Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Nice mutlu yıllara Kirpicim

Anlatmıştım sana hani sen doğmadan önce puzzle yapardım ya, 1000-2000 parçalı. Sonra en son tablomu bitirmeye fırsat vermeden geliverdin hayatıma. O gün anlamalıydım planları senin yapacağını😉

Kucağımda sen, hastaneden eve geldiğimizde masa üstünde duran bu, yüzde doksan ölçüde tamamlanmış puzzle’a bakıp artik bununla uğraşamayacağım benim yapacak daha önemli işlerim var, ilgilenmem gereken bu kucuk insanın bebeklikten erişkinliğine ulaşacağı süreçte yerine koymam gereken parçaları bulup yerleştirmem gerekiyor, meşgulüm demiştim. (O tablo hala eksik. )

O tecrübesizliğimle farketmemişim, ve kendimce görevler edinmişim iste parçaları arayıp bulup tam yerine ilk seferde en doğru şekilde yerleştirmeliyim, öyle ki ortaya çıkacak resim/insan doğru düzgün resme uygun olsun diye kasmıştım kendimi 🤷‍♀️

Niyet neydi akıbet ne oldu şeklinde 18 yıl geçmiş Kirpicim. Ben anneliğin binlerce karar vermek demek olduğunu bilemedim, kararı vermeden önce ayrı, bir de verdikten sonra ayrı defalarca düşünülecekmis bilemedim.

Bir insan yetiştirmenin hayata dair etkileşimlerini. benim tamam dedigim parçanın elime aldığım bir sonraki parça ile yerinden olabileceğini, evdeki hesabın çarşıya uymayabileceğini, kendi gençliğimde ettiğim isyanlari senden duyacağımı hele hiç tahmin etmemiştim. Kuşak farkı, kültür farki derken yine de iyi geldik diye düşünüyorum. 😉

Kirpicim su 18 yılda bana öğrettiğin o kadar çok ve güzel şey var ki saymakla bitmez.

Ne istediğini bilen, duygularını tanıyan ve onları en güzel , en etkili ve doğru şekilde ifade edebilen, seven sevilen bir genç, sevdiğini baştacı edebilen bir centilmen ve başarılı aranan bir sporcu, tam anlamıyla sportmen bir birey oldun. Annen olarak daha ne isteyebilirim ki senin mutluluğundan başka. Gözlerin hep gülsün, kolların sevdiklerini sarmalasın, hersey güzel gönlünce olsun yakışıklım.

Bu 18 yıl icin çok teşekkür ediyorum canımın içi, daha uzun yıllarca seninle gülmeye, seninle gezmeye, yeni yerler, tatlar kısaca ağız tadıyla yemeye içmeye devam edelim.

Ocak 28, 2020 Yazan: | Uncategorized | Yorum bırakın

Küçük kırmızı araba- Kimi

Biraz önce Arda mutfaktaki küçük pencereyi tıklattı, bir yandan lavaboda bulaşıkları yıkarken bir yandan birazdan gelir diye düşünüyordum ama pencereyi anahtarı ile tıklattığında hatırladım, bugünün onun icin nasılda önemli olduğunu.

Kapıyı açtığımda bana sarılışı, kulağıma teşekkür ederim anne deyişi.. ve elindeki araba anahtarını sallaması..

Evet, benim küçük oğlum büyüdü ve bu sabah(11/11/19) ehliyet sınavını geçti.

Bu durumda ben, 17 yıldir sürdürdüğüm anne taksi/özel şoförlük görevimden emekliye ayrıldım.

Artık özgürüm diye havalara uçan bir genç..

Artık özgürüm demesi beklenen bir anne olarak gülümseyen, oldukça heyecanlı ben. Öyle ya, artık günün ortasında, akşamın bir vaktinde haritada bir yerde olup, onu getir götür yapmam gerekmeyecek.

Peki bu iyi birsey mi?

Uzun uzun yıllar boyunca hiç söylenmedim diyemem tabii ama arabada yaptığımız sohbetlerimizi, antrenman, maç ve parti dönüşlerinde arabamızın izin verdiği sayıda arkadaşını da evlerine götürürken, kulak misafiri olduğum, günün ve maçın kritiğini yaptıkları konuşmaları, yol boyunca seçtiği türü hiç sevmesem de sırf onu anlamak için saatlerce dinlemek durumunda kaldığım rap sanatçıları.. oh o şarkı sözlerini anlasam bir dert anlamasam ayrı..

İngiltere geleneklerine göre genç yetişkin sayıldıkları 16 yaşına girmesi ile tercihlerinde, kararlarında kendi ayaklarının üzerinde sağlam durduğunu görüyorum ve bundan annelik koruma içgüdüsü ile sonsuz tedirgin olsam da kendimi dizginliyor ve oğlumla gurur duyuyorum.

Anne olunca anlarsın dedikleri kavram bu olsa gerek. Bebekliğinden bu yana bana öğrettiği bakış açısı ve algılamamdaki gelişmenin tek bir tanımı olduğunu sanmıyorum. Anne olunca anlamak dedikleri şey, sabahlara kadar başında ateşi düşsün diye beklemekmiş gibi görünmüştü ilk aylarda ama aslında uzun bir kişisel gelişim programi da diyebiliriz. Çok çeşitli sınavları, tezleri araştırmaları uygulamaları var, tek bir doğrusu olmayan türlü çeşit soruya karşı çalışılan bir proje, çocuk büyütme projesi. Projenin bitişine ise karar vermek zor. Yanı belli bir müfredatı, okuduk bitti mezun oldunuz buyurun diploması diye bir sonlanma yok.

Ancak ve ancak artık zamanı geldi, yeter ki mutlu olsunlar diyerek kendi hayatının direksiyonuna geçmesine izin verebiliyorsan, anne baba olarak bu eğitimden mezun olabiliyorsun, kendi kendine yapabileceğine sen inandığında o çoktan yola çıkmış oluyor kanımca.

Mecazi anlamda sanki daha iki gün önce okula kendisi gidip gelmeye başlamıştı, dün bisikleti ile gidiyordu bu sabah arabası ile gitti.

Mecazi anlamda daha iki gün önce bensiz bir yere gitmezken, dün ehliyetini kutlamaya kız arkadaşı ile gitti.

Yolun hep açık, çevren hep iyi niyetli iyi kalpli merhametli insanlarla olsun kirpicim. Senin kendi araban olsa da ben seni istasyondan, partiden, maçtan alırım sen merak etme😜🧿🧿

P.S: kız arkadaş ve ben konusuna ayrı kitap yazarım herhalde, bir ehliyete bir sayfa yazdıysam 🤷‍♀️

Kasım 13, 2019 Yazan: | Uncategorized | 3 Yorum

Fransız Rivyerası da neymiş

Türkiyeye doğru yaptığımız yolculukta 3. ve 4. günümüzdeyiz.

3. Gün Cumartesi 20 Temmuz: Paris – Marsilya 775km

Bugün tum yolculuğumuz boyunca en uzun sürdüğümüz mesefelerden, arada durup da bir şehir gezmek yerine direk Marsilya’ya gidip akşam olmadan bir denize girmek istedik ve hemen hemen 10 saat sürmüş olduk. Paris’ten erkenden çıktğımızı düşünmüştük ancak yaz mevsimi, trafik oldukca kalabalikti. WAZE navıgasyon uygulamamız bizi kestirme olduğunu iddia ettigi bir baska yoldan Grenobal/Alpler tarafindan geçirdi. Bu yolda aracı kullanan yine bendim. Kendimi bölgenin en yüksek viyadüklerinden birinde buldum. Bisikletle yokuş aşağı inerken ürken ben, en ufak bir hatamda aşağıya uçacağımızı bildiğim bu viyadükten geçerken panik atak geçirmek üzereydim diyebilirim. Durup da şöfor değişimi yapabileceğimiz ilk firsatta aracı Basriye verdim. Ben ona verdikten sonraki ilk virajda da yol normal bildiğin karayoluna döndü zaten.

Aksam üzeri Marsilyaya, Fransız Rivyerasının bu güzel kıyı kentine gunesin artik yakmdığı bir saatte, Akdenize ulasmis olduk. Direk plaja gidiyoruz ve gencler hemen denize girmek uzere hareketleniyor. Bu seyahatimiz boyunca göreceğimiz sahil kasaba ve şehirlerinin ortak ozelligi tertemiz bir deniz ve ulasimi kolay plajlar. Akdenizliyiz biz de sonuçta ama hava durumu yani tam anlamıyla havanın nemindeki fark sanırım bu bölgelerin farkını yaratan etkenlerden.

Gezinin devamında değişen tablo, durakladığımız diğer kasaba ve plajları gördükçe anlıyorum ki deniz aynı deniz olabilir ama kullanıcılar ve yöneticiler o plajı sıralamaya sokan ve yerini belirleyen en önmlı faktörler.

Fransız Rivyerasını Marsilyadan başlayıp Cannes, Nice, Monaco olarak gezeceğiz yarın. Bu gece Salon de Provence bolgesinde bir Premierre Express otelde kalıyoruz.

  • 4/ Gün Pazar 21 Temmuz Marsilya Cannes Nıce Monaco Milan 553km

Salon de Provence dakı otelden sabahın köründe çıkıyoruz yine. 1.5 saaat kadar yol aldıktan sonra kahvaltıyı Cannes in bir ara sokağındaki patiseride yapıyoruz. Cırcır böceklerinin sesleri ve dar sokağa bakan evlerin mimarisinde Akdeniz kokuyor. Şehrin isminin bir önemi yok o tablo tüm Akdeniz ve Ege sahili boyunca var aslında.

Hedefimiz bir plaj bulup denize girebilmek. Cannes shir merkezinde bir an ümitsizliğe düşsek de ücretsiz otoparkı ve daha da önemlisi arabayı parkedecek yer buluyoruz. Plaj boyunca ucretsiz olarak yayılabılıyorsunuz, sadece şezlong ve şemsiye istersenşz ucret var. Duş almal ve soyunma kabinleri de makul bir şekilde yerleştirilmiş. Zaman olarak günün ortasına yani güneşin en etkili ve tehlikeli saatine denk gelmiş olduğuğmuz için kısa kesiyoruz ama gönlümüz orada kaldı o kesin.

Sonrasında kıyı şeridinden Monakoya doğru gidiyoruz. Nice de aractan sadece manzaraya bakabilmek için iniyoruz. İşte bu noktada gencler bize teşekkür ediyorlar, onlara bu imkanı verdiğimiz ve getirdiğimiz için.

Monakoya geldiğimizde görevimiz Monako F1 pistinden geçmek. Monako F1 yarışları sehrin caddelerinde yapılıyor biliyorsunuz öyle ayrı bir pist yok. Gerçekten de o daracık yollarda extra işaretler,virajlarda extra yapılar var onlarda geçiyoruz. İlk denememiz zor oluyor biraz çıkışı kaçırıyourz falan ama Basrı çok sakin. İşlemi tamamlamak için geri dönüyor ve Monakodan mutlu ayrılıyoruz.

Ayrılıyoruz dıyorum ama onlar nasıl dar ve dik yollardı anlatamam. İstanbulda da araba sürdüm ama burası bir efsane.

Sonrasında daracık dağ yolları, korkunç güzel ama bir o kadar da tehlikeli viyadüklerden geçerek Milana varıyoruz. Bu yolun alternatıfı 6 saat kıyı şeridinden, bu yol dağdan tüneller ve viyadüklerle 3 saat.. ve 79 euro

Kıyı şeridinden uzaklaşınca yollar genişliyor ve dağlar da bitiyor bir ara. Milana vardığımızda açız. Otele gitmeden önce yemek yemek ve hatta Milan Katedralini görmek istiıyoruz. Aracımızı parkediyoruz. Ve hiç ummadığımız bir şekilde sivrisinekler tarafından kabura dönüyoruz. Gerçi benim durumum biraz ilginç, hayatımda il defa bana gelmiyorlar. Sadece 1 tane ısırığım var diğerleri perişan oluyorlar 5*10 dakika içinde. Sanırım Milan şehrindeki kanalların sivrisinekle mücadelesi yapılmamış. Hemen kendi kişisel mücadelemiz için svrisinek kovucu spreylerimizi buluyoruz. Ben onları Venedik ve Türkiye için almıştım ama orada gerek olmuyor.

Milanda bir küçük pizzacı buluyoruz hemen. Gencler pızzalarını cok begenıyorlar. Bız de Brassola ve Buffalo mozerall salata yıyoruz. Başarılı bir karar, tüm yemekler çok başarılı.

Daha sonra gencler Mılan katedralıne Duomo di Milano ya doğru gidiyorlar, biz bıraz daha yavaştan alıyoruz. Onlarla tekrar buluştuğumuzda hallerınden pek mutlular. İlk önce Brukselde buldukları Lıme marka scootter lardan bulmuslar. Brükselde nasıl kullanılırı keşfetmişlerdi, Paris ve Marsilyada pekiştirdiler ve sanırım en rahat Milanda bindiler. Bu Lime scooter ve çalışma sistemı gezı boyunca sohbet konumuz idi. Ardanın ilerde yapabileceği işler konusunda da örnek olması denk geldi.

Bu gece Milan da yatıyoruz. Otelin nasıl bir kalitesi olduğunu çok hatırlamıyor Basri, tutarken pek dikkat etmemiş ama neyse ki başarılı bir otel çıkıyor ve hatta ertesi sabah kahvaltımızı da burada yapıyoruz.

Ağustos 3, 2019 Yazan: | bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, roadtrip2019summer, seyahat, Turkiye seyahatleri, Uncategorized | , , , , , , , , | Yorum bırakın

Beraber yürüdük bu yollarda

Özellikle Amerika seyahatimiz sırasında kitapçı gezmeye bayılırız ailecek. Bu son gidişimizde LA’de Barnes and Nobles ın yanısıra BookSoup adlı bir başka kitapçıyı da gezme imkanımız oldu. Bu gezilerde en büyük sıkıntı almak istediğimiz kitapların bavula sığmaması oluyordu ama ona da bir çözüm bulduk teknoloji sağolsun. Seçtiğimiz kitapları Amazon.uk den sipariş ettik ve eve döndüğümüzde bizi bekliyorlardı.

Bu bahsedeceğim kitabı da son gün dönerken buldum. Barnes N Nobles da din temalı kitaplar arasında bulunması bir süre tereddüt etmeme sebep olduysa da siparişimi verdim. Kitabın adı “I will push you.” https://www.illpushyou.com/

Kitapta kahramanlar iki çocukluk arkadaşı. Hikayenin evvelinde yani kitapta bahsedilen hikayeden öncesi de zaten bir ayrı güzel yaşanmışlık iken bu seyahat ile bir ayrı derinliğe geciyorlar. Kitabın Türkçesi henüz yok galiba ama umarım tez zamanda bu konuya da el atan birisi olur.

Justin tam olarak neden ve hatta ne olduğunu bulmaları bile yıllar süren, geçerli bir tedavisi olmadığı için hastalığın tedavisinden ziyade Justin’in ve çevresindekilerin hayatını kolaylaştırmaya yönelik çözümlere daha çok odaklanılan bir hayata gecmesıne neden olan amansız bir kas hastalığına yakalanmış. Önce ayaklar sonra ellerinin hakimiyetini kaybetmesi ile eşinin yanısıra arkadaşı yani kitabın ikinci kahramanı Patrick de Justin’in elleri ve ayakları olmuşlar. Ayrıca Justin’in çocukları da bu görev dağılımında önemli yer alıyorlar günlük yaşantılarında. Bu konuda da Justin ve eşi Kristin ile yapilan görüşmede bu yardımlaşmanin çocukların gelişiminde nasılda olumlu olduğundan bahsediyorlar. Youtube da var, izleyin.

Kitabin konusu Justin’in bir televizyon programında gördüğü ve özellikle Hristiyanlar icin bir çeşit Hac niteligindeki bir mesafeyi gitmek istemesi ile başlıyor. Kuzey Ispanya’da Camino de Santiago adlı bu dağ yolu geçilmesi zor patikalardan olusan bir rota.  Can arkadasi Patrick’e ne yapmak istedigini soylediginde ise Patrick bu fikri sonuna kadar destekleyeceğini soyleyip onunla beraber yola dusuyor. Hikayenin bu yolculuğa hazırlık aşaması da yolculuğun kendisi kadar önemli, alınan maddi ve manevi destekler muazzam.

Maceraları  500 mil yani 799kmlik bir dağ yolunu yürüyerek ama daha da onemlisi Justin’in tekerlekli sandalyesini iterek katetmeleri uzerine. Yol boyunca hem bireysel hem de birbirleri ile olan ilişkilerinden etkilenen içsel dünyalarini farkediyorlar. Bu süreç boyunca önce diğer insanlardan yardım almaktan kaçınsalar da bir süre sonra fiziksel olarak ihtiyaçları olduğu ortaya cikiyor. Kendileri için fiziksel olan bu yardımların yolda karşılaştıkları diğer yürüyüşçüler icin oldukça kuvvetli manevi etkilerini görmek özellikle Patrick için çok yeni bir kavram ve olumlu bir kazanım oluyor. Justin bu konuda zaten oldukça ileride, çünkü hayatını idame ettirebilmesi icin en basit şeyler için bile yardıma ihtiyaci var. Kitabın sonlarına doğru Patrick bu farkındalığı yani kontrolü elinde tutmak zorunda olmadığını anlamaya başladığında aralarında geçen konusma cok etkili.  Mesela Justin diyor ki, “Patrıck, diger insanlara da güvenmelisin, onların da yapabileceği ve ya başaramayacağı riskini almalı ve izin vermelisin. Her ne kadar arada bir seni mahçup etseler de genelde başaracaklardir.”

Justin önceleri sevdiklerine yük oldugunu düşünmüş, ama daha sonra eşinin ve Patrick’in ona yardım ederken, onun hayatını bir nebze olsun kolaylaştırdıkları için mutlu olduklarını farketmiş. Tıpkı bu yolculuk sırasında diğer insanların onun sandalyesini kah iterek kah taşıyarak bir işe yaradıklarını hissettiklerini farkettigi gibi. Şöyle bir inanışı var ki canı gönülden katılıyorum, ” kişinin yardım ederek kazanacagi iç huzuru engellememelisin”. Sonuçta Justin bu yardımlar olmazsa bulunduğu yere gelebilmesi imkansız ama yani bu durumu anlayabilmemiz icin ille de elden ayaktan düşüp, çaresiz kalmamiz şart mi? Ustelik çevrendekilere gösterdigin inanç ve güven hem kendin hem de o insanlar icin çok onemli.

Patrick mesela bu yolculuğa kadar hep veren olmus, desteğini yardımlarını esirgememiş ama artık kendisinin alma zamani gelmiş olduğunu farketmis oldu. Bu yolculuk ona kontrolü her zaman elinde tutmak zorunda olmadığını ve yükünü evet gerçek anlamda yükünü paylaşabileceği, onunla beraber omuzlayacak yardımcıların olduğunu farketmesine bir araç oldu.

Kitabin dini teması da var evet ama ben bunun bir hristiyanlik kitabi olarak gormedim. Sonuçta çıktığım yolda Allahın bana yardımcı olacağına olan inancimin Muslumanlik ve ya Hristiyanlik ve ya bir başka din ile ilgisi yok. Inanç inanctir ve insana, dogaya ve bir koruyucu gücün varlığına inanmak ki bu benim için Allah, insana iyi gelir.

Bu link onların yasadıklarını gosterıyor ama fırsatınız olursda kıtabı mutlaka okuyun.

Şubat 22, 2018 Yazan: | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, Uncategorized, zeynep'ce | , , | Yorum bırakın

Saat Kaçı Kaç Geçiyor?

Çocukken saati sorup da “eti kemik geçiyor” cevabı almışlığım ve hatta vermişliğim çoktur.
Kolumuzda saat yoktu zaten saate ihtiyacımız da yoktu. Güneş yakmiyorsa, yağmur çok ıslatmıyorsa sokakta olunur, hava kararınca eve girilirdi.

Saate bakma ihtiyacı sonradan musallat oluyor insana..
Büyümenin bir parçası ve ya sonucu olan, adına sorumluluk diyorlar ya hani biryerlere yetişmek ve ya birşeyleri yetiştirmek zorunluluğu aslında bizimkisi.
Yoksa yelkovan nasıl da akrebi kovaliyor bakalım bakalım diye bir derdimiz yok yani.

Yıllar once bir gun işten güçten artık bayıldığım bir anda, yahu eve gitmeye ne kadar kaldı acaba diye saate baktığımda bir de ne göreyim?

Ne yelkovan ne akrep ikisi de yok..

Kocaman ekranı olan saatimin üzerinde sarı zeminde gülümseyen bir surat sekli var sadece..

Evet bildiniz Smiley Face/Gulen Surat..

Tam anlamıyla bir anlık şaşkınlık yaşama olayından sonra hatırladım. Bir gun once benim muzur oğlum eline geçirdiği etiketleri olur olmaz heryere ama yani benim ceketime alnıma falan nereyi bulursa yapıştırmıştı. Oynumuzun sonunda aklımca hepsini çıkartmıştım ama bunu unutmuşum işte.

Yok hiç şikayetim olmadığı gibi iyi de etmişim..

Sonucta saate her bakışınızda karşınızda size gülümseyen bir yüz bulmaktan daha iyisi sadece onu oraya kimin koyduğunu hatırlamak olabilir.

Deneyin iyi gelecek..

20140503-181730.jpg

Ekim 4, 2017 Yazan: | Uncategorized | Yorum bırakın

Beşik Kertmesi 

Bir gün Arda ile konuşuyoruz, ona dedim ki:

“Biliyor musun Ardacım, şu anda dünyanın  bir yerinde bir kız çocuğu var, O da aynı senin gibi büyüyor ve bir gün yollarınız karşılaşacak ve o senin hayat arkadaşın olucak, ne güzel değil mi?

Gayet ilgili ve anlamış gibi baktı bana. Sonra ben bunu unuttum gitti. Yani bu düşünce hep aklımda ama bunu ona söylediğimi unuttum. Aradan aylar geçti ve bir gün Londra’da yine bizim gibi Türk olan aile dostlarımızı ziyarete gittiğimizde bizimki ile kendinden yaşça küçük olan diğer çocuk arasında konuşurlarken duydum. Ben daha nasıl oldu da buraya geldi konuşmalari acaba diye anlamaya çalışırken çocuğun annesi bana dönüp,

‘Aa, yoksa Beşik Kertmesi mi yaptiniz?’ diye sormaz mi?

“Yok ya” dedim “ne kertmesi, ben kendimi bir gün beni bırakıp gideceği zamana hazırlamaya çalışırken öyle ya o kız da annesinin kuzusu bir tanesı olacak annesi de benim gibi endişelerle bakacak benim oğluma diye seslı düşünmüşüm galiba ” dedim.

Ama yani gerçekten bir kertme bir bişey yapılmalı  mıydı acaba?

Beşik kertmesi nedir öncelikle ona bakalım. İki ailenin mümkünse aynı yaşlarda ya da birbirine yakın bir kız bir de erkek çocuğu oluyor. Aile büyükleri bu iki çocuğun yaşları uygun hale geldiğinde birbirleri ile evleneceğine dair aralarında anlaşıyor. Eski zamanlarda tabii aile büyüğü olan baba ne derse kime verirse evlenildiği için bu konuda fazla sorun çıkmamış. Sonra sonra gençlerin karşı çıktığı evdeki hesabın çarşıya uymadığı olayların karıştığı hallere geçilmiş ve de bu adetten vazgeçilmiş. İnsan bu yıl ve zamanda artık bunlar kalmadı diye düşünmeyi tercih ediyor. Gerçi bu tür anlaşmalar sadece Türkiyemde değil Avrupanın arıstokratları arasında da varmış baksanıza Prens Charles bile ilk önce sevdiği ile değilde planlanan ve ya hadi uygun bulunan ile evlendirildi ve neler oldu neler.

Neyse şimdi günümüze dönelim. Artık herkes kendisi buluyor diye biliyoruz hatta aile büyükleri lafını bile edemiyor, bir umit nikahtan bizi de haberdar ederler diye bekliyor. 

Her ailenin olduğu gibi bizim ailenin de bir whatsapp grubumuz var şimdiye kadar hemen her yıl bir düğün ve ya bir torun çocuğunun doğumu ile ailemiz genişliyor,her yeni katılan sanki hep oradaymış gibi hayat devam ediyor ve bu harika birşey. İşte bugun yine ailemize iki yıl önce katılan en küçük gelinimizin doğumgününü kutlarken aklıma geldi. Kim kimle nasıl da tanışmışlar falan derken ben taa doğdukları büyüdükleri zamanlara kaydım da işte yıkarsa anlattığım olayı hatırladım. Şimdi kabul edelim zamane çiftlerinde aşağı yukarı yaşları da aynı ve ya yakın oluyor ya eh ben de duruma bu sefer ebeveyn tarafından da bakabiliyorum ya işte oradan kaynaklanıyor yani benim bir zamanlar küçük olan oğlumu severken bahsettiğim küçük kız hikayesi. Öyle değil mi o kızın da bir anne babası var ve aynı dönemlerde aynı sıkıntıları çekmişiz birbirimizden haberimiz var ve ya yok bu yaşanmadığını göstermez. Bebeklerinin büyümesini izlemişler ve de aynı kaygıyı yaşamışlar,beklentiler büyük ve bizim aile özelinde biliyorum çok şükür ki iki tarafta çocukları doğru yere gelmiş olmanın rahatlığını yaşamaktalar. Peki nasıl buluyoruz birbirimizi? Bizim çocuklar nasıl bulacak birbirini?

Benim kendi eşimi bulmak icin ailecek kaç kere taşındık mesela, tabii o zaman amacımızın bu olduğunu bilmiyorduk ama işte ben şimdiki eşimle çıkmaya başlayana kadar üç yılda bir taşınan aile bir daha şehir değiştirmedi yani ne bileyim kimse bağlantı yok diyemez di mi. Sonra mesela herkesin bir kuzeni yok ki en yakın iki arkadaşını aileye gelin ve ya damat olarak getirebilsin, di mi?

Yani ne bileyim bu beşik kertmesi işi iyi birşey miydi acaba? 

Ekim 2, 2017 Yazan: | Uncategorized | 1 Yorum

Kader dedikleri 

Tarih:22 Temmuz 2015 Saat:@22.30 

Yer: Ankara Mersin yolu

Son iki yıldır Mersin’e gelmeyeceğim diyorum 

Yaz günü bu sıcağa çağırmayın beni diyorum

Gönül koymayın istiyorum  

Ama olmuyor iki yıldır mecburen ve giderek daha kötü sebeplerle apar topar gelmek zorunda kalıyorum. Geçen sene Ağustos’da annem riskli bir belfıtığı ameliyati gecirdi diye gelmiştim. 

Bu sene ise çok sevdiğim, yeri kalbimizde apayrı olan yengemi kaybettik işte yine Mersin yollarindayim.

Yengem amcamın eşi olmakla kalmamıştı , annemin 48 yıllık arkadaşı idi, telefonun diğer ucunda neşeli, içten dolu dolu bir “Meraabaa” idi. Kısıtlı bir zamanda da olsa Mersin’e gelip de uğramadan dönmediğimiz idi.

3 kardeştik üçümüze de ayrı yetişti, eşlerimizi de çocuklarımızı da cok sevdi. Bıraktığı boşluk çok büyük. 
Mekanın cennet olsun Yengecim, seni cok özleyeceğiz. 

Temmuz 26, 2015 Yazan: | Uncategorized | Yorum bırakın

2014 in review

WordPress.com istatistik yardımcı maymunları bu blog için bir 2014 yıllık raporu hazırladılar.

İşte bir alıntı:

Bir San Francisco teleferiği 60 kişi kapasitelidir. Bu blog, 2014 içinde yaklaşık 350 kez görüntülendi. Eğer bu bir teleferik olsaydı, bu kadar çok kişiyi taşımak için yaklaşık 6 tur atacaktı.

Raporun tamamını görmek için buraya tıklayın.

Aralık 30, 2014 Yazan: | Uncategorized | Yorum bırakın

Bir Christmas hikayesi

Bir Christmas hatırası 2008

Yine Aralık ayındayız ve İngiltere’de ki ilk Christmas’da baya zor anlar yaşadığımızı hatırlıyorum da zaman ne çabuk geçiyor ve de insan nasıl da öğreniyor diyorum.
‘Festive Season’ denilen Kasım ayının  ikinci yarısında  başlayan  ve de Aralık  ayının girmesi ile zirve yapan bu dönem ile ciddi olarak ilk tanışmamız  2008 yılında oldu.
Gerci biz Dubai’den aşina idik Christmas ağacına, Noel baba ile yapılan anlaşmalara falan ama bu sefer olay farklı idi.
Bi kere ilkokul döneminde İsa’nın doğumunun anlatıldığı bir miktar mizah unsuru da katılarak bir küçük piyes hazırlanıyor. Hemen hemen 4 hafta süren, kıyafetlerin dikimi, rollerin dağıtımı, provalar provalar  hummalı bir calışma yapılıyor.
Rollerin dağılımı derken oyunu hazırlamakla görevli tüm sınıf rol alıyor, ışıkçıdan müziğe herkes görevli.
Bu arada herkes birbirine kart yazıyor, okulun ortasına konulan kırmızı posta kutusuna atılıyor. En büyük sınıfın gorevi bu kartları sahiplerine ulaştırmak.
Yazılan kartlar arasında Noel Babaya yazılan istek listesi de var.
Sonra okulun son ders gunünde Kiliseye gidiliyor, şükür duasi yapılıyor ama sanırsınız konser, alkışlarla dualar birbirine karışıyor.

Tüm bu hengâmede bir akşam Arda yatağına yattı ve ağlamaya başladı. Hayırdır inşallah neyin var oğlum dememle de döküldü  inciler: Kendisinin  Hristiyan olmamasından dolayı bu eğlenceli hazırlığın dışında kaldığını hissettiğini, tüm arkadaşlarını ziyaret edecek olan Noel Baba’nın kendisini ziyaret etmeme olasılığından korktuğunu  söyledi ve sordu

” bir çocuğun hangi dinden olacağına kim karar veriyor?”

Ne dersiniz daha 7 yaşına bile girmemiş, kimliğini bulmaya çalışan bir küçük adama. Kendi küçük ama soruları kocaman.
“Sen doğduğunda adını babanla beraber ben koydum, dinin de bizim dinimiz “İslam”oldu. Ama sen büyüdüğünde hem adını hem dinini değiştirebilirsin merak etme.” Dedim.
Ayrıca “bizim evimize de Noel baba gelir sen merak etme ” dedim “Sonucta Noel Baba yıl boyunca uslu duran cocuklara geliyorsa bize de gelecektir sen merak etme” diye de ekledim.
“Ama bizim evin bacasi yok, nerden girecek!” dedi.” Pencereden girer o ” deyiverdim.
Sakinledik ama bu olaydan sonra ki 3 sene boyunca Noel babaya yazılan listenin iceriginden emin olmakla kalmayip bir de Christmas Aksamı yani Noel babanın geldigi düşünülen aksamin sabahi icin masada yarım bardak süt ( rengeyigi icmiş ) bir yarım kurabiye ve de hediyeler ağacın altında olacak sekilde sahne hazırladık.
Oyle inandi ki hatta son defasında Christmas doneminde Almanya’da seyahat halinde olacaktık nasıl bizi bulacak diye pek bi telaşlandık mesela.

Artık büyüdük Noel babayı beklemiyoruz ama hediye listemiz hala var.

Bu yazı ilk olarak  Aralık 2013 tarihinde Lulutata.com’da Karar Kim’in başlığı ile yayınlanmıştır. http://lulutata.com/konuk-yazarlar/4/karar-kimin-mutlu-noeller

IMG_3952.PNG

Aralık 2, 2014 Yazan: | Uncategorized | Yorum bırakın

Geceyarısı Güzellemesi

Saat geceyarısını geçmiş ama daha sabaha çok var..
Midemde bir yanma bir hoşnutsuzluk var..
Uyanıyorum..
Hiç üşenmeden hatta bir heves diyebiliriz seri adımlarla ama dikkatle mutfağa gidiyorum..bu saatte merdivenlerden düşmek istemem..
Bu yanmayı durduracak tek şey var aklımda…
Daha önce defalarca kullandım, bir kaşık içersem anında geçecek!
Hatta bak hatırladım yıllar yıllar once Bodrum’da 5 yıldızlı otellerden WOW’un mutfağında aranıp bir kaşıkçık alabilmek için aşçıyı ikna etmem gerekmişti. KocamCan’ın o sırada aşçıya “bu da böyle çıktı ne yapalım, idare ediver” der gibi baktığını da hatırladım bak..
Neyse efendim mutfağa indim..
Işığı açtım ve..
YOK..
Mutfak yani dolaplar ve tezgah boş..sadece kutular var… Ve herşey o kutuların içinde..
Yaşadığım hayal kırıklığı midemdeki yanmayı bir anlığına bastırıyor..
Hayır o kadar eminim ki evde olduğundan koca bir paketi arkadaşa bıraktığım akşam bu olacak iş değil. Evet elticiğimin getirdiği 1kg lük paketin hemen büyük bir kısmı taşınmada ziyan olur düşüncesi ile arkadaşa bıraktım daha 5 saat kadar önce, kendime bir kavanoz dolusu ayırmıştım ama..

Ama bir dakika yanlışlık olmasın o kavanoz evde ama kutuda küçük bir ayrıntı hangi kutuda ben bilmiyorum!
Taşınacağız ya yarın hani dun adamlar geldi paketlendi herşey ya hani..
Bi tek su ısıtıcıyı ve de kahveyi bıraktı ya adam dışarıda hani sabah geldiginde içecek yoksa benim için değil yani..
Bana sorsa o kavanozu bırak derdim..
Yoksa sordu mu?


Midem hala yanıyor..
Ve benim tek ilacım Kimyon.. Kimyon evet.. Bir kaşık içeceğim ve bitecek..
Evde var ama ben ulaşamıyorum..
Midem hala yanıyor..

Mart 28, 2014 Yazan: | Uncategorized | Yorum bırakın