trenlere hizmet eder. Bu tren seslerinden bir de Etimesgutta doğduğum evdede duyarmışız, ve ben hep sabahın o ilk treni ile uyanırmışım. Uykusuz ve yorgun annem icin o dönemlerde öyle gelmese de oldukça sakinleştiren dinlendirici bir ses itiraf etmeliyim.

Sonbahar,kış ve nihayet ilkbahar derken son 8 aydır yaşadığımız Amsterdam şehrinden, bana bu evi hatırlatacak olan sokak sesi ne olabilir ki desem sanırım incecikten bir tıngırtı halinde, küçük metal parçalarının birbirine çarpması ile oluşan kendine has ritmi ile oturduğumuz evin ev sahibesinin balkonda asılı bırakmış olduğu rüzgar gülünün sesi olacak. Amsterdam rüzgarlı şehir nitekim.

Bir kelimenin hatırlattıkları, nerden nereye gittim geldim. Olur mu size de?

Her bir sesin kelimenin çağrıştırdıkları, hafızanın içinde oradan oraya zıplayan hatıralar, yoksa yaşlanmak dedikleri bu mu?

Bu bence olsa olsa yaşanmışlıktır ya sizce?

Mayıs 3, 2021 Yazan: | Uncategorized | 1 Yorum

Yetişkin olmak dedikleri

Dün, 19/12/2020, öğlen saatlerinde aradın, ve ben telefonu annecim nasılsın, arayamadık seni bu saate kadar değil mi? diyerek açtım. Kendimce seni rahatsız etmek istemedik çünkü aylar sonra sevdiğine kavuşmuştun bizi mi düşünecektin ki diye de savunmam vardı aklımdan geçmekte olan.

Ama sen dedin ki anne, ayrıldık biz Beth ile, ben onlarda kalamayacağım diye evlerinden çıktım şimdi..

Biz Hollanda’da Poeldijk adlı bir yere gelmiştik tamda. Hava kötüydü, yağmur soğuk hiç bilmediğimiz bir kasabada bir adres bulmaya çalışıyorduk ama sen İngiltere’de iyiydin, mutluydun..yani iyi olmalıydın, mutlu olmalıydın.. ben bu telefonu istemiyordum, beklemiyordum

..hayat ne garip hersey yolunda diye düşündüğüm bir anda parçalar elinde kalabiliyor.

..dün ilk akşam saatlerinde .. arkadaşlarımla beraberim dedin, geceyi nerede geçireceğini bilemiyordun. Ümitliydin arkadaşlarından, sana kalacak yer mi yoktu Allahaşkına.

..dün akşam geç saatlerde.. arkadaşlarımlayım anne dedin, bana iyi geliyorlar, kafamı dağıtıyorlar dedin. Arkadaşların istediler ki onlarda kalasın, ne mutlu sana ama gel gör ki aileleri alamadı seni. Bu pis mikrop belasına.

..dün saat 23:00 seni oteline bıraktılar, canları sağolsun, Allah ne muradları versin diyeceğim o güzel kalpli arkadaşların.

20/12/2020, Pazar gününün ilk dakikaları geç saatlerde Oteldeyim dedin. O saate kadar 4 can arkadaşınla beraber görüşebileceğin kadar arkadaşının kapısını çalıp, vedalaşmışsın otele gelmeden önce. Telefonu kapatırken sen gelmezsen ben gelirim dedim diye .. bana yetişkinmişim gibi davran anne artık, eve gelmeyeceğim! dedin. Sabah olsun, ikna ederim ben diyerek yattım uyumaya çalıştım.

09:30 sabah oteldeydin, gel dedik gelmem dedin. Kampüse döneceğim dedin. İkna edemedik seni.

13:14 Londra’ya trendeyim.. dedin

12:52 Twyford’da istasyondayım.. dedin

11:32 Otelden Kit alacak geliyor.. dedin

Yanında olamadığım için çok çok üzgünüm, benim üzüntüm seninkinden fazla olayı değil bu. Bu başka, bu senin üzülmene benim çaresizliğimin üzüntüsü

..çocukken bize kızdığın anlar olurdu, dengeli bir hayatınız var oysa basketbolcular için hayat hep zor imis diye

Gençliğinin bu en değişen döneminde aile olarak yaptığımız değişikliklerin sana olan direk etkilerinden şikayetçisin , haklısın. Bunun böyle olmasını hiç istemezdim. Bu ayrılığı yaşadığın gün evine dönebilmiş olmalıydın, sevdiğini görmenin heyecanı ile yükseklerde iken, içine bırakıldığın boşlukta yumuşak bir düşüş olmalıydı.

..savunamadığım yerden vuruyorsun ama zaten savunma istemiyorsun ki sen, ben neden bunu anlamıyorum.

..sana dün geceyi yanlız geçirttiren kişi ve sebeplere, ki bunlardan birisi ben olsam da isyan ediyorum.

Ama nereye kadar?

Dünden beri seni ezen ve bir sure daha ezecek olan bu kayanın altından kalkacaksın biliyorum, güçlenmiş olarak cıkacaksın bundan da eminim ama işte o ana kadar sana nasıl yardım edebilirim bilemiyorum.

Ama ne istersen, sen nasil istersen öyle yapacağım. Yeter ki sen iyi ol, iyi hisset.

14:27 Mesaj attin Kings Cross’dayım diye. 25 dakika vardı tren için. Beklerken biraz geyik yaptık, havadan sudan yazıştık. Dünkü bisiklet maceramdan bahsettim sana, dikkatini dağıtmak mıydı yazma sebebim bilmiyorum ama ilgini çekmeyi başardım.

Hani ben herşeyin bir iyi yanı vardır canım, bir iyi sebebi vardır derim ya, bunda henüz iyi yani bulamadım:( Dua ediyorum ki bunda da bir iyi sonuc olsun.

Sabahın kör saatlerinden beri seni bana getirebilecek olan yolların hepsi teker teker kapanıyor, bu mikrop yüzünden seyahatlerin hareketliliğin bu kadar kısıtlanmış olmasının bize ne yararı var diye isyan ediyorum. diyorum ki bu senin istediğin mi acaba, yani ben annen olarak hep korumacı yaklaştım sana acaba bu sefer artık senin kendi başına kalman ve çözümlerini kendin bulman gerekiyor da bana anlatabilmek için bu evren bana kendince en zararsiz, bir de utanmadan acıtmayacak diye iddia ederek bu iğneleri beynime kalbime batırıyor olabilir mi?

16:30 Trendesin, yine.. az kalmış Loughborough için. Sonrası için yemeklerini planlamaya başlamışsın bahsettin biraz. Daha iyiyim dedin. Nasılda içime su serpildi.

Sana söylediğim gibi sen nasıl yaşamak istiyorsan bu dönemi, sen nasıl istiyorsan öyle destek vereceğim sana.

..ve sen yine o apartmanı çınlatan kahkahalarından atacaksın çok yakında..

17:30 Loughborough Üniversitesi Faraday Hall.. 48 saat sonra yeniden odandasın. Hoşgeldin.

13 yıl önce Twyford’a ilk defa adım attığın güne denk gelmiş olması bir acı tesadüf gibi dursa da Twyford’dan ayrıldığın bugün yeni kuracağın hayatına uğur ve şans getirsin canım oğlum.

Aralık 20, 2020 Yazan: | Arda's travel, bizden haberler..., Uncategorized, zeynep'ce | , | 1 Yorum

Yağmurdan kaçmadan

Başlıktaki resim sanatçı Gürbüz Doğan Ekşioğlu nun bir çalışmasıdır, bu yazımda paylaşmadan önce kendisinden izin aldım.

Şemsiye kullanmaktan nefret ederim, yıllarca İngiltere’de yaşayıp da şemsiye kullanmayan bir ben varım sanırım.  Şemsiye ki aslında şems kelimesinden türemiş ve güneşten korunmak amaçlı bir araçtan bahsediyorsak da genelde yağmurdan korunma amaçlı kullanılıyor. Arda mesela Dubai’de şemsiyesi ile yürüyen birini gördüğünde çok şaşırmıştı. Kullanım amacı güneş veya yağmurdan korunmak olsun elinde şemsiyesi ile yürüyenlerin kendilerini kuru tutmak adına kendi cüsselerinden daha fazla yer kaplayarak yürümelerini sevmiyorum. Bu davranışın kendilerinden başkasına bir yararı olmadığı için de bencillik gibi geliyor. Şemsiyeyi bulan adam eminim ki kullanıcının çevresindeki insanlar için bir tehlike oluşturacağını düşünmemiştir. Tıpkı plastik poşetleri bulan adamın bu poşetlerin günün birinde dünyanın başına bela olacağını bilememesi gibi.

Üstelik şemsiyeyi kullanırken ayrı kapalı halde taşırken ayrı bencillik var. Bir düşünün başkasının elindeki şemsiyeden korunmak için kaç defa eğilmiş, kafanızı sağa sola son anda çevirmişsinizdir.

İngiltere’de yaşadığımız dönemde sağanak yağmur altında çıkıp arabamı yıkamış biri olarak yağan yağmurdan şikayet etmekten ve ya ondan kaçmaktansa onunla nasıl yaşarım diye bakmaya çalışmak işime geldi sanırım. Öyle ya hadi yağmasın bakalım, nasıl da sapsarı kalmıştı yeşilin her tonuna sahip parklar bahçeler iki sene önce.

Herşeyin fazlası zarar tabii, benim de günlerce durmayan yağmurdan bunaldığım, tarladaki ekine ne oldu acaba diye tasalandığım, bu nehirler taşacak mı diye telaşlandığım oldu. Hatta bahçemdeki güller yeter bir dur artık diye boyunlarını büktüğünde kaçamadıkları için onlar adına üzüldüm ama yine de yağmur altında şemsiye kullanmamak için elimden geleni yaptım. Deneyin sizde bulacaksınız bir yol.

Aralık 16, 2020 Yazan: | kissadan hisse- derlemeler, Uncategorized, zeynep'ce | , | Yorum bırakın

Pas versene…

A: Anne.. Hadi.. Oynuyor muyuz?

Z: Ne oynuyor muyuz?

A: Basketbol

Z: E.. hani beni beğenmiyordun?

A: Ne yapayım? Sen gel işte.. babam gelmiyor!

Z: Bir saat kadar izin ver, işimi bitirip geliyorum.

———-

Geliyorum dedim ama stres bastı. Aslında bu topa hiç giresim yok ama kaçış yok.

Coronavırus yüzünden spor aktiviteleri durdurulduğundan bu yana basketbol oynayamayan Arda’mın haklı olarak keyfi yok.

Bu durumda dayanamayıp eve aldığımız bir de potamız var artık. Yani 10 senedir oynuyor bu çocuk bu sporu ama biz daha yeni aldık. Neden? çünkü şimdiye kadar dünyanın tüm sahaları ve potaları (bkz. Madrid ve ya Brooklyn) bizimdi. Gerçi ilk başladığı dönemde ki o zamanlar henüz yaşı ve boyu küçük olduğu için Toys R us dan Little Tikes potalardan almış ve hatta yan komşumuzu çıldırtma pahasına oynamıştık ama o sayılmaz.

Sonrasında kulüp, takım bölge maçları kampları derken 10 sene geçirmişiz. Bu dönemde Arda çok çok iyi bir oyuncu haline gelirken ben olduğum yerde kalmışım tabii. Benim olduğum yer ne diye soracak olursanız şöyle söyleyeyim efendim benim görevim Arda’ya pas atmak.

Ne alaka demeyin, anlatayım.

Şimdi biz bildiğiniz tam ebatlarda boylu poslu, içine su koyunca duran potalardan aldık ve onu evin olduğu sitenin otoparkında uygun bir yere koyduk ya, işte bu potada her gün bizim delikanlı şut çalışması yapıyor ya.. Ee o yapıyor da birinin de o topları yakalaması, otoparkta gittiği yerden geri getirmesi ve de ona vermesi gerekiyor tabii.  İste o top toplayıcı kişisi de tabii ki de evin en atletik kişisi yani ben oluyorum. 4 haftadır süre gelen çalışmaların en başından beri yeterince hızlı yakalayamadığım toplardan başlayıp bir türlü düzgün pas vermediğime doğru uzanan bir gerginlikte günde birer saatten çalışmaktayız. Her seferinde bahçeye çıkarken bu sefer güzel olacak ve biz hem antrenman yapıp hem de sohbet edeceğiz diye çıkıyorum ama dönüş hep hüsran! Ya o beni ya da ben onu boğazlamak üzere iken eve geri dönüyoruz.

Bir süre önce onun anne iyi pas atarsan ben de şutu isabet ettirebiliyorum verdiğin pas benim başarımda önemli demesi ile fark ettiğim bir şey oldu.

Hayatımız boyunca bize atılan pasları düşündüm .. yeri geldi isabetli şutlara çevirdik, yeri geldi o topa girmem dedik ve her hâlükârda başımıza geleni kabul ettik oturduk. Yeri geldi top suratımıza geldi ya da tutayım derken parmağımızı kırdı. Herhangi bir takım top oyunu oynadıysanız hayatınızın bir evresinde bu metaforları anlayacaksınızdır.

Ona benim verdiğim pasın özellikle de bu bizim yaptığımız çalışmada bir önemi olmadığını, benim ona sadece topu geri verdiğimi söylemek istedim ama tabii genç delikanlım bu metaforları, yapmaya çalıştığım bağlantıyı hiç sevmedi. İsabetsiz şutlarında gelen pasın kötü olmasına en büyük payı biçti her seferinde.

Neyse ben yine de ümitliyim anlamıştır ne demek istediğimi..

Hayat sana ne yönden pas atarsa atsın, o pası isabetli bir şuta çevirmek sadece senin elindedir.

Mayıs 5, 2020 Yazan: | Uncategorized | Yorum bırakın

Sayılarla geçen bir yıl, ikibinyirmi

PS: Bu yazıyı Mart 2020 de yazmışım, ancak aradan geçen sürede fazla bir değişiklik olmamış, o yüzden de aynen yayınlıyorum.

Bir süredir sayılarla yatıp kalkıyoruz.

En son bu kadar sayı meraklısı olduğumuz dönem 1999 Körfez depremine denk geliyor. Depremden sonra ki artçılarda, yolda köşede kimi görsen tanısan tanımasan da herkesin aklına gelen konuşma bu seferki kaç şiddetinde diyen soru cümlesi idi.

Şimdi ise Corona’ya yakalanan ve hatta onun yüzünden ölenlerin sayısını soruyoruz, konuşuyoruz. Tüm dünya nefesini tutmuş hangi ülkede daha fazla var diye haber bekliyor.

İlk defa sayı olarak geride olmak iyi bir şey.

Trump’ın Amerika’daki vaka sayısı Çin’i geçince karşılaştığı sorulara cevabı mesela ama onlar herkese test yapmadılar, bilmiyoruz doğru sayıları mi veriyorlar.. ilk defa ben Çin’den gerideyim diyen bir Amerikan Başkanı.

Bu dönemin sayılarına gelirsek.

14 gün evde kendi kendimize kalma süresi

3-5-8 derken bir türlü emin olamadığımız bu virüs cansız ortamda kaç saat yaşar sorusunun cevabı

Bu soruya cevap ararken acaba havada da kalıyor mu ki sorusu?

İstatistik olarak verilen sayılar, test edilenler , hafif geçirip test edilenler, ciddi geçirse de test edilmeyenler, pozitif sayısının genel test sayısına oranı, negatiflerin katsayısı derken yaşlı genç herkes sayılarla konuşur oldu.

Sayılardan 65 de pek konuşulur oldu bu arada mesela. Bir anda 65 yaş üstü olanları hatırladık. Ne ilginç SwineFlu çıktığında da genelde çocuklar etkilenmişti. Büyüklerin immün sistemi dayanıklı demiştik. Ya da mesela geçtiğimiz yıllarda Galler bölgesinde olan Kızamık salgınında bu sefer de 20li yaşlar etkilenmişti, bu yaş grubunun çocukluğunda aşı yaptırmamış grup olduğu ortaya çıktı sonra. Bu da aşı karşıtı insanların sadece bizim coğrafyaya özgü olmadığını anlamamı sağlamıştı açıkçası. Cehaletin coğrafyası, dili imanı yoktu işte.

Bu arada zorlayınca mecbur kalınca öğrenme olayını ailemde ve çevremde defalarca yaşamış biriyim, bu sefer de öyle ve 65 yaş üstü aile mensubu üyelerimiz Zoom, HouseParty gibi uygulamaları öğrendiler. Yıllardır gurbetteyim sadece ülkeye gelirsem görüşebileceğim eş dost akrabayı görüşmeye hazır ve nazır bulmak bu dönemin kendi adıma önemli bir kazanımı, bu açıdan iyi de oldu hani, doğruya doğru.

Mart 29, 2020 Yazan: | Uncategorized | 1 Yorum

Uzaktan uzağa Anneler Günü

Bugün Mart’ın 22 si ve İngiltere’de Anner Günü.. Hersene farklı bir güne denk geliyor buradaki kutlama kurallarına göre ama genelde Mart ayının son haftalarından bir Pazar günü.
Daha önce anlatmıştım burada. Hristiyanlık takviminde Easter haftasonu da yine değişiyor ve bu ikisi birbirine göre hareket ediyor demekle yetineceğim.
Anneler gününun orjinal adı da aslında Mothering Sunday olarak geçiyor. Uyanan, doğuran ve üreten Tabiat Ana ile başlayıp tüm anneleri kutlama olarak yaşanıyor.
Bu sene tabii Corona sayesinde bu kutlamada etkilendi.
Yaşlanmış annelere ziyaret tehlikeli ve yasak. Ne garip günlere geldik.. daha ne kadar sürecek acaba bu iş.
Hadi biz gurbetçiler alıştık bir kısa telefon ile konuşup sanal sarılmalara ama o bize özeldi bütün dünyaya olması gerekmezdi ki.
Geçen sene bu özel günde ev halkına bahçe işi yaptırmıştım. Bu sefer de planım öyle, hava güneşli soguk ama güneş var.
Geçen sene sonunda aldığım kır çiçekleri var ekilecek. Biraz da domates ve salatalık.
Sıkıntılı günlerde bahçeye çıkıp çiçek ekmeyi seviyorum. Çünkü inanıyorum ki doğa o minicik tohuma, soğana iyi bakacak ve aylar sonra belki de ben hala fırtına altında iken o rengarenk çiçeğini, tam da zamanı geldiğinde geri verecek bana.
Ayni ümitle Mayıs ayındaki Anneler Gününde daha yakın kucaklaşmalar olmasını istiyorum diliyorum. Elimden başkası gelmiyor..

Mart 22, 2020 Yazan: | Uncategorized | , , , , | Yorum bırakın