Domates
Kantindeyim. Uzun olmasa da yine de var olan sıradayım.
Siparişimi verdim, hatta paramı da ödedim bekliyorum. Günün sabah erken saatine denk düşen, curcuna kalabalığı geçmiş aslında. Kantinde çalışanlardan sadece iki kişiyi görüyorum tezgah arkasında. Diğerleri içeride depo tarafında ya da yoğun geçen sabah dalgasından sonra hak edilmiş bir istirahat halinde, yani sigara içmek üzere dışarıda olmalılar.
Ben sadece bir küçük baget ekmek istedim hatta içine de domates dilimleri koyacaklar extra ücreti ile. İşte o domatesler olmasaydı gerek kalmayacaktı beklemeye. Araya girip, benim ekmeği verseniz de ben gitsem de denmiyor buralarda, sıranı bekleyeceksin. O kadar ki bu sıraya girme alışkanlığı sokakta öyle ayakta dursanız bir dükkanın önünde çok değil on dakikaya sıra oluşur yanınızda.
Beklerken benim ekmeğimi kim verecek acaba diye kendimce çaktırmadan izliyorum tezgah arkasındaki sakin ve ahenkli çalışmayı. İleride benim siparişimi alan kadın makineden bir tost çıkarıyor, demek servis sırası bana gelmemiş. Bir başka kadın önceden alınmış siparişlerin aromalı yulaf sütlü kahveli içeceklerini yapıyor. İçerden yeni çıkan bir tanesi elinde bir kocaman kutuyla bana doğru geliyormuş onu farkediyorum şimdi. Tezgah arkasında ilerliyor hala, ama fırın benim tarafımdaymış ona geliyormuş meğer. Elindeki kutuda patatesler varmış, yaklaşınca gördüm. Kumpir yapılacak öğlen müşterileri için belli ki. Tek tek alıp patatesleri diziyor fırın tepsisi içine. Onu izlerken Ankara’ya gidiyor hafızam. Yıllar öncesinden bir fotoğraf çıkıyor karşıma. Bir masa etrafında 8-10 kişiyiz. Çok ama çok genciz hepimiz. Üzerimde beyaz bir gömlek ve mavi angora yeleğim var, bir de kot pantolonum. O mavi yelek hala duruyormuş da annem elime tutuşturduydu geçtiğimiz kış sağolsun saklamış, eh ben de kullandım desem. 35 sene sonra. Fotoğrafta başka ne vardı diye bakıyorum daha bir dikkatli. Masada bir takım yiyecekler, elimizde de yemekleri sunmaya yarayacak tutaçlar. 1990’ların baharında, üniversite ilk yılında, Fakültenin kermesi olmalı. Nasıl da heves etmiştik bir masadada biz satalım bir şeyler diye. Hepimizin yurtta kalıyor oluşumuzu engelden saymamış, hatta en kolayından kumpir yapıp satarız diye de olayı hafife almıştık. Kıtır vardı Tunalıhilmi‘de, sanırım ilk defa kumpir orada yemiştim. Görmüşüz ya patates fırınlanıyor, sonra da işte içine biraz yağ biraz peynir, üzerinede ne sos istersen koyuyorsun. Çözdük biz bu işi diyoruz. Hem ne kadar zor olabilirki. Tek bir sorun var diye düşünüyoruz, patatesleri nerede pişireceğiz konusu. Onuda gider, Kıtır’dan alırız diye üzerinde çok da tasalanmadan karar vermişiz. Kaça aldıkta kaça satacağız detayına girdik mi, tüm bunları bir peçeteye yazdık mı hatırlamıyorsam da sohbet sırasında çok keyiflice çözdüğümüz heyecanlı operasyon için gün geldiğinde yaşadıklarımız tabii ki çok başka. En basitinden kermeste satışların başlama saati 11:30 olarak belirlenmiş ya sabah erkenden gittik biz TunaliHilmi’ye orada bir aksaklık yok. Ama Kıtır’ın elemanları bize daha açılmamış gözlerle bakmışlardı ne işi var bunların bu saatte burada diye. Sanırım o zamanlar sabah kahvaltısı falan da vermiyorlardı ki hazırda hiçbir şey yoktu mekanda. Adamların orada olması bile tesadüf eseri gibiydi, öyle anlamsız alakasız bakmışlardı bize. Rica minnet fırını açtırdık o saatte açmıyorlarmış meğer, ısındı bir zahmet fırın, sonra da patatesler atıldı içine. Bu aşama tahminimizden daha uzun sürmüştü, pişmelerini beklememiz de cabası. Sonra da taksi ile gitmiştik Hacettepe’ye Sıhhiye kampüsüne. Allah’ım biz ne biçim hesaplamıştık bu işlemleri, alacağız satacağız hop olacak diye. Ne salaklık ne saflık. Fotoğrafta hepimiz gülüyoruz ama bir daha da yapmamaya yemin etmişiz o ayrı.
Bu arada kadın patatesleri koymayı bitirince fırının kapağını kapatıyor benim de anılarıma açılan kapağı kapatıp gerçek hayata dönmem gerekiyor. Kermesdeki masa etrafında çektirdiğimiz fotoğrafımızı da yerine koyuyorum. Hatırladığım kişilerden başka kimler vardı acaba orada diye bir ara fotoğrafın aslını da bulsam keşke.
Tezgah arkasındaki kadınla göz göze geliyoruz şimdi.
Size servis yapıldı mı diye soruyor, evet evet diyorum paramı ödemiştim sadece ekmek ve domates istiyorum. Ben bir iki dilim domates koyar herhalde demiştim, sağolsun en incesinden üç dilim yerleştiriyor ekmeğin içine. Teşekkür ediyorum bageti elime tutuşturduğunda, çıkıyorum kantinden.
Evden getirdiğim beyaz peynirimle domatesli ekmeğimi buluşturmak için koridoru bir çırpıda geçiyorum. Yok canım aç olmamla hiç alakası yok bu hızlı yürümenin. Koridorun diğer ucunda şirket çalışanlarına ayrılmış, mutfak tabir edilen ama aslında sadece alt kısmına üç tane tezgahaltı buzdolabının, üzerine de iki orta boyu mikrodalga fırın yerleştirilmiş bir tezgahdan ibaret odacıktayım şimdi. Bir de çay kahve yapacaksan diye sıcak su veren bir cihaz var tezgahta, yanına lavabo konulmuş bir de. Kupadaki sallama çay poşeti ile çay yapmak için sıcak suyu dolduruyorum. Buzdolabından çıkardığım saklama kabındaki peyniride ekmeğin içine domateslerin yanına koydum. Ofise geri dönebilirim. Masa başında yiyeceğim sandevicimi, beklerken yeterince zaman kaybettim emailler beni bekler.
Yarın mavi yeleğimi giysem mi?
Sadece ayak izinizi bırakabilirsiniz.
Yer yeşilli sarılı bir çayır. Üzerimizde bulutsuz en mavisinden gökyüzü. Yol boyu hem gidiş hem geliş yönünde gruplar halinde yürüyenlere katılmışız. Manzaranın muhteşemliği tepemizde parlayan güneşin bizi rahatsız etmesine izin vermiyor sanki.
Bugün yürüdüğümüz yer bölgedeki çiftlikler tarafından mera olarak kullanılıyor. Dünyanın bu yöresinde sadece ayak izini bırakacağından eminsen çiftlik sahipleri ekili tarlanın kenarından ve ya hayvanlarının otladığı meradan edeplice yürüyerek geçmene izin veriyorlar. Ekinleri ezmeden, inekleri koyunları rahatsız etmeden yürüyüp gidiyorsun. Köpekli gezenler için mesela özellikle uyarılar oluyor, tasmasız geçmeyin diye.
Yürüyüş boyunca öbek öbek gruplar halinde meraya yayılmış hayvanları görüyoruz. Gözlerinden huzur, vücutlarından sağlık fışkıran inekler daha düz alanları almışlar , ilerde yamaca doğru beyaz çakıltaşı gibi görünenler de koyunlar aslında. Biz pek akıllı insanlara göre onlar düşünmüyormuş ya, her gün önlerinden geçen bu iki ayaklı yaratıkları izlerken, akıllarından ne geçiyor diye onların yerine ben düşünüyorum. Mesela hep aynı insanlar diyorlar mıdır bizim için yoksa farkımızı görebiliyorlar mıdır. İddiaya giriyorlar mıdır acaba, bugün kaç tane şapkalı geçecek, ya da kaçı kısa boylu, insancası çocuk, olacak diye.
İrlanda’da arabamızla yaptığımız seyahatin batı kıyılarına düşen günlerindeyiz. Dört bir yanında, gidip kendi gözlerimle görmeden tahayyül edemediğim bir med-cezir ilişkisi yaşıyor okyanus ile. Seyahatimizin ilk gününde bizi şaşkına uğratmıştı ne yalan söyleyeyim. Yol boyunca kenardan size eşlik ederken bataklık hissi veren alanlar zamanı gelince, su seviyesinin yükselmesi ile yerine göre bir dere, ya da denizine kavuşmuş marina olacak ve sizi bu hali bile büyüleyen yeşili bol manzaraya su mavisinin tonları da katılacak sabredin. Marinada karaya oturmuş gibi duran irili ufaklı tekneler diplerini yalayan su dalgaları ile salınacaklar. İşleyişini anlayınca ve de kabullenince huzur veren bir döngü.
Bu, yaşamın bir parçası olmuş ilişki sonucu adanın çevresinde geniş kumsalların yanısıra deli dalgaların yarattığı, fantastik filmlere arka plan olmayı haketmiş ve hatta ilham olmuş bile diyebileceğim ürkütücü yar ve uçurumlar oluşmuş. Aralara da insanlar yerleşmişler. Bugun seyahat rotamız bizi pek ünlü , Cliffs of Moher diye bilinen yarların üzerindeki bir meraya getiriyor. İlle de bu manzarayı ben de görmeliyim diyen insanlar için lütfen ayrılmış daracık patikadan yürüyoruz, meranın asıl ve asil sahipleri ineklere saygıda kusur etmeyerek.
Meranın yayıldığı yarın açık kenarındaki uçurumun dibinde okyanus var. Yarı oluşturan kayalık yapı Pamukkale’nin travertenlerinin havuzlarını andırıyor. Ama burada kayalar koyu siyah renkteler. Dalgaların bıraktığı minik göllenmelerde kuşlar toplaşmış, hamam sefası yapıyor gibiler.
Patikanın bir yanına insanlar okuyup anlasınlar da dikkatli olsunlar düşmesinler, kurtarma ekiplerine gereksiz iş çıkarmasınlar diye uyarıcı tabelalar konmuş.
Ya peki bu hayvanları koruyan nedir diye düşünmeden edemiyorum. Meranın sahibi insanın rolü burada ortaya çıkıyor. Belli ki biraz da deneme yanılma ile gitmişler. Tahta çit yapmışlar önce ama yetmemiş olmalı ki onları durdurmaya, birde elektrikli hat geçmişler çitlerin üzerine. Açık havada, o en sessiz anda duyulan çıtır çıtır çıt sesi o elektrikli tellerden geliyor. Acaba kendilerinin korunmakta olduğunumu yoksa bir hapiste olduklarınımı düşünüyorlardır dünyanın en güzel manzarasına sahip bu inekler.
Dikkatli adımlarla, manzaraya hiç bir fotoğrafın hakettiğini veremeyeceğimizden gayet emin, hiç değilse içimize çekerek yürüyoruz. İlerde yamaç tarafında bir başka grup inek daha görüyorum. Onlar biraz daha geride kalmaya karar vermişler sanki demeye kalmadan bir hareketlenme oluyor ve koşmaya başlıyorlar. Demek onları da heyecanlandıran bir şeyler olabiliyormuş. Koştukları yönde elinde bir kova olan bir adam var. Ama hedefi inekler değil atlar aslında. Atları böylece yeni farkediyoruz. İnekler çağrının kendileri için olmadığını bir şekilde anlıyorlar ve duruyorlar. Herkes yerini biliyor köşesine çekiliyor, inatlaşma yok, açgözlülük hiç yok. Belli ki onların kovası ya da insanı başka.
Bu arada en az on tane at adamın çevresini sardılar bile. Mutlu bir kavuşma yaşanıyor gibi bir halleri var. Adam nerdeyse kayboluyor aralarında ama sanki bir şey bekleniyor gibi hissediyorum. Bakınıyorum etrafa, uzaklara, ne olabilir diye. Uçuruma daha yakın olan kısımda aradığımı buluyorum. Bir çocuk görüyorum, çok değil onlu yaşlarının başlarında bir çocuk bu. Yerinde yükselebildiği kadar havaya zıplayıp el kol hareketleri yaparak yönlerini değiştirmeye çalıştığı iki at daha varmış meğer o tarafta. Onları diğerlerinin yanına gitmeleri için ikna etmeye çabalıyor, belli ki çok açılmışlar. Neden sonra onlar da bir koşu diğerlerine katılıyorlar. Peşlerinden de çocuk koşuyor. Ekip tamamlanınca adam atların arasından çıkıyor ve meranın içlerine doğru yürümeye başlıyor. Atlar sakince onu takip ediyor. Insan eli doğaya değiyor ama bozmayabiliyor isterse.
Kayalık yar ne kadar sağlam görünse de yıllardır dalgalarla boğuşmaktan yorgun düşen bölgelerinin çökme riski var. Bu yüzden de bazı bölgeler artık insan erişimine kapatılmış. İzin verilen en uzak noktaya gidip dönüyoruz. Manzara gerçekten müthiş.
Dönüş yolunda denizi daha çok izliyorum. Uzaklarda irili ufaklı başka adalar ve onlara yolcu taşıyan tekneler gelip geçiyor.
Denize bakarken karadaki bir direk dikkatimi çekiyor. Üzerinde bir kuş var bana bakıyor sanki. Dürbünüm olmadığı için çok üzgünüm. O direk üzerindeki kuşu daha net görebilmeyi isterdim. Kuzey denizlerinin ünlü denizpapağanı Puffin olabilir mi diye telefonumun kamerasından görmeye çalışıyorum ama nafile. Net göremesem de ben onu farkedeyim diye kendince en güvenli mesafeden bana bakan başka ne olabilir ki. Ben Puffin olsun istiyorum.
Puffin gördüm ben diye de heyecanlanıyorum hatta.

Eskiler alırım
İngiltere’de eskiciler ne diye bağırarak geziyorlar diye soruyor İngilizce dersi verdiğim 3.sınıf öğrencim, öğrendiğimiz kelime eski kelimesi olunca.
Old kelimesi Türkçe’de eski demektir, demişim dersimizin bir yerinde, sorunuz var mı aşamasına geçince gelen ilk sorumuz olmuş bu soru. Eskiciler ne diye bağırarak geziyorlar?
Oğlumla üç dört yaşlarında iken yaptığımız benzer bir konuşmada da benim anneannem için o eski o yüzden yavaş gidiyor yorumu gelmişti mesela.
Bir kelimenin çocuk kafasında nereye tekabül edeceğini, bu afacan öğrencimin hayalinde neden eski deyince eskicileri düşündüğünü bilemiyorum tabii ama cevaben ona İngiltere’de eskici yok ki dedim, sonra derse devam ettik ama beni aldı bir düşünce.
Yani bir bakıma eskici var tabii ama öyle sokaklarda gezen,
eskiler alırım h-aaaanııııımmm
diye bir yandan bağırarak bir yandan da önündeki yıllanmış belki de taşınacaklarından da daha da eski bir el arabasını ittirerek, sokak sokak dolaşan adamlar yok. İnsanlar elden çıkartmak istedikleri eski eşya ve kıyafetlerini belirli yerlere yerleştirilmiş giysi kumbaralarına atıyorlar ya da ikinci el malzeme satan yerlere direk veriyorlar. Karşılığında öyle plastik leğen, mandal falan da almıyorlar.
Oysa benim de çocukluğumun sesleri değil miydi eski alan eskiciler ile sebze meyve, su, süt ve hatta tüp satan seyyar satıcılar.
domateees, biber, patlıcannnn...
Sepetler sarkıtılır ya da kendisi bizzat iner alırdı anneler. Hatırlarım mevsimine göre patates ve ya kavun aldığımız bir amca vardı mesela, istisnasız bizim eve, ta 4. kata çıkardı. Asansörsüz apartmanlardaydık ama hiç problem yoktu Ankara’da Emek mahallesi 83.sokaktaki daireye kucağı dolu dolu çıkardı.
Annen alırdı evde olsaydı! der bırakırdı, param yok desende, haftaya verirsiniz der giderdi. Orası kesindi haftaya yine gelecekti.
Seyyar satıcılardan sonra aklıma gelen sokak seslerinde küçük kamyonlarında tangur tungur sesler çıkartarak gürültülü bir şekilde biz geldikkk diye mahalleye haber veren tüpgaz satıcıları var. Bu sesleri boş tüpleri birbirine vurarak, ya da ellerindeki bir metal parçası ile bateri çalıyormuş gibi üzerlerine çarparak çıkartırlardı. Hatta dolusu ile değiştirdiği boş tüpü tekrar kamyona karpuz atar gibi atanlar da olurdu. İyi patlamamışız diyorum şimdi düşünüyorumda. Gerçi onlar yeni dolu tüpü taktığı zamanda bir gaz kaçağı var mı yok mu diye çakmağını çakarak bakarlardı. Biz de onlara bakardık. Tehlikesini onlar da bilirdi şüphesiz ama bu, bana bir şey olmazlara giden kendine güven midir yoksa kaderde varsa patlarız inancı mıdır bilemiyorum. Sonraları teknolojiden yararlanarak şarkılar falan çalmaya başladılardı hatta.
Ay-gaaazzz….tirinirim
Bu saydığım sokak sesleri Türkiyemin tüm sokaklarında duyulabilecek seslerden idi. Sütçüsü , yoğurtçusu, bidon su satıcısı, eskicisi hurdacısı, sebzecisi derken baya şenlikliydi bizim sokaklar seyyar alıcı ve satıcıları ile. Bir tek aşıcısı geçmedi ki Metin Akpınar aşıcı geldiiii hanıımmm diye seslenebilsin.
Sadece o şehre özel sesler de vardı.
Merzifon’da yaşadığımız ev askeri garnizona yakın olunca sabah ve akşam talimden dönen erlerin tempolu yürüyüş sesleri vardı mesela. Gün içinde ise faytonları çeken yorgun atların nal sesleri.
Eskişehir’de özellikle de şehir merkezinde iseniz şehrin olağan araç seslerine, kalkışlarından çok kısa süre içinde ses duvarını kırdıkları için pek bir yaygara çıkaran jetlerin sesleri karışırdı. 1. Ana Jet Üssünün şehire çok yakın olması sebebiyle talim uçuşu yapan tüm jetler şehrin üzerinden geçerdi. Ses duvarını geçen hem de bir değil iki jetin beraber olduğu bu uçuşların yarattığı gürültü sırasında sınıflarda ders kesilir, yolda karşılaşmış ayaküstü yapılan dedikodulara ara verilir, beklenir, kendi konuştuğunu duyabileceğin ortam sağlanınca kaldığın yerden devam edilirdi. İlk anlarda resmen ürkerdim, sonrasında alışıyormuş insan. Tıpkı nasıl önce şimşek sonra gök gürültüsü oluyorsa, havada iki jet böyle burunlarını dikmiş uçuyorlar diye gördüysen bekle gümbürtüsü de gelir birazdan durumu yani.
Bölgesine göre olan seslerden biri de bozacılara ait-miş! Soğuk kış gecelerinde duyulan Boooo zaaaaaaaaa çağrısı. Eskişehir’de Ankara’da ve İstanbul’da yani hemen hemen yaşadığım heryerde duyunca bu sesin bölgesel olabileceğini hiç düşünmemişim. Mevsimseldi evet çünkü boza kış aylarının içeceği idi, soğuk içilse de ama işte meğer şehirlere özelmiş, öyle her şehirde yokmuş. Ankara’da öğrenci evimizde bir akşam Antalya’lı ev arkadaşım sokaktan gelen nara gibi ama kaba olmayan, melodili sesi oyun oynayan çocuklardan sanmıştıda gecenin bir yarısında ne yapar bu çocuklar diye sormuştu, hem bilmediğine şaşırmış hem de gülmüştük geçen kişinin bozacı olduğunu öğrenince yaşadığı şaşkınlığa. Oysa bozayı bilmeyince bozacıyı da bilemezdin tabii.
Sonra çıktım geldim başka ülkelere şehirlere.
Dubai’de sokak sesi duymadım mı acaba diyeceğim ama sanırım Dubai’den aklımda kalan sesler klimaların bitmek tükenmek bilmeyen homurtuları olacak. Gerek araç içinde ve araç dışında, gerekse ev içi ya da evler arasında yaptığım yürüyüşlerde hep o klima sesi. Ülkenin gerçek halkının yaşadığı yerlerde varmıştır muhakkak kendilerine özgü sesleri ama onların içine giremeyince seslerini de duyamamış olduk. Ezanı çok sakin, dingin bir şekilde okuduklarını ve namazında yine aynı şekilde dışarıdan duyulacak şekilde kılındığını hatırlıyorum bak.
İngiltere’de büyük şehirde oturmadık, kendi halinde mutlu mesut bir köy bizimkisi. Köy dediğime bakmayın, 6 restoran, biri büyük iki süpermarket, 3 diş kliniği, 3 cafesi olan bir yer ama içinde yaşayanlar için hala bir küçük köy. Heathrow’un yoğunluğuna göre inmekte olan uçakları biraz daha dolaşsınlar diye hava sahamıza yolladığı zamanlar haricinde genelde sessiz olan bu köyde oldukça hareketli bir tren istasyonu var mesela. Londra’yı ülkenin batısına bağlayan ana hat geçer. Köyün sakinleri arasında bu trenlerin tiplerini, geçiş saatlerini dakikası dakikasına takip edenler de var. Tren düdüğünden bilirler hangi model, nereye gitmekte falan. Yan dal hattı olan Henley on Thames trenleri ise tam bizim evin arkasından geçer. Normal ana hattan hızlı trenler geçerken bizim hat baya baya tıngır mıngır giden trenlere hizmet eder. Bu tren seslerinden bir de Etimesgut’ta doğduğum evdede duyarmışız, ve ben hep sabahın o ilk treni ile uyanırmışım. Uykusuz ve yorgun annem için o dönemlerde öyle gelmese de oldukça sakinleştiren dinlendirici bir ses itiraf etmeliyim.
Sonbahar, kış ve nihayet ilkbahar derken sadece 8 ay kadar yaşadığımız Amsterdam şehrinden, bana bu evi hatırlatacak olan sokak sesi ne olabilir ki desem sanırım incecikten bir tıngırtı halinde, küçük metal parçalarının birbirine çarpması ile oluşan kendine has ritmi ile oturduğumuz evin ev sahibesinin balkonda asılı bırakmış olduğu rüzgar gülünün sesi olacak. Amsterdam rüzgarlı şehir nitekim.
Bir kelimenin hatırlattıkları, nerden nereye gittim geldim. Olur mu size de?
Her bir sesin kelimenin çağrıştırdıkları, hafızanın içinde oradan oraya zıplayan hatıralar, yoksa yaşlanmak dedikleri bu mu?
Bu bence olsa olsa yaşanmışlıktır ya sizce?

Köprüden önce son çıkış
Dün, kitap kulübümüzde sırada olan Lizbon’a Gece Treni adlı kitaba başladım.
Yazar neden böyle bir konu seçmiş olabilir ki kendine, son zamanların modası başına gelenleri yazmak, senaryolaştırmak ya, öyle bir durum mu, başına ne gelmiş acaba diye sorular odaklanmamı engelliyor sanki. Bu arada sayfayı çevirirken yakalıyorum kendimi, yeni açılan sayfaya bir öncekinden getireceğim hiç bir şey yok aklımda, çaresiz geri dönüyorum. Dikkatimi toparlamalıyım diyerek.
Roman özetle, alıp başını gitmekten bahsediyor. Biletini tek yön alıyor ve dönüş tarihini bırak, bir gün döneceğinden bile emin değil kahramanımız. Bu yeni bir konu degil tabii, Thelma ve Louis filmi var mesela. Ama şimdi bu yaşımda ve tecrübemde kendime yeniden sordum. Size de sorayım.
Hiç yaptınız mı böyle bir şey? Hani ucu açık bilet aldım, kafama esince döneceğim durumundan bahsetmiyorum. Kayınvalidem ile kayınpeder öyle gelirlerdi bizi ziyarete, dönüş tarihi belli olmazdı. Hiç dönmeyecekler galiba derdin, o kadar yani.
Dönüşü olmayan yolculuklar eskiden daha çok olurmuş sanki, gemiler, trenler, otobüsler uçaklar artık ne bulmuşsa binip, uzak ellere gidenlerin çoğu kalmış o gittiği yerlerde. Gittikleri yeri sevdiklerinden mi yoksa ekonomik ya da başka başka sebepten, aslında dönmek istemişlerse de dönememişler mi bilinmez. Tatilde bir şekilde memlekete gidebilenler ise hep dönüşten, sayılı gün sonunda döneceklerinden bahsetmişler. Kalıcı değilim, bana göre plan yapmayın ha diye hatırlatma durumu ama kime hatırlatıyor orası da bir muamma. Belki de kendine aman diyeyim alışmaya kalkma, gidicisin sen diyordur.
Instagram gençlerinden bir bilmiş iletisinde, gezilerimizden gelen fotoğraflarda çok mutluyuz, evde oturmayın çıkıp gezin.. diyordu. Geri dönebileceğin bir ev güvencesi sayesinde veriyorsun o mutlu gezgin pozunu canım diye söylenmiştim telefonun ekranına bende.
Dönüş bileti olmadan hiçbir yere gidememek öğretilmiş kazanılmış bir alışkanlık tabii. Hep dönüş nasıl olacak telaş ve stresi içinde yaşadık. Son tren kaçta? Otobüs, vapur olur mu ve de olsa da tekin olur mu o saatte.
Sırası gelen çocuklar olarak üniversite için evden ayrıldığımızda babam dönüş biletiniz benden, geri gitmenize izin vereceğim, siz gelin yeter ki demişti.
Sonra, pasaportlu seyahatler başlayınca artık resmi oldu dönüş stresi. Bu sefer sadece ben ve ya babam değil, gideceğim ülke yetkilileri de telaş eder oldular geri dönüş tarihimden. Vize başvurusunda ülkeye ne zaman gireceğinden ziyade aslında ne zaman çıkacaksın kısmı anlam, önem ve etki sahibi malumunuz. Vizeyi veren ayrı, kapıda vizeye bakıp pasaporta damgayı vuran ayrı sorar ne zaman dönüş diye. Bir keresinde kredi kartımızın sigorta şirketinden eşimi arayıp, madem Zeynep Hanım yurtdışında seyahatteler, ne zaman döner acaba kendisi diye sormuşlardı. Beni bu kadar sorgulayan bankayı ne yapayım dedim, artık kredi kartı kullanmıyorum.
Tek yön gidişlerden bahsediyordum. Bir havayolu şirketi yıllar önce Los Angeles’a tek yön uçuş biletlerinde benzersiz bir indirim yaptığını haber veren bir reklam yapmıştı. Onlar kadar hızlı, magazin dünyasının en son havadisine uyacak şekilde kampanya yapabilen oldu mu ya da yaptıkları kampanya başarılı oldu mu bilemiyorum ama ekranlarda tam sayfa, Kızlar LA ‘e tek yön biletinizi alabilmeniz için biz fiyatları düşürdük, gerisi size kalmış diyen kampanya tabii ki Angelina ve Brad in ayrıldığı döneme denk gelmişti. Yani kendine güveniyorsan, başaracağından eminsen gir bu dönüşü olmayan yola, Brad Pitt’in yeni sevgilisi sen olabilirsin.
Evlenme, iş değişikliği için verilen kararları bu kategoride saymıyorum. Eskidenmiş o, tek eş ve tek iş dönemi. Hatta şimdilerde, şöyle bir bakayım, beğenmezsem çıkarım nasılsa şeklinde ele alınıyor bu kararlar.
Bana göre dönüşü olmayan tek karar çocuk sahibi olma konusunda verilen karar. İster 0 ister 1 ve ve ya daha çok sayıda olsun, her biri için ayrı ayrı karar tıpkı köprüden önceki son çıkış tabelası gibi.. Vay efendim bilmiyordum demek hakkının olmadığı tek karar. Ozellikle de çocuk yapmışsan, tekrar çocuksuz haline dönüş bileti olmayan yolculuk.
Ya sizce?
PS. Pascal Mercier’in kitabını bitirdim, korktuğum kadar sıkıcı değildi, haksizlik etmeyeyim. Hatta merak bile uyandırdı, tavsiye ederim.
İsmin Halleri – (de hali)

Mayıs ayında bir Cuma günü sabah 6:30 suları ve ben Beşiktaş’tayım. Çok değil iki saat kadar önce İstanbul havalimanına inmiştim. Pasaport kontrolü de çabuk olmustu nispeten. Nedense koşa koş çıkmak istemedim ve bir çay içimlik süre sonunda, havaalanındaki gelen yolcuları bekleme salonunda bulunan Simit Sarayından kalkıp Havaist durağına gittim ve beni Beşiktaş’a götürecek olan Taksim otobüsüne bindim. 1-1,5 saatte Beşiktaş’a gelir gibi bir not vardı internette ama henüz hareket başlamamıştı benim yönümde, trafik yoktu ve işte yarım saatte geldim bile.
Çöpçüler ve ben vardık Beşiktaş Çarşısı’nda..Kediler, köpekler ve hatta martılar bile uyanamamıştı sanki. Beşiktaş Çarşıdan, Ortabahçe caddesine, oradan da Şair Nedim caddesini de geçip son sokağa döndüm ve rampayı tırmandım, kafamda annem bu yokuştan çıkabilir inşallah düşüncesiyle. Pembe boyalı, çıkma pencereli apartmanın önüne geldim. Ah burada da 10 basamaklı bir merdiven varmıştı bak unutmuşum bunu da, anneme zor olacak. Dış kapının şifresini buldum en son yolladığım mesajlardan ve girdim binaya. Dönerek çıkan merdiveni de çıktım, etti mi 20 basamak derken geldim dairenin önüne. Anahtarımla açtım ve işteee, evdeyim.
İngilizcedeki “home away home” durumundayım tabiri caiz ise.
Burada beni bekleyen kutularımın düzensizliği ve hatta benden çok daha sık ve düzenli aralıklarla gelen diğer kullanıcılarının varlığı bile bu evdeyim hissini sarsamadı diyebilirim.
Odalarda şöyle bir dolandım. Yüzümde bi gülümseme..
Eve gelirken ara sokaktaki fırından aldığım simitin yanına peynir olsaymış keşke derken buzdolabında peynir ve zeytin varmış meğer, nasıl da lezzetli geliyorlar her biri ayrı ayrı.
Kahvaltımı bitirip küçük odada, daireye girdikleri günden ki Ocak ayı ortalarında bir gün idi, 5 aydan beri ilk konuldukları pozisyonda beklemekte olan kutulara dalıyorum.
Dışından bakıp içinde ne var tahmin etmeye çalışıyorum.. bir bulduğum diğeri nerde acaba sorusunu getiriyor aklıma. İçlerinden çıkanları yerleştirirken evin diğer kullanıcı grubunu da düşünmem özellikle ortalıkta minik yeğenlerimi tehlikeye sokacak bir şey olmamasına özen göstermem gerekiyor.
İlk iş kitapları yerleştirmek oluyor aç aç bitmeyen kutulardan habire kitap çıktıkça. Ben onları salondaki raflara yerleştiriyorum gayet mutluyum, şu anda istediğim gibi dizemiyorum, düzeltemiyorum ama kutudan çıkan her bir kitabı ay bu da burdaymış diyerek kapılarda karşıladığın değerli bir misafir gibi raftaki yerine buyur ediyorum. Nerdeyse ayağına terlik arkasına yastık vereceğim.
Çalan telefonla farkediyorum ki iki saattir odalar ve kutular arası dolanıyormuşum. Günün hatta gecenin uzun olacağını hatırlatan bu konuşmadan sonra biraz uyumam gerektiğini kabul ediyorum ve gidip sekiz aydır yatmadığım yatağıma uzanıyorum ve hemen uykuya dalıyorum. Yolda geçen gecenin yorgunluğunu alacak iki saatlik uyku sonrası ev dışındaki hayata karışıyorum. Gelmemi bekleyen dostlarımla geçirilen ilk gün, gelsinler diye beklediklerime kavuştuğum gece ile sonlanıyor.
Cumartesi sabahı yeniden bir heves, bu sefer annem de benimle tekrar kutulara giriyorum. Önceki gece sağolsun canım arkadaşımın arabası ile evin önüne kadar gelince annem sadece merdivenleri çıkmak durumunda kalmıştı. Yokuşları henüz farketmedi.
Bu sabah ki kutulardan ki uzerine toparlarken yazmış olduğum için bilerek seçmemden de kaynaklı tabii, çarşaf nevresim takımları havlular çıkıyor ve hemen yerleştiriliyorlar annemin de yardımı ile. Bildiniz, tabii ki yardımcıya göre kutu açıyorum, bunca yılın tecrübesi diyelim 😉
Sonra bütün gün ev yerleştirmekle uğraşamayacağımiz ve İstanbul’u gezmek gibi daha önemli ve zevkli işlerimiz olduğunu hatırlayıp dışarı çıkıyoruz.
Gece geç saatlerde tekrar eve geldiğimizde ben kendimi tutamayıp yatmadan önce bir kutuyu daha açıyorum ve içinden yine kitaplar çıkıyor tabii. Ama bu sefer sabah onu şuraya, bunu buraya koyalım diye yardım eden annem, yine bir kitap kutusu açmakta ve çıkan kitapları da mutlu mesut raflara yerleştirmekte olduğumu görünce dayanamıyor,
Öncelikli mi bu kitaplar şimdi, ben olsam açtığım kutuda kitap varsa kenara koyarım diğer daha önemlileri açarım diye söyleniyor.
Benden cevap tabii ki,
bunlar bence oldukca da önemliler çünkü ben kendimi evde hissediyorum kitaplarını bulunca, dizince yerleştirince..
Oldukça anlamsız geliyor bu cümlem anneme. Ben de uzatmıyorum akşam saati ve uyku düzenine geçiliyor.
Ama uykuya geçmek yerine beni alıyor bir düşünce..
Nedir bu evime geldim halleri.. İsmin
e hali, de hali gibi Zeynep’in evde hatta daha da derini, evimdeyim hali.
Yıllar önce yurttan çıkıp öğrenci evine geçtiğimde odamı yerleştirip duşumu almış ve elimde bir kupa Nescafé Gold ve bir adet gofret, ülker Çokonat ya da çikolatalı gofret olmalı, ile odamdaki koltuğa oturup hissettiğim duygu idi işte o ilk evimdeyim, Zeynep’in evimdeyim hali. Gofretten miydi kahve miydi, o koltukta oturmak mıydı yoksa odanın her köşesinde bana ait oluşunun verdiği ferahlık rahatlık mıydı bana o evimde hissini uyandıran şey.
Şimdi yazarken düşünüyorum da yaşım o sırada 20-21 olmalı ve ilk defa bir odam var kendime ait. Üstelik her bir eşyasını, sandalyesini yatağını somyesini, dolabını perdesini masasını koltuğunu işte artık her ne varsa ben almışım, seçmişim, taşımışım. Eve almak dediğim tabii ki finansal kısmını fiyatını ödeyen babam sağ olsun, ama ben seçmişim, benim kararım, ne alınacak, ne olacak, nasıl olacak, nereye konacak, bu evimdeyim hissi bu sahiplenmeden mi çıkıyor acaba?
Oysa yine üniversite yıllarında bir sabah Ankara’ya Konya asfaltı‘ndan giriş yapan Mersin Seyahat otobüsünde yine Mersin ziyareti dönüşünde hissettiğim eve geldim hissi neydi peki? Sahiplenmek olamaz, yurtta kalıyordum ve sahip olduklarım kıyafetten, ders kitap defter notlar ve malzemelerinden öteye geçmiyordu, öyleyse o zamanki evdeyim hissi olsa olsa özgürlük ile tanımlanabilirdi.
Üniversite beşinci sınıfta artık evlendiğimizi de düşünürsek, bir gün okul sonrası anahtarla kapıyı açıp girdiğimde hissettiğim evdeyim hissinde bu özgürlük ve sahiplenme değil de daha çok o gün dairede bulduğum, yorgun argın eve gelmiş uzatmaları oynayan diş hekimliği öğrencisine ilaç gibi gelen huzur muydu?
Amsterdam’daki dairenin siyah boyalı duvarına astığım dünya haritası neden önemliydi peki..ve işte aradan geçen 2 yıl sonunda o haritanın olmadığı evde de mutlu olabiliyorum. Ama Amsterdam’da bıraktığım koltuklarımı da ayrı bir özlüyorum.
İlginç bir his bu evdeyim duygusu bendeki.. nerde neden çıkıveriyor ortaya bilmiyorum.. size de oluyor mu?
Camdaki Kız
Küçük bir çocuk gibiyim..divanın üzerine tırmanmışım pencereden dışarı bakıyorum. Oldukça geniş ve yüksek bir pencere bu, odanın bu duvarını enine kaplayan türden. Dışarıda manzara öyle çok aman aman bir şey değil. Nedense dizlerim koltuğun, – eskilerden çekyat dediğimiz bir üçlü koltuk cama paralel yerleştirilmiş ve yönü odanın içine bakıyor o pencere camı da onun arkasında kalıyor, oturma yerinde dizlerim var, dirseklerimi pencere pervazına göbeğimi de koltuğun sırt yastığına dayamışım camdan dışarıya bakıyorum. Çocuk gibiyim dedim ya. Arkamda kapı var içinde olduğum odanın kapısı. Çatkapı açıp giriyorlar odaya. İki popo görecek ilk giren kapıdan, ne kadar da ayıp. Bunu düsününce gülümsüyorum kendi kendime, dert ettiğim şeye de bak. Yıllar önce okuduğum Bir Çift Yürek adlı bir nevi anılarını anlattığı kitabında yazar Marlo Morgan da biraz sonra yakılacak olan kıyafetlerinin bu amaçla hazırlanmış olan odun yığınına atsınlar diye Avustralyalı Aborijin topluluğuna verirken sütyenini nasılda görünmeyecek ve dikkat çekmeyecek şekilde katlayıp diğer çamaşırlarını arasına koyduğundan bahseder. Anlattığına göre kimsenin umrunda değilmiştir aslında onun çamaşırı vesaire ama o beynine işlenmiş olan tabular yüzünden birazdan kendi başına ne gelecegini bile bilmediği bir ortamda aman iç çamaşırım görünmesin dürtüsüne uygun devam etmiş. Gerçi bak şimdi bunları yazarken aklıma geldi şimdilerde öyle bir durum özen kalmadı bile, bu durumda benim oda kapısını açan kişi ne görecek diye tasalanmama hiç mi hiç gerek yok deyip geçiyoruz.
Pencerenin manzarası hepsinden azar azar olacak şekilde doğa beton teknoloji dağ kırsal alan. Cem Yılmaz’ın hepsinden azar azar ortaya karışık hikayesi gibi de diyebilirsin.
Sola bakarsan dağ manzarası var. Kış ortası olmasına rağmen yeşilini kaybetmemiş ama tabi ağaçların yapraklarını dökmesi ile evlerinin daha bir ortaya çıktığı Toroslar manzarası. Yayla köylerinde evlerin ışıkları vardı bu sabah perdeyi ilk açtığımda. Sabah dediğim 6:30 -7 suları, tabii Aralık ayı olunca sabahları gün geç aydınlanıyor. Dün gece, bu odadaki ilk gecemizde o tarafa bakmak hiç aklıma gelmemiş ne garip. Gerçi gece değil o tarafa hiç pencereden dışarı bakmamıştım. Şimdi hava güneşli güzel, yeşili kayası yerinde bir dağ manzarası. Bulunduğum bina ile dağ arasında otoban var, Mersin Adana otobanı çok yoğun diyemem ama boş da kalmıyor.
Doğa manzarasına bakarsan yazıya devam edemezsin diyor yazar Virginia Woolf Orlando adlı eserinde gerçekten de öyle oluyor. Evet bir yandan da onu okuyorum. Okuyorum dediysem bir sayfayı bitirmem 1 saat aldı. Doğaya buluyorum ben ilk anda suçu ama aslında sık sık gelen telefonla konuşmalar ile öylesine dalgın dalgın duvara pencereye bakmak arasında okumaya çalışmak başlı başına yanlış değil mi!
Pencereden bakmaya devam edersem tam karşımda iki koca bina var. Bu binalar çok da dar olmayan, pencerelerinden birbirine bakanlara hava alma imkanı verecek şekilde bir V harfinin kanatlarını oluşturuyorsa mesela bende o V ye içerden karşıdan bakıyorum. Manzaramın beton kısmını onlar oluşturuyor. Bu binaların ötesinde berisinde irili ufaklı başka binalar ve bunlar arasında araçların gidiş gelişlerine olanak sağlayan yollar var. Araçlar bir görünüp bir kayboluyorlar o binaların çevresindeki tepeciklerin iniş çıkışlarında.
Teknolojik bölümü ise bana göre teknolojik demek lazım, pencereden aşağıya doğru bakarsan biraz da sağa doğru eğersen kafanı hatta işte orada bir kocaman bir helikopter pisti var. Kullanılıyor mu, ihtiyaç olmuş mu bilemedim. Televizyonda sağlık temalı dizilerde olur ya hep, burada da bizde de var işte.
Evet bu koca binalar Mersin Şehir Hastanesi’ne ait.
Ben de işte o koca şehir hastanesinin içinde, geçirdikleri cerrahi operasyon sonrası yatacak olan hastaların kaldıkları binada, genel cerrahı katında Onkoloji Cerrahisi kanadında bir odadayım. Küçük bir çocuk gibi pencereden bakıyorum annem gelsin diye beklemekteyim. Gideli çok olmadı aslında, sanırım 2 saat kadar. Henüz telaşlanmaya gerek yok.
Kış aylarında pazardan gelişini hatırladım bak şimdi, Ankara’da Emek mahallesindeki evimizde. Çizmesini çıkartmaya yardım etmem gerekirdi. Sonra o ellerini ilk iş kaloriferde ısıtmak isterdi ama getirdiklerini yerleştirmek için mutfağa geçerdi çok da oyalanmadan. Küçüktük o zaman O da, ben de.. O şimdiki yaşımdan gençti ben onlu yaşlarda o ise otuzlu. Eski fotoğraflara bakınca hani çocukların bebeklik döneminde çekmişiz ve ilk iş aman ne kadar da büyümüş dediğimiz fotograflara bakınca, ben annem ve babamın ne kadar da genç olduklarına fark ediyorum. Benim bu yaşımda onlar çoktan torunlara geçmişler bile. Ne mutlu..
Torunların hayatımıza katıldığı dönem aralığı açılınca Annemin yolunu bekleyen küçükler ve büyüklerle beş torun, iki gelin bir damat üç evlat, ve tabii 55 yıllık bir hayat arkadaşı, kendi kardeşleri arkadaşları.. Hepsine haber veren, telefonlara bakan benim. Annemin telefonunu aldım elime Whatsapp grupları sağolsun yazdım mesajları gönderdim.. Annem ameliyatta iken ben bu odada göbeğimi koltuğun sırt kısmına dayalı öylesine manzaraya bakar beklerim sanki diye düşünmüştüm ama Allah razı olsun herkes heyecanla bekliyor. Fark ediyorum, O benim annem evet ama onlar için de bir anne, teyze, hala, büyükanne, yenge, arkadaş, kardeş, eş.. her biri için ayrı önemli ve anlamlı. Ne mutlu ona.
Yaklaşık 4 saat sonra ameliyattan çıkmış olduğu, ve en önemlisi de her şeyin yolunda olduğu haberi geliyor. Çok şükür.. Bu arada babam, abimler ve kardeşim ve eşi ve torunlar, teyzemler falan herkes hastanedeyiz zaten onlara telefonla haber vermeye gerek yok. Diğer herkese ya kişisel ya da grup üzerinden iyi haberi geçiyorum. Herkes bir süredir tuttuğu nefeslerini bırakıyor sanki, rahatlıyoruz. Tedavi sürecindeki önemli bir aşamayı geçtik çok şükür.
Bir akşam yoğun bakımda kalacakmış, biz de pılımızı pırtımızı toplayıp eve dönüyoruz.
Ertesi sabah annemle tekrar hastanede buluşuyoruz. Odamızın manzarası çok değişmese de aynı binada aynı katta aynı kanatta bir altı gün daha kalıyoruz. Bir kere oda değiştirsek de manzaramız çok da değişmiyor. Cephemiz ve tabii helikopter pisti ve karşıdaki iki bina aynen duruyor. Senin pencereden dışarı baktığın zamana, gündüz ve ya akşam oluşuna, gökteki güneşe ve aya göre değişen bir manzara aslında. Biraz da hayal katabiliriz hatta.. İşte bak gece dolunay zamanı imiş o da yardımcı olsun sana, karanlıkta görünmeyen yolları bayırları deniz saysan, tek tük geçen arabalarda boğazın vazgeçilmezi tekneler olsa, gündüz dağda gördüğün evlerin yanıp sönen ışıkları da Boğazda karşı kıyının evleri olsa..olur mu olur.. yeterki iste, hayal bu..
Annem bitmek bilmeyen dizilerinden izliyor gibi yapıyor, ama aslında bir yandan gelen telefonlarına, bir yandan da bekleyen mesajlarına yetişmeye çalışıyor yattığı yerden. Oldukça rutin bir hayat var hastanede, sabah 5 gibi kan tahlili için kan alımına geliyor hemşireler 6 gibi kahvaltı geliyor ve saat 7:30 dan itibaren de doktorun visiti var. Sonrasında pansumancı geliyor günde bir defa. Seyyarını yapmışlar, önünde arabası ile tüm katları geziyor bu pansumancı kişisi. Servise yatışlar çıkışlar da pansumancının geçişine endeksli. Biz çıkacaktık diyen hastaya pansumanınız yapılsında öyle diyorlar. Yani doktor hasta çıkabilir demiş olabilir ama en son pansumancı görmeden taburcu olmak diye bir şey yok. Annemin doktorumuzla pazarlığı sürüyor, yılbaşında evde olur muyum olurum değil mi şeklinde.. Doktorumuz oldukça sakin ve tum diğer kat sağlık personeli gibi güleryüzle bakarız diyor her seferinde.
Hastane odasında refakatçi gözüyle yaşam hastanın durumuna göre farklılık gösteriyor olmalı. Mesela benim pencereden dışarı bakacak zamanım oluyor, hele de hastamız kendi kendine hızlıca iyileşme sürecinde ilerlerken, refakatçi olarak sakince sürenin dolmasını bekliyorum. TV de dizileri izlemek yerine anılarımın içine düşüyorum. Çocukken yine böyle hastane cephelerine bakarak yaşadığımız evlerimiz olmuştu onları hatırlıyorum. Tabii evden sıcak huzurlu odandan ya da mutfağın balkonundan, babanın dizinde oturmuş karşı binadaki hastanenin odalarına bakıp sorular sormak bir çocuk için babasıyla sohbet sebebinden öteye gitmiyor. Baba, şu mavi ışıklı odada ne var : hangi odadan bahsediyorsun kızım sağda 3. katın en sonundaki odadan mı gibi sorularla evet hayır diyerekten yerini belirlediğimiz oda için babam her akşam bir başka isim uydururdu. Biz abimle ama dün o oda için başka bir şey söylemiştin diye tantana ederdik. Babam evimizin balkonunun bakmakta olduğu hastanede çalışırdı o zamanlar ve çocuk aklımızla bu durumda da her odayı bilmesi gerektiğini düşünürdük. Babam da bizi oyalamak ve gün boyu bizimle ilgilenen anneme yardımcı olabilmek adına saatlerce her bir odayı tek tek anlatırdı bize. Binaya dışardan bakmak ıle içinde olup, o odada gün saymak ayrı bir şeymiş.
Ben Cem Yılmaz ın refakatçi adlı skecindeki refakatçiye dönüşmeden çıkıyoruz hastaneden. Yılbaşına girerken evde olacağız. Yine herkeslere haber gidiyor.
30 Aralık 2023,de pansumancının da olurunu aldıktan sonra çıkıyoruz, yoldan ilaçlarını da alıyoruz ve evlerinin olduğu sokağa giriyoruz. Binanın önüne gelince park etmemi beklemiyor ve hemen evine çıkıyor. Biz babamla eşyaları eve taşırken Annemin yaptığı ilk iş dairenin denize bakan pencerelerine gidip perdelerini açmak oluyor. Çiçeklerine de dokunuyor ihmal etmiyor onları, babam annemin yokluğunda özenle bakmış sağolsun.
Aralık ayının son günlerine inat parlayan güneş sayesinde pırıl pırıl parlamakta olan Akdenizle karşılaşan deniz renkli gözleri bir başka canlanıyor sanki.. Özleşmişler..

PS: Eskilerden de bir yazı okumak isterseniz belki diye link ekliyorum , umarım onu da beğenirsiniz :
Arkamda kim var!
Amsterdamdayız Rijk müzesini geziyoruz..
Görevlinin biri yanımıza gelmiş, farkında bile değiliz. Bir şaşkınlık yaşıyoruz haliyle adam bizimle konuşunca ilk anda! Ama sonra adamın uyarısını dikkate alıp hemen kendimize çekidüzen veriyoruz. Peki bu görevli bize ne söylemiş olabilir sizce? “Ya tabi haklı adam, dedirten konu ne olabilir ?
Siz bu sorunun cevabını ararken ben de Adabı-muaşeret kurallarının ne gibi şartlarda oluştuğunu düşünmeden edemiyorum. Kural dediysem yazılı kurallardan bahsetmiyorum görgü kurallarından bahsediyorum.
Tüm seyahatlerimizde ve hatta evden herhangi bir sebeple çıkışımızda bile sırtımızda bir çanta olmasına alıştık. En azından birimizde bir çanta oluyor, içine su kabı, defter, kalem, inceli kalınlı ceketler gibi mevsimlik ekstralar ve tabi mevsimsiz laptop/bilgisayar alıyoruz. Bu sırt çantalarımız küçülmüyor asla! Müzede de öyleyiz tabi, sırtımızda çantalarımızla normal cüssemizin 1,5 katı olmuş durumdayız ve görevlinin bize yaptığı uyarı tamda bu konudan kaynaklanıyor:
..çantalarınızı sırtınızda değil önünüzde taşıyın böylece kapladığınız alan küçülsün ve başkaları da rahat edebilsin!
Ne kadar da haklı bir uyarı değil mi? Yanımızda taşımakta olduğumuz eşyaların biz fark etmeden başkalarına zarar verebilecek olduğunu hiç düşündünüz mü?
Açık alanda da olsa yolda yürürken normalde ortalama 150-180 santim 60-90 kg arası insanlar zaten omuz omuza yürümeye çalışıyoruz ama vücudumuzun bir uzvu olmayıp elimizde taşıdığımız şemsiye, sırtımızda çanta, ya da çekelediğimiz kabin boyu çantalar ile gereğinden fazla yer işgal etmekteyiz ve de çevremize zarar teşkil edebiliyoruz hiç düşündünüz mü?
Ya kapalı ortamlara ne demeli?
Uçakta koridorda oturduğunuz zamanları hatırlayın mesela. Bir arkadaşım koridora oturmamak için ne gerekirse yapıyor, ekstra para lazımsa onu da veriyor ve asla oturmuyor. Neden bu kadar kasıyor ki diye düşünürken kafama yediğim çantayı hatırlıyorum. Kocaman ve de ağır çantasını oturmakta olan masum yolcunun kafasına çaktığının farkında bile olmayan çanta sahibine ben ne desem boş.
Sonra şemsiyeler! Ben onları da sevmiyorum ve kullanmıyorum. Ingiltere’de yaşayıpda şemsiyesi olmayan bir bizim ev olmalı. Yağmur yağdığında ayrı yağmadığında ayrı riskleri var bence ne diyeyim. Sırt çantasına göre daha kontrollü olacaktır sahibi canım desek de uygulamada hiç de öyle olmuyor. Her ne kadar elindeyse de taşıyan kişi yine bi-haber verdiği rahatsızlıktan, o kendini kuru tutmayı başardığı için memnun halinden. Açık halinde iken şemsiyenin iskeletinin uçlarının yanından geçen kişilerin surat hizasında, yüzüne gözüne çakmış olabilme ihtimalini hiç düşünmüyor. Nişantaşı’nda zamanın modasına uyup perma yaptırdığım için normalden daha dalgalı olan saçlarıma takılan şemsiyeden saçımı kurtarana kadar adamla ayni yöne gitmek zorunda kalmıştım mesela! Evet travmam büyük bu konuda ne yapalım! Kapalı haliylede bir silah gibi çarpıp duruyor insanlara zaten, sahibi nereye koyacağını bilemiyor gibi taşıyor olunca. Hani baston olarak kullansa anlayacağım ama öyle de olmuyor. Belki de kalabalık ortamlarda şemsiye taşımak ve açmak yasak olmalı hani Singapur’da sakız çiğnemek yasak ya onun gibi işte. Acaba neden yasak olmuş ve de nasıl başarmışlar?
İlle de şemsiye taşıyacaksa şemsiyenin açılmış hali sadece taşıyanın kafasını ve omuzlarını korurken omuz dışına taşımayacak şekilde yapsalar, fanus gibi hani bu sıkıntıları da çözer. Ama şu bir gerçek ki şemsiyenin çevresine zararlı olduğu anlar kullanım halindeyken değilde daha çok kullanılma ihtimali yüzünden yanımıza alıp gün boyu atıl bir şekilde elimizde kapalı bir sopa olarak taşıdığımız anlar. Kullanılmadığında katlanıp çantaya girenler de var ama genelde insanlar şehiriçinde bile olsalar golf sahasında ya da plajda gibi kocaman şemsiyeler kullanır oldular.
Plaj şemsiyesi demişken aslında Türkçe’de kullandığımız şemsiye sözcüğünün kökü şems yani güneş ve şemsiye şemsten yani güneşten korunmak amaçlı araç anlamında. Tahmin ettiğiniz gibi aslında yağmura hasret bir coğrafyadan çıkma bir kelime, bu bilgi kulağımıza küpe olsun.
Hiç unutmuyorum, Arda yıllarca yağmurlu Ingiltere’de yaşadıktan sonra Dubai’nin deli güneşinin altında geniş bir şemsiyenin gölgesinde ilerleyen kadını gördüğünde ne alaka olmuştu ilk anda, hatta yağmurun olmadığı bu yerde neden şemsiyesi var ki diye sormuştu gülerek. Ama ihtiyacı belirleyince aracı icat edip, o ihtiyaca gore adını da koymakta olduğumuzu yaşayarak öğrenmiş oldu, ben de sayesinde düşünmüş oldum.
İçinde yaşadığımız coğrafya ve kültür kullandığımız eşyalara ismini vermekte peki ya davranışlarımıza etkisi nedir?
Müzedeki uyarıya geri donersek, Türkiye’de bir çok insan çantasını önünde taşır özellikle de kalabalık ve müze gibi kapalı yerlerde ama bunun nedeni asla ve asla başkalarına yardımcı olayım değildir. Amacı kendi güvenliği ve çantasının içindeki kişisel eşyaların emniyeti içindir çünkü evet çantasını kaptırması işten bile değildir o coğrafyada. Görgü kuralının güvenlik ihtiyacına karıştığı bir davranış şekli ama özünde her iki türlü de çevrenden haberdar olmayı içinde bulunduğun ortam farkında olmanı istiyor ve gerektiriyor.
Önüm arkam sağım solum sobe..

Çın Sabah
Dün gece sanırım gecenin bir vaktiydi artık yatayım dediğimde tam emin değilim ama gece yarısını geçeli çok da olmamıştı.
Birkaç gündür hastayım yatak döşek yatıracak türden değil ama uykunun kalitesini etkileyenlerden. Yatmadan önce bir de film seyretmiştim. Eskilerden bir film idi, Al Pacino ve Robert de Niro’nun oynadığı, adı Heat. Filmin bir sahnesinde biri büyük vurgunlar yapan müzmin bekar hırsız diğeri de onlar gibilerini yakalamaktan kendi evinde düzen kalmamış hatta üçüncü evliliğinde de zor donemden geçmekte olan hırslı dedektif oturup, kahve içip sohbet ettiler ne olacak bizim bu halimiz şeklinde. Klasik hırsız dedektif filmi gibi olsa da bu sahnesi ile pek insancıl pek bir sıcak geldi bana. Ama tabii filme adını veren sıcaklıktan bahsetmiyorum.
Film bitince güzelmiş hissi ile yatağa giderken bir de parasetamol aldım, kendimce rahat yatayım diyerekten ama son birkaç gündür aldığım için olsa gerek bir miktar kalp çarpıntısı yaptı. Çarpan kalp iyidir hala yaşıyorsun diye ikna ettim kendimi ve takılmadım ona ama uyuyamadım da. Döndüm durdum yatakta. Önce gözlerim kapalıydı ama, yok, bana mısın demedi. iPad‘deki daha önce indirdiğim kitaplardan okuyayım bari dedim ama pili bitmiş iyi mi! Benim de bitti diye düşünüyordum ama ben öyle isteyince kapatamadım kendimi tabii.
Hastasıyım bu bilgisayarların ve elektronik aletlerin! Takıldıkları yerde şöyle bir kapatıp açma ile sanki hiçbir şey olmamış, o takılmışlık hiç yaşanmamış gibi kaldıkları yerden devam edebilmelerine. Hekimlik dönemlerimde de en büyük şikayetim ya da mühendis eş ve dostlarıma anlatamadığım şey idi bu durum. Onlar uğraştıkları malzemede sıkıntı çıkınca kapatıp açıyorlardı ama insanı kapatıp açamıyorsun iste. Oysa o kadar iyi gelir ki öyle bir şansımız olsa. Bir yenilenme bir tazelenme için sadece uyku işe yarıyor diyorlar da öyle hadi git yat deyince yatılmıyor ki! Işte bak hala bekliyorum uykunun keyfi gelecek diye.
Makineler bizden öğreniyormuş ya, biz de onlardan öğrensek. Özellikle içinden çıkamadığımız durumlarda gözleri gelen aracın farlarına dikilmiş yol ortasında kalakalmış bir tavşan gibi duracağımıza 2 dakika kapatıp açıyorum gelirim birazdan diyebilsek. Gerçekten de bu 2 dakika yetse bu kendini toparlamaya..
Ben bunları düşünürken oldu mu sana yarı gece.. Dikkatinizi çekerim gecenin yarısı değil gecenin yarısı saat 12:00 olur ama gecenin yarısını çoktan geçmişiz ve gecenin bir vaktini aşalı da olmuş ve biz çın sabaha doğru ilerlemekdeyiz. Çın sabah deyimini de ayrıca çok sevdim hani o incin top oynuyor diye tanımladığımız saatlere denk geliyor. Hani iğne düşse sesini duyacakmışsın gibi olan, sokakların boş,binaların karanlık herkeslerin bilmem kaçıncı uykusunda olması gereken saatler.. yolculuklarda içinden ya da diyelim ki uçaktayım üzerinden de olur geçtiğim sokaklarda düşünürüm hep, neden herkes tam o saatte uyur diye!
Fransa’da bir köy var mesela ben hiç orayı gündüz görmedim son altı yılda her sene bir gece olacak şekilde altı gece o köyde kaldık ama kimseyi görmedik. Bir kale şato gibi yapısı var uzaktan ışıkları görülen ama biz otobanda kavşaktan çıkıpta köye varana kadar ışıklarını kapatıp çıkıyorlar. Öyleki sanırsın köyden de çıkıp gidiyorlar. Binalar iki katlı evlerden ve dış panjurları da kapatıp uyuyorlar. İnsan görmüyoruz kısmını abartmıyorum, kaldığımız otelde bile resepsiyon yok. Rezervasyon yaparken verilen şifreyle önce binaya sonra da odaya giriyoruz. En son gittiğimizde şifreyi yazarak bınaya gireceğimiz makinenin ekranında cıkan mesaj ile hazine avı gibi şifreli mesajı çözüp yan binadaki odanın anahtarını bulmuşluğumuz bile var. Bu otellerin en büyük özelliği temiz yatakları olması, mini mini bir odada hızlıca uyuyoruz, tek ihtiyacımız bu, o saatte zaten. Sabah olunca, yani gün dikimi bitmiş şafak sökerken denilecek saatlerde çıkıp gidiyoruz. Geenlde bu yolculugu Aralık ayı sonlarında yaptıgımız için de şafak sökme aşamasının cok baslangıcında yola koyulmus oluyoruz. Yanı diyeceğim hiç görmedim o köyün pencerelerinden içeriyi, perdelerini ve de insanlarını da.
İşte ben bunları düşünürken Basri uyanıyor, ve yürüyüşe çıkalım mı diyor, madem uyanmışsın.. Saate bakıyorum hani şu üzerinde rakamları olan saate, 6ya geliyor. Tan vakti ama mevsimlerden kış, aylardan Ocak olunca tan henüz ağarmamış, ağaramamış olmalı. Buz gibi havaya uygun bir şekilde giyinip dışarı çıkıyoruz, evin iç mekan ışıklarını kapatınca dış dünyanın karanlığı ile karşılaşmaya hazırız.
Ama hiç de öyle olmuyor, gecenin zifiri karanlığını delmekte olan, bir kocaman ay, dolunay bizi karşılıyor. Sabahın kör bir saatinden beri uyanık olan ruhuma apayrı bır mutluluk yaşatıyor bu dolunay ile karşılaşmamız. Benım ailemde mehtaplı geceler fotoğrafları paylaşımları olur hep, yanı farkederiz biz onu yıllardır. Hani o çok bilmişlerin ama bu seferki çok özelmiş ama diyenler olmadan da önce takip ederdik biz onu. Ama dolunayı akşam saatlerinde görsem bu kadar sevinmezdim sanki. olabilir mi böyle bir şey.
Karşılaştığımız an önemli diye düşünüyorum. Kapının arkasında zifiri karanlık beklerken yolumu ışıltılı neşeli bir şekilde aydınlatıyor olması beni mutlu eden sanırım. Biraz da kendimi suçlu hissettirdi hatta. Bana, ee ben aslında hep buradayım ki diyor. Sen güneşin ışığına enerjisine o kadar şartlandırıyorsun ki kendini beni farketmiyorsun demekte bana sanki.
İnsan ilişkilerinde de öyle olmuyor mu.
Karanlık anlarınızda da yanınızda kalan arkadaşlarımız değil mi aslında dayandığımız yaslandığımız.

Listen kadar konuş 🤷♀️
2023’e gireli oldu bir 6 ay, sosyal medyada gündemi taşıyan, kullanıcıyı takip eden tüm uygulamaların çalışanları için önemli bir döneme girmiş olmalıyız.
2022 sonundan hatırlarsanız nasıl listelerle tamamladık.
Her bir yanımızdan bu yıl neler yaptınız listeleri çıktı önümüze. Yılın o 365 gününün bilançosunu yaptırdı sosyal medya, en çok kiminle görüştün, en çok hangi müziği dinledin, hangi araca bindin şeklinde yıllık listeler.
Sonra hiç utanmadan arlanmadan paylaşsana hadi görsün herkes diye gaza getiriyor seni bir de.
Bütün bu verileri üzerimizde taşıdığımız elektronik aletlerden, girip çıktığımız digital sosyal ortamlardan topluyor. Digital ayak iziniz diye önümüze koyuyor sonra da. Benim bildiğim ama çoğunu kullanmadığım daha başka bir çok uygulama var, yürüdüğünü yediğini uyuduğunu ve hatta kadınsal döngünü takip eden.
Bana bu sene neler dinledin listesi yapmadi Spotify, nerelere kimlerle gitmişşsin sen bakayım dosyasını da FB yollamadı. Önce bir neden acaba dedim, öyle ya digital olarak kayıt yapmamışsan hiç yaşamamış olabilirsin!
Herkes gibi ben de bu geçtiğimiz bir sene içinde indim çıktım tepeleri huzur yaylasında yürürken ya da mutluluk heyecanı denizinde yüzerken. Dijital kayıt yapmadıysam da dijital teknolojiyi kendi amacıma kullandım bol bol. Heryere yetişmeye çalıştım sanki oturduğum yerden, yetiştim gibi hissettim.
Ama benim bu sene dinlediklerimi sadece ben dinledim, sanırım o yüzden öyle çok çalanlar dinlenenler listesine adlarını yazdıramadılar.
O yüzden de listemi ben yapayım dedim.
İlk önce yanıbaşımda herhangi bir teknolojik alete yapışık olmadan dinlediklerimden başlayacağım.
Sıranın başını kocam alıyor; son beş yıllık döneme göre iki başımıza geçirdiğimiz günler 2022 yazından itibaren giderek azaldı ama uzun uzun yürüyüşlerin, inişli çıkışlı tonlamalarının hararetine bir de havanın neminin ya da rüzgarının yönünün yarattığı basınç eklenmesinden etkilenerek yapılan uzun sohbetlerde genelde dinleme sürem konuşma süremden daha uzun.
Sonrasında büyüklerimi dinledim. 2021 Mayıs 2022 Temmuz arasında Türkiye’de yaşayınca yanıbaşımda olan annem, babam ve kayınvalidemi bol bol dinledim. Her birinin beklentisi, ihtiyacı, aldığı ve verdiği ayrı önemli olan bu sohbetlerde dinlediklerim konuştuklarımdan çok olsun isterdim, becerebildim mi bilmiyorum. Umarım onların hayal ettiği kaliteyi verebilmişimdir.
Yanıbaşımda olup da beni dinleyenler de vardı çok şükür ki bence bu çok daha önemli bir liste.
Ezgi ve Fulya var mesela, beni en çok dinleyenler listemizde baya baya yukarlarda, bu sene. Teker teker ya da üçümüz beraberken, Türkiyenin çeşitli köşelerinde, karda kışta, buz gibi soğukta ve deli sıcakta, susuyor olsan bile konuşmanın akışında olduğun o harika ortamlarda. Ben de dinledim onları, yani öyle olduğunu düşünüyorum. Eşit dağılım yapmışızdır umarım, hep onlar beni dinlememiştir değil mi? Ama öyle iyi geliyor ki insanı dinleyecek birinin olması.
Kocam dinledi beni, konuşma sıram gelince artık kendi istediklerimi dinletebildiğim aşamaya gelmişim bak bu benim için bir çeşit Nirvana.
Teknolojiden yararlanıp, yanıbaşımda gibi dinlediklerim sırasının birinciliğini paylaşıyorlar Arda ve Funda. İstanbul trafiği sağolsun belirledi uzunluğunu Funda ile günlük görüşmelerimizin, dedim ya teknoloji sağolsun hiç mi kesilmez😉
Oğlumu dinliyorum gözlerim kapalı, onu dinleme kısmı bu konuşmalarımızda daha bir keyifli, umut ve heyecan verici oluyor. Bak istese bu kaydı verebilirdi bana WhatsApp ya da Facetime. 2022 de en çok kiminle görüntülü arama yaptınız listesi. Gerçi liste uzun değil, ama her bir görüşme oldukça uzun, bilmiyorum listeler için süre mi yoksa sayı mı önemli.
Bu arada gerekli gereksiz yerli yersiz fotolarımız da olmuş tabii, FB da onları toparlayıp getirir dedim ama öyle sanal dünyada nefes alanların dosyalarından çok daha kısa olunca o da gelmedi.
Gidip gördüğüm, gezdiğim deneyimlediğim heryer her şey iyi ki yapmışım, varsın FB beni yeterli görmesin. 2021 ve 2022 yıllarının seyahatleri hep bir son dakika kararı, haydi hop rastgele şeklinde çıkılan yolculuklarla dolu. Yolun üstünde ya da yakınında bir eş dost akraba varsa direksiyonu o tarafa kırarak yapılan güzergah değişikliklerinden yararlanıp nerde akşam orada sabah gezilerinden oldu bu sene. Yoldan arayıp, geçiyorduk uğrayalım deyiverdiğimiz dost ziyaretlerinde dur FB için foto çekeyim demiyor insan, anı yaşıyor keyfine varıyor. Ne güzel insanlar biriktirmişim diye mutlanıyor.
Peki bu sene sıklıkla cevaplamak zorunda kaldığınız sorular listesi oluyor mu acaba?
Benim sadece bu son sene değil ama son iki senenin tartışmasız en çok maruz kaldığım ve içtenlikle sorulduğundan hiç şüphem olmasa da cevaplamakta artık yorulduğum sorusu eve dönmek nasıl? Bu iki senede evin neresi olduğunu tanımlamamız gerekti ama hala tam bir karar varamadık biz bu durumda nerden nereye gittiğimiz ya da döndüğümüz bir muamma. Ama ülke bağımsız herkesten gelen ortak soru, eve dönmek nasıl bir şey Mersindekiler de Twyford’dakiler de taşındığımız zaman aynı soruyu sordular biz de aynı şekilde cevapladık, şimdilik iyiyiz.
Sene sonlarının neler yaptınız listelerinden sonra en gıcık ikinci listesi de yeni yılda neler yapmak istersin listeleri. İlginç olanı FB ve Spotify bu sene için öngörü listesi yapmıyor, her şeyi senden bekliyor, malzemeyi alıyor senden sonra ortaya karışık bir yeni icat ile çıkıyor karşımıza.
Ben yeni yıldan bir şey bekleyerek girmiyorum, bakalım neler yaşayacağım şeklinde oluruna bırakıyorum sanırım. Benim dilek ve beklentilerim daha çok Hıdrellez akşamını bekliyor. Hatta Hıdrellezden bir kaç hafta sonra canım bir şey dilemek istese daha kaç defa uyuyacağız hıdrellez icin acaba diye hayıflanıyorum.

Susuyorsam elbet bir sebebi var
Ne konuşayım ki sizinle ben. Söylediklerinizi de anlamıyorum zaten güya aynı dili konuşuyormuşuz, hiç sanmıyorum. Kapıdan girişiniz, çıkışınız, oturuşunuz bile farklı geliyor bana artık sanki sizi tanıyamıyorum.
Siz sanıyorsunuz ki bu olsa olsa yaşlılıktan. Gülüyorum bunlara, bu varsayımlarınıza ama kızmıyorum. Kızamıyorum. Nereden bileceksiniz ki henüz bu yaşa, bu yaşanmışlığa gelmediniz. Biraz daha kalıp görmek isterim o hallerinizi de ama yoruldum, korkarım bekleyemeyeceğim.
Yaşımı soranlar oluyor sık sık, onlar ayrı bir eğlence benim için, ne yapacaksa yaşımı öğrenip! Hayal ettiğinden fazla söylemişsem ay çok genç gösteriyorsunuz diyorlar bir de utanmadan. Hatta kimileri yaşlanınca sizin gibi olsam keşke diyor ya, gülümsüyorum sadece. Ama hani derler ya sen gülümse kimine yalandan, kimine inattan, kimine sevgiyle diye işte benimkinin hangisi olduğunu da artık soran düşünsün bir zahmet.
Düşüpte kalçamı incitmeseydim zor çıkartırdınız siz beni evden, evimden. Hastaneye gidelim iyileşince geri geleceksin diye de söz vermiştiniz birde utanmadan. Neymiş kendi başıma yaşayamazmışım! Sanki gençler düşmüyor hiç. Anneannen düşüp bacağını kırdığında daha 31 yaşındaydı, altı ay hiç kıpırdamadan yatmıştı kadıncağız. O kadar kıpırdatmak istememiştiki doktoru, hastaneden eve sedyede değil kendi yatmakta olduğu yatağın üzerinde, tahtravandaki Kleopatra edasıyla taşınmıştı. Diyeceğim o ki, herkes düşebilir bunda bu kadar abartacak bir şey yoktu.
Düşmemin sebebi ve sonucu çok önemli değil artık. Bulunduğum bu yaşlılar evinden bir şikayetim yok, takılıyoruz işte. Zamanında seni ve kardeşlerini kreşe bırakırken bir gün sizinde tüm iyi niyetinizle beni yaşlılar kreşine bırakacağınızın farkındaydım tabii. Darılmadım gücenmedim merak etmeyin. Hem yediğim önümde yemediğim arkamda diyebilirim. Bilirsin yemek yapmayı hiç sevmedim, bana kalsa peynirli makarna gayet lezzetli bir yemek ve her gün yenilebilir. Babanın doğaçlama yemekleri, çorbaları, salataları ne lezzetli olurdu di mi. Neyse işte bana yemek yapanı bulmuşum neden bunu yaptın dermiyim hiç, afiyetle yerim.
Ama farkındayım kafana takıyorsun bu sizlerle konuşmayışımı ve sebebini de hep yaşlılığa bağlıyorsunuz. İşin aslını bir kere anlatmaya çalışacağım, aç kulağını da iyi dinle, tekrarı yok bunun.
Eskiden, daha gençken diyelim, bir şeyler anlatmaya izah etmeye, her birinizle ayrı paylaşmaya çalışırdım ama şimdi siz o kadar uzaklaştınız ki benden. Yok yok duygusal anlamda değil hele mesafeler anlamında hiç değil. Hem ben alışkınım mektuplarla, mesajlarla, telefonlarla yaşamaya. Zaten ilk çekip giden de ben değil miydim yollara gurbetlere. Ama neler neler toplamıştım benimle o ilk gidişlerimde, diyar diyar gezdirdiklerim öğrencilikten çeyizimden, annelik günlerimden, can dostlarımdan, yok olup giden arkadaşlarımdan kalan özel ve anlamlı eşyalar derken konteynırlar dolusu taşınmalar yaşadım. Sizlere de yaşattım tabii. Beni takip etmeye çalışan eş dost, hani bir yarışma yapılsa mesela, ee şimdi nerede yaşıyorsunuz sorusuna en çok maruz kalan kişi yarışması, ben birinci olurdum herhalde. Herkes ama yaşlısı genci ülke bağımsız herkes mi sorar kardeşim eve dönmek nasıl evinize yerleştiniz mi diye. Yabancıların bir sorusu daha var bak o da gayet iyidir, sen de bilirsin. Son kararın mı tarzında bir sorudur ama yani benim son kararım olabilir mi. Özellikle de bir yere yerleşme konusunda.
Ayrıca eve dönmek dedikleri nedir, neyi kast etmektedirler, hiç düşündün mü? Diyelim ki sen eve döndün, peki döndüğün ev bıraktığın ev midir? Bak ben bunu tee on bir yaşındayken öğrenmiştim, o evler asla aynı değildir. Sana anlatmış mıydım, 11 yaşında iken yatılı okula gidince ben, benim yatağımı dayına, benden yedi yaş küçük olan kardeşime vermişler annemler. Bir de hiç üşenmeyip çocuğun kenarlarında düşmesin diye parmaklıkları olan pek sevimli karyolasını da kırıp atmışlar. Bizimki de mecburen benim yatağa geçmiş tabii. Neyse aradan iki hafta kadar süre geçip de okuldan ailemi ziyarete diye geldiğimde kapıda beni görünce nasıl paniklemişti yavrucuk, eyvah yatağın sahibi geldi, bana ne olacak şimdi korkusuyla erkenden yatmıştı. Ancak ertesi sabah oturma odasındaki somyede yatıyor bulunca benim yanıma gelmişti. Düşünsene evdeki saltanatımın yıkılması için 15 gün yetmiş aradan 20 küsur yıl geçtikten sonra hangi ülke hangi eve geri dönüş olur ki. Sanki zaman yerinde mi duruyor da seni bekleyecek millet.
Önemli olan yaşadıkların, mutlu muydun gittiğin yerde, giderkenki heyecanın sana yardımcı oldu mu?
Diyorsun ya ben de taşındım anne ne var bunda diye. Ama kabul etmelisin ki sizinkisi ile bizimkisi aynı değildi ki kuzum. Bizim zamanımızdaki taşınmalarda o kamyon yüklendi mi, geride bıraktıklarınla bir daha görüşmeyeceğinin o korkunç yalnızlığı, üzüntüsü, yıkımı vardı. O gün o anda biten yok olmaya mahkum arkadaşlıklar vardı. Koca bir yaz boyunca kendini avuttuğun, okullar açılsın ilk iş aşkımı itiraf edeceğim ve biliyorum oda beni seviyor inancı ile dönülen sınıflarda onu bulamamaktı hayal kırıklığı denen şey. Eskileri atıp yenilere yer açmaktı belki de bilemiyorum.
Bu iyi bir şey miydi ya da hangisi güzeldi.
İçinde bulunduğum yaş sayesinde sizinle yeni jenerasyon taşınmalardan da yaptım tabii. Ayrılsanız da mekandan sanal ortamlarda her daim iletişim halinde olmakla gurbete gitmiş sayılıyor mu insan acaba. Bunlardan da yaptım, hiçbir şeyden eksik kalmadım yani. Sokaklararası, mahalle içinde, şehirler arası,ülkeler arası derken sonuçta işte dönüp dolaşıp şu küçük odaya gireceğimi de biliyordum. Hepi topu iki bavuldan fazla eşyaya izin vermeyeceklerini de neyseki çok çok daha önce öğrenmiştim. Belkide o yüzdendi her bir taşınmada daha da küçük eve doğru gitmelerim. Eşyanın sahibi yanında olmayınca o eşya taşıyana yük olurmuş diye okumuştum ondan mıydı acaba bu yükümü hafifletme çabalarım. Yoksa o nehir gezisinde hani sen daha küçüktün Saint Petersburg‘dan Moskova’ya giden nehir gemisindeki turda, o zamanlar benim için bile yaşlı sayılabilecek kadınların kulak misafiri olduğumuz konuşmasından mı etkilenmiştim. Arkadaşına dünyadan bezmiş bir halde anlatıyordu kısa saçlı tıknazca olanı, artık fotoğraf çektirmiyormuşmuş çünkü kendisi ölüp gidince çocukları gelinleri öff ne bu böyle her yerden bir fotoğraf demesinlermişmiş. Ne garip gelmişti bu düşünce şekli bana o zaman ama fark etmeden basılan fotoğraflarımın sayısı da giderek azalmış, aman canım teknolojik olarak saklamalara geçtim ben derken de her bir telefon değişiminde silivermiştim bir kısmını.
Neyse ne diyordum sizinle konuşmama sebebim benim konuşma yeteneğimi kaybetmem ya da o pek meşhur yaşlılık hastalıklarından falan değil sadece evet sadece size hiç bir şey anlatmak istemiyor olmam. Bu kadar basit.
Size o kadar uzak ki benim anlatabileceklerim, eski zaman masalları gibi gelecektir kulağa.
Oysa sen gidince ve hatta diğer ziyaretciler de yokken, özellikle de hemşireler odalarına çekilince görmelisin bizi. Aynı dönem çocukları nasıl ortak dil bulursa öyle anlaşıyoruz biz kendi aramızda. Akşam geç saatlerde odalardan birinde toplaşıyoruz, her gece bir başka oda olmasına özen gösteriyoruz. Gençliğimizde yaptığımız ev ziyaretleri gibi oluyor bir bakıma. Arada kapı önünde ayrılamadığımız bile oluyor inanmazsın. Bir muhabbet bir muhabbet dönüyor ki hani sabahlar olmasın durumu. Tabii sonra da sabah uyanamıyoruz ama hemşireler verdikleri ilaçlardan sanıyorlar, tam bir komedi yani.
İşte bu grup olarak aramızda hani imzalanmamış ama severek yapılan türden karar verdiğimiz anlaşma gereği sizinle artık zaman harcamayacağız. Size bizim bildiklerimizi hatıralarımızı anlatmakla zaman kaybetmeyeceğiz çünkü sizin hızlı dünyanızda bize yer yok. Aslında kendinizle öyle meşgulsünüz ki hayatınızda kimseye yer yok. Çok da kızamıyorum bu durumunuza. Kendime de pay çıkartıyorum. Sonuçta kardeşlerinle sen bir yandan çalışıp bir yandan ev işi, aile büyükleri falan derken koşturmaca içinde olan bir anne baba tarafından büyütüldünüz. Kanınız bize nazaran daha hızlı akıyor.Daha da ürkütücü olanı torunlarım sizden de hızlı. Hatta aynı anda birkaç şeyi yapabilen, izleyebilen bir jenerasyon şimdikiler oysa bizim zamanımızda yürürken sakız çiğnemek bir marifet sayılırdı.
Sizlerle ve hemşirelerle konuşmayacağız anlaşması sadece ve sadece özel günlerde askıya alınıyor. O da bildiğin anlamda bayram seyran özelinden değil bak yanlış anlaşılma olmasın. Her ayın üçüncü Perşembesi ziyarete gelen kütüphaneciye dayanamıyoruz bir tek ona anlatıyoruz, her bir kafadan ses çıkarcasına sohbetler ediyoruz görmelisin. Şİmdi doğruya doğru bize ne soracağını ağzımızdan nasıl laf alacağını öyle iyi biliyor ki, direnmek mümkün değil. Merak ediyorsun değil mi nesi var onun diye. Kıskanma hiç. Hem neden şaşırıyorsun anlamıyorum, kitapları ayrı severim kütüphanecileri ayrı sayarım bilirsin. Özenerek topladığı itinayla kutulara yerleştirdiği onca alet edevat malzeme her birinin ayrı anısı var bizim için. Mesela geçen gün getirdiği kutudan çıkan Walkman ve karışık kasedin yarattığı heyecanı ya da sökülen çoraplarını onarırken kullandığım kapı tokmağına benzeyen yumurtamsı aleti yıllar sonra yeniden gördüğümdeki mutluluğumu da anlayamazsın.
Diyorum ya benim konuşmak istediklerimi sen dinlemek istemiyorsun. En başta ilgin, ilgin olsa zamanın yok. Çorap söküğü tamiri de neymiş akşam sipariş edip sabah teslim aldığın yenisi varken.
Yani canım oğlum ben hafızamı ya da konuşma yeteneğimi falan kaybetmedim. O çok ünlü hastalıklardan da yok bende tasalanma. Benimkisi söyleyecek bir şeyi olmayan kişinin içine düştüğü kaliteli yalnızlık durumu ya da anlatacaklarımı dinleyecek olmadığı için anlatmamayı tercih etme durumu.
Ama aklında olsun duymayı dinlemeyi çok istersen o kütüphaneci kadının geldiği güne denk getir ziyaretini, bir de o zaman gör beni.

-
Arşivler
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
- Ekim 2022 (1)
- Eylül 2022 (2)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS
