Bir varmış bir yokmuş
Tatilden döndüğünüzde aklınızda sadece gezip gördüğünüz yerler mi kalıyor yoksa orada bir şekilde temas ettiğimiz insanları da hatırlıyor musunuz?
Yanı siz onların hayatından bir kaç gün ve ya saatliğine geçip kendi hayatınıza geri gidiyorsunuz ya sonrasında ne oluyor orada? O garson, otel yöneticisi ve ya rehber ne yapıyor, sizin yokluğunuzu hissediyor mu acaba? Ya da sizinle yaptığı o ayaküstü sohbetlerin bir anlamı var mı onun içinde?

Mesela bu yaz Malta’da kaldığımız 10 günlük sürede en az 5 gece Vino’s adlı barında sohbet ettiğimiz, hatta Dünya kupası finalini de beraber izlediğimiz Bertu, bizi hatırlıyor mu? Bizim aklımızda yalınayak, nevi şahsına münhasır bir adam olarak kaldı, peki ya o bizim icin ne düşündü acaba?
Ya da İskoçya’da, adanın batı kıyı şeridinde, 1790 da Strontium madeninin bulunması sebebiyle ismini de bu madenden alan Strontian köyünde kendi halinde bir pansiyon, restoran ve aktivite merkezi olan Ariundel Centre i işleten o bayan. Orada iki gece kalınca bir 24 saatlik rutinini de görmüş olduk ve oradan ayrılmamızı izleyen günlerde kendimi sık sık, onu o her birini tek başına yapmakta olduğu aşçılık, komi, otel yöneticisi ve temizlikçi gibi işlerinin başındadır şimdi diye düşünürken yakaladım. O koşturmaca arasında bizi farketti mi bilmem.
Ben kendi adıma gezilerimizde denk geldiğimiz insanlardan, yaptığımız konuşmalardan bir şeyler kapıyor olduğumuzu düşünüyorum. Seyahatlerim sürecinde denk geldiğim insanları, bulundukları yerle olan iletişimlerini izliyor, anlamaya algılamaya çalışıyorum.
StPetersburg-Moskova arası Beyaz geceler nehir teknesindeki 9 gecelik gezide tura çıkan grupların farklı beklentilerinin aynı geziden alınacak kollektif zevk konusunda çok etkili oldugunu öğrendim mesela.
Kahire’de Gizza bölgesine piramitleri görmeye giderken aldığım turdaki rehber bana manzara iç açıcı olmasa da anlatıma biraz duygusal bir hikaye katınca katlanılabileceğini öğretti mesela. Nasıl mı? Bizim gecekondu mahallelerinde hakir gördüğümüz binaları Amerikan turistlere , büyük bir özgüvenle, bu binaların dışı sıva kaplı çünkü sık sık kum fırtınası olur, boyasak da nafile biz içerden izolasyon yapıyoruz diyebilmesi. Hatta iki katlı binanın damında görünen, bir iki kat daha çıkılması için açık bırakılmış demir filizlerini de aileler burada birbirine çok düşkündür, çocuklar evlenince buraya yeni kat çıkılır, beraberce yaşamaya devam edilir şeklinde anlatması.
Aslında öyle ille de geziye çıkmaya, uzaklara gitmeye de gerek yok. Evden çıksak, yolda iki insana denk gelsek, onlarla konuşmasak bile onları duysak sadece.
Hani derler ya kumsalda öylece duran bir taşı kaldırıp tekrar aynı yerine koysanız bile o taşın altında ve çevresinde yaşayan canlıların hayatına bir etkiniz olmuştur diye. İşte ben de onu merak ediyorum, nasıl bir etkileşim olmuştur acaba ve bu farkedilmeyen ya da önemsenmeyen etkileşimden taraflar ne öğrenmiş, ne katmıştır kendine.
Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde insanlar karşılaşır ama farkında bile olmazmış..
Sen devam et!
Arda’nın ısrarı ile ilk defa şehir içinde bisiklete biniyorum.
Yalnız seçtiğimiz bisiklet bana göre ayarlanabilir bir alet değilmiş, selesi oldukça yüksek ve sürdüğüm hepi topu 15 dakikada beni çok rahatsız ediyor ve kenarda beklerim ben sen dolan gel demek zorunda kalıyorum Arda’ya.
Amsterdam’dayız ve en küçüğünden en büyüğüne insanları o kadar rahatlar ki bisiklet üstünde. Yollar da ona göre yapılmış, öyle ki 4 tekerlekli motorlu araç sürücülerinin hayatı baya zor. Ama yeni öğrenen bir bisikletlinin de işi hiç kolay değil açıkçası; motorlu araçlardan ziyade diğer bisikletlilere engel olmak, hatta tehlike yaratmak çok kolay ve o öyle bir durumda olmak istemiyorum.
Daha sonrasında Basri’nin bulduğu bir tren+bisiklet entegre planı ile bisiklet kiralıyoruz. Artık bu ülkede bu şehirde yaşayacak isek bu iki ulaşım aracını hayatımıza katmak durumundayız. Tren+ bisiklet planını da kısaca şöyle anlatayım; devletin yönetiminde olan trenlere aylık abonelik var, bu aboneliklerde indiğiniz istasyondan yine devletin tamir ve bakımını yaptığı bisikletleri ücretsiz alabiliyorsunuz. Bir bakıma bu bisikletlerin kiralanma ve bakim ücretleri de o aboneliğin içinde. Bu bizim çok işimize geldi çünkü böylece haftasonlarında istediğimiz kadar trene ve bisiklete binerek tüm ülkeyi dolaşabilmemize sadece imkan vermedi, özendirdi de.
Ne diyordum? Ha, ilk kiralamayı yaptığımız yerdeki görevli benim sıkıntımı gözümden anlıyor ve bana hiç tasalanma onlar sana göz kulak olacaklar sen sürmene bak diyor. Son zamanlarda duyduğumdan en güzel en destekleyici söz, sen devam et!
Bu bisikletler Dutch Bike denilen, Hollanda’nın en geleneksel büyük tekerlekli ve frensiz vitessiz nam-i diğer kontrapedal bisikletlerinden. Kontrapedal sürmek hiç tecrübe ettiğim bir şey değildi ve açıkçası frensiz yapamam diye korkmaktaydım. Ancak öncelikle diğer araçlardan korkmamamı sağlayan geniş ve tek yön olarak tasarlanmış yollar ve genelde haftasonunda ve ya nispeten az trafik olacağını bildiğimiz saatlerde sürmemiz sayesinde alışmam kolay oldu ve açıkçası artık kontrapedal bisikleti daha bir seviyorum.
Neden mi? Çünkü farkettim ki fren yaptıktan sonra bisiklet üzerinde sakince durabileceğim bir kaç saniye daha oluyor ve hiç de kısa degil bu süre. Yani panik olmaya hiç de gerek yokmuş. Bu saniyelerin uzunluğunu şöyle tarif edebilirim, Formula 1 seyretmişsinizdir muhakkak hani araçların yarışı kazanmaları icin gereken süre saliseler ile ölçülür, saniye büyük kaçar oraya. İste o geçen zamana bisiklet üzerinden bakınca uzunluğunu daha bir iyi anlıyor insan.
Tabii bu ayrı bir düşünceye de götürüveriyor beni, hani derler ya hayat bisiklete binmek gibidir pedalının hep çevrilmesi gerekir durunca düşersin diye.
Oysa düşmeden önce bir süre varmış işte.
Yeter ki panik yapma!




Ana kuzusu bunlar, kızı erkeği ayrı olur mu?
Yıllar önce bir akşam Arda ile sohbet ediyoruz, henüz 7-8 yaş civarında olmalı .
Sohbetimizin bir yerinde ona sarılıp, biliyor musun Ardacığım, şu anda dünyanın bir başka köşesinde bir kız çocuğu var ve annesi onu tıpkı benim seni sevdiğim kadar çok seviyor, o çda annesinin bir tanesi. Ve büyüdüğünüz zaman siz bir yerlerde bir şekilde karışılacaksınız ve birbirinizi çok seveceksiniz ve belki de evleneceksiniz demiştim.
Bu fikri çok sevmiş olmalı ki daha sonra bir aile dostumuzun kızına “annem dedi, böyle biri varmış” diye bahsettiğini duymuş ve çok hoşuma gitmişti, söylediklerimi böyle can kulağı ile dinlediğini görmek. Bu konuşmanın geçtiği ortamda biz büyükler bir anda beşik kertmesi geleneğini konuşmuştuk ister istemez ama benim bahsettiğim o değildi, benimkisi hemen hiç tanımadığım bir kız çocuğunun kalkıp benim hayatımın anlamının hayatına gireceği gerçeğine duyulan merak ve hafif endişe idi benimkisi.
Aradan yıllar geçti ve ilk aşk dönemine girildi.
Bana bir kız arkadaşı olduğundan bahsedebildiği için ayrıca mutlu idim çünkü ben onun yaşında iken bu özgürlüğe sahip olamamıştım.Bana “Anne ben aşık oldum, çok mutluyum” dediğinde keşke benim de fırsatım olsaydı demiştim tıpkı onun gibi ilk heyecanımı annemle paylaşabilseydim. Ama o zamanlar böyle konular konuşulamazdı. Yaşanan ama paylaşılamayan bir heyecan, ne yazık.
O gün onun mutluluğunu paylaşırken, annelik içgüdüsüyle ona çocukluk dönemindeki masum konuşmamızı hatırlattım ve şöyle ekledim
Oğlum,
Onu yani bu sevdiğin insanı asla incitme ve aynı şekilde onun da seni incitmesine izin verme
Onu, istemediği bir şeyi yapması için asla zorlama ve aynı şekilde onun da seni istemediğin bir şeyi yapman için zorlamasını kabul etme.
Bu hayatta ikiniz de eşitsiniz, mutluluk ve huzur her ikinizin de hakkı. Hayatın zorluğunu da güzelliğini de eşit şartlarda paylaşmayı bilin. Paylaşarak çoğalın.
Ve unutmayın ki hepiniz anne ve babanızın gözbebeğisiniz, kıymetlisisiniz. Beraberliğiniz kıymetinizi arttırsın.
Ben dünyadaki şanslı kız çocuklarından biriydim ve ailemin kadınları da erkekleri de öncelikle birbirlerine karşı saygı ve sevgide en yüksek seviyede, hoşgörü ve kıymet bilen insanları üyeleri sayesinde ben de güçlüyüm. Sonuçta bir insan bir ada değildir, devamlı iletişim halindedir ve bu iletişimde saygı ve hoşgörü ve iyi niyet temeldir.
Örnek aldıklarımız sayesinde ve biz de örnek olacağız, sorumluluğumuz yüce diyerek, büyütüyoruz çocuklarımızı yeğenlerimizi, kız ve ya erkek olarak değil de iyi insanlar olsunlar diye özeniyoruz onlara.
Ve kendileri gibi iyi niyetli, iyi insanlarla karşılaşsınlar kızlarımız oğullarımız, en büyük duamız sonuçta..
Şair ne demiş “
Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak herşey..

Çocuk Kitapları gibisi var mı?
Kapının önünden tangır tungur bir araç geçiyor. Artık öğrendim, sabahın bu erken saatlerinde, yapabileceği maksimum gürültü ile gelen bu araç sokakta dış cephesi aynı kalacak ama içi farklı olacak binalara tadilat işçilerini taşıyor. Sabah en geç 7.00’den itibaren sokakta bir hareket bir telaş. Evin bulunduğu sokağa paralel alt sokağın köşesinde bakkalın tedarikçileri, ya da tıpkı Türkiye’deki tüpgaz kamyonları, gerçi buradakiler daha küçük ölçekte kamyonetler sokakların darlığı düşünülünce makul boyutlar, girip çıkıyor sabahın erken saatlerinden itibaren. Saat 8 gibi bir de kilise çanları ekleniyor bu telaşa. Yanlış anlamadıysam memurların işe başlama saati 8.
Sabah saatlerinin bu hareketliliği Arda ile yıllar öncesinde okuduğumuz bir çocuk hikaye kitabı aklıma getiriyor. Sanırım adı Küçük Mavi Kamyon gibi birşeydi. Küçük bir köyün marketinin tedarikçisi olan bu kamyon köye öyle büyük gürültü ile girip çıkıyordu ki köy halkını uyandırıyordu ve işte köy ahalisi ne yapsakta onu yavaşlatsak ve ses çıkartmasa diye düşünüyordu falan. Hikaye Ingilizce yazılmış ve bu benim gürültü diye kestirip attığım seslerin her birini tek tek, zangır zangır, tangır tungur, dangır dungur gibi Türkçe karşılığını bulamadığım kelimelerle anlatırdı. Ardanın bu çocuk hikaye kitapları sayesinde İngilterede özellikle şehir dışındaki yaşamı öğrenme şansım olmuştu.
Mesela bir tane de Kaçak Tren vardı ki, hala saklarım. Londra’dan kendisini almadan yola çıkan treni yakalamaya çalışan makinistin, bu muzır trenin peşinde gittiği yol boyunca başına gelenleri ilk okuduğumda henüz Ingiltere’ye de hiç gitmemiş olduğum bir döneme denk gelmişti ve hadi canım bu kadar da uydurmasalarmış olmuştum. Yani öyle ki tren istasyondan çıkıyor, bir sure karayoluna paralel gidiyor. Bizim makinist bir kamyonete biniyor ve onu takip ediyor ama tren yolu karayolundan uzaklaşmaya başlayınca kamyonetten inip hemen yanda akan nehirdeki bir bota atlıyor, bir süre nehir ile paralel giden tren yolu nehirden uzaklaşınca makinist yanda bisikletlileri görüyor, birinin arkasına atlıyor bir sure de öyle gidiyorlar, ta ki koyun sürüsüne gelene kadar, bu sürünün diğer ucundaki atlılar onu alıyor ve tam artık bu iş olmayacak galiba dediğin bir yerde traktörü ile bir çiftçi gelip onu yakındaki bir tepenin üstüne çıkarıyor ki yardıma gelen helikopter onu alabilsin. Helikopterin makinisti tren raylarının bittiği son durakta durdurması için trene havadan yetiştirmesi ile bitiyor hikaye. Defalarca okuduk biz bu kitabı, Arda 2.5-3 yaşlarında idi sanırım ve biz henüz Dubai’de yaşamaktaydık. Değil tren çevremizde ne nehir ne de koyun falan vardı. O zamana kadar olan yaşantımızın da Türkiye’de şehirde olduğu düşünülürse gercekten de böyle bir tren yolculuğunu hayal etmek çok zor idi benim icin. Ama İngiltere’ye gelince gördüm ve de yaşadım ki tren, kamyonet, bisiklet, at, sandal, traktör hepsi bir arada olabiliyormuş.
Dün Valetta-Malta’da kitapçıya girerken alkımda bu sesler ve hikayeler vardı istedim ki içinde Malta’da yaşamı bulabileceğim çocuk kitaplarından alayım, onlardan öğreneyim anlayayım bu ülkeyi ama tabii bu kitapların Ingilizce olmayacağını düşünemedim. Yaklaşık 10 gündür Malta adalarında duymakta olduğum Ingilizce insanı yanıltıyor oysa daha önce burada da bahsettiğim gibi onların kendi dilleri, Maltaca var ve tabii çocuk kitapları bu yerel dilde. Çaresiz burada uzun yıllardır yaşayan bir Ingilizce öğretmeninin korkarım alelade beyaz dizi tadında kalacak bir kitabını alıyorum. Umarım bana Malta ve Gozo adalarındaki yaşamı, kültürü biraz da olsa verir.
Sonra, bu sabah hengamesinden sonrası genelde sessizlik, sokakta sanırsın kimse yok, kimse yaşamıyor ta ki akşam geç saatlere kadar pek bir ses çıkmıyor. Akşam saatlerinde bir araç var, çıkıp da bakmadım ama sanırım hep aynı araç bu, sonuna kadar açtığı müziği ile geçiyor, sanırsın kapıdan omzuna koyduğu o 80lerin çift kaset çalarlı teybi ile girecek ve partiye kaldığımız yerden devam edeceğiz . 80li yıllar derken gerçekten de burada hemen her yerde 80lerin müziği çalıyor. Hatta mümkünse youtube dan da bu parçaların video klipleri falan açılıyor.
Bulunduğumuz sokakta dikkatimizi çeken bir başka şey de binaların kapı numaraları. Alıştığımız ve de nedense tüm dünyada aynıdır diye kabul ettiğimiz tekler çiftler şeklinde yolun iki tarafına paylaştırılan bir düzenleme yapılmamış, başlamışlar sokağın başından soldan saymaya sonuna kadar devam etmişler, 175-176-177 öyle gidiyor. Binaların dış cephesinden aslında binada kaç daire var anlamınız imkansız. Bu Londra’daki evlerde de geçerli. Ben de bina kapısındaki zil sayısına bakmayı adet edindim ve genelde 3-4 daire maksimum görmüştüm. Basri’nin ekmek ve su almak için girdiği ve bir türlü çıkamadığı mahalle bakkalının önünde beklerken çaprazdaki binanın zilleri dikkatimi çekiyor . Üşenmeyip gidip bakıyorum, 11 tane zil var. Ön cephede 4 kat görünen bina içe ve arkaya doğru genişliyor olmalı. Daha da komiği zillerin numarası da sıralı değil. Sanki bilmiyorsan beni bulamazsın der gibi.
Tam merakıma yenilip açık kapıdan içeri girecekken Basri geliyor, bakkala girdiğine bin pişman söyleniyor. Küçük ve dar ötesi mekanda sırada kendisinden iki önceki müşterinin lakayt bir şekilde kasayı extra bir 15 dakika meşgul etmesine kızıyor. Oysa bakkalın belli ki yerel müşterisi o kadın ve bakkal iki gün sonra gidecek turistler icin müşteriyi uyarmayı tercih etmiyor.
Haklı adam, sen bugün varsın yarın yoksun.
Yarın yolcusun. 10 günlük mecburi tatili bitirdin. Bu sarı sıcak balrengi binaların arasında kaldığın yeter, yeşil ve serin İngiltere seni bekler.
PCR testlerini yaptırdın hazırsın.
Hadi madem yolun açık olsun
Pasaport..bilet..adaptör
Klimalar biraz önce çalışmaktaydı ama şimdi çalışmıyor, neden olabilir ki?
Önce elimizdeki kumandanın düğmelerine basıyoruz, tık yok!
Ne kadar süre geçiyor bilemiyorum, çok değil ama kesinlikle hemen denilecek kadar az da değil,aklıma biraz önce kapattığım iki tane elektrik prizi geliyor. Öyle ya evin o odasını kullanmayacaktık ve çocukluğumdan kalma tasarruf kuralları ile onları kapatıvermiştim. Bu, prize elektrik gelsin-gelmesin diye konulan anahtar kontrolü sadece Birleşik Krallık Standartlarında olan bir ek güvenlik, bu kadar yer gezdim British Standart kullanılan yerler haricinde bu sistem yok. Gerekliliği tartışma götürür ama eğer alışık değilseniz alet mi bozuk acaba diye kesin telaş yaparsınız.
Koşup açıyorum o anahtarları ve ta-da! klimalar yeniden çalışmaya başlıyor.
Klimaların çalışmasını çok da sevmiyoruz aslında ama sonuçta kullanacağımız kesin, kaçış yok, hava nemli ve sıcak. Üstelik kalmakta olduğumuz evin öyle ifil ifil esecek, hatta arada cereyan yapacak dereceye gelebilecek esintiye maruz kalacak karşılıklı iki penceresi bile yok. Ev büyük ihtimalle binanın dükkan katının eve döndürülmesi ile dubleks daire haline gelmiş. Zaten farkettik ki kentte özellikle bizim kaldığımız bölge olan Valetta bölgesine kentsel dönüşüm gelmiş, birçok eski binanın duvarında bir dışını bozmadan içini yeniden yapmaya yönelik insaat izin ilani var, eski binalar turistlere yönelik odalara çevrilmeye başlanmış.
Bizim tuttuğumuz evin kapısı da zaten dükkan kapısı gibi, hani yaz aylarında at önüne iki tabure, salla zarları oyna tavlanı türünden, yüksek tavanla birleşen iki kanadı ile ardına kadar açılabilecek ahsap kapılardan ama tabii renovasyon sonucunda edepli, tek kapı açsak da olur hale gelmiş. İki yan kanadının üst bölmelerine pencere yapmışlar, yine ahşaptan olan kapakları açınca eve ancak ışık giriyor.
Bu girdiğiniz kapıdan ilk önce mutfak ile karşılaşıyorsunuz, göreceli geniş bir boş alandan geçip üst katta ki kapısız yatak odası bölmesine geçtiğiniz gibi bir de aşağıya ana yatak odası olarak planlanmis mahzene inen merdivenlerle karşılaşıyorsunuz. Mahzen tabii güzel bir odaya dönüşmüş, bir de duş/tuvalet banyo eklenmiş mekana hatta çamaşır makinesi de içinde olacak şekilde küçük ama ferah olmuş.
Evdeki ikinci pencere alt kattaki banyoda. Olması gerekenden daha bile büyük ama çok da ışık almıyor.
Evden ilk dışarı çıktığımda dışardan bu pencere nereye bakıyor acaba diye aranıyorum, fakat bulamıyorum, kot farkı ile ne tarafa açılıyor anlaşılmıyor. Eve dönünce ilk iş içerden açıyorum ki karşıma bir küçük termosifon çıkıyor, şaka gibi. Pencere yolun altında kalan bir boşluğa açılıyor ve bu alanın yol ile buluştuğu yerin üzeri bir mazgal ile kapanmış. Neden güneş enerjisi kullanılmıyor ki diye düşünürken şöyle bir de soru geliyor aklıma, bu termosifon aslında dış cephede korunmasız olarak duruyor. Yani üzerinde bir tel ızgara var ama sonuçta yağmur suları toplanmayacak mı acaba bu mazgalda? Biz varken yağmur yağmasın bari demekten başka bir çarem yok sanırım.
Malta’nin eski bir Birleşik Krallık kolonisi olduğu düşünülünce prizinden, trafiğine bir küçük İngiltere olmasına şaşmamak lazım.

Tüm devlet yazışmaları ve işlemleri İngilizce. Oysa halkın kendi arasında kullandığı dil farklı, orjinali Arapçadan esinlenmiş Maltaca dilinde gırtlaktan gelen sesler var, ancak yazıda kullanılan alfabe Latin alfabesi. Wikipedianın dediğine göre de Maltaca söz varlığının yaklaşık üçte birini Arapça kökenli kelimeler oluşturuyor ve bunlar genellikle günlük hayatta kullanılan temel kelimeleri kapsıyormuş. Yakın komşu Sicilyaca ve İtalyanca da katılımı ile Malta ve kardeş adacıkların kendine özgü bir dil oluşmuş ama hemen herkes gayet iyi İngilizceyi de konuşuyor. Hatta öyle ki ülkenin önemli gelir kaynaklarından biri de İngilizce dil okulları.
Malta ülke olarak üç adadan oluşuyor ve renklerden gidecek olursak en sarısı büyükçe olan Malta adası en yeşili de Gozo adası diyebiliriz. Adanın doğal coğrafik yapısı, uzun yaz ayları söz konusu olunca binaların ve tarihi eserlerin hemen hepsi bu bal rengi taştan yapılmış. Binaya rengi veren sadece canlı renklere boyanmış kapı ve pencere ahşapları.

Zaten tarihi evlerin içinde yaşıyorlar, kale surlarının arasından trafik akmaya çalışıyor. Tarih ve bu tarihe dayalı turizm adanın en büyük gelir kaynağı olunca da bu tarihi korumak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Kalmakta olduğumuz Valetta bölgesi çok değil bir 20 sene önce evsizlerin ve yakındaki tersanenin genelde kaçak işçilerinin mesken tuttuğu, tekin olmayan bir bölge iken hükümetin gentrification-kentsel nezihleştirme programı sayesinde kısa sürede bugünkü gözde turizm ve yerleşim yeri haline gelmiş.
Evsahibemiz Chou, Şu diye okunur, özellikle bu bölgede 15-20şer kardeşten oluşan koyu katolik ailelerinin yüklü miras intikal vergileri yüzünden ilgilenmedikleri evlerin de bu program sayesinde paylaşılmasının kolaylaştırıldığını ve sonucunda da evlerin bakıma alındığını bir çırpıda bir aksam vakti evinin önünde karşılaştığımızda ayaküstü anlatıveriyor.
Ayaküstü yaptığımız sohbetin sonunda bizi kendi gittiği lokal puba yolluyor, pubın sahibi Bertu’ya selamımı söyleyin demeyi de ihmal etmiyor. 4 gece sonunda yeni bir yere gidiyoruz diye heyecanlanıp bir hevesle Vinos’a vardığımızda

farkediyoruz ki geldiğimizden beri dönüp dolaşıp kendimizi kah sabah kahvesinde kah aksam içkisinde hep aynı sokakta bulmaktayız. İşte yalınayaklı Bertu’nun Vinos’u da burada ve adadaki diğerlerine çok benzese de bizce en şirini olan ve her ne kadar adı St John caddesi olsa da bizim için merdivenli sokaktaki 3. favori mekanımız oluyor
Masaya oturup da kendimizi tanıtırken Bertu güleryüzü ile hemen uyarıyor ve merdivenli sokakta nasıl güvenli oturulur hatırlatıyor,sırtını aşağıya verme diyor! bir kez daha adada misafirperverliği ve içtenliği hissediyoruz.
Genel anlamıyla adanın tüm sokakları daracık, mesela Mdina bölgesine giderken kullandığımız otobüsün şoförüne hayran kalıyorum, her biri birbirinden küçük dönel kavşaklarda ileri geri yapa yapa sakin ve kararlı ilerliyor gün boyu.Dar caddelerdeki trafikte boğulanlar Valetta bölgesindeki denize bakan sokakların merdivenli olmasının keyfine varmayı da çok iyi biliyorlar. Günün değişik saatlerinde bu merdivenlere atılmış masa ve ya minderlerde servis yapıyor restoranlar,café ve publar.
Başından sonuna 4-5 ayrı restoranın paylaştığı kısacık ve de daracık bir sokakta canlı müzik yapacak olan sanatçı ekip kendilerine sokağın karşılıklı iki duvarı arasına yapılmış balkonu seçmiş, aşağıdaki masalara çalıp söylüyor mesela.
Esnafın çalışma saatleri de bir garip, sabah 08:00-16:00 arası çalışan memurlar, bankalar ve onlara hizmet eden café, restoranlar var. Bir de 13:00-16:00 arasında siesta yapan esnaf var. Akşam yemeğine 20:00’den sonra çıkıyorlar ama saat 18:00’da da yiyecek yer bulabiliyorsunuz. Hemen her saatte acık bıryer var, İtalya’da Modena’da başımıza geldiği gibi aç kalmanız imkansız yani.
Evin önünden geçen araçta Modern Talking-Cheri Cheri Lady çalıyordu da hatırladım. Bunu söylemeden bitirmek olmaz, bu ülkede müzik 80li yıllarda kalmış. Geldiğimizden beri sanki Stüdyo54 karma kasetini dinliyoruz tüm ada, şarkıların sıralaması bile aynı.
Dışardan gelen bu müzik sesi havanın hafiflediğini ve artık akşam yemeği için hazırlanmam gerektiğini hatırlatıyor. Ütüyü elime alıyorum, o da ne ütünün fişi Türkiyedeki gibi ikililerden ancak biraz önce de bahsettiğim British Standartına uygun yanı 3lü girişi var. Kısacası ütü var ama evde kullanabilmek için adaptör gerekiyor.
Neden bu işlerde tek bir standart yok ki? Amsterdam’a taşındığımızda da evdeki hiçbir eletrikli aleti adaptörsüz kullanamadığımızı farkettik mesela, oysa Dubai-İngiltere geçişlerimiz ne kolay olmuştu. Amsterdam’da kısa süre kalıncada hiç bir aleti yenileme fırsatımız olmadı ve aynı adaptör sıkıntısı Türkiye’de de devam ediyor.
Evi taşımış olunca daha kalıcı çözümler buluyor insan ama turist olarak 3 günlüğüne gittiğin bir ülkede şaşkına dönmek işten değil.
Bu durumda da tabii o ülkede hangi elektrik fişini kullanacağız diye tasalanmak, adaptörleri aldığımızdan emin olmak, pasaport ve biletlerin yanısıra gerekli elektrik teçhizatını da unutmadan yola çıkmak önemli hale geliyor benden söylemesi.
Mirasyedinin bitmeyen tatili
Ben kelimelerin kişiye, nesneye ve ya işleve verdiği güç ve anlam var olduğuna inanıyorum.
Hani ben blog adını Gezgindoganlar koyduğumdan beri hem turistik hem de yaşama amaçlı gezip duruyorum diyorum ya ne dersiniz blog adımız yaşam tarzımız etkiliyor olabilir mi?
Atam İzindeyiz söylemi mesela, ne zaman duysam ya da bir aracın arka camında yapıştırılmış olarak görsem İzindeyiz kelimesi iz sürmek, yolunda gitmek anlamında olması gerekirken bana tatilde olmak çağrışımını yapıyor. Hani gelin arabasına yazılan evleniyoruz gibi. Ve ben gordugum bazı insanlarin bir yandan açtığın yolda izini sürmekteyiz anlamında olan bu Atam izindeyiz söylemini söylerken hal ve tavırları ile aslında Atam biz izindeyiz, dönüşte görüşelim diyorlarmış gibi geliyor bana. Çünkü eğer onun açtığı yolda onlar da gidiyor olsalardi hep beraber hedefe ulaşmış olurduk, yan yollarda oyalanmakta olmak yerine.
Sonra mesela Atam sen kalk ben yatam dizelerini pek severler, her 10 Kasımda duyarız. Çocukken ben de okumuşumdur muhakkak. Ama yine aynı şekilde sanki görevi devr almak degil de sen iyi yapıyorsun bu işi ben hiç anlamam o yüzden de ben yatayım sen devam et demektelermiş gibi gelir bana. Öyle ya görevi layıkıyla devr alabilselerdi, alabilseydik hedefe ulaşmış olmaz mıydık?
Gençliğe hitabeyi anlayabilseydik bugün yaşananlar farklı olmaz miydi?
Her yıl yeniden doğmaktasın, keşke yine gelsen diyeceğimize bir kere doğdun, yaşadın ve bize bıraktığın emaneti senin istediğin şekilde daha da iyiye götürüyoruz bak bizimle gurur duymalısın diyeceğimize savruk mirasyedi gibi ah keşke sen yine gelsen de işleri yoluna koysan demekteyiz. Yaptığımız çağrışımlar, dileklerimiz ile kurtarıcı beklemekten öteye gidemediğimizi görüp bu kurtarıcı ben olabilirmiyim diye biraz düşünsek ve harekete geçsek artık.
Karanlıkta biri elinde fener ile gelir mi acaba diye beklemek yerine mumu yakacak olan kibriti çakacak kişi sen ben olabilir miyiz?
Gerekirse ateşi yeniden keşfedecek bilgin bile varken neyi bekliyorsun?

Boomerang
Uzun bir aradan sonra Londra’da metrodayım. Burada metroya metro denmiyor aslında, tüp anlamına gelen Tube kelimesi kullanılıyor ya neyse konumuz bu değil dağılmayalım.
Metro sisteminin hatlarının olduğu postere takıldı gözüm, nasılda birbirlerine bir şekilde en az bir yerde dokunup şehrin çeşitli bölgelerini birbirlerine bağladıklarını düşündüm. Hemen her istasyonda bu durakta inerseniz aktarma yapabileceğiniz diğer hatlar bunlardır anonsu yapılıyor. Bu durum sadece Londra için geçerli değil tabii, bütün dünyada ulaşım sistemlerinde bu tarz bağlantı noktaları vardır, yani diyeceksiniz ki nerden bu ilgi. Ama işte düşüncelerin ne üzerine takılıp nereye sıçrayacağının bir kontrolu olmayabiliyor.
Piccadilly hattındayız şu anda ve Hammersmith&City ve ya Circle hatlarından birini geçmemiz gerekiyor, iki yerde kesişiyor bu iki hat, inip diğerine binebilmen için sana iki defa şans vermiş. Hani dalıp da ilk durakta inemez durağı kaçırırsan ki gayet mümkün, panik yapmaya gerek yok, bir kac durak sonra bir başka kesişim noktası daha olacak nasılsa.
Burada da aklıma şu ünlü film geliyor, Sliding Doors , Gywneth Pathrow ve John Hannah oynamışlardı hani. Orada da hayatta saliseler ile kaçırdığımız ve ya yakaladığımız trenlerin başımıza getirdiklerinden bahseder, hatırlarsanız.
Film ile metro hatlarının bende yarattığı bağlantı da işte trenlerin kendi güzergahlarında giderken birbirleri ile iletişim haline geldikleri o en az iki kere kesiştikleri noktalar. Filmde de kaderinde varsa o kişi elbet bir şekilde hayatına girecektir tarzı dramatik mi romantik mi yoksa kaderci mi desek bir mesaj var.
Ben bu filmi çok severim, ilk fırsatta yeniden izlemeli diye kendime not alıyor ve bir yandan da 50 yıllık hayatımın çeşitli dönemlerinde tanışıp, kaynaştığım sonra bir şekilde koptuğum bir çok kişinin dönüp dolaşıp yeniden hayatıma girmesi sadece kader olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum.
Hani var ya bırak gitsin dönerse senindir yaklaşımı.
Ya da?
Ya da uzaklara gidip gidip bir dolaşıp geri dönen ben miyim? Boomerang misali..
Anı yaşayalım derken an geçiyor olabilir
10 sene kadar önceydi sanırım, İngiltere’de oturduğumuz Reading Berkshire bölgesinde basketbol oynayan hele de Arda’nın yaşında kimse yok, genelde oyuncular 7. Sınıfa geçince bu sporla tanışan, orijinalde hepsi futbolcu olan çocuklardan oluşuyor basketbol takımımız. Under12 grubu olarak 8 kişilik takım çıkarabilirsek mutluyuz.
Az sayıdaki oyuncularımızın beceri durumu ise felaket ile harika arasında değişiyor ama azimliyiz, istekliyiz.
Bir tanesi var ki dillere destan. Enerji içeceği icerek maçlara çıkmasından mıydı, futbol sahalarından sonra basketbol sahası küçük mü gelirdi bilmiyorum ama maç boyunca iki pota arasında pek bir hızlı gider gelirdi. Durduğu anlar sayıca az ama süre olarak uzun olurdu o ayrı. Her basket attığında öyle bir sevinirdi ki sanırsın ünlü futbolcu 90. dakikada takımına kupayı kazandıran golünü atıyor, kollar havada seyirciye doğru koşar ve tezahürat beklerdi. Oysa basketbolda basket atıldıktan sonra oyun durmaz bilirsiniz, topu alan karşı takım daha bizimkiler ne olduğunu anlamadan karşılığını verirdi. Bizim bu heyecanlı oyuncumuz başarısını kutlamayı ancak maç sonunda yapması gerektiğini öğrenmek yerine futbola dönmeyi tercih etti.
Bir süredir hayatın NBA basket maçı hızında geçtiği bir dönemde ben attığı gole dakikalarca sevinen futbolcu gibi takılıyorum yaşadığım her ana, iyi veya kötü ne ise bir laf, bir olay seçiyor beynim ve düşün düşün takılı kalıyorum,hayat denilen maç devam ederken.
Maça dönmek mi yoksa anı yaşamak mı? Siz ne dersiniz?
Eskiler alırım
İngiltere’de eskiciler ne diye bağırarak geziyorlar diye soruyor İngilizce dersi verdiğim 3.sınıf öğrencim, konumuz eski kelimesi olunca.
Old-eski demektir demiştim.
Oğlumla üç dört yaşlarında iken yaptığımız benzer bir konuşmada da benim anneannem için o eski o yüzden yavaş gidiyor yorumu gelmişti mesela.
Bir kelimenin çocuk kafasında nereye tekabül edeceği, bu afacan öğrencim hayalinde neden eski deyince eskicileri düşündüğünü bilemiyorum tabii ama cevaben ona İngiltere’de eskici yok ki dedim, sonra derse devam ettik ama beni aldı bir düşünce.
Yani bir bakıma eskici var tabii ama öyle sokaklarda gezen,
eskiler alırım haaaanııııımmm
diye bir yandan bağırarak bir yandan da önündeki tekerlekli aracı ittirerek, sokak sokak dolaşan adamlar yok. İnsanlar elden çıkartmak istedikleri eski eşya ve kıyafetlerini belirli yerlere yerleştirilmiş giysi kumbaralarına atıyorlar ya da ikinci el malzeme satan yerlere direk veriyorlar. Karşılığında öyle plastik leğen, mandal falan da almıyorlar.
Oysa benim de çocukluğumun sesleri değil miydi eski alan eskiciler ile sebze meyve, süt ve tüp satan seyyar satıcılar.
domates, biber patlıcannnn.
Sepetler sarkıtılır ya da kendisi bizzat iner alırdı anneler. Artık mevsimine göre ne varsa. Hatırlarım mevsimine göre patates ve ya kavun aldığımız bir amca vardı mesela, istisnasız bizim eve, taa 4. kata çıkardı. Asansörsüz apartmanlardaydık ama hiç problem yoktu Ankara’da Emek mahallesi 83.sokaktaki daireye kucağı dolu dolu çıkardı. Annen alırdı evde olsaydı! der bırakırdı, param yok desende, haftaya verirsiniz der giderdi.o kesindi haftaya yine gelecekti.
Seyyar satıcılardan sonra aklıma gelen sokak seslerinde küçük kamyonlarında tangur tungur sesler çıkartarak gürültülü bir sekilde biz geldikkk diye mahalleye haber veren tüpgaz satıcıları ki bu sesleri boş tüpleri birbirine vurarak, ya da ellerindeki bir metal parçası ile bateri çalıyormuş gibi üzerlerine çarparak çıkartırlardı.Hatta dolusu ile değiştirdiği boş tüpü tekrar kamyona karpuz atar gibi atanlar da olurdu. İyi patlamamışız diyorum şimdi düşünüyorumda. Gerçi onlar yeni dolu tüpü taktığı zamanda bir gaz kaçağı var mı yok mu diye çakmağını çakar bakarlardı . Tehlikesini onlarda bilirdi şüphesiz ama bu bana birsey olmazlara giden kendine güven midir yoksa kaderde varsa patlarız inancı mi bilemiyorum. Sonraları teknolojiden yararlanarak şarkılar falan çalmaya başladılar.. Ayyygaaazzz….tirinirim
Bu saydığım sokak sesleri Türkiye’min tüm sokaklarında duyulabilecek seslerden idi. Sütçüsü , yoğurtçusu, bidon su satıcısı, eskicisi hurdacısı, sebzecisi derken baya şenlikliydi bizim sokaklar seyyar alıcı ve satıcıları ile. Bir tek aşıcısı geçmedi ki Metin Akpınar aşıcı geldiiii hanıımmm diye seslenebilsin.
Sadece o şehre özel sesler de vardı birde.
Merzifon’da yaşadığımız ev askeri garnizona yakın olunca sabah ve akşam talimden dönen erlerin tempolu yürüyüş seslerini vardı. Bir de faytonları çeken yorgun atların nal sesleri.
Eskişehir’de özellikle de şehir merkezinde iseniz şehrin olağan araç seslerine ses duvarını kırdıkları için pek bir yaygara çıkaran jetlerin sesleri karışırdı. 1. ana jet üssünün şehire çok yakın olması sebebiyle talim uçuşu yapan tüm jetler şehrin üzerinden geçerdi. Ses duvarını geçen hem de bir değil iki jetin beraber olduğu bu uçuşların yarattığı gürültü sırasında sınıflarda ders kesilir, yolda karşılaşmış ayaküstü yapılan dedikodulara ara verilir, kendi konuştuğunu duyabileceğin ortam sağlanınca kaldığın yerden devam edilirdi. İlk anlarda resmen ürkerdim, sonrasında alışıyormuş insan. Gün boyu uçan uçaklardan şikayet etmezdi kimse.
Bolgesine göre olan seslerden biri de bozacılara ait. Soğuk kış gecelerinde duyulan Boooo zaaaaaaaaa çağrısı. Eskişehir’de Ankara’da ve İstanbul’da yani hemen hemen yaşadığım heryerde duyunca bu sesin bölgesel olabileceğini hiç düşünmemişim. Mevsimseldi evet çünkü boza kış aylarının içeceği idi soğuk içilse de ama işte meğer şehirlere özelmiş, öyle her şehirde yokmuş. Ankara’da öğrenci evimizde bir akşam Antalyalı ev arkadaşım sokaktan gelen sesi oyun oynayan çocuklardan sanmıştıda gecenin bir yarısında ne yapar bu çocuklar diye sormuştu, hem bilmediğime şaşırmış hem de gülmüştük geçen kişinin bozacı olduğunu öğrenince yaşadığı şaşkınlığa. Oysa bozayı bilmeyince bozacıyı da bilemezdin tabii.
Sonra çıktım geldim başka ülkelere şehirlere.
Dubai’de sokak sesi duymadım mı acaba diyeceğim ama sanırım Dubai’den aklımda kalan sesler klimaların bitmek tükenmek bilmeyen homurtuları olacak. Gerek araç içinde ve araç dışında, gerekse ev içi ya da evler arasında yaptığım yürüyüşlerde hep o klima sesi. Ne yazık sokak yaşantısının olmadığı sokaklar ve binalar olunca sesi de olmuyor tabii.
İngiltere’de büyük şehirde oturmadık, kendi halinde mutlu mesut bir köy bizimkisi. Köy dediğime bakmayın, 6 restoran, biri büyük iki süpermarket, 3 diş kliniği, 3 cafesi olan bir yer ama içinde yaşayanlar için hala bir küçük köy. Heathrow’un yoğunluğuna göre inmekte olan uçakları biraz daha dolaşsınlar diye hava sahamıza yolladığı zamanlar haricinde genelde sessiz olan bu köyde oldukça hareketli bir tren istasyonu var mesela. Londra’yı ülkenin batısına bağlayan ana hat geçer. Köyün sakinleri arasında bu trenlerin tiplerini, geçiş saatlerini dakikası dakikasına takip edenler de var. Tren düdüğünden bilirler hangi model, nereye gitmekte falan. Yan dal hattı olan Henley on Thames trenleri ise tam bizim evin arkasından geçer. Normal ana hattan hızlı trenler geçerken bizim hat baya baya tıngır mıngır giden trenlere hizmet eder. Bu tren seslerinden bir de Etimesgutta doğduğum evdede duyarmışız, ve ben hep sabahın o ilk treni ile uyanırmışım. Uykusuz ve yorgun annem icin o dönemlerde öyle gelmese de oldukça sakinleştiren dinlendirici bir ses itiraf etmeliyim.
Sonbahar,kış ve nihayet ilkbahar derken son 8 aydır yaşadığımız Amsterdam şehrinden, bana bu evi hatırlatacak olan sokak sesi ne olabilir ki desem sanırım incecikten bir tıngırtı halinde, küçük metal parçalarının birbirine çarpması ile oluşan kendine has ritmi ile oturduğumuz evin ev sahibesinin balkonda asılı bırakmış olduğu rüzgar gülünün sesi olacak. Amsterdam rüzgarlı şehir nitekim.
Bir kelimenin hatırlattıkları, nerden nereye gittim geldim. Olur mu size de?
Her bir sesin kelimenin çağrıştırdıkları, hafızanın içinde oradan oraya zıplayan hatıralar, yoksa yaşlanmak dedikleri bu mu?
Bu bence olsa olsa yaşanmışlıktır ya sizce?

Cam rende
Gurbet ellerde insan vatana özgü, o varlığından haberi bile olmadığı alışkanlıklarını özlemlerini gidermek, yeni geldiği bu ülkede en iyisinden ağız tadına uyanları ve hatta en güzelinden kendine benzeyen birilerini bulmak amacıyla çeşitli yöntemlere başvuruyor.
Teknolojinin bu kadar ilerlemediği zamanlarda nasıl oluyormuş bu iş bilemiyorum ama ben 20 yıllık gurbet yaşantımda yahoogruplardan çok yararlandım. İki ayrı ülkede bu amaçla kurulmuş üç ayrı grubun üyesiyim ve elimden geldiğince ben de katkıda bulunmaya çalışıyorum. Her biri bulunduğu coğrafyaya özgü sorular ve tabii çözümler barındırıyor. En keyiflisi sadece kadınlardan oluşan Dubai’deki yahoogrubu.
Grubun üye sayısı kaç oldu bilemiyorum, ama yıllardır konular ihtiyaçlar hemen hiç değişmiyor, dünün ülkeye yeni gelmiş aklında yığınla sorusu ile taze üyesi iki aya kalmaz kendi tavsiye verecek kıvama geliyor ve en önemlisi desteğini esirgemiyor.
Dedim ya sorular ihtiyaçlar genelde aynı, gurbetçi insan ne sorar:
“Bulgur var mı burada?”
“Beyaz peyniri nerde bulurum?”
“Markete Sucuk/ Biber dolma/Yesil erik gelmiş haberiniz var mı?”
“Digiturk anteni taktıracağım da antenci bildiğiniz var mı?
“Bebeğime evimde bakacak yardımcı aranıyor ” gibi ortak sorular ve sorunlar.
Ama bir tanesi var ki ben cok seviyorum.
” Cam rende nerden bulabilirim?”
Yıllardır ara ara çıkar! Önceleri anlamıyordum yahu bu cam rende neden bu kadar önemli diye. Benim oğlumun cam rendesi olmuş muydu hatırlamıyorum mesela!
Gerçi o zamanlar İstanbul’daydık muhtemelen bi sorun olmadan mutfağımıza girmiş ve süresi dolunca çıkmış olmalı.
Ama artık seviyorum, hatta zaman zaman merak ediyorum acaba soruldu da ben mi kaçırdım diye.
Bana günlerin yılların geçtiğini söylüyor. Hayatının önemli bir dönemini kapatmış bir minik bebek daha olduğunu söylüyor.
Annesinin yaşadığı “artık büyüdü bebeğim” duygusunu aynen hissediyorum.
Her anı çok keyifli ve değerli bu zıpırların, kıymetini bilmek lazım.
P.S I: Üzgünüm ama cam rende nerden bulunur bilmiyorum:(
P.S II: Bu yazı ilk olarak 2008 yılında Sultansofdubai yahoo grubuna gönderilmiştir. Yazıyı buraya almış olduğum şu günlerde artık Facebook üzerindeki gruplarda yapılıyor bu yardımlaşmalar,tanışmalar ve yeni organizasyonlar. Ben ise yeni ilişkiler ile ilerlerken o ilk gözağrım Sultanlar sayesinde kazandıklarımdan vazgeçmek istemiyorum.

-
Arşivler
- Şubat 2026 (2)
- Ocak 2026 (1)
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS








































