Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Merhaba Komşu..Yunanistan

Bu yazı İngiltere’den Türkiye’ye araba ile yaptığımız seyahatin 7. Gününe denk geliyor. #allthewaytoTurkey2019

C: Zeynep, Mudanya mı Marmara mı istersin?

Z: Ne bu zeytin mi?

C: Konaklama bakıyorum ya sana işte..

Benim aklım fikrim yemekte olabilir ama zeytin değilmiş sohbetimizin konusu. Avrupa’ya yapacağımız araba yolculugunda Selanik’ten de geçelim ve hatta orada kalalım, denize de gireriz diye düşünüp bu bölgeyi iyi bilen arkadaşa sormuştuk ya, işte konu o. Meğer Selanik’in Ege Denizine doğru uzanan bir elin 3 parmağı gibi olan yarımadalar bölgesinden bahsediyormuş. Halkidiki yarimadasinda Yeni Mudanya ve Yeni Marmara diye yerleşim yerleri varmış, mübadele sırasında Anadolu’dan bu bölgelerden gelenlerin yerleştiği yerler imiş.

Nea Moudania

Moudania 632 00, Greece

Neos Marmaras

Sithonia 630 81, Greece

Nea Moudania olsun diyoruz, çok da bildiğimizden degil tabii her ikisi de misafirperver bolgelerimizdendir sonucta.

Bir apartman dairesi kiralıyoruz. Ödeme apartmandan ayrılırken yapılan türden.

Bu arada Arda’nın ilk basketbol koçlarından olan Miltos ve eşi Sofia ile İngiltere’de iken Bristol üniversitesine yaptığımız ziyaret sırasında denk gelmiş, seyahatimizden bahsedince de bölge hakkında tavsiyeler almıştık artık uygulamaya geçebilirdik. İlk planımızda Onlarla Selanik’te de görüşmek var ancak bunu seyahat aşamasında iken gerçekleştiremiyoruz.

Selanik bir Akdeniz şehri ve tabelalarda Yunanca yazmasa kendinizi Mersin ve ya Antalya’da sanabilirsiniz. Yemek işini hemen halledelim istiyoruz ve arkadaşlarımızın tavsiye ettiği mekanları arıyoruz ancak bulamıyoruz. İçi kalabalık olan bir lokantaya bir cesaret giriyoruz, sıcak tencere yemekleri sunan bu lokantada tek dil Yunanca. İşaretler ve beden dili ile derdimizi anlatabiliyoruz. Servisten kendimizi gerçekten de yine Türkiye’nin bir yerinde hissediyoruz, salatanın ekmeğin suyun parasının ödenmediği bir yer ancak memleket olabilir. Yunanistan bizim komşu işte sonuçta.

Selanik’e gelip de Atatürk’ün doğduğu evi ziyaret etmeden olmaz tabii. Atatürk’ün doğduğu ve ilk okula başladığı ev Türk konsolosluğunun bahçesinde yer alıyor ve binaya arka kapıdan giriliyor. Yanımızda Arda’nın kızarkadaşı da var ve ona tarihimiz hakkında bilgiler vermek için fırsatı kaçırmıyoruz. Atatürk’ün mumya modeli o kadar başarılı ki sanki gözleri ile hoşgeldiniz diyor.

Denize Nea Potidea Beach diye bir bölgede giriyoruz. Denizi tertemiz ve serin bu plaj sayesinde Ege denizinin en kuzey noktasında denize girmiş oluyoruz.

Bu andan 24 saat sonra Ege denizinin karşı kıyısından bakıyor olacağız. Yarının hedefi Bozcaada.

Ama tabii önce Sınır Kapısı var. İpsala Sınır Kapısı ilk durağımız olacak şekilde sabah erkenden yola çıkacağız.

Temmuz 31, 2019 Yazan: | bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, roadtrip2019summer, seyahat, zeynep'ce | , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Adriyatik denizinde 30 saat

30 saatin sonunda Adriyatik denizini en kuzeyden güneyine geçtik ama ayağımız suya değmedi.

#allthewaytoTurkey2019 17 yıldır yurtdışında yasıyoruz, 12si İngiltere’de ama ilk defa bu yıl Turkiye’ye araba ile yolculuk yapıyoruz diye başlamıştım ya hani bu yazı dizisine, işte bu gezinin 3200. Km’lerinden itibaren geçen 30 saatin hikayesini okumaktasınız.

Venedik’ten kalkan Minoa Cruise Lines firmasına ait gemi yol boyunca Ancona ve Corfu limanlarında duracak ve biz son durak Iguamenitsa limanında ineceğiz.

Hiç tecrübemiz olmadığı ve fakat kabinlere de para vermek istemediğimiz icin güverteden daha iyi olduğunu düşündüğümüz koltuklardan alıyoruz. Bu koltuklar Uçak Business Class Koltuk olarak geçiyor. Seyahat yaklaşırken denk geliyor FBda Göçmen Anneler Tatilde grubunda konuşulan bu feribotlarda yolculuk konusuna göz atıyorum. İlginç bilgiler geçiyor, insanlar güvertede kamp kuruyorlarmış, yok şişme yataklar oluyormuş, hadi canım abarttınız diyorum. Sonra bahsedilen firma bizimki değilmiş canım da diyorum.

İngiltere’den başladığımız seyahatin gemi ile olan kısmına bir haftalık kara yolculuğu ile varıyoruz. Gemi öncesi maceralarımızı burada yazmıştım. Artık sıra gemiye geçip dinlenmeye geldi.

Venedik’te ikinci defadır kaldığımız Jolly Camping’ten çıkmadan önce duş alabilmiş olduğumuza mutlu hatta bunu akıl edebildiğimiz icin de gururlu bir şekilde geminin kalkışından 5 saat önce limana geldik. Önce tantana etseler de gemiye biniş için sıraya koyduğumuz arabada uyuduklarında sesleri kesildi bizim gençlerin.

Aracımızı gemiye parkedip uçak koltuklarımızı buluyoruz. Bunlar kadife kumaşlarla kaplı, business class koltukları gibi geniş rahat koltuklar. Gemide böyle iki tane salon var. Bu kapalı alanlara girmek icin ekstra ücret ödemiştik be numarali koltuklarımız vardı ama bunu kontrol eden bir mekanizma olmadığını ilerleyen saatlerde anlıyoruz. Gemide özellikle Venedik limanından ayrılırken bir havalandırma problemi olması bizi koltuğumuz olmasına rağmen bu havasız salondan ayrılıp daha havadar mekan aramaya zorluyor. Bu sayede geminin tüm salonlarını ve güverteyi keşfediyoruz. Sabahın erken saatleri olunca güvertedeki sezlonglarda biraz uyukluyoruz ama güneş ve rüzgar ikilisi uzun sure dayanmamızı engelliyor ve geminin iç salonlarına geçiyoruz.

Salonlardaki koltukları inceliyoruz ve diğer yolcuların hareketlerinden de anlıyoruz ki bu koltuklarda yolculuğu geçirmek söz konusu. Bu durumda ilk duraktan binmiş olmanın avantajı ile kendimize yer seçiyoruz ve hatta hazır fazla kalabalık değilken bir iki saat de uyuyoruz. Venedik’ten sabah 4:30 de kalkan gemimiz öğlen 13:00 gibi Ancona Limanına varıyor.

İşte bu limanda gemiye iki farklı yolcu profili biniyor. Her ikisi de kendi icinde oldukça kalabalık bu profiller bu hattın varoluş sebebini veriyor sanki. A grubunda kalabalık Türk gurbetçi aileler varken, B grubunu İtalyan genç öğrencilerden oluşan, Corfu adasına uzun uzun parti yapmaya giden tatilciler oluşturuyor. A grubu yolcuları belli ki tecrübeliler ve yanlarında getirdikleri şişme yatakları bütün boş alanlara yerleştirip kuruyorlar, üşenmemişler bu şişme yatakların ki bazıları ikiz yatak, çarşaflar serilmiş ve yastık ve örtü ve piknik takım taklavat ne varsa yerleştiriliyor. Önümüzdeki 24 saat icin adres belirlenmiş oluyor. Gemi de onlara hazır, yolcu bilgilendirme anonsları Ancona’dan itibaren Türkçe de yapılıyor.

B grubunun üyeleri olan gencler ise uyku tulumları sırtlarında gemiye saçılıyor, salonlarda ve güvertedeki masalara yerleşiliyor ve anında UNO kartları çıkıyor ortaya, kahkahalar gırla gidiyor.

En tepede güverte var, işi bilenler sabahtan şezlonglara ve bar kısmındaki masalara yerleştiler mesela. Bir de minik bir havuzcuk var, sadece çocuklar icin diyebiliriz.

Ama güvertede ki barda geceyi geçirmek, arkadaşlarla içki içmek falan keyifli olmalı ki özellikle sigaracilar masaları kapmış durumdalar.

Akşam saat 21:30 gibi salondaki ışıklar değişiyor, uyku saati mi acaba derken müzik başlıyor o da ne? Canlı müzik yapan, hem çalıp hem söyleyen birisi sahneye çıkıyor ve 1 saat süreyle salondakileri coşturuyor. Tabii bu heyecanın arkasından salonun boşalması, kabini olanların kabinlerine dönmesi ve gidecek biryeri olmayan genclerin sohbetlerini bitirip uykuya geçmeleri sabaha karşı 2’yi buluyor. Bizim için de artık o uçak koltuklarına dönüş söz konusu degil, özellikle halı kaplı bu odada yerlerde de yatıyor yolcular, havasızlıktan bayılmış da olabilirler tabii.

Sabah 6’da Corfu adasına yanaştığımız anonsu ile uyanıyoruz.

Biraz temiz hava almak ve Corfu adasını uzaktan da olsa görmek icin kalkıp güverteye çıkıyorum, sabah serinliği muhteşem.

Ancak geceden kalan dağınıklık güverteyi kaplamış, bu güverte son durağa kadar temizlenmeyecek.

Bu arada artık şaşırmam dediğim bir anda geminin güvertesinde çadır da kurulduğunu görmüş oluyorum. İnsanın gözüyle görmeden inanamayacağı bir yolculuk türü .

Bu gemi yolculuğundan fazla bir beklentimiz ve ya karşılaştırma yapabileceğimiz bir tecrübemiz yoktu o yüzden bir hayalkırıklığı yok aslında ama şaşkınız o kesin.

Bandırma Yenikapı feribotunun yolculuk süresi ve yolcu sayısı cok daha az bu hat ile karşılaştırmak doğru olamaz. Ancak biz yine de firma özel olsa da memuriyet ya da az sayıda elemanla çok iş yapma zihniyetli bir yönetimi var diye düşünüyoruz. Bir cruise firmasının 30 saatlik feribotu icin negatif anlamda sade, ve hatta eleman sayısı yetersiz, bilgilendirme az diye düşünüyoruz ama kullanıcı kitle halinden memnun. Sanırım standart bu.

Duvarlara “no camping” yazmışlar, altında çarşafları serili ikiz yataklar var. Uyku tulumları ile güvertede yerlerde yatanlar var. Güvertede çadır kuranlar bile var. Basri buna sosyal cesaret diyor, bizde sadece salondaki koltuklara kıvrılıp yatacak kadar var, şişme yataklarımız feribotun icinde park halindeki arabada kamp alanına gideceği gününü bekliyor.

30. saatin sonunda Yunanistan Igoumenitsa limanına varıyoruz.

Geminin boşaltılmasında sıra atlayan, kaynayan araçlar da görüyorum resim tamamlanmış oluyor.

Gurbetçiler gemiden inip hızlıca İpsala gümrük kapısına doğru yola koyuluyorlar biz onlara sadece Selanik’e kadar eşlik ediyoruz. Selanik’te Mustafa Kemal’in Evini görmeden geçmek olmaz.

Geceyi Nea Moudania denilen sahil bölgesinde geçireceğiz.

Yarin sabah erkenden yolculuk var, İpsala bizi bekler. Igoumenitsa’ya yeni gurbetçi kafilesi yanaşmadan İpsala’da olmalıyız.

Temmuz 30, 2019 Yazan: | bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, roadtrip2019summer, seyahat, zeynep'ce | , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Yollarda büyüyen çocuk

Sanırım bu yazıyı taslak halinde bırakalı bir 5 sene olmuş yeni bir seyahate çıkmak için hazırlandığımız şu günlerde önüme düşünce bu yılın seyahatleri yazılarına buradan başlayayım dedim. 

Tarih Şubat 2014

Yer İstanbul Atatürk Havaalanı Yeşilköy

Arda ile bir uçak yolculuğuna çıktık geçenlerde.

Bu dönüş yolculuğu aslında gidişte babamız da yanımızda idi,dönüşte sadece ikimiz varız.

Farkettim de uzun süredir ana oğul başbaşa yola çıkmamışız. Oysa eskiden ne çok seyahatimiz olurdu sadece O ve ben. Bir de O’nun araba koltuğu, puseti, çekiştirerek gezmeyi sevdigi o penguen canta.

penguen canta

Bu çanta sayesinde havaalanlarinda geçen uzun saatler eziyete dönmemisti.  İçini ozenle seyahat için seçtiği oyuncak, kitap ne varsa doldurur sonra da elinden bırakmazdı.
Gerçi bizim uçak seyahatlerimiz  daha bırakın bu çantayı çekmeyi henüz kendi başına oturamadığı döneme rastlar. İlk uçak yolculuğunu 3 aylıkken Istanbul Adana arasında yapmıştı. Emzik ve sütünü biberondan içme alışkanlığı bu ve diğer birçok Dubai- Istanbul-Adana yolculuğunda işimize yaradi.

Seyahatlerimiz tabii uçaklarla sınırlı değildi.  Sadece bir tatil döneminde Dubai -İstanbul  uçak, İstanbul -Bursa-Eskişehir otobüs, Eskişehir-Ankara arası tren, Ankara-Mersin otobüs, Adana-Istanbul-Dubai uçak yolculuğu yapmışlığımız var. Arada feribota binilmiş, gerekirse halk otobüsü  minibüs ne varsa indi bindi ( bindi indi miydi?) yapılmıştı.
Yolculukta kullandigimiz arac değişse de yanımızda hep kitap ve oyuncak arabalarımız oldu. Hatta bir Eskişehir Ankara arası tren yolculuğunda vagondaki diğer çocuklarla koridorda yerlerde arabalarıyla oynamışlardı, paylaşmanın en güzel örneğini görmüştük. Kitaplar da oyle, ansiklopedi, komedi roman ne varsa, okurdu.
Yaklaşık 9 sene boyunca küçük ayıcık Ted de bizimle gelmişti bu seyahatlere mesela. Hatta onunda pasaportu olmalı deyip yapıvermiştik. İkiye katlanmış A4’ten yapılmış bu pasaportu kontrollerde göstermek şart idi. Biraz şaşırsalar da ülke bağımsız pasaport kontrolü yapan amcalar hiç kızmadılar oğluma.

Gurbetçi Arda icin hayatinin ilk 3 senesi uçağa binilir İstanbul’a gidilir seklinde gecti, hatta o kadar ki gunlerden birgün bindiğimiz uçak bizi Bangkok’a götürünce cok kızmış,”ben İstanbul’a gidecektim, kuzenlerimle oynayacaktım” diyerek uçaktan inmeyi reddetmişti.

Kalkışta, inişte uçuş sırasında herhangi bir sarsıntı da elini tutar, henüz uçak koltuğunu doldurmayacak kadar küçük bedeni mutlu bir heyecanla sarsılırken ben kendi korkularımı unuturdum.

Butun bunlari düşünürken aslında ben yine Istanbul Havaalanındayim,  yemek bölümünde Cafe Nero’dayim, karşımda 12 yaşında bir Arda var. Oturmuş hem sütünü iciyor, hem de biraz once bir heves aldırdığı ve de şüphesiz uçakta bitirecegi kitabini, The Fault in Our Stars, okuyor. Boyu boyuma gelmis,  sırtında Nike’dan anneanneye aldırdığı pek havalı çantası var ama en önemlisi yanında taşıdığı artık penguen çantası değil, içini yine kendisinin yerleştirdiği kabin boy bavul..

Ne kaldi ki şurada daha büyük bir bavulu yerleştirip de “Anne, ben gidiyorum” deyip tek başına çıkacağı yolculuklara..

20130407-215421.jpg

PS: Meraklısına bu fotoğraf Istanbul Ataturk Havaalanı Cafe Nero’dan degil, Edinburgh’da adını unuttuğum bir lokal kafeden.

Temmuz 9, 2019 Yazan: | Arda's travel, bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, seyahat, Turkiye seyahatleri, zeynep'ce | , , , | 2 Yorum

Charing Cross Sokağında bir Düşes

 

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben bir kitap okudum, adı Charing Cross Sokağı 84 numara, ya da orjinal adı ile 84th Charing Cross Road.  Bendeki baskıda iki hikaye var, birbirinin devamı olan hikayeler. İlki yani kitap ile aynı adı paylaşan hikayede Amerika’da oturan yazar Helene Hannf  ile İngiltere Londra’da bulunan sarraf, Frank Doel ile yapılan yazışmalar var. 20 yıl boyunca yapılan yazışmaların sadeliği, içtenliği ve karşıklıklı güven, sevgi ve saygı muhteşem.  İş ilişkisi olarak başlayan bir yazışmadan değişen hayatlar.

Helene Hanff Amerika’da yazı sanatı üzerine çalışmalar yaparken Sir Arthur Thomas Quiller-Couch kitapları ile tanışıyor. Q olarak tanınan yazarın kitaplarını ve bu kitaplarda bahsedilen diğer yazarları okumaya başlıyor. Hatta 5 ciltlik eseri, bu araya giren ve okuması gerektiğini düşündüğü kitaplar sayesinde 11 yılda bitiriyor.  1940’larda Amerika’da bulamadığı ya da sadece New York kitapçılarında aramaya üşendiği için İngiltere’de Londra’da Charing Cross sokağında bir sarraftan sipariş etmeye başlıyor. 1949’da  kitap siparişleri ile başlayan bu yazışma 1969’a gelindiğinde artık sıkı bir dostluğa dönüşmüştür. Helene kitaplarını beklerken o dönemde savaş sonrası karne ile yaşamakta olan İngiliz dostlarına et,yumurta ve naylon çorap göndererek kalplerinde önemli bir yer ediniyor.

Charing Cross Sokağı 84 numara kitabı önemli bir edebiyat ürünü olarak sayılmayabilir ancak yazarın mektuplarındaki içtenliği, hayata bakışı ve daha sonrasında bu kitabı sayesinde önünde açılan kapıdan  sade ve samimi bir yaklaşımla geçmesi ve bir sonraki kitabının, Bloomsbury Düşesi, da konusu olan Londra seyahatini anlatışı bence çok güzel ve etkileyici.

Charıng Cross Sokagı 84 numara kitabını şans eseri kütüphaneden almıştım, içinde iki ayrı hikaye olduğunu bilmiyordum. Okuyup bitirdiğimde farkettim ki yıllarca kitaplardan filmlerden okuyup izlediği Londra’ya ilk defa benim doğduğum sene, 1971’de gelebilmiş ve kendisini Londra’da kaldıgı süre boyunca Bloomsbury Düşesi olarak hissettiği dönemi de aynı adlı hikaye altında anlatmış. Kitabı bitirdiğim gün benim 47. doğumgünüme denk gelince Londra’ya gidip bu sefer Helene Hanff’ın gözünden gezmek istedim. Sağolsun eşim de bu gezimde beni yanlız bırakmadı.

Hafif yağmurlu kapalı bir Çarşamba sabahı Highgate Hill’i tırmanarak Waterlow Park’a gittik. Mayor Waterlow için yapılmış olan anıtın önünde oturup manzarayı seyre daldık. Orada o ağaçlara Helene Hanff’ın da bakmış olduğunu düşünmek çok keyifli idi. Ben 47 yıldır burada olduğuna şaşırıyorum bu agaçların ama aslında bu park 127 yıldır burada imiş. Şehrin zenginleri bu tepelere bahçe içinde evler yapınca dönemin valisi Waterlow bu alanı halka  “bahçesi olmayanlara bir bahçe olsun” diyerek bırakmış. Evet, geçen 47 yılda o ağaçlar uzamış ve de şehrin ve tabii St Paul’un siluetini kapatmıştı ama olsundu. Daha sonra artık bir sanat evi olarak kullanılan Lauderdale House’da kahvemizi görüp göreceğim en minik ve de bir o kadar da lezzetli makaronlar eşliğinde içtik. Helene Hanff’ın bahsettiği Sundial / Güneş Saati de hala orada duruyor. Parktan ayrılırken bir de Çilek Ağacı ile karşılaştım ki hayatımda çileğin ağacı olduğunu bile bilmiyordum. Hiç beklemediğin bir anda yeni birşeyle karşılaşmak ne güzel! Çok gezen mi bilir çok okuyan mı diye sorarlardı biz çocukken ve okumayı seçmemiz gerekirdi. Oysa bak hem okuyup hem gezince daha çok şey öğreniyorsun.

Parktan sonra Russel Square’e gittik. Helene Hanff’ın bahsettiği su fıskıyesi, öğlen yemeğinde parkın çimenlerine yayılmış genç yaşlı Londralıları ve hatta tüm gün kapalı olan havanın pes edip sonunda  açıveren güneşi ile Helene’in neden bu parkı bu kadar sevdiğini de anlamış oldum, yıllardır önünden geçip gitmiş olmama hiç girmeyelim. Bu ihmalimizi çimenlere serilip piknik yaparak telafi etmeye çalıstık.

Helene Londra’yı ve hatta Oxford’u kitabını okuyup seven okurları sayesınde geziyor hemen her akşam bir yemeğe davet ediliyor ve böylece Londra’da kalışını karşılayabilyecek ekonomık rahatlığı oluyor. Okurları ve Amerika’daki arkadaşlarının İngiltere’deki arkadaşları onu bir an bile yanlız bırakmıyorlar. Her iki hikayesinin de en büyük ortak yanı insanların hayatına gerçek anlamda ilgi gösterirsen onların da seninle ilgileneceği ve senin için ellerinden geleni yapacaklarını örneklerle gösteriyor olması.

Benim için “beni etkileyen kitaplar listesine “  girecek bir kitap daha..

 

 

 

.

Mayıs 31, 2018 Yazan: | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, zeynep'ce | Yorum bırakın

Beraber yürüdük bu yollarda

Özellikle Amerika seyahatimiz sırasında kitapçı gezmeye bayılırız ailecek. Bu son gidişimizde LA’de Barnes and Nobles ın yanısıra BookSoup adlı bir başka kitapçıyı da gezme imkanımız oldu. Bu gezilerde en büyük sıkıntı almak istediğimiz kitapların bavula sığmaması oluyordu ama ona da bir çözüm bulduk teknoloji sağolsun. Seçtiğimiz kitapları Amazon.uk den sipariş ettik ve eve döndüğümüzde bizi bekliyorlardı.

Bu bahsedeceğim kitabı da son gün dönerken buldum. Barnes N Nobles da din temalı kitaplar arasında bulunması bir süre tereddüt etmeme sebep olduysa da siparişimi verdim. Kitabın adı “I will push you.” https://www.illpushyou.com/

Kitapta kahramanlar iki çocukluk arkadaşı. Hikayenin evvelinde yani kitapta bahsedilen hikayeden öncesi de zaten bir ayrı güzel yaşanmışlık iken bu seyahat ile bir ayrı derinliğe geciyorlar. Kitabın Türkçesi henüz yok galiba ama umarım tez zamanda bu konuya da el atan birisi olur.

Justin tam olarak neden ve hatta ne olduğunu bulmaları bile yıllar süren, geçerli bir tedavisi olmadığı için hastalığın tedavisinden ziyade Justin’in ve çevresindekilerin hayatını kolaylaştırmaya yönelik çözümlere daha çok odaklanılan bir hayata gecmesıne neden olan amansız bir kas hastalığına yakalanmış. Önce ayaklar sonra ellerinin hakimiyetini kaybetmesi ile eşinin yanısıra arkadaşı yani kitabın ikinci kahramanı Patrick de Justin’in elleri ve ayakları olmuşlar. Ayrıca Justin’in çocukları da bu görev dağılımında önemli yer alıyorlar günlük yaşantılarında. Bu konuda da Justin ve eşi Kristin ile yapilan görüşmede bu yardımlaşmanin çocukların gelişiminde nasılda olumlu olduğundan bahsediyorlar. Youtube da var, izleyin.

Kitabin konusu Justin’in bir televizyon programında gördüğü ve özellikle Hristiyanlar icin bir çeşit Hac niteligindeki bir mesafeyi gitmek istemesi ile başlıyor. Kuzey Ispanya’da Camino de Santiago adlı bu dağ yolu geçilmesi zor patikalardan olusan bir rota.  Can arkadasi Patrick’e ne yapmak istedigini soylediginde ise Patrick bu fikri sonuna kadar destekleyeceğini soyleyip onunla beraber yola dusuyor. Hikayenin bu yolculuğa hazırlık aşaması da yolculuğun kendisi kadar önemli, alınan maddi ve manevi destekler muazzam.

Maceraları  500 mil yani 799kmlik bir dağ yolunu yürüyerek ama daha da onemlisi Justin’in tekerlekli sandalyesini iterek katetmeleri uzerine. Yol boyunca hem bireysel hem de birbirleri ile olan ilişkilerinden etkilenen içsel dünyalarini farkediyorlar. Bu süreç boyunca önce diğer insanlardan yardım almaktan kaçınsalar da bir süre sonra fiziksel olarak ihtiyaçları olduğu ortaya cikiyor. Kendileri için fiziksel olan bu yardımların yolda karşılaştıkları diğer yürüyüşçüler icin oldukça kuvvetli manevi etkilerini görmek özellikle Patrick için çok yeni bir kavram ve olumlu bir kazanım oluyor. Justin bu konuda zaten oldukça ileride, çünkü hayatını idame ettirebilmesi icin en basit şeyler için bile yardıma ihtiyaci var. Kitabın sonlarına doğru Patrick bu farkındalığı yani kontrolü elinde tutmak zorunda olmadığını anlamaya başladığında aralarında geçen konusma cok etkili.  Mesela Justin diyor ki, “Patrıck, diger insanlara da güvenmelisin, onların da yapabileceği ve ya başaramayacağı riskini almalı ve izin vermelisin. Her ne kadar arada bir seni mahçup etseler de genelde başaracaklardir.”

Justin önceleri sevdiklerine yük oldugunu düşünmüş, ama daha sonra eşinin ve Patrick’in ona yardım ederken, onun hayatını bir nebze olsun kolaylaştırdıkları için mutlu olduklarını farketmiş. Tıpkı bu yolculuk sırasında diğer insanların onun sandalyesini kah iterek kah taşıyarak bir işe yaradıklarını hissettiklerini farkettigi gibi. Şöyle bir inanışı var ki canı gönülden katılıyorum, ” kişinin yardım ederek kazanacagi iç huzuru engellememelisin”. Sonuçta Justin bu yardımlar olmazsa bulunduğu yere gelebilmesi imkansız ama yani bu durumu anlayabilmemiz icin ille de elden ayaktan düşüp, çaresiz kalmamiz şart mi? Ustelik çevrendekilere gösterdigin inanç ve güven hem kendin hem de o insanlar icin çok onemli.

Patrick mesela bu yolculuğa kadar hep veren olmus, desteğini yardımlarını esirgememiş ama artık kendisinin alma zamani gelmiş olduğunu farketmis oldu. Bu yolculuk ona kontrolü her zaman elinde tutmak zorunda olmadığını ve yükünü evet gerçek anlamda yükünü paylaşabileceği, onunla beraber omuzlayacak yardımcıların olduğunu farketmesine bir araç oldu.

Kitabin dini teması da var evet ama ben bunun bir hristiyanlik kitabi olarak gormedim. Sonuçta çıktığım yolda Allahın bana yardımcı olacağına olan inancimin Muslumanlik ve ya Hristiyanlik ve ya bir başka din ile ilgisi yok. Inanç inanctir ve insana, dogaya ve bir koruyucu gücün varlığına inanmak ki bu benim için Allah, insana iyi gelir.

Bu link onların yasadıklarını gosterıyor ama fırsatınız olursda kıtabı mutlaka okuyun.

Şubat 22, 2018 Yazan: | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, Uncategorized, zeynep'ce | , , | Yorum bırakın

Çılgın gençlik kararları yaşlılıkta başa bela (mı?)

22 November 2015Kasım ayındayiz, Arda ile gittiğimiz alışveriş merkezindeki restoran girişinde yer gösterilmesini bekliyoruz. Önümüzdeki 5 kişilik grup dikkatimi çekiyor. 3 yetişkin bayan, bir kız çocuğu ve bir yaşlıca beyden oluşan grubun elemanlarının torun,anne,teyze,anneanne ve tabii ki dede olduğunu düşünüyorum. Bu beyefendiyi yazının geri kalanında Dede olarak tanımlayacağım. 

Her ne kadar bayan grubu vıdı vıdı konuşuyorsa da Dede öyle dimdik bekliyor. Bir süre sonra farkediyorum Dede’nin bir sağlık problemi olmalı çünkü biraz da tutuk bir hali var.

Bu arada yerlerimize oturmuş ve bir şekilde onu görebilecek konumda kalmışım. Dışarda buz gibi ayaza inat pırıl pırıl parlayan Kasım güneşinin gözümde parlamasıni da hesaba katınca iç mekanda Dedeyi izlemekten başka bir çarem kalmıyor.

Bahsettigim gibi Dede biraz tutuk, fazlaca sakin, sessizce bekliyor. Yemekleri geldiğinde farkediyorum ki elleri de titriyor. Hatta bir keresinde elinde kaşık bir iki dakika evet o kadar uzun sure bekledi sonra kaşığını ağzına götürdü. Kabaca Parkinson tarzı bir rahatsızlık olabileceğini düşündüm. 

Bütün bunlar arasında ellerinin üzerinde ki dövmeleri de farketmiştim. Her iki elinin üzerinde desenini tam anlayamadığım ince ince işlenmiş dövmeler vardı. Vücudunda başka biryeri göremiyordum ama sadece ellerinde olmadığından emindim.

İlk aklıma gelen, “bak ya gördün mü gençken yaptırmışsın şimdi kel alaka kalmış” işte bak oldu. Hemen daha bu düşüncemin beynimdeki geçidi bitmeden bir başka düşünce yetişti ve resme girdi. Bu yeni düşünce bana bu karşımda sakince yemeğini yiyen Adamın şu anda bulunduğu duruma gelmeden önce nasıl bir hayat yaşadığını ve aslında gayet keyif aldığını, vücudu üzerinde şu anda kontrolü olmasa da eskiden çok değil sadece kısa bir süre öncesine kadar patronun o olduğunu söyledi. 

Dedim tabii ya, bundan daha güzeli olabilir mi? Eminim benim görebildiklerim ve göremediklerim de dahil olmak üzere o dövmeler cesur, kuvvetli, arzulu yaşanmış bir hayatı anlatıyor. 

İngilizlerin cenaze ve anma törenlerinde dediği gibi ” Let’s celebrate his life” , yaşanmış ve yaşanmakta olan bir hayatı kutlayalım! 

 ◦ 

Nisan 3, 2016 Yazan: | kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , , , | Yorum bırakın

Hadi hayırlısı..Twyford 2. Sezon yayında 

  Korkuyorum desem acaba abartmış olur muyum?
Ama yani gerçekten korkuyorum. 

Dikkat ediyorum ama farketmeden yine bir büyük laf etmiş isem o da kısa-orta-uzun vadede gelip beni en ummadığım yerden vuracak diye korkuyorum.

Evet büyük lokma ye büyük laf etme demişler. 

Eh ben bunu biliyorum da olmuyor aklımdan geçiyor ve ne yazık ki geçmesi bile yeterli.

Küçüktüm mesela, üniversiteye girmeden önce haberlerde gecen “Tek ders Affı” da ne ola ki zamanında çalışıp versinler derslerini demiştim deneyimsiz aklımla, tek ders affi bir bana çıkmadı, kimse de nasil olur demedi. Aslında denilesi bir durumdu ya neyse gecti gitti.

Dedim ya çocuktum bilmiyordum yaptık bir hata.

Ama iste duramadım söyledim, üstelik bu sefer olgun aklımla, deneyimlerime dayanarak dedim.

“Cocuk dediğin heryere alışır, yeterki ebeveynler ne istediğini bilsin” demiştim 

Taşınma, yer değiştirme konusunda maximum deneyimli aklımla dedim ama olmuyormuş, olamayabiliyormuş işte.

Alışamıyormuş..

Tası tarağı toplatıp yola döküyormuş.

Evet bugun 1 ay 2 gun oldu, İngiltere’ye geri döndük. Babamızı bıraktık o sarı sıcakta biz  geldik yeşil yaylaya. Ev aynı eski evimiz, benim işim aynı. En güzeli de mahallemiz, basketbol klübümüz hepsi bizi sıcacık kucakladı.

Okul hariç herşey aynı yani. Bu kısmı biraz gıcık ama olumlu bakmak zorundayız. Mesela Okulun evden yürüme mesafesinde olmayışı oğlanın otobüs kullanmayi öğrenmesine sebep oldu. Ben diyeyim büyümek ve sorumluluk sahibi olma yolunda bir büyük adım attık siz deyin oğlan özgürlüğünü kazanmış.

Bilemiyorum ama Kocamcan’ın da  henuz gelemediğini hesaba katarsak bir acayip ayrılık paydasına  oturduk bakalım. Bu sefer de cocuğun istediğini yapıyoruz. 

 Allah pişman etmesin…

Ekim 3, 2015 Yazan: | bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, zeynep'ce | , , | 2 Yorum

Bitti mı gerçekten

3-4 yıl once okuduğum bir kitaptı, yazarı Selim İleri, “Dostlukların Bittiği Gün”.
Okurken anlamamıştım ne demek istiyor kitabın asıl hikayesi konusu nedir diye diye okumuştum.

Sonra üstünde çok da durmadım.
Ama şimdilerde anlıyorum çünkü başıma geliyor.

Görüştüğüm konuştuğum zamanların arasının açıldığı dostlarım var. Mesafelere yüz vermeyen ben yeniliyorum, gözden ırak gönülden ırak olurmuş derlerdi ama bunun gerçekliğine inanmaz sitem niyetine kullanırdım, sonuçta sitem sevgiden doğuyordu degil mı!

Var evet hayatımdan düşenler var… Ben yenilerini eklerken, artarak ilerlerken ya da öyle olduğunu sanarken, kendi istegi ile olduğuna inandığım şekilde gemiden inenler hayatımdan çıkıp gidenler var.
Hele bir iki tanesi var ki kabul etmek zorluyor ama ne yapalım kendi istekleri ile gidenlere saygım sonsuz .
Bir ümit belki yeniden gelirler diye kapıyı kapatmıyorum.

Kitapta geri gelme yok ama gercek hayatta olurmuş gibi geliyor.

Ağustos 14, 2015 Yazan: | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, zeynep'ce | | Yorum bırakın

Sana güveniyorum arkadaşına güvenmiyorum

Dun Arda’yı okuldaki arkadaslarından birinin evinden alıyorum bir yandan da Babası ile ayaküstü tanışma konuşmaları yapıyoruz.
Arkadaşı bize gelecek ve gece yatıya kalacak, yani durmak yok.Çocuğun diş fırçasını da almasını beklerken Arda bir heyecan bana tüfekle atış yaptığını söylüyor.
Açıkcası çok da dikkat etmeden gülümsüyorum ve eve doğru yola çıkıyoruz.

 Yol boyunca çocuk bir çok şey anlatıyor ve ben bu tüfek olayını unutuyorum. Hani önce yanlız kalınca konuşacağız seklinde ertelemiştim ama iste cocuk bize gelince unutmuşum. Ta ki aksam onları odaya gönderdiğimizde  Basri’nin hatırlatmasına kadar.
Bizim ki gerçekten de bir tüfekle bir gazoz kutusunu vuruyor, filme almışlar bir de üstelik bizim akıllı Instagram’a koymuş marifet ya!
Hemen siliyorum, ona da sabah görmesi icin bir mesaj bırakıyorum. Sabah Arda gayet anlayışli. Tüfek kullanımında cocuğun babasının haberi olduğunu söylüyor. Ben şaşkınım! 

Sabah oluyor, cocuğu kahvaltı sonrasında evine götürmek üzere yola çıkıyoruz.
Arabada geçen konuşmalarda sinirlerimizi iyice geriyor. Konu hızlı arabalar ve fiyatları..Bu cocuk Arda ile yaşıt olmasına rağmen bizim risk olarak gördüğümüz aktiviteler onun icin tehlike arz etmiyor.
Daha kötüsü Arda onun hayatını eğlenceli buluyor.

Yıllarca bu cümle kulaklarımızda çinladi durdu.
Arda büyüdükce arkadas cevresinde degisiklikler olacağını biliyor ve kendimizce risk çalışmaları  yapıyorduk. Ama Allah var bu hiç aklımıza gelmemişti. Bizim hızlı arabalara yaklaşımımızı gören Arda hiç eğlenceli olmamakla suçluyor bizi, çocuk ise merak etme babam seni bizim spor arabayla gezdirir diyor! Basri ile bakışiyoruz, tedirginlik diz boyu.

Neyse cocuğun evine geliyoruz, ben bu sefer anne ile konuşuyorum Basri telefonda meşgul. Daha biz iki kelime etmeden Arda çocukla beraber koşarak yanımızdan geciyor ve sonradan onların olduğunu öğrendiğimiz spor arabanın sürücü koltuğuna yerleşiyor ve bir heyecanla o kendinden pek emin cocuğun da talimatları ile arabayı çalıştırıyor. 

Bu bir otomatik araba, bir yığın düğmesi olandan yani arabayı çalıştırmak icin anahtarın deliğe girmesi gerekmediği gibi hareket ettirmesi de an meselesi, nasıl durur o ayrı!

Arda’yı arabadan çıkarırken cocuğun annesi “aa bisey olmaz bizimki hep yapıyor” diyor!

O an anlıyorum ki her ikimiz de anneyiz ama tehlikelerimiz korkularımız aynı degil. Onun icin 12 yasında bir cocuk yanlızken arabayı çalıştırabilir ya da bir küçük bahçede bir tüfekle boş kutulari da vurabilir.  Kabul ediyorum her cocuk her ebeveyn farklıdır ama sana emanet edilmiş, daha once hiç görmediğin bir cocuğa tüfek  vermek ve ya arabayla oynamasına izin vermek bana dogru gelmiyor. 

Derdimizi Arda’ya anlatmamız cok onemli, cocuk iyi bir insan ve arkadas olabilir ama evi tehlikeli, alışkanlıkları can yakacak kadar riskli. Arda bunu anladi neyse ki ve çocukla iliskisini kendisini tehlikeye atmayacak sekilde tutuyor.

Simdi soruyorum size, sizin icin normal olanın bir baskası icin riskli olabileceğini düşünmek bu kadar zor mudur? Yoksa Bu sadece kültürel ve sosyoekonomik etkenlere gore şekillenir ve de dogrusu yok mudur?  Sana emanet olarak evine misafir edilmiş bir cocuğun saglıgından ve de hayatından sorumlu olmak degil mıdır yetiskin gözetimi. 

Lütfen bana bir deyiverin çok şey mı istiyorum! 

Ekim 10, 2014 Yazan: | bizden haberler..., kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , , , | Yorum bırakın

Loom band çılgınlığı

Akşam saat 6 ama hava hala sıcak ve ben Arda’nın antreman yaptığı sahanın çevresinde yürüyüş yapmaya niyetliyim. Ancak son anda yanıma saç bandımı almadığımı hatırlıyorum. Çantanın içinde bu amaçla yapılmamış olsa da işe yarayacağını umduğum renkli loom band’den yapilmis bilekligi buluyorum. Ve gülümseyerek hatırlıyorum bunu bana geçtiğimiz yaz yaptığımız Ingiltere ziyaretimiz sırasında arkadaşım Anna’nın oğlu Alex vermisti 🙂 Evet dikkatlice, kopar mı diye korkaraktan saçım yerleştiriyorum ve onu orada unutuyorum. O kadar hafif ki..

Nedir bu loom band derseniz anlatayim.:

Loom Band renkli küçük ama gercekten küçük silikon halkaların birbiri içine geçirilerek bir çeşit örgü/ nakış tarzında bir bileklik haline getirilmesinden ibaret bir oyuncak. Sonradan öğreneceğim ki aslında sadece bileklik yapılmıyormuş hatta en son elbise yapıp eBay de satan bile varmış. Yani ben saç bandı yapmışım bişey değil.
Ingiltere ziyaretimizin ilk konularından olan bu ilginç oyuncaği kaldığımız sure boyunca kâh radyo programında kendi yaratıcısından, kâh kullanıcıları olan çocuklardan bol bol da ebeveynlerden dinledim. Yaratıcısı Malezya’dan Amerika’ya göç eden iki kız çocuğu babası bir mühendis,emniyet kemeri üreten bir firmada tasarım mühendisi imiş galiba. Neyse ilk olarak kendi cocukları icin bir elastik band oyuncak yapıyor. Ama sonra kızların arkadaşları, sonra onların arkadaşları derken işi ticarete dökmeye karar veriyor. Ancak tabii ilk yıllar da pek duyulmuyor falan. Amerika’yı bilmiyorum ama İngiltere’ye gelişi Yeni Zellanda’yi ziyaret eden Düşes Kate’in bir loom band bilezik takması ile oluyor ve tabii bir salgına dönüşüyor.

Kate Yeni Zellanda’ya Nisan ayinda gitmisti, Temmuz ayında Loom Band cilginligi  İngiltere’yi sallıyordu. Artık renk renk kutu kutu loom band alınıyormuş. İşin ilginç yanı loom band sadece kız çocukları ve ya belli bir yaş grubuna yönelik tipik oyuncaklardan değil. Her yaş cocuk ve hatta büyük yetişkin ellerinde bantlar birşeyler yapıyor. Hani tabiri caizse Lego tuğlaciklari gibi kullanılıyor.

Bence son 10 yılın en başarılı buluşu ödülü varsa buna verilmeli. Bir kere insanlar elektronik ortamda degil gercek fiziksel beceri konusturuyorlar. O birbirine denk görülen seçilen renk cümbüşü bir harika. Tasarı, yaratıcılık daha ne istersen var.Havaalaninda ucak bekleyen cocuklar vardi mesela onlerinde bir koca kutu gayet keyifle sabahin korunde bileklik yapiyorlardi.

Dubai’de henüz görmedim, Türkiye’ye ulaştı mı hiç bilmiyorum ama merak ediyorum nerden çıkacak diye.

IMG_3843

Eylül 23, 2014 Yazan: | Hobbies, zeynep'ce | , , , | Yorum bırakın