Boomerang
Uzun bir aradan sonra Londra’da metrodayım. Burada metroya metro denmiyor aslında, tüp anlamına gelen Tube kelimesi kullanılıyor ya neyse konumuz bu değil dağılmayalım.
Metro sisteminin hatlarının olduğu postere takıldı gözüm, nasılda birbirlerine bir şekilde en az bir yerde dokunup şehrin çeşitli bölgelerini birbirlerine bağladıklarını düşündüm. Hemen her istasyonda bu durakta inerseniz aktarma yapabileceğiniz diğer hatlar bunlardır anonsu yapılıyor. Bu durum sadece Londra için geçerli değil tabii, bütün dünyada ulaşım sistemlerinde bu tarz bağlantı noktaları vardır, yani diyeceksiniz ki nerden bu ilgi. Ama işte düşüncelerin ne üzerine takılıp nereye sıçrayacağının bir kontrolu olmayabiliyor.
Piccadilly hattındayız şu anda ve Hammersmith&City ve ya Circle hatlarından birini geçmemiz gerekiyor, iki yerde kesişiyor bu iki hat, inip diğerine binebilmen için sana iki defa şans vermiş. Hani dalıp da ilk durakta inemez durağı kaçırırsan ki gayet mümkün, panik yapmaya gerek yok, bir kac durak sonra bir başka kesişim noktası daha olacak nasılsa.
Burada da aklıma şu ünlü film geliyor, Sliding Doors , Gywneth Pathrow ve John Hannah oynamışlardı hani. Orada da hayatta saliseler ile kaçırdığımız ve ya yakaladığımız trenlerin başımıza getirdiklerinden bahseder, hatırlarsanız.
Film ile metro hatlarının bende yarattığı bağlantı da işte trenlerin kendi güzergahlarında giderken birbirleri ile iletişim haline geldikleri o en az iki kere kesiştikleri noktalar. Filmde de kaderinde varsa o kişi elbet bir şekilde hayatına girecektir tarzı dramatik mi romantik mi yoksa kaderci mi desek bir mesaj var.
Ben bu filmi çok severim, ilk fırsatta yeniden izlemeli diye kendime not alıyor ve bir yandan da 50 yıllık hayatımın çeşitli dönemlerinde tanışıp, kaynaştığım sonra bir şekilde koptuğum bir çok kişinin dönüp dolaşıp yeniden hayatıma girmesi sadece kader olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum.
Hani var ya bırak gitsin dönerse senindir yaklaşımı.
Ya da?
Ya da uzaklara gidip gidip bir dolaşıp geri dönen ben miyim? Boomerang misali..
Anı yaşayalım derken an geçiyor olabilir
10 sene kadar önceydi sanırım, İngiltere’de oturduğumuz Reading Berkshire bölgesinde basketbol oynayan hele de Arda’nın yaşında kimse yok, genelde oyuncular 7. Sınıfa geçince bu sporla tanışan, orijinalde hepsi futbolcu olan çocuklardan oluşuyor basketbol takımımız. Under12 grubu olarak 8 kişilik takım çıkarabilirsek mutluyuz.
Az sayıdaki oyuncularımızın beceri durumu ise felaket ile harika arasında değişiyor ama azimliyiz, istekliyiz.
Bir tanesi var ki dillere destan. Enerji içeceği icerek maçlara çıkmasından mıydı, futbol sahalarından sonra basketbol sahası küçük mü gelirdi bilmiyorum ama maç boyunca iki pota arasında pek bir hızlı gider gelirdi. Durduğu anlar sayıca az ama süre olarak uzun olurdu o ayrı. Her basket attığında öyle bir sevinirdi ki sanırsın ünlü futbolcu 90. dakikada takımına kupayı kazandıran golünü atıyor, kollar havada seyirciye doğru koşar ve tezahürat beklerdi. Oysa basketbolda basket atıldıktan sonra oyun durmaz bilirsiniz, topu alan karşı takım daha bizimkiler ne olduğunu anlamadan karşılığını verirdi. Bizim bu heyecanlı oyuncumuz başarısını kutlamayı ancak maç sonunda yapması gerektiğini öğrenmek yerine futbola dönmeyi tercih etti.
Bir süredir hayatın NBA basket maçı hızında geçtiği bir dönemde ben attığı gole dakikalarca sevinen futbolcu gibi takılıyorum yaşadığım her ana, iyi veya kötü ne ise bir laf, bir olay seçiyor beynim ve düşün düşün takılı kalıyorum,hayat denilen maç devam ederken.
Maça dönmek mi yoksa anı yaşamak mı? Siz ne dersiniz?
Cam rende
Gurbet ellerde insan vatana özgü, o varlığından haberi bile olmadığı alışkanlıklarını özlemlerini gidermek, yeni geldiği bu ülkede en iyisinden ağız tadına uyanları ve hatta en güzelinden kendine benzeyen birilerini bulmak amacıyla çeşitli yöntemlere başvuruyor.
Teknolojinin bu kadar ilerlemediği zamanlarda nasıl oluyormuş bu iş bilemiyorum ama ben 20 yıllık gurbet yaşantımda yahoogruplardan çok yararlandım. İki ayrı ülkede bu amaçla kurulmuş üç ayrı grubun üyesiyim ve elimden geldiğince ben de katkıda bulunmaya çalışıyorum. Her biri bulunduğu coğrafyaya özgü sorular ve tabii çözümler barındırıyor. En keyiflisi sadece kadınlardan oluşan Dubai’deki yahoogrubu.
Grubun üye sayısı kaç oldu bilemiyorum, ama yıllardır konular ihtiyaçlar hemen hiç değişmiyor, dünün ülkeye yeni gelmiş aklında yığınla sorusu ile taze üyesi iki aya kalmaz kendi tavsiye verecek kıvama geliyor ve en önemlisi desteğini esirgemiyor.
Dedim ya sorular ihtiyaçlar genelde aynı, gurbetçi insan ne sorar:
“Bulgur var mı burada?”
“Beyaz peyniri nerde bulurum?”
“Markete Sucuk/ Biber dolma/Yesil erik gelmiş haberiniz var mı?”
“Digiturk anteni taktıracağım da antenci bildiğiniz var mı?
“Bebeğime evimde bakacak yardımcı aranıyor ” gibi ortak sorular ve sorunlar.
Ama bir tanesi var ki ben cok seviyorum.
” Cam rende nerden bulabilirim?”
Yıllardır ara ara çıkar! Önceleri anlamıyordum yahu bu cam rende neden bu kadar önemli diye. Benim oğlumun cam rendesi olmuş muydu hatırlamıyorum mesela!
Gerçi o zamanlar İstanbul’daydık muhtemelen bi sorun olmadan mutfağımıza girmiş ve süresi dolunca çıkmış olmalı.
Ama artık seviyorum, hatta zaman zaman merak ediyorum acaba soruldu da ben mi kaçırdım diye.
Bana günlerin yılların geçtiğini söylüyor. Hayatının önemli bir dönemini kapatmış bir minik bebek daha olduğunu söylüyor.
Annesinin yaşadığı “artık büyüdü bebeğim” duygusunu aynen hissediyorum.
Her anı çok keyifli ve değerli bu zıpırların, kıymetini bilmek lazım.
P.S I: Üzgünüm ama cam rende nerden bulunur bilmiyorum:(
P.S II: Bu yazı ilk olarak 2008 yılında Sultansofdubai yahoo grubuna gönderilmiştir. Yazıyı buraya almış olduğum şu günlerde artık Facebook üzerindeki gruplarda yapılıyor bu yardımlaşmalar,tanışmalar ve yeni organizasyonlar. Ben ise yeni ilişkiler ile ilerlerken o ilk gözağrım Sultanlar sayesinde kazandıklarımdan vazgeçmek istemiyorum.

Yetişkin olmak dedikleri
Dün, 19/12/2020, öğlen saatlerinde aradın, ve ben telefonu annecim nasılsın, arayamadık seni bu saate kadar değil mi? diyerek açtım. Kendimce seni rahatsız etmek istemedik çünkü aylar sonra sevdiğine kavuşmuştun bizi mi düşünecektin ki diye de savunmam vardı aklımdan geçmekte olan.
Ama sen dedin ki anne, ayrıldık biz Beth ile, ben onlarda kalamayacağım diye evlerinden çıktım şimdi..
Biz Hollanda’da Poeldijk adlı bir yere gelmiştik tamda. Hava kötüydü, yağmur soğuk hiç bilmediğimiz bir kasabada bir adres bulmaya çalışıyorduk ama sen İngiltere’de iyiydin, mutluydun..yani iyi olmalıydın, mutlu olmalıydın.. ben bu telefonu istemiyordum, beklemiyordum
..hayat ne garip hersey yolunda diye düşündüğüm bir anda parçalar elinde kalabiliyor.
..dün ilk akşam saatlerinde .. arkadaşlarımla beraberim dedin, geceyi nerede geçireceğini bilemiyordun. Ümitliydin arkadaşlarından, sana kalacak yer mi yoktu Allahaşkına.
..dün akşam geç saatlerde.. arkadaşlarımlayım anne dedin, bana iyi geliyorlar, kafamı dağıtıyorlar dedin. Arkadaşların istediler ki onlarda kalasın, ne mutlu sana ama gel gör ki aileleri alamadı seni. Bu pis mikrop belasına.
..dün saat 23:00 seni oteline bıraktılar, canları sağolsun, Allah ne muradları versin diyeceğim o güzel kalpli arkadaşların.
20/12/2020, Pazar gününün ilk dakikaları geç saatlerde Oteldeyim dedin. O saate kadar 4 can arkadaşınla beraber görüşebileceğin kadar arkadaşının kapısını çalıp, vedalaşmışsın otele gelmeden önce. Telefonu kapatırken sen gelmezsen ben gelirim dedim diye .. bana yetişkinmişim gibi davran anne artık, eve gelmeyeceğim! dedin. Sabah olsun, ikna ederim ben diyerek yattım uyumaya çalıştım.
09:30 sabah oteldeydin, gel dedik gelmem dedin. Kampüse döneceğim dedin. İkna edemedik seni.
—
13:14 Londra’ya trendeyim.. dedin
12:52 Twyford’da istasyondayım.. dedin
11:32 Otelden Kit alacak geliyor.. dedin
Yanında olamadığım için çok çok üzgünüm, benim üzüntüm seninkinden fazla olayı değil bu. Bu başka, bu senin üzülmene benim çaresizliğimin üzüntüsü
..çocukken bize kızdığın anlar olurdu, dengeli bir hayatınız var oysa basketbolcular için hayat hep zor imis diye
Gençliğinin bu en değişen döneminde aile olarak yaptığımız değişikliklerin sana olan direk etkilerinden şikayetçisin , haklısın. Bunun böyle olmasını hiç istemezdim. Bu ayrılığı yaşadığın gün evine dönebilmiş olmalıydın, sevdiğini görmenin heyecanı ile yükseklerde iken, içine bırakıldığın boşlukta yumuşak bir düşüş olmalıydı.
..savunamadığım yerden vuruyorsun ama zaten savunma istemiyorsun ki sen, ben neden bunu anlamıyorum.
..sana dün geceyi yanlız geçirttiren kişi ve sebeplere, ki bunlardan birisi ben olsam da isyan ediyorum.
Ama nereye kadar?
Dünden beri seni ezen ve bir sure daha ezecek olan bu kayanın altından kalkacaksın biliyorum, güçlenmiş olarak cıkacaksın bundan da eminim ama işte o ana kadar sana nasıl yardım edebilirim bilemiyorum.
Ama ne istersen, sen nasil istersen öyle yapacağım. Yeter ki sen iyi ol, iyi hisset.
14:27 Mesaj attin Kings Cross’dayım diye. 25 dakika vardı tren için. Beklerken biraz geyik yaptık, havadan sudan yazıştık. Dünkü bisiklet maceramdan bahsettim sana, dikkatini dağıtmak mıydı yazma sebebim bilmiyorum ama ilgini çekmeyi başardım.
Hani ben herşeyin bir iyi yanı vardır canım, bir iyi sebebi vardır derim ya, bunda henüz iyi yani bulamadım:( Dua ediyorum ki bunda da bir iyi sonuc olsun.
Sabahın kör saatlerinden beri seni bana getirebilecek olan yolların hepsi teker teker kapanıyor, bu mikrop yüzünden seyahatlerin hareketliliğin bu kadar kısıtlanmış olmasının bize ne yararı var diye isyan ediyorum. diyorum ki bu senin istediğin mi acaba, yani ben annen olarak hep korumacı yaklaştım sana acaba bu sefer artık senin kendi başına kalman ve çözümlerini kendin bulman gerekiyor da bana anlatabilmek için bu evren bana kendince en zararsiz, bir de utanmadan acıtmayacak diye iddia ederek bu iğneleri beynime kalbime batırıyor olabilir mi?
16:30 Trendesin, yine.. az kalmış Loughborough için. Sonrası için yemeklerini planlamaya başlamışsın bahsettin biraz. Daha iyiyim dedin. Nasılda içime su serpildi.
Sana söylediğim gibi sen nasıl yaşamak istiyorsan bu dönemi, sen nasıl istiyorsan öyle destek vereceğim sana.
..ve sen yine o apartmanı çınlatan kahkahalarından atacaksın çok yakında..
17:30 Loughborough Üniversitesi Faraday Hall.. 48 saat sonra yeniden odandasın. Hoşgeldin.
13 yıl önce Twyford’a ilk defa adım attığın güne denk gelmiş olması bir acı tesadüf gibi dursa da Twyford’dan ayrıldığın bugün yeni kuracağın hayatına uğur ve şans getirsin canım oğlum.

Yağmurdan kaçmadan
Başlıktaki resim sanatçı Gürbüz Doğan Ekşioğlu nun bir çalışmasıdır, bu yazımda paylaşmadan önce kendisinden izin aldım.
Şemsiye kullanmaktan nefret ederim, yıllarca İngiltere’de yaşayıp da şemsiye kullanmayan bir ben varım sanırım. Şemsiye ki aslında şems kelimesinden türemiş ve güneşten korunmak amaçlı bir araçtan bahsediyorsak da genelde yağmurdan korunma amaçlı kullanılıyor. Arda mesela Dubai’de şemsiyesi ile yürüyen birini gördüğünde çok şaşırmıştı. Kullanım amacı güneş veya yağmurdan korunmak olsun elinde şemsiyesi ile yürüyenlerin kendilerini kuru tutmak adına kendi cüsselerinden daha fazla yer kaplayarak yürümelerini sevmiyorum. Bu davranışın kendilerinden başkasına bir yararı olmadığı için de bencillik gibi geliyor. Şemsiyeyi bulan adam eminim ki kullanıcının çevresindeki insanlar için bir tehlike oluşturacağını düşünmemiştir. Tıpkı plastik poşetleri bulan adamın bu poşetlerin günün birinde dünyanın başına bela olacağını bilememesi gibi.
Üstelik şemsiyeyi kullanırken ayrı kapalı halde taşırken ayrı bencillik var. Bir düşünün başkasının elindeki şemsiyeden korunmak için kaç defa eğilmiş, kafanızı sağa sola son anda çevirmişsinizdir.
İngiltere’de yaşadığımız dönemde sağanak yağmur altında çıkıp arabamı yıkamış biri olarak yağan yağmurdan şikayet etmekten ve ya ondan kaçmaktansa onunla nasıl yaşarım diye bakmaya çalışmak işime geldi sanırım. Öyle ya hadi yağmasın bakalım, nasıl da sapsarı kalmıştı yeşilin her tonuna sahip parklar bahçeler iki sene önce.
Herşeyin fazlası zarar tabii, benim de günlerce durmayan yağmurdan bunaldığım, tarladaki ekine ne oldu acaba diye tasalandığım, bu nehirler taşacak mı diye telaşlandığım oldu. Hatta bahçemdeki güller yeter bir dur artık diye boyunlarını büktüğünde kaçamadıkları için onlar adına üzüldüm ama yine de yağmur altında şemsiye kullanmamak için elimden geleni yaptım. Deneyin sizde bulacaksınız bir yol.


Sen gidersin de ben durur muyum?
Korkarım benim bir inat tarafım var.
Sen gidersin de ben gidemez miyim diyen. Sen nasıl benden once evlenirsin deyip de evlenmişliğim bile var o denli yani. Çok şükür pişmanlığım olmadı bu kararlarımdan.
Sanırım ben geride kalmayi sevmiyorum. Yani gidenin ardından bakıp, gidenin boşluğunu doldurma çabalarını falan korkarım hemen hiç yaşamadım. Bir kere evet sadece bir kere olmuştu, bir arkadaşım taşınıp gitmişti bir başka ülkeye ve aslında hepi topu 6 aylık bir dönemdi sanırım ama beni çok etkilemişti. İlk o zaman hissetmiştim nasıl bir şey olduğunu, ondan beri de giden olmayı tercih etmeye devam etmişim.
Bizim planlar devletlerin 5 yıllık kalkınma planları gibi aslında. Hani politikaya soyunsak desek ki bu koltuğa talibiz, oylarını bize vermekten hiç çekinmeyecek insanlar nasılsa 5 yılın sonunda kesin kalkar gideriz, çakılı kalmayız o koltukta o derece.
5 yıl önce ikinci Dubai serüveninden ikinci Twyford dönemine gelirken planlarım Arda A level sınavlarını bitirip de üniversiteye gidene kadar yerimizden kıpırdamayacağız, şeklinde idi. Çok şükür ki başardım da, gerçi ara ara zorlandım kabul etmeliyim. Bu 2020 yılı belirsizlikleri bu konuda ne derece destek ne derece köstek oldu bilinmez, ümit ediyorum ki geriye dönüp baktığımda en az zararla çıkmışız diyebileyim.
Bu beş yıllık süreç sonunda taşınırız biz gideriz diyorduk aslında, yani oğlan üniversiteye gider sonra kimse bizi tutamaz diyorduk da nereye gidecektik. Basri’nin Londra’da yani büyük şehir ve hatta şehir merkezinde yaşamak istediğini ve her fırsatta soluğu Londra’da aldığını bizi tanıyan herkes bilir. Hatta son bir senedir arkadaşlar arasında sık sık, ee Arda üniversiteye gidecek, siz Londra’ya mı taşınacaksınız konuşmaları oluyordu. Yani bu eşyalar toplanacak bir kamyona yüklenecek ve de yola çıkılacaktı, o kesindi de kervan yükü nereye indirecekti sorusunun bile az çok tahmini hedefi vardi. O kadar ki, son bir aydir, eh bize müsaade biz gidiyoruz diye konuştuğumuz kimse nerden çıktı şimdi bu gidiş demedi, gayet bizden beklenen idi bu hareketlenme hali.
Önümüzdeki hafta Pazartesi günü Ardamı yeni kasabasına, okuluna yerleştireceğim. Allahım ona yardımcı olsun, iyi niyetli insanlarla karşılaştırsın hep.
Sonra.. Sonrasında kendime İngilizce ismi ile empty nest-boş yuva sendromunu yaşamaya fırsat vermeden, hemen ertesi günü yuvayı yüklenip gidiyorum. Hani yazımın en başında dediğim sen gidersin de ben gidemez miyim durumu da bu. Arda’nın gidişine nispet yapar gibi oluyor sanki. Gerçekten öyle olabilir mi ki? Bilemiyorum 🤷♀️
Bildiğim artık yeni yerlere uçma zamanı. Yeni yerler, yeni iklimler, yeni insanlar tanımaya doğru uçmak zamanı. Yıllar önce ilk sayılacak taşınmam diyebilirim, o dönemde çalıştığım kliniğin sahibi dişhekimi abimiz bana, daha dün bir bugün iki evlenip de o eve yerleşeli ne kadar oldu nereye taşınıyorsunuz yahu, siz ev tutmak yerine bir karavan alsaymışsınız demişti de gülüp geçmiştik. Üstünden 24 senede 3 ülke,3 şehir ve 15 taşınma geçmiş, acaba şu karavanı alma zamanı geldi mi ki?
Efendim.. kervanın konacağı yer mi? O belli oldu artık canım
İngiltere ile Türkiye arasında olsun dedik, sevenlerimiz sevdiklerimiz vize ile daha az uğraşır da bize daha çok gelirler belki diye de ümit ve dua ettik ve Amsterdam’a taşınmaya niyet ettik. Gazamız mübarek olsun. Yeni hayatımız güzelliklerle, yeni evimiz sevdiklerimizle dolsun.
Bu benden önce evlenemezsin vakasının hikayesini de ayrıca anlatırım, yıldönümüne de az kaldı zaten.
*Camels and shadows by George Steinmetz
Bir tutam lavanta kokusu
Bu sabah bir süredir beni çağırmakta olan ve tam da iyi hadi geleyim madem dediğim günden beri yani tam bir haftadır yağmur altında kafayı dik tutmaya çalışan bahçeme el atayım dedim. Bahçem aslında kullanıma oldukça elverişli bir boyutta. İşinin ehli birisinin ellerinde harikalar diyari olacak büyüklükte ve de bence gayette verimli toprağı olan bir bahçecik. Evin önünde sabah güneşini alan kare bir alan var, arkasında da öğleden sonra güneşi ile kavrulmak için ideal pozisyonda güneye bakan ve sağolsun bizden öncekiler tarafından ekilmiş 3 ağaç sayesinde gölgesi de olan daha ince uzun bir alan. Ben bu alanlarda kendi çapımda oynuyorum, ondeki çimi sağlıklı ve devamlı yeşil tutmayı başaramadığımı anlamam iki yıl sürdü mesela.
Arka bahçede bir de sebze ekebileceğimiz hafif yükseltilmiş üçgen bir alan var ve ben ilk heves buraya çiçek ekmiştim mesela. Yani adamlar sebze için yükseltilmiş alan yapmış ben çiçek ekiyorum 🙈 Ektim ama bir süre sonra bir problem çıktı. Sadece bu alana ektiğim çiçeklerinn yapraklarını yiyen bir yaratık var ve ben bunu bulamıyorum . Neyse Allah razı olsun internet, Facebook var da hemen köyümüzün yeşil parmaklarına sordum, ve dediler ki onlar tabii ki de solucanlar. Nasil yani oldum ve tavsiyelerine uyarak bir gece elimde fener ile gidip baktım ve ne göreyim, mahallenin tüm solucanları toplanmışlar sanırsın Üsküdar’da iftar çadırı. Yani tam da çocukluğumun ‘pis tıytıl sersem tıytıl yeme yapyaklayımı kıtıy kıtıy ” tekerlemesine uyan bir durum söz konusu. Bitkilerin öylece yerlerinden kıpırdayamıyor olmalarına da ayrıca üzüldüm.Hayatımda ilk defa tek tek solucan toplayıp bir kavanoza koydum ve de onları ölüme terk ettim. Evet evet biliyorum bu solucanlarla baş etmek için farklı yöntemler varmış tabii ama ben onlara çok kızmış idim. Daha sonrası için de en etkili olan peletleri kullandim, bir daha da kendileri ile görüşmedik.
O günden bugüne o alanda domates yetiştirmeye devam etmekteyim. Ha bir de geçen sene yetiştirdiğim patlıcan var. Bir tane sadece ve sadece bir adet patlıcan ama olsun, benim icin bir ilk idi ve farkettim ki ben patlıcan çiçeği de görmemişimö mor renklı bir çiçek olacağını hiç düşünmemiştim. Beni ayrı mutlu eden bir çiçek idi. 🙃
Bir başka küçük alanda da ki bu alanda yine yükseltilmiş durumda, yükseltmeyi de ben eski bir Ikea dolabını kullanarak yapmış idim, neyse onun icinde de nane, maydanoz veee çilek yetiştirmekteyim. Çilek deyince aklınıza reçel gelmesin hemen, o çileklerin müşterisi hazır, ben biraz tatlansa mı diye beklerken bana kalmıyor. İki güvercin var, hayatta bana bırakmıyorlar. Yani kendim için yetiştiriyor olamam herhalde di mi bu kadar yaban hayati varken çevremde sincap,solucan, kuş derken. Ha bir de arılar var tabii
Arılar deyince balarılarından bahsediyorum onları memnun etmek önemli imiş, hem yıllar önce izlediğim animasyon Arılar filminden hem de arkadaşım Yonca Tokbaş‘ın anlattıkları sayesinde bu balarılarına iyi davranalım sloganı ile yola çıkıp bahçeye biraz da arıların sevdiği çiçeklerden de ekelim yoluna gidince Lavanta da ekmiş idim bahçenin önde arkada çeşitli köşelerine ektim ve fakat sadece iki bölgede toplamda 5 tane yetiştirebildim. Bu arada itiraf ediyorum Lavantanin cekiciligi sadece arılara yonelik degil kocamcan bile gelip geçerken farkeder, bir dokunup kokusunu almak ister oldu.
Bugün de yine böyle arıların bu lavantaların üstünde cirit atmasını izledim. Hem izledim hem de bahçedeki yaban otlarını temizledim. Artık içeri girmeden önce de biraz daha yakından baktım lavantalara. Arıların bitkinin dalları ve çiçekleri üzerindeki turunu, çiçeklerden özüt toplamak icin uyguladıkları seçiciliğ izledim ve farkettim ki lavanta dalları arasında boynunu bükmüş olanlar var, arılar onlara hemen hic uğramıyor ve sadece daha bir taze daha bir canlı olanlara gidiyor. Önce bu dallar ne olacak ki, bıraksam mı kesip atsam mı diye düşündüm ve bu arada da kesmiş oldum. Sonrasında daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yaptım, bu kestiklerimden bir buket yaptım ve evde bir küçük vazoya ki vazom da aslında bir porselen bir sütlük, koydum. Sonra bu vazoyu koyabileyim diye mutfak masamın uzerindeki kıvır zıvırı kaldırıp, açık pembe örtümü örttüm ve de bu bir tutamcık lavantamın içinde olduğu vazo sütlüğü üzerine yerleştirdim. Kendimi öyle iyi ve mutlu hissettim ki.. ve hatta biraz da gurur duydum kendimle, öyle ya sonuçta tüm bu döngü benim için bir ilk idi ve bu lavantaları bir gün eve koyarım niyeti ile ekmemiştim ki ben.
Mutluluk denilen şey oldukça göreceli bir his ve sizi neyin mutlu edeceğini önceden kestirmek pek de kolay degil. Ama şu bir gerçek ki bir şeyi ilk kez yaptığınızda hissettiğiniz o tatlı heyecan güzel şey.
Bu durumda şöyle bir sorum var, hadi deyin bakalım, en son ne zaman bir şeyi ilk defa yapmıştınız?


Merhaba Komşu..Yunanistan
Bu yazı İngiltere’den Türkiye’ye araba ile yaptığımız seyahatin 7. Gününe denk geliyor. #allthewaytoTurkey2019
C: Zeynep, Mudanya mı Marmara mı istersin?
Z: Ne bu zeytin mi?
C: Konaklama bakıyorum ya sana işte..
Benim aklım fikrim yemekte olabilir ama zeytin değilmiş sohbetimizin konusu. Avrupa’ya yapacağımız araba yolculugunda Selanik’ten de geçelim ve hatta orada kalalım, denize de gireriz diye düşünüp bu bölgeyi iyi bilen arkadaşa sormuştuk ya, işte konu o. Meğer Selanik’in Ege Denizine doğru uzanan bir elin 3 parmağı gibi olan yarımadalar bölgesinden bahsediyormuş. Halkidiki yarimadasinda Yeni Mudanya ve Yeni Marmara diye yerleşim yerleri varmış, mübadele sırasında Anadolu’dan bu bölgelerden gelenlerin yerleştiği yerler imiş.
Nea Moudania olsun diyoruz, çok da bildiğimizden degil tabii her ikisi de misafirperver bolgelerimizdendir sonucta.
Bir apartman dairesi kiralıyoruz. Ödeme apartmandan ayrılırken yapılan türden.
Bu arada Arda’nın ilk basketbol koçlarından olan Miltos ve eşi Sofia ile İngiltere’de iken Bristol üniversitesine yaptığımız ziyaret sırasında denk gelmiş, seyahatimizden bahsedince de bölge hakkında tavsiyeler almıştık artık uygulamaya geçebilirdik. İlk planımızda Onlarla Selanik’te de görüşmek var ancak bunu seyahat aşamasında iken gerçekleştiremiyoruz.
Selanik bir Akdeniz şehri ve tabelalarda Yunanca yazmasa kendinizi Mersin ve ya Antalya’da sanabilirsiniz. Yemek işini hemen halledelim istiyoruz ve arkadaşlarımızın tavsiye ettiği mekanları arıyoruz ancak bulamıyoruz. İçi kalabalık olan bir lokantaya bir cesaret giriyoruz, sıcak tencere yemekleri sunan bu lokantada tek dil Yunanca. İşaretler ve beden dili ile derdimizi anlatabiliyoruz. Servisten kendimizi gerçekten de yine Türkiye’nin bir yerinde hissediyoruz, salatanın ekmeğin suyun parasının ödenmediği bir yer ancak memleket olabilir. Yunanistan bizim komşu işte sonuçta.
Selanik’e gelip de Atatürk’ün doğduğu evi ziyaret etmeden olmaz tabii. Atatürk’ün doğduğu ve ilk okula başladığı ev Türk konsolosluğunun bahçesinde yer alıyor ve binaya arka kapıdan giriliyor. Yanımızda Arda’nın kızarkadaşı da var ve ona tarihimiz hakkında bilgiler vermek için fırsatı kaçırmıyoruz. Atatürk’ün mumya modeli o kadar başarılı ki sanki gözleri ile hoşgeldiniz diyor.
Denize Nea Potidea Beach diye bir bölgede giriyoruz. Denizi tertemiz ve serin bu plaj sayesinde Ege denizinin en kuzey noktasında denize girmiş oluyoruz.
Bu andan 24 saat sonra Ege denizinin karşı kıyısından bakıyor olacağız. Yarının hedefi Bozcaada.
Ama tabii önce Sınır Kapısı var. İpsala Sınır Kapısı ilk durağımız olacak şekilde sabah erkenden yola çıkacağız.
Adriyatik denizinde 30 saat
30 saatin sonunda Adriyatik denizini en kuzeyden güneyine geçtik ama ayağımız suya değmedi.
#allthewaytoTurkey2019 17 yıldır yurtdışında yasıyoruz, 12si İngiltere’de ama ilk defa bu yıl Turkiye’ye araba ile yolculuk yapıyoruz diye başlamıştım ya hani bu yazı dizisine, işte bu gezinin 3200. Km’lerinden itibaren geçen 30 saatin hikayesini okumaktasınız.
Venedik’ten kalkan Minoa Cruise Lines firmasına ait gemi yol boyunca Ancona ve Corfu limanlarında duracak ve biz son durak Iguamenitsa limanında ineceğiz.
Hiç tecrübemiz olmadığı ve fakat kabinlere de para vermek istemediğimiz icin güverteden daha iyi olduğunu düşündüğümüz koltuklardan alıyoruz. Bu koltuklar Uçak Business Class Koltuk olarak geçiyor. Seyahat yaklaşırken denk geliyor FBda Göçmen Anneler Tatilde grubunda konuşulan bu feribotlarda yolculuk konusuna göz atıyorum. İlginç bilgiler geçiyor, insanlar güvertede kamp kuruyorlarmış, yok şişme yataklar oluyormuş, hadi canım abarttınız diyorum. Sonra bahsedilen firma bizimki değilmiş canım da diyorum.
İngiltere’den başladığımız seyahatin gemi ile olan kısmına bir haftalık kara yolculuğu ile varıyoruz. Gemi öncesi maceralarımızı burada yazmıştım. Artık sıra gemiye geçip dinlenmeye geldi.
Venedik’te ikinci defadır kaldığımız Jolly Camping’ten çıkmadan önce duş alabilmiş olduğumuza mutlu hatta bunu akıl edebildiğimiz icin de gururlu bir şekilde geminin kalkışından 5 saat önce limana geldik. Önce tantana etseler de gemiye biniş için sıraya koyduğumuz arabada uyuduklarında sesleri kesildi bizim gençlerin.
Aracımızı gemiye parkedip uçak koltuklarımızı buluyoruz. Bunlar kadife kumaşlarla kaplı, business class koltukları gibi geniş rahat koltuklar. Gemide böyle iki tane salon var. Bu kapalı alanlara girmek icin ekstra ücret ödemiştik be numarali koltuklarımız vardı ama bunu kontrol eden bir mekanizma olmadığını ilerleyen saatlerde anlıyoruz. Gemide özellikle Venedik limanından ayrılırken bir havalandırma problemi olması bizi koltuğumuz olmasına rağmen bu havasız salondan ayrılıp daha havadar mekan aramaya zorluyor. Bu sayede geminin tüm salonlarını ve güverteyi keşfediyoruz. Sabahın erken saatleri olunca güvertedeki sezlonglarda biraz uyukluyoruz ama güneş ve rüzgar ikilisi uzun sure dayanmamızı engelliyor ve geminin iç salonlarına geçiyoruz.
Salonlardaki koltukları inceliyoruz ve diğer yolcuların hareketlerinden de anlıyoruz ki bu koltuklarda yolculuğu geçirmek söz konusu. Bu durumda ilk duraktan binmiş olmanın avantajı ile kendimize yer seçiyoruz ve hatta hazır fazla kalabalık değilken bir iki saat de uyuyoruz. Venedik’ten sabah 4:30 de kalkan gemimiz öğlen 13:00 gibi Ancona Limanına varıyor.
İşte bu limanda gemiye iki farklı yolcu profili biniyor. Her ikisi de kendi icinde oldukça kalabalık bu profiller bu hattın varoluş sebebini veriyor sanki. A grubunda kalabalık Türk gurbetçi aileler varken, B grubunu İtalyan genç öğrencilerden oluşan, Corfu adasına uzun uzun parti yapmaya giden tatilciler oluşturuyor. A grubu yolcuları belli ki tecrübeliler ve yanlarında getirdikleri şişme yatakları bütün boş alanlara yerleştirip kuruyorlar, üşenmemişler bu şişme yatakların ki bazıları ikiz yatak, çarşaflar serilmiş ve yastık ve örtü ve piknik takım taklavat ne varsa yerleştiriliyor. Önümüzdeki 24 saat icin adres belirlenmiş oluyor. Gemi de onlara hazır, yolcu bilgilendirme anonsları Ancona’dan itibaren Türkçe de yapılıyor.
B grubunun üyeleri olan gencler ise uyku tulumları sırtlarında gemiye saçılıyor, salonlarda ve güvertedeki masalara yerleşiliyor ve anında UNO kartları çıkıyor ortaya, kahkahalar gırla gidiyor.
En tepede güverte var, işi bilenler sabahtan şezlonglara ve bar kısmındaki masalara yerleştiler mesela. Bir de minik bir havuzcuk var, sadece çocuklar icin diyebiliriz.
Ama güvertede ki barda geceyi geçirmek, arkadaşlarla içki içmek falan keyifli olmalı ki özellikle sigaracilar masaları kapmış durumdalar.
Akşam saat 21:30 gibi salondaki ışıklar değişiyor, uyku saati mi acaba derken müzik başlıyor o da ne? Canlı müzik yapan, hem çalıp hem söyleyen birisi sahneye çıkıyor ve 1 saat süreyle salondakileri coşturuyor. Tabii bu heyecanın arkasından salonun boşalması, kabini olanların kabinlerine dönmesi ve gidecek biryeri olmayan genclerin sohbetlerini bitirip uykuya geçmeleri sabaha karşı 2’yi buluyor. Bizim için de artık o uçak koltuklarına dönüş söz konusu degil, özellikle halı kaplı bu odada yerlerde de yatıyor yolcular, havasızlıktan bayılmış da olabilirler tabii.
Sabah 6’da Corfu adasına yanaştığımız anonsu ile uyanıyoruz.
Biraz temiz hava almak ve Corfu adasını uzaktan da olsa görmek icin kalkıp güverteye çıkıyorum, sabah serinliği muhteşem.
Ancak geceden kalan dağınıklık güverteyi kaplamış, bu güverte son durağa kadar temizlenmeyecek.
Bu arada artık şaşırmam dediğim bir anda geminin güvertesinde çadır da kurulduğunu görmüş oluyorum. İnsanın gözüyle görmeden inanamayacağı bir yolculuk türü .
Bu gemi yolculuğundan fazla bir beklentimiz ve ya karşılaştırma yapabileceğimiz bir tecrübemiz yoktu o yüzden bir hayalkırıklığı yok aslında ama şaşkınız o kesin.
Bandırma Yenikapı feribotunun yolculuk süresi ve yolcu sayısı cok daha az bu hat ile karşılaştırmak doğru olamaz. Ancak biz yine de firma özel olsa da memuriyet ya da az sayıda elemanla çok iş yapma zihniyetli bir yönetimi var diye düşünüyoruz. Bir cruise firmasının 30 saatlik feribotu icin negatif anlamda sade, ve hatta eleman sayısı yetersiz, bilgilendirme az diye düşünüyoruz ama kullanıcı kitle halinden memnun. Sanırım standart bu.
Duvarlara “no camping” yazmışlar, altında çarşafları serili ikiz yataklar var. Uyku tulumları ile güvertede yerlerde yatanlar var. Güvertede çadır kuranlar bile var. Basri buna sosyal cesaret diyor, bizde sadece salondaki koltuklara kıvrılıp yatacak kadar var, şişme yataklarımız feribotun icinde park halindeki arabada kamp alanına gideceği gününü bekliyor.
30. saatin sonunda Yunanistan Igoumenitsa limanına varıyoruz.
Geminin boşaltılmasında sıra atlayan, kaynayan araçlar da görüyorum resim tamamlanmış oluyor.
Gurbetçiler gemiden inip hızlıca İpsala gümrük kapısına doğru yola koyuluyorlar biz onlara sadece Selanik’e kadar eşlik ediyoruz. Selanik’te Mustafa Kemal’in Evini görmeden geçmek olmaz.
Geceyi Nea Moudania denilen sahil bölgesinde geçireceğiz.
Yarin sabah erkenden yolculuk var, İpsala bizi bekler. Igoumenitsa’ya yeni gurbetçi kafilesi yanaşmadan İpsala’da olmalıyız.








Yollarda büyüyen çocuk
Sanırım bu yazıyı taslak halinde bırakalı bir 5 sene olmuş yeni bir seyahate çıkmak için hazırlandığımız şu günlerde önüme düşünce bu yılın seyahatleri yazılarına buradan başlayayım dedim.
Tarih Şubat 2014
Yer İstanbul Atatürk Havaalanı Yeşilköy
Arda ile bir uçak yolculuğuna çıktık geçenlerde.
Bu dönüş yolculuğu aslında gidişte babamız da yanımızda idi,dönüşte sadece ikimiz varız.
Farkettim de uzun süredir ana oğul başbaşa yola çıkmamışız. Oysa eskiden ne çok seyahatimiz olurdu sadece O ve ben. Bir de O’nun araba koltuğu, puseti, çekiştirerek gezmeyi sevdigi o penguen canta.

Bu çanta sayesinde havaalanlarinda geçen uzun saatler eziyete dönmemisti. İçini ozenle seyahat için seçtiği oyuncak, kitap ne varsa doldurur sonra da elinden bırakmazdı.
Gerçi bizim uçak seyahatlerimiz daha bırakın bu çantayı çekmeyi henüz kendi başına oturamadığı döneme rastlar. İlk uçak yolculuğunu 3 aylıkken Istanbul Adana arasında yapmıştı. Emzik ve sütünü biberondan içme alışkanlığı bu ve diğer birçok Dubai- Istanbul-Adana yolculuğunda işimize yaradi.
Seyahatlerimiz tabii uçaklarla sınırlı değildi. Sadece bir tatil döneminde Dubai -İstanbul uçak, İstanbul -Bursa-Eskişehir otobüs, Eskişehir-Ankara arası tren, Ankara-Mersin otobüs, Adana-Istanbul-Dubai uçak yolculuğu yapmışlığımız var. Arada feribota binilmiş, gerekirse halk otobüsü minibüs ne varsa indi bindi ( bindi indi miydi?) yapılmıştı.
Yolculukta kullandigimiz arac değişse de yanımızda hep kitap ve oyuncak arabalarımız oldu. Hatta bir Eskişehir Ankara arası tren yolculuğunda vagondaki diğer çocuklarla koridorda yerlerde arabalarıyla oynamışlardı, paylaşmanın en güzel örneğini görmüştük. Kitaplar da oyle, ansiklopedi, komedi roman ne varsa, okurdu.
Yaklaşık 9 sene boyunca küçük ayıcık Ted de bizimle gelmişti bu seyahatlere mesela. Hatta onunda pasaportu olmalı deyip yapıvermiştik. İkiye katlanmış A4’ten yapılmış bu pasaportu kontrollerde göstermek şart idi. Biraz şaşırsalar da ülke bağımsız pasaport kontrolü yapan amcalar hiç kızmadılar oğluma.
Gurbetçi Arda icin hayatinin ilk 3 senesi uçağa binilir İstanbul’a gidilir seklinde gecti, hatta o kadar ki gunlerden birgün bindiğimiz uçak bizi Bangkok’a götürünce cok kızmış,”ben İstanbul’a gidecektim, kuzenlerimle oynayacaktım” diyerek uçaktan inmeyi reddetmişti.
Kalkışta, inişte uçuş sırasında herhangi bir sarsıntı da elini tutar, henüz uçak koltuğunu doldurmayacak kadar küçük bedeni mutlu bir heyecanla sarsılırken ben kendi korkularımı unuturdum.
Butun bunlari düşünürken aslında ben yine Istanbul Havaalanındayim, yemek bölümünde Cafe Nero’dayim, karşımda 12 yaşında bir Arda var. Oturmuş hem sütünü iciyor, hem de biraz once bir heves aldırdığı ve de şüphesiz uçakta bitirecegi kitabini, The Fault in Our Stars, okuyor. Boyu boyuma gelmis, sırtında Nike’dan anneanneye aldırdığı pek havalı çantası var ama en önemlisi yanında taşıdığı artık penguen çantası değil, içini yine kendisinin yerleştirdiği kabin boy bavul..
Ne kaldi ki şurada daha büyük bir bavulu yerleştirip de “Anne, ben gidiyorum” deyip tek başına çıkacağı yolculuklara..
PS: Meraklısına bu fotoğraf Istanbul Ataturk Havaalanı Cafe Nero’dan degil, Edinburgh’da adını unuttuğum bir lokal kafeden.
-
Arşivler
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
- Ekim 2022 (1)
- Eylül 2022 (2)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS














