Yetişkin olmak dedikleri
Dün, 19/12/2020, öğlen saatlerinde aradın, ve ben telefonu annecim nasılsın, arayamadık seni bu saate kadar değil mi? diyerek açtım. Kendimce seni rahatsız etmek istemedik çünkü aylar sonra sevdiğine kavuşmuştun bizi mi düşünecektin ki diye de savunmam vardı aklımdan geçmekte olan.
Ama sen dedin ki anne, ayrıldık biz Beth ile, ben onlarda kalamayacağım diye evlerinden çıktım şimdi..
Biz Hollanda’da Poeldijk adlı bir yere gelmiştik tamda. Hava kötüydü, yağmur soğuk hiç bilmediğimiz bir kasabada bir adres bulmaya çalışıyorduk ama sen İngiltere’de iyiydin, mutluydun..yani iyi olmalıydın, mutlu olmalıydın.. ben bu telefonu istemiyordum, beklemiyordum
..hayat ne garip hersey yolunda diye düşündüğüm bir anda parçalar elinde kalabiliyor.
..dün ilk akşam saatlerinde .. arkadaşlarımla beraberim dedin, geceyi nerede geçireceğini bilemiyordun. Ümitliydin arkadaşlarından, sana kalacak yer mi yoktu Allahaşkına.
..dün akşam geç saatlerde.. arkadaşlarımlayım anne dedin, bana iyi geliyorlar, kafamı dağıtıyorlar dedin. Arkadaşların istediler ki onlarda kalasın, ne mutlu sana ama gel gör ki aileleri alamadı seni. Bu pis mikrop belasına.
..dün saat 23:00 seni oteline bıraktılar, canları sağolsun, Allah ne muradları versin diyeceğim o güzel kalpli arkadaşların.
20/12/2020, Pazar gününün ilk dakikaları geç saatlerde Oteldeyim dedin. O saate kadar 4 can arkadaşınla beraber görüşebileceğin kadar arkadaşının kapısını çalıp, vedalaşmışsın otele gelmeden önce. Telefonu kapatırken sen gelmezsen ben gelirim dedim diye .. bana yetişkinmişim gibi davran anne artık, eve gelmeyeceğim! dedin. Sabah olsun, ikna ederim ben diyerek yattım uyumaya çalıştım.
09:30 sabah oteldeydin, gel dedik gelmem dedin. Kampüse döneceğim dedin. İkna edemedik seni.
—
13:14 Londra’ya trendeyim.. dedin
12:52 Twyford’da istasyondayım.. dedin
11:32 Otelden Kit alacak geliyor.. dedin
Yanında olamadığım için çok çok üzgünüm, benim üzüntüm seninkinden fazla olayı değil bu. Bu başka, bu senin üzülmene benim çaresizliğimin üzüntüsü
..çocukken bize kızdığın anlar olurdu, dengeli bir hayatınız var oysa basketbolcular için hayat hep zor imis diye
Gençliğinin bu en değişen döneminde aile olarak yaptığımız değişikliklerin sana olan direk etkilerinden şikayetçisin , haklısın. Bunun böyle olmasını hiç istemezdim. Bu ayrılığı yaşadığın gün evine dönebilmiş olmalıydın, sevdiğini görmenin heyecanı ile yükseklerde iken, içine bırakıldığın boşlukta yumuşak bir düşüş olmalıydı.
..savunamadığım yerden vuruyorsun ama zaten savunma istemiyorsun ki sen, ben neden bunu anlamıyorum.
..sana dün geceyi yanlız geçirttiren kişi ve sebeplere, ki bunlardan birisi ben olsam da isyan ediyorum.
Ama nereye kadar?
Dünden beri seni ezen ve bir sure daha ezecek olan bu kayanın altından kalkacaksın biliyorum, güçlenmiş olarak cıkacaksın bundan da eminim ama işte o ana kadar sana nasıl yardım edebilirim bilemiyorum.
Ama ne istersen, sen nasil istersen öyle yapacağım. Yeter ki sen iyi ol, iyi hisset.
14:27 Mesaj attin Kings Cross’dayım diye. 25 dakika vardı tren için. Beklerken biraz geyik yaptık, havadan sudan yazıştık. Dünkü bisiklet maceramdan bahsettim sana, dikkatini dağıtmak mıydı yazma sebebim bilmiyorum ama ilgini çekmeyi başardım.
Hani ben herşeyin bir iyi yanı vardır canım, bir iyi sebebi vardır derim ya, bunda henüz iyi yani bulamadım:( Dua ediyorum ki bunda da bir iyi sonuc olsun.
Sabahın kör saatlerinden beri seni bana getirebilecek olan yolların hepsi teker teker kapanıyor, bu mikrop yüzünden seyahatlerin hareketliliğin bu kadar kısıtlanmış olmasının bize ne yararı var diye isyan ediyorum. diyorum ki bu senin istediğin mi acaba, yani ben annen olarak hep korumacı yaklaştım sana acaba bu sefer artık senin kendi başına kalman ve çözümlerini kendin bulman gerekiyor da bana anlatabilmek için bu evren bana kendince en zararsiz, bir de utanmadan acıtmayacak diye iddia ederek bu iğneleri beynime kalbime batırıyor olabilir mi?
16:30 Trendesin, yine.. az kalmış Loughborough için. Sonrası için yemeklerini planlamaya başlamışsın bahsettin biraz. Daha iyiyim dedin. Nasılda içime su serpildi.
Sana söylediğim gibi sen nasıl yaşamak istiyorsan bu dönemi, sen nasıl istiyorsan öyle destek vereceğim sana.
..ve sen yine o apartmanı çınlatan kahkahalarından atacaksın çok yakında..
17:30 Loughborough Üniversitesi Faraday Hall.. 48 saat sonra yeniden odandasın. Hoşgeldin.
13 yıl önce Twyford’a ilk defa adım attığın güne denk gelmiş olması bir acı tesadüf gibi dursa da Twyford’dan ayrıldığın bugün yeni kuracağın hayatına uğur ve şans getirsin canım oğlum.

Yağmurdan kaçmadan
Başlıktaki resim sanatçı Gürbüz Doğan Ekşioğlu nun bir çalışmasıdır, bu yazımda paylaşmadan önce kendisinden izin aldım.
Şemsiye kullanmaktan nefret ederim, yıllarca İngiltere’de yaşayıp da şemsiye kullanmayan bir ben varım sanırım. Şemsiye ki aslında şems kelimesinden türemiş ve güneşten korunmak amaçlı bir araçtan bahsediyorsak da genelde yağmurdan korunma amaçlı kullanılıyor. Arda mesela Dubai’de şemsiyesi ile yürüyen birini gördüğünde çok şaşırmıştı. Kullanım amacı güneş veya yağmurdan korunmak olsun elinde şemsiyesi ile yürüyenlerin kendilerini kuru tutmak adına kendi cüsselerinden daha fazla yer kaplayarak yürümelerini sevmiyorum. Bu davranışın kendilerinden başkasına bir yararı olmadığı için de bencillik gibi geliyor. Şemsiyeyi bulan adam eminim ki kullanıcının çevresindeki insanlar için bir tehlike oluşturacağını düşünmemiştir. Tıpkı plastik poşetleri bulan adamın bu poşetlerin günün birinde dünyanın başına bela olacağını bilememesi gibi.
Üstelik şemsiyeyi kullanırken ayrı kapalı halde taşırken ayrı bencillik var. Bir düşünün başkasının elindeki şemsiyeden korunmak için kaç defa eğilmiş, kafanızı sağa sola son anda çevirmişsinizdir.
İngiltere’de yaşadığımız dönemde sağanak yağmur altında çıkıp arabamı yıkamış biri olarak yağan yağmurdan şikayet etmekten ve ya ondan kaçmaktansa onunla nasıl yaşarım diye bakmaya çalışmak işime geldi sanırım. Öyle ya hadi yağmasın bakalım, nasıl da sapsarı kalmıştı yeşilin her tonuna sahip parklar bahçeler iki sene önce.
Herşeyin fazlası zarar tabii, benim de günlerce durmayan yağmurdan bunaldığım, tarladaki ekine ne oldu acaba diye tasalandığım, bu nehirler taşacak mı diye telaşlandığım oldu. Hatta bahçemdeki güller yeter bir dur artık diye boyunlarını büktüğünde kaçamadıkları için onlar adına üzüldüm ama yine de yağmur altında şemsiye kullanmamak için elimden geleni yaptım. Deneyin sizde bulacaksınız bir yol.


Sen gidersin de ben durur muyum?
Korkarım benim bir inat tarafım var.
Sen gidersin de ben gidemez miyim diyen. Sen nasıl benden once evlenirsin deyip de evlenmişliğim bile var o denli yani. Çok şükür pişmanlığım olmadı bu kararlarımdan.
Sanırım ben geride kalmayi sevmiyorum. Yani gidenin ardından bakıp, gidenin boşluğunu doldurma çabalarını falan korkarım hemen hiç yaşamadım. Bir kere evet sadece bir kere olmuştu, bir arkadaşım taşınıp gitmişti bir başka ülkeye ve aslında hepi topu 6 aylık bir dönemdi sanırım ama beni çok etkilemişti. İlk o zaman hissetmiştim nasıl bir şey olduğunu, ondan beri de giden olmayı tercih etmeye devam etmişim.
Bizim planlar devletlerin 5 yıllık kalkınma planları gibi aslında. Hani politikaya soyunsak desek ki bu koltuğa talibiz, oylarını bize vermekten hiç çekinmeyecek insanlar nasılsa 5 yılın sonunda kesin kalkar gideriz, çakılı kalmayız o koltukta o derece.
5 yıl önce ikinci Dubai serüveninden ikinci Twyford dönemine gelirken planlarım Arda A level sınavlarını bitirip de üniversiteye gidene kadar yerimizden kıpırdamayacağız, şeklinde idi. Çok şükür ki başardım da, gerçi ara ara zorlandım kabul etmeliyim. Bu 2020 yılı belirsizlikleri bu konuda ne derece destek ne derece köstek oldu bilinmez, ümit ediyorum ki geriye dönüp baktığımda en az zararla çıkmışız diyebileyim.
Bu beş yıllık süreç sonunda taşınırız biz gideriz diyorduk aslında, yani oğlan üniversiteye gider sonra kimse bizi tutamaz diyorduk da nereye gidecektik. Basri’nin Londra’da yani büyük şehir ve hatta şehir merkezinde yaşamak istediğini ve her fırsatta soluğu Londra’da aldığını bizi tanıyan herkes bilir. Hatta son bir senedir arkadaşlar arasında sık sık, ee Arda üniversiteye gidecek, siz Londra’ya mı taşınacaksınız konuşmaları oluyordu. Yani bu eşyalar toplanacak bir kamyona yüklenecek ve de yola çıkılacaktı, o kesindi de kervan yükü nereye indirecekti sorusunun bile az çok tahmini hedefi vardi. O kadar ki, son bir aydir, eh bize müsaade biz gidiyoruz diye konuştuğumuz kimse nerden çıktı şimdi bu gidiş demedi, gayet bizden beklenen idi bu hareketlenme hali.
Önümüzdeki hafta Pazartesi günü Ardamı yeni kasabasına, okuluna yerleştireceğim. Allahım ona yardımcı olsun, iyi niyetli insanlarla karşılaştırsın hep.
Sonra.. Sonrasında kendime İngilizce ismi ile empty nest-boş yuva sendromunu yaşamaya fırsat vermeden, hemen ertesi günü yuvayı yüklenip gidiyorum. Hani yazımın en başında dediğim sen gidersin de ben gidemez miyim durumu da bu. Arda’nın gidişine nispet yapar gibi oluyor sanki. Gerçekten öyle olabilir mi ki? Bilemiyorum 🤷♀️
Bildiğim artık yeni yerlere uçma zamanı. Yeni yerler, yeni iklimler, yeni insanlar tanımaya doğru uçmak zamanı. Yıllar önce ilk sayılacak taşınmam diyebilirim, o dönemde çalıştığım kliniğin sahibi dişhekimi abimiz bana, daha dün bir bugün iki evlenip de o eve yerleşeli ne kadar oldu nereye taşınıyorsunuz yahu, siz ev tutmak yerine bir karavan alsaymışsınız demişti de gülüp geçmiştik. Üstünden 24 senede 3 ülke,3 şehir ve 15 taşınma geçmiş, acaba şu karavanı alma zamanı geldi mi ki?
Efendim.. kervanın konacağı yer mi? O belli oldu artık canım
İngiltere ile Türkiye arasında olsun dedik, sevenlerimiz sevdiklerimiz vize ile daha az uğraşır da bize daha çok gelirler belki diye de ümit ve dua ettik ve Amsterdam’a taşınmaya niyet ettik. Gazamız mübarek olsun. Yeni hayatımız güzelliklerle, yeni evimiz sevdiklerimizle dolsun.
Bu benden önce evlenemezsin vakasının hikayesini de ayrıca anlatırım, yıldönümüne de az kaldı zaten.
*Camels and shadows by George Steinmetz
Bir tutam lavanta kokusu
Bu sabah bir süredir beni çağırmakta olan ve tam da iyi hadi geleyim madem dediğim günden beri yani tam bir haftadır yağmur altında kafayı dik tutmaya çalışan bahçeme el atayım dedim. Bahçem aslında kullanıma oldukça elverişli bir boyutta. İşinin ehli birisinin ellerinde harikalar diyari olacak büyüklükte ve de bence gayette verimli toprağı olan bir bahçecik. Evin önünde sabah güneşini alan kare bir alan var, arkasında da öğleden sonra güneşi ile kavrulmak için ideal pozisyonda güneye bakan ve sağolsun bizden öncekiler tarafından ekilmiş 3 ağaç sayesinde gölgesi de olan daha ince uzun bir alan. Ben bu alanlarda kendi çapımda oynuyorum, ondeki çimi sağlıklı ve devamlı yeşil tutmayı başaramadığımı anlamam iki yıl sürdü mesela.
Arka bahçede bir de sebze ekebileceğimiz hafif yükseltilmiş üçgen bir alan var ve ben ilk heves buraya çiçek ekmiştim mesela. Yani adamlar sebze için yükseltilmiş alan yapmış ben çiçek ekiyorum 🙈 Ektim ama bir süre sonra bir problem çıktı. Sadece bu alana ektiğim çiçeklerinn yapraklarını yiyen bir yaratık var ve ben bunu bulamıyorum . Neyse Allah razı olsun internet, Facebook var da hemen köyümüzün yeşil parmaklarına sordum, ve dediler ki onlar tabii ki de solucanlar. Nasil yani oldum ve tavsiyelerine uyarak bir gece elimde fener ile gidip baktım ve ne göreyim, mahallenin tüm solucanları toplanmışlar sanırsın Üsküdar’da iftar çadırı. Yani tam da çocukluğumun ‘pis tıytıl sersem tıytıl yeme yapyaklayımı kıtıy kıtıy ” tekerlemesine uyan bir durum söz konusu. Bitkilerin öylece yerlerinden kıpırdayamıyor olmalarına da ayrıca üzüldüm.Hayatımda ilk defa tek tek solucan toplayıp bir kavanoza koydum ve de onları ölüme terk ettim. Evet evet biliyorum bu solucanlarla baş etmek için farklı yöntemler varmış tabii ama ben onlara çok kızmış idim. Daha sonrası için de en etkili olan peletleri kullandim, bir daha da kendileri ile görüşmedik.
O günden bugüne o alanda domates yetiştirmeye devam etmekteyim. Ha bir de geçen sene yetiştirdiğim patlıcan var. Bir tane sadece ve sadece bir adet patlıcan ama olsun, benim icin bir ilk idi ve farkettim ki ben patlıcan çiçeği de görmemişimö mor renklı bir çiçek olacağını hiç düşünmemiştim. Beni ayrı mutlu eden bir çiçek idi. 🙃
Bir başka küçük alanda da ki bu alanda yine yükseltilmiş durumda, yükseltmeyi de ben eski bir Ikea dolabını kullanarak yapmış idim, neyse onun icinde de nane, maydanoz veee çilek yetiştirmekteyim. Çilek deyince aklınıza reçel gelmesin hemen, o çileklerin müşterisi hazır, ben biraz tatlansa mı diye beklerken bana kalmıyor. İki güvercin var, hayatta bana bırakmıyorlar. Yani kendim için yetiştiriyor olamam herhalde di mi bu kadar yaban hayati varken çevremde sincap,solucan, kuş derken. Ha bir de arılar var tabii
Arılar deyince balarılarından bahsediyorum onları memnun etmek önemli imiş, hem yıllar önce izlediğim animasyon Arılar filminden hem de arkadaşım Yonca Tokbaş‘ın anlattıkları sayesinde bu balarılarına iyi davranalım sloganı ile yola çıkıp bahçeye biraz da arıların sevdiği çiçeklerden de ekelim yoluna gidince Lavanta da ekmiş idim bahçenin önde arkada çeşitli köşelerine ektim ve fakat sadece iki bölgede toplamda 5 tane yetiştirebildim. Bu arada itiraf ediyorum Lavantanin cekiciligi sadece arılara yonelik degil kocamcan bile gelip geçerken farkeder, bir dokunup kokusunu almak ister oldu.
Bugün de yine böyle arıların bu lavantaların üstünde cirit atmasını izledim. Hem izledim hem de bahçedeki yaban otlarını temizledim. Artık içeri girmeden önce de biraz daha yakından baktım lavantalara. Arıların bitkinin dalları ve çiçekleri üzerindeki turunu, çiçeklerden özüt toplamak icin uyguladıkları seçiciliğ izledim ve farkettim ki lavanta dalları arasında boynunu bükmüş olanlar var, arılar onlara hemen hic uğramıyor ve sadece daha bir taze daha bir canlı olanlara gidiyor. Önce bu dallar ne olacak ki, bıraksam mı kesip atsam mı diye düşündüm ve bu arada da kesmiş oldum. Sonrasında daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yaptım, bu kestiklerimden bir buket yaptım ve evde bir küçük vazoya ki vazom da aslında bir porselen bir sütlük, koydum. Sonra bu vazoyu koyabileyim diye mutfak masamın uzerindeki kıvır zıvırı kaldırıp, açık pembe örtümü örttüm ve de bu bir tutamcık lavantamın içinde olduğu vazo sütlüğü üzerine yerleştirdim. Kendimi öyle iyi ve mutlu hissettim ki.. ve hatta biraz da gurur duydum kendimle, öyle ya sonuçta tüm bu döngü benim için bir ilk idi ve bu lavantaları bir gün eve koyarım niyeti ile ekmemiştim ki ben.
Mutluluk denilen şey oldukça göreceli bir his ve sizi neyin mutlu edeceğini önceden kestirmek pek de kolay degil. Ama şu bir gerçek ki bir şeyi ilk kez yaptığınızda hissettiğiniz o tatlı heyecan güzel şey.
Bu durumda şöyle bir sorum var, hadi deyin bakalım, en son ne zaman bir şeyi ilk defa yapmıştınız?


Pas versene…
A: Anne.. Hadi.. Oynuyor muyuz?
Z: Ne oynuyor muyuz?
A: Basketbol
Z: E.. hani beni beğenmiyordun?
A: Ne yapayım? Sen gel işte.. babam gelmiyor!
Z: Bir saat kadar izin ver, işimi bitirip geliyorum.
———-
Geliyorum dedim ama stres bastı. Aslında bu topa hiç giresim yok ama kaçış yok.
Coronavırus yüzünden spor aktiviteleri durdurulduğundan bu yana basketbol oynayamayan Arda’mın haklı olarak keyfi yok.
Bu durumda dayanamayıp eve aldığımız bir de potamız var artık. Yani 10 senedir oynuyor bu çocuk bu sporu ama biz daha yeni aldık. Neden? çünkü şimdiye kadar dünyanın tüm sahaları ve potaları (bkz. Madrid ve ya Brooklyn) bizimdi. Gerçi ilk başladığı dönemde ki o zamanlar henüz yaşı ve boyu küçük olduğu için Toys R us dan Little Tikes potalardan almış ve hatta yan komşumuzu çıldırtma pahasına oynamıştık ama o sayılmaz.
Sonrasında kulüp, takım bölge maçları kampları derken 10 sene geçirmişiz. Bu dönemde Arda çok çok iyi bir oyuncu haline gelirken ben olduğum yerde kalmışım tabii. Benim olduğum yer ne diye soracak olursanız şöyle söyleyeyim efendim benim görevim Arda’ya pas atmak.
Ne alaka demeyin, anlatayım.
Şimdi biz bildiğiniz tam ebatlarda boylu poslu, içine su koyunca duran potalardan aldık ve onu evin olduğu sitenin otoparkında uygun bir yere koyduk ya, işte bu potada her gün bizim delikanlı şut çalışması yapıyor ya.. Ee o yapıyor da birinin de o topları yakalaması, otoparkta gittiği yerden geri getirmesi ve de ona vermesi gerekiyor tabii. İste o top toplayıcı kişisi de tabii ki de evin en atletik kişisi yani ben oluyorum. 4 haftadır süre gelen çalışmaların en başından beri yeterince hızlı yakalayamadığım toplardan başlayıp bir türlü düzgün pas vermediğime doğru uzanan bir gerginlikte günde birer saatten çalışmaktayız. Her seferinde bahçeye çıkarken bu sefer güzel olacak ve biz hem antrenman yapıp hem de sohbet edeceğiz diye çıkıyorum ama dönüş hep hüsran! Ya o beni ya da ben onu boğazlamak üzere iken eve geri dönüyoruz.
Bir süre önce onun anne iyi pas atarsan ben de şutu isabet ettirebiliyorum verdiğin pas benim başarımda önemli demesi ile fark ettiğim bir şey oldu.
Hayatımız boyunca bize atılan pasları düşündüm .. yeri geldi isabetli şutlara çevirdik, yeri geldi o topa girmem dedik ve her hâlükârda başımıza geleni kabul ettik oturduk. Yeri geldi top suratımıza geldi ya da tutayım derken parmağımızı kırdı. Herhangi bir takım top oyunu oynadıysanız hayatınızın bir evresinde bu metaforları anlayacaksınızdır.
Ona benim verdiğim pasın özellikle de bu bizim yaptığımız çalışmada bir önemi olmadığını, benim ona sadece topu geri verdiğimi söylemek istedim ama tabii genç delikanlım bu metaforları, yapmaya çalıştığım bağlantıyı hiç sevmedi. İsabetsiz şutlarında gelen pasın kötü olmasına en büyük payı biçti her seferinde.
Neyse ben yine de ümitliyim anlamıştır ne demek istediğimi..
Hayat sana ne yönden pas atarsa atsın, o pası isabetli bir şuta çevirmek sadece senin elindedir.



Sayılarla geçen bir yıl, ikibinyirmi
PS: Bu yazıyı Mart 2020 de yazmışım, ancak aradan geçen sürede fazla bir değişiklik olmamış, o yüzden de aynen yayınlıyorum.
Bir süredir sayılarla yatıp kalkıyoruz.
En son bu kadar sayı meraklısı olduğumuz dönem 1999 Körfez depremine denk geliyor. Depremden sonra ki artçılarda, yolda köşede kimi görsen tanısan tanımasan da herkesin aklına gelen konuşma bu seferki kaç şiddetinde diyen soru cümlesi idi.
Şimdi ise Corona’ya yakalanan ve hatta onun yüzünden ölenlerin sayısını soruyoruz, konuşuyoruz. Tüm dünya nefesini tutmuş hangi ülkede daha fazla var diye haber bekliyor.
İlk defa sayı olarak geride olmak iyi bir şey.
Trump’ın Amerika’daki vaka sayısı Çin’i geçince karşılaştığı sorulara cevabı mesela ama onlar herkese test yapmadılar, bilmiyoruz doğru sayıları mi veriyorlar.. ilk defa ben Çin’den gerideyim diyen bir Amerikan Başkanı.
Bu dönemin sayılarına gelirsek.
14 gün evde kendi kendimize kalma süresi
3-5-8 derken bir türlü emin olamadığımız bu virüs cansız ortamda kaç saat yaşar sorusunun cevabı
Bu soruya cevap ararken acaba havada da kalıyor mu ki sorusu?
İstatistik olarak verilen sayılar, test edilenler , hafif geçirip test edilenler, ciddi geçirse de test edilmeyenler, pozitif sayısının genel test sayısına oranı, negatiflerin katsayısı derken yaşlı genç herkes sayılarla konuşur oldu.
Sayılardan 65 de pek konuşulur oldu bu arada mesela. Bir anda 65 yaş üstü olanları hatırladık. Ne ilginç SwineFlu çıktığında da genelde çocuklar etkilenmişti. Büyüklerin immün sistemi dayanıklı demiştik. Ya da mesela geçtiğimiz yıllarda Galler bölgesinde olan Kızamık salgınında bu sefer de 20li yaşlar etkilenmişti, bu yaş grubunun çocukluğunda aşı yaptırmamış grup olduğu ortaya çıktı sonra. Bu da aşı karşıtı insanların sadece bizim coğrafyaya özgü olmadığını anlamamı sağlamıştı açıkçası. Cehaletin coğrafyası, dili imanı yoktu işte.
Bu arada zorlayınca mecbur kalınca öğrenme olayını ailemde ve çevremde defalarca yaşamış biriyim, bu sefer de öyle ve 65 yaş üstü aile mensubu üyelerimiz Zoom, HouseParty gibi uygulamaları öğrendiler. Yıllardır gurbetteyim sadece ülkeye gelirsem görüşebileceğim eş dost akrabayı görüşmeye hazır ve nazır bulmak bu dönemin kendi adıma önemli bir kazanımı, bu açıdan iyi de oldu hani, doğruya doğru.

Uzaktan uzağa Anneler Günü
Bugün Mart’ın 22 si ve İngiltere’de Anner Günü.. Hersene farklı bir güne denk geliyor buradaki kutlama kurallarına göre ama genelde Mart ayının son haftalarından bir Pazar günü.
Daha önce anlatmıştım burada. Hristiyanlık takviminde Easter haftasonu da yine değişiyor ve bu ikisi birbirine göre hareket ediyor demekle yetineceğim.
Anneler gününun orjinal adı da aslında Mothering Sunday olarak geçiyor. Uyanan, doğuran ve üreten Tabiat Ana ile başlayıp tüm anneleri kutlama olarak yaşanıyor.
Bu sene tabii Corona sayesinde bu kutlamada etkilendi.
Yaşlanmış annelere ziyaret tehlikeli ve yasak. Ne garip günlere geldik.. daha ne kadar sürecek acaba bu iş.
Hadi biz gurbetçiler alıştık bir kısa telefon ile konuşup sanal sarılmalara ama o bize özeldi bütün dünyaya olması gerekmezdi ki.
Geçen sene bu özel günde ev halkına bahçe işi yaptırmıştım. Bu sefer de planım öyle, hava güneşli soguk ama güneş var.
Geçen sene sonunda aldığım kır çiçekleri var ekilecek. Biraz da domates ve salatalık.
Sıkıntılı günlerde bahçeye çıkıp çiçek ekmeyi seviyorum. Çünkü inanıyorum ki doğa o minicik tohuma, soğana iyi bakacak ve aylar sonra belki de ben hala fırtına altında iken o rengarenk çiçeğini, tam da zamanı geldiğinde geri verecek bana.
Ayni ümitle Mayıs ayındaki Anneler Gününde daha yakın kucaklaşmalar olmasını istiyorum diliyorum. Elimden başkası gelmiyor..
Nice mutlu yıllara Kirpicim
Anlatmıştım sana hani sen doğmadan önce puzzle yapardım ya, 1000-2000 parçalı. Sonra en son tablomu bitirmeye fırsat vermeden geliverdin hayatıma. O gün anlamalıydım planları senin yapacağını😉
Kucağımda sen, hastaneden eve geldiğimizde masa üstünde duran bu, yüzde doksan ölçüde tamamlanmış puzzle’a bakıp artik bununla uğraşamayacağım benim yapacak daha önemli işlerim var, ilgilenmem gereken bu kucuk insanın bebeklikten erişkinliğine ulaşacağı süreçte yerine koymam gereken parçaları bulup yerleştirmem gerekiyor, meşgulüm demiştim. (O tablo hala eksik. )
O tecrübesizliğimle farketmemişim, ve kendimce görevler edinmişim iste parçaları arayıp bulup tam yerine ilk seferde en doğru şekilde yerleştirmeliyim, öyle ki ortaya çıkacak resim/insan doğru düzgün resme uygun olsun diye kasmıştım kendimi 🤷♀️
Niyet neydi akıbet ne oldu şeklinde 18 yıl geçmiş Kirpicim. Ben anneliğin binlerce karar vermek demek olduğunu bilemedim, kararı vermeden önce ayrı, bir de verdikten sonra ayrı defalarca düşünülecekmis bilemedim.
Bir insan yetiştirmenin hayata dair etkileşimlerini. benim tamam dedigim parçanın elime aldığım bir sonraki parça ile yerinden olabileceğini, evdeki hesabın çarşıya uymayabileceğini, kendi gençliğimde ettiğim isyanlari senden duyacağımı hele hiç tahmin etmemiştim. Kuşak farkı, kültür farki derken yine de iyi geldik diye düşünüyorum. 😉
Kirpicim su 18 yılda bana öğrettiğin o kadar çok ve güzel şey var ki saymakla bitmez.
Ne istediğini bilen, duygularını tanıyan ve onları en güzel , en etkili ve doğru şekilde ifade edebilen, seven sevilen bir genç, sevdiğini baştacı edebilen bir centilmen ve başarılı aranan bir sporcu, tam anlamıyla sportmen bir birey oldun. Annen olarak daha ne isteyebilirim ki senin mutluluğundan başka. Gözlerin hep gülsün, kolların sevdiklerini sarmalasın, hersey güzel gönlünce olsun yakışıklım.
Bu 18 yıl icin çok teşekkür ediyorum canımın içi, daha uzun yıllarca seninle gülmeye, seninle gezmeye, yeni yerler, tatlar kısaca ağız tadıyla yemeye içmeye devam edelim.

Küçük kırmızı araba- Kimi
Biraz önce Arda mutfaktaki küçük pencereyi tıklattı, bir yandan lavaboda bulaşıkları yıkarken bir yandan birazdan gelir diye düşünüyordum ama pencereyi anahtarı ile tıklattığında hatırladım, bugünün onun icin nasılda önemli olduğunu.
Kapıyı açtığımda bana sarılışı, kulağıma teşekkür ederim anne deyişi.. ve elindeki araba anahtarını sallaması..
Evet, benim küçük oğlum büyüdü ve bu sabah(11/11/19) ehliyet sınavını geçti.
Bu durumda ben, 17 yıldir sürdürdüğüm anne taksi/özel şoförlük görevimden emekliye ayrıldım.
Artık özgürüm diye havalara uçan bir genç..
Artık özgürüm demesi beklenen bir anne olarak gülümseyen, oldukça heyecanlı ben. Öyle ya, artık günün ortasında, akşamın bir vaktinde haritada bir yerde olup, onu getir götür yapmam gerekmeyecek.
Peki bu iyi birsey mi?
Uzun uzun yıllar boyunca hiç söylenmedim diyemem tabii ama arabada yaptığımız sohbetlerimizi, antrenman, maç ve parti dönüşlerinde arabamızın izin verdiği sayıda arkadaşını da evlerine götürürken, kulak misafiri olduğum, günün ve maçın kritiğini yaptıkları konuşmaları, yol boyunca seçtiği türü hiç sevmesem de sırf onu anlamak için saatlerce dinlemek durumunda kaldığım rap sanatçıları.. oh o şarkı sözlerini anlasam bir dert anlamasam ayrı..
İngiltere geleneklerine göre genç yetişkin sayıldıkları 16 yaşına girmesi ile tercihlerinde, kararlarında kendi ayaklarının üzerinde sağlam durduğunu görüyorum ve bundan annelik koruma içgüdüsü ile sonsuz tedirgin olsam da kendimi dizginliyor ve oğlumla gurur duyuyorum.
Anne olunca anlarsın dedikleri kavram bu olsa gerek. Bebekliğinden bu yana bana öğrettiği bakış açısı ve algılamamdaki gelişmenin tek bir tanımı olduğunu sanmıyorum. Anne olunca anlamak dedikleri şey, sabahlara kadar başında ateşi düşsün diye beklemekmiş gibi görünmüştü ilk aylarda ama aslında uzun bir kişisel gelişim programi da diyebiliriz. Çok çeşitli sınavları, tezleri araştırmaları uygulamaları var, tek bir doğrusu olmayan türlü çeşit soruya karşı çalışılan bir proje, çocuk büyütme projesi. Projenin bitişine ise karar vermek zor. Yanı belli bir müfredatı, okuduk bitti mezun oldunuz buyurun diploması diye bir sonlanma yok.
Ancak ve ancak artık zamanı geldi, yeter ki mutlu olsunlar diyerek kendi hayatının direksiyonuna geçmesine izin verebiliyorsan, anne baba olarak bu eğitimden mezun olabiliyorsun, kendi kendine yapabileceğine sen inandığında o çoktan yola çıkmış oluyor kanımca.
Mecazi anlamda sanki daha iki gün önce okula kendisi gidip gelmeye başlamıştı, dün bisikleti ile gidiyordu bu sabah arabası ile gitti.
Mecazi anlamda daha iki gün önce bensiz bir yere gitmezken, dün ehliyetini kutlamaya kız arkadaşı ile gitti.
Yolun hep açık, çevren hep iyi niyetli iyi kalpli merhametli insanlarla olsun kirpicim. Senin kendi araban olsa da ben seni istasyondan, partiden, maçtan alırım sen merak etme😜🧿🧿
P.S: kız arkadaş ve ben konusuna ayrı kitap yazarım herhalde, bir ehliyete bir sayfa yazdıysam 🤷♀️



Fransız Rivyerası da neymiş
Türkiyeye doğru yaptığımız yolculukta 3. ve 4. günümüzdeyiz.
3. Gün Cumartesi 20 Temmuz: Paris – Marsilya 775km
Bugün tum yolculuğumuz boyunca en uzun sürdüğümüz mesefelerden, arada durup da bir şehir gezmek yerine direk Marsilya’ya gidip akşam olmadan bir denize girmek istedik ve hemen hemen 10 saat sürmüş olduk. Paris’ten erkenden çıktğımızı düşünmüştük ancak yaz mevsimi, trafik oldukca kalabalikti. WAZE navıgasyon uygulamamız bizi kestirme olduğunu iddia ettigi bir baska yoldan Grenobal/Alpler tarafindan geçirdi. Bu yolda aracı kullanan yine bendim. Kendimi bölgenin en yüksek viyadüklerinden birinde buldum. Bisikletle yokuş aşağı inerken ürken ben, en ufak bir hatamda aşağıya uçacağımızı bildiğim bu viyadükten geçerken panik atak geçirmek üzereydim diyebilirim. Durup da şöfor değişimi yapabileceğimiz ilk firsatta aracı Basriye verdim. Ben ona verdikten sonraki ilk virajda da yol normal bildiğin karayoluna döndü zaten.
Aksam üzeri Marsilyaya, Fransız Rivyerasının bu güzel kıyı kentine gunesin artik yakmdığı bir saatte, Akdenize ulasmis olduk. Direk plaja gidiyoruz ve gencler hemen denize girmek uzere hareketleniyor. Bu seyahatimiz boyunca göreceğimiz sahil kasaba ve şehirlerinin ortak ozelligi tertemiz bir deniz ve ulasimi kolay plajlar. Akdenizliyiz biz de sonuçta ama hava durumu yani tam anlamıyla havanın nemindeki fark sanırım bu bölgelerin farkını yaratan etkenlerden.
Gezinin devamında değişen tablo, durakladığımız diğer kasaba ve plajları gördükçe anlıyorum ki deniz aynı deniz olabilir ama kullanıcılar ve yöneticiler o plajı sıralamaya sokan ve yerini belirleyen en önmlı faktörler.
Fransız Rivyerasını Marsilyadan başlayıp Cannes, Nice, Monaco olarak gezeceğiz yarın. Bu gece Salon de Provence bolgesinde bir Premierre Express otelde kalıyoruz.
- 4/ Gün Pazar 21 Temmuz Marsilya Cannes Nıce Monaco Milan 553km
Salon de Provence dakı otelden sabahın köründe çıkıyoruz yine. 1.5 saaat kadar yol aldıktan sonra kahvaltıyı Cannes in bir ara sokağındaki patiseride yapıyoruz. Cırcır böceklerinin sesleri ve dar sokağa bakan evlerin mimarisinde Akdeniz kokuyor. Şehrin isminin bir önemi yok o tablo tüm Akdeniz ve Ege sahili boyunca var aslında.
Hedefimiz bir plaj bulup denize girebilmek. Cannes shir merkezinde bir an ümitsizliğe düşsek de ücretsiz otoparkı ve daha da önemlisi arabayı parkedecek yer buluyoruz. Plaj boyunca ucretsiz olarak yayılabılıyorsunuz, sadece şezlong ve şemsiye istersenşz ucret var. Duş almal ve soyunma kabinleri de makul bir şekilde yerleştirilmiş. Zaman olarak günün ortasına yani güneşin en etkili ve tehlikeli saatine denk gelmiş olduğuğmuz için kısa kesiyoruz ama gönlümüz orada kaldı o kesin.
Sonrasında kıyı şeridinden Monakoya doğru gidiyoruz. Nice de aractan sadece manzaraya bakabilmek için iniyoruz. İşte bu noktada gencler bize teşekkür ediyorlar, onlara bu imkanı verdiğimiz ve getirdiğimiz için.
Monakoya geldiğimizde görevimiz Monako F1 pistinden geçmek. Monako F1 yarışları sehrin caddelerinde yapılıyor biliyorsunuz öyle ayrı bir pist yok. Gerçekten de o daracık yollarda extra işaretler,virajlarda extra yapılar var onlarda geçiyoruz. İlk denememiz zor oluyor biraz çıkışı kaçırıyourz falan ama Basrı çok sakin. İşlemi tamamlamak için geri dönüyor ve Monakodan mutlu ayrılıyoruz.
Ayrılıyoruz dıyorum ama onlar nasıl dar ve dik yollardı anlatamam. İstanbulda da araba sürdüm ama burası bir efsane.
Sonrasında daracık dağ yolları, korkunç güzel ama bir o kadar da tehlikeli viyadüklerden geçerek Milana varıyoruz. Bu yolun alternatıfı 6 saat kıyı şeridinden, bu yol dağdan tüneller ve viyadüklerle 3 saat.. ve 79 euro
Kıyı şeridinden uzaklaşınca yollar genişliyor ve dağlar da bitiyor bir ara. Milana vardığımızda açız. Otele gitmeden önce yemek yemek ve hatta Milan Katedralini görmek istiıyoruz. Aracımızı parkediyoruz. Ve hiç ummadığımız bir şekilde sivrisinekler tarafından kabura dönüyoruz. Gerçi benim durumum biraz ilginç, hayatımda il defa bana gelmiyorlar. Sadece 1 tane ısırığım var diğerleri perişan oluyorlar 5*10 dakika içinde. Sanırım Milan şehrindeki kanalların sivrisinekle mücadelesi yapılmamış. Hemen kendi kişisel mücadelemiz için svrisinek kovucu spreylerimizi buluyoruz. Ben onları Venedik ve Türkiye için almıştım ama orada gerek olmuyor.
Milanda bir küçük pizzacı buluyoruz hemen. Gencler pızzalarını cok begenıyorlar. Bız de Brassola ve Buffalo mozerall salata yıyoruz. Başarılı bir karar, tüm yemekler çok başarılı.
Daha sonra gencler Mılan katedralıne Duomo di Milano ya doğru gidiyorlar, biz bıraz daha yavaştan alıyoruz. Onlarla tekrar buluştuğumuzda hallerınden pek mutlular. İlk önce Brukselde buldukları Lıme marka scootter lardan bulmuslar. Brükselde nasıl kullanılırı keşfetmişlerdi, Paris ve Marsilyada pekiştirdiler ve sanırım en rahat Milanda bindiler. Bu Lime scooter ve çalışma sistemı gezı boyunca sohbet konumuz idi. Ardanın ilerde yapabileceği işler konusunda da örnek olması denk geldi.
Bu gece Milan da yatıyoruz. Otelin nasıl bir kalitesi olduğunu çok hatırlamıyor Basri, tutarken pek dikkat etmemiş ama neyse ki başarılı bir otel çıkıyor ve hatta ertesi sabah kahvaltımızı da burada yapıyoruz.
-
Arşivler
- Şubat 2026 (2)
- Ocak 2026 (1)
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS




















