Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Dolunay mı o?

Ekranımda beliren resme daha bir dikkatli bakıyorum. Dolunay var mıydı o fotoğrafı çekerken diye düşünüyorum. Kendi hafızamdaki dosyaları açıp kapatıyorum  o günlere ait. Fotoğrafı 2024’de Christmas tatilinde gittiğimiz Budapeşte’de çekmiştim. Şehrin Tuna nehrine de bakan bir buz pistinde kayanları gösteren, masmavi gökyüzü altında sert ayazı olan bir kış fotoğrafı. Ama gün içinde bir saat idi aslında, nerden çıktı dolunay diye bir soru oluşuyor kafamda. Öte yandan pekala olabilirdi de tabii, ay gün içinde de gökyüzünde asılı bir tablo gibi duruyor sonuçta sen gör ve ya görme. Ama dolunay zamanı mıydı? Gerçekten var mıydı. Çok hastaydım o seyahat boyunca, o yüzden mi atladım acaba diye de tasalanıyorum. Sonra pek güzel olmuş, nasıl da denk gelmiş deyip geçiyorum.Gerçek hayat çağırıyor.

Aradan zaman geçmiş telefon ekranımda başka bir resim var şimdi. Uygulamayı öyle ayarlamışız çekilmiş fotoğraflardan seç beğen göster şeklinde. Var olsun pek de heyecanlı oluyor şimdi ne çıkacak acaba diye bekliyorsun. Radyoda çıkacak şarkılardan fal tutmak gibi. Hani sıradaki parça tüm sevdiklerimize gelsin diye heyecanla beklediğimiz, artık ne çıkarsa bahtımıza. Ara Güler’in dediği gibi rastgele çekilen fotoğrafların daha güzel olması gibi, rastgele dinlediğimiz şarkılar da daha bir bize hitap ediyor sanki.

İşte bu fotoğraf da da harika bir dolunay var yine. 

Kabul etmeliyim artık bu görmekte olduğum beyaz daire biçimi dolunay değil. Ekranımda fotoğrafın üzerine binen dijital saatin dakika ve saatleri ayırmaya yarayan noktalarının altta olanı aslında.

Tıpkı insan hafızasında tutulan, üst üste binen fotoğraflar ve isimler gibi. Hatırlanmakta olana eklenen yeniler çıkarılan istenmeyenlerle artık o da ilk andaki kayıt gibi değil çoktandır.

Gülümsüyorum kendi şaşkınlığıma. Kendimi tebrik etmeyi de atlamıyorum bunu farkedebildiğim için, aferin sana, sende daha iş var diyorum.

Sonra ekranda resim değişiyor.

Şubat 20, 2026 Yazan: | #deniyorum, GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, seyahat, zeynep'ce | , , , , , , , , , | 2 Yorum

Gelirken yanında ne getir,biliyor musun?

Sisten göz gözü görmüyordu havaalanından eve giderken. Güneşin doğmasına az bir süre kalmıştı eve vardığımızda ama biz yine de iyimser ve bilmiş şekilde, sabah siz uyanana kadar bu sis kalkar merak etmeyin demiştik. Ama kalkmadı. Ne o sabah ne de ertesi gün. Hafifledi ama şehrin havası hep var olduğu iddia edilen mavi gökyüzü, sapsarı güneş derecesine geçemedi. Hepi topu iki gün kalacaklardı.

Sen kalk ülkeler arası seyahat et, birkaç bina göreceğim değişik bir şehirmiş diye yollara düş, nazlı gelin misali yüzgörümlüğü istesin senden o şehir. Yıllardır görüşmemiştik ve ne güzel bizi görmeye geldiler diye düşünsek de onların asıl görmek istedikleri o pek ünlü binaları ile Dubai idi kabul edelim. Geldikleri saate kadar sis falan yoktu. Araba ile gittik almaya havaalanına sabah üçte. Dönüşte yani taş çatlasa bir saat sonra, arabanın önünü göremeyeceğimiz yoğunlukta bir sis vardı. Araçların sis lambaları etkili bir şeymiş test ettik onayladık. Bir de tabii sabahın erken saatinde yolların boş olmasının da yardımı oldu bu sürüşte.  Tamamen içgüdüsel olarak bulutun içinde ilerledik. Tabii son üç yılınızda aynı yolu defalarca kullanmışsanız çıkışı kavşağı hatırlıyor insan. Dubai o kadar karmaşık bir yollar kavşaklar sistemine geçmemişti henüz, sene 2005. Bir tane Şeyh Zayed yolu var bir de Emirates Road dediğimiz otoban var kullanımda. Ara sokaklarda değilseniz sorun yok. Ara sokakların sorunu yerleşim bittiyse yol da bitiyor, yani hop çöl kumuna dalarsınız. Ama neyseki benim o ara sokaklarla işim yok. Gri zemin üzerinden güçlü neon ışıkları sayesinde fark edebildiğim bina reklam panoları bana yol tarif ediyor neyseki. Tam zamanında Ibn Batuta Mall’un yanına geldiğimi farkediyorum bu Jebel Ali liman kavşağına az kaldı demek. Denize paralel olarak uzanan ve Dubai’den Abu Dhabi yönüne giden bu cetvelle çizilmiş gibi olan dümdüz yolda bu kavşaktan çıkışı kaçırmamalıyım. Aksi halde hep birlikte Abu Dhabi’ye gitmiş olacağız arada başka çıkış yok henüz.  Jebel Ali liman kavşağından çıkıyoruz ama limana değil karaya içeriye doğru kıvrılıyoruz.  Bağlantı yolu kullanılarak daha iç taraftaki Emirates Road denilen o zamanların otobanına doğru gidilecek, sonra da Emirates Road üzerindeki dönel kavşak kullanılarak evimizin olduğu Green Community East Garden Apartments adlı siteye girilecek. Dubai şehir merkezinden uzakta sayılan bir köşede, çölün ortasında idi bizim ev, yani en azından ilk on senesinde diyeyim. Evin de içinde olduğu site 2004 yılında yapıldı. İnşaatın bitip de binaların teslim edildiği ilk gün taşındığımız daireyi görmek için bölgeye ilk gidişimde, bu şimdi kullandığımız yolun kenarında develer geziyordu. Site yapılıp ve daha sonra da insanlar yerleşince bu develer yerlerini kamyon kervanına bıraktılar. Hint asıllı, araçlarını süslemeyi pek seven şoförleri sayesinde üzerleri yanar döner janjanlı ışıklarla süslü kamyonlar tek sıra halinde yolun en sağ şeridinde dizilmiş yavaş yavaş ilerlediği bir kervan oldu o Emirates Road üzerinde her daim.   Öyle bir kervan ki iki kamyon arasından geçecek bir araçlık yer bulmak sabır işi olur diye hoşlanmazdık ama o sis içinde sürüş sürecinde onların oluşturduğu ışıklı set beni  rahatlatmıştı, eve gelmiştik işte.

Misafirlerimiz odalarına çekilirken, sabaha kalkar merak etmeyin dedik o bulut için ama kalkmadı. Cuma ve cumartesi günü nispeten hafiflemiş bir bulut içinde ilerleyip binaların ihtişamını değilse de kendilerini duvar diplerine kadar gelmek suretiyle görmeyi başardık. 

Burj al Arab mesela, yelken otel diye geçen ve ölmeden önce  görülmesi gerekenler listesinde olan hani. Diğer tüm turistler gibi bizim bahtsız ziyaretçilerimizi de Dubai’ye çeken oydu aslında. Konumu sayesinde sanki denize açılmış yelkenli imajını verdiği düşünülen o otelin önünde poz verilsin diye tüm turist gruplarının getirildiği yere biz de gittik tabii. Görüş net olmayınca binanın yanına kadar gittik hatta ve elzem fotoğrafımızı da çektik. Ama arkada denize ulaşan derinlik yerine gri bir fon üzerinde bir bina ve iki kişi olarak çıktı pozumuz ancak. O ikinci günün gecesi geç saatlerde yeter bu kadar eziyet diye düşünmüş olmalı ki sis kalktı gitti. Zaten sis kalkmasa onları Türkiye’ye evlerine geri götürecek olan uçak da kalkamayacaktı.

Gökyüzünde, o bulut senin bu bulut benim diye içlerinden süzülen uçağın bu bulutlar toplaşıp havaalanına indi diye kalkamaması da ayrı bir durumdur.

Fotoğraf deyince bir başka ziyaretçiyi daha hatırladım. Pek yetenekli bir fotoğrafçıydı kendisi. Siyah-beyaz film kullanır ve sonra da evinin banyosunda hazırladığı karanlık odada basardı fotoğrafları . Sağ olsun birkaç kere bana da izin vermişti o işlem sırasında yanında olabilmiştim. Negatifin pozitife geçiş yaptığı o mucize ana tanıklık etmiştim. Bir hafta sonu için topladı kameralarını ve tabii eşini de aldı geldi. Onun hayalinde sadece binalar değil çöl de vardı bu sefer.  Uçsuz bucaksız çöl alanının fotoğrafını çekecek özellikle de tepecikler arasındaki kumların uçuşmasını yakalayacaktı deklanşöründe. Hayal bu idi ama gerçek olamadı, yapamadı. Dubai ona bu zevki yaşatmadı. Yağmurlu bir günde geldiler, yağmurda kaldılar ve yağmuru da alıp gittiler. Dört gün kaldılar, iki günü aralıksız olmak üzere toplam 3 gün yağmur yağdı, güneş onlara yüzünü hiç göstermedi. O yıllarda Dubai’de yılda hepi topu 4-5 gün yağmur yağardı aslında. Ömrü hayatında bu kadar yağmuru böyle kısa bir sürede görmemiş olan şehir neye uğradığını şaşırdı, yollarda göletler oluştu, evlerin damları aktı, havaalanı binası su aldı hem çatıdan hem pencerelerden. Yağmurun ara verdiği üçüncü gün biz çöle gittik yine de ama çölün tüm kum tanecikleri birbirine yapışıp kalmıştı sanki. Fotoğrafçımız yağmur var diye birbirine haber eden, sokağa koşup altında duran heyecanlı insanların fotoğrafını çekebildi ancak. Yağmura sevinen çöl insancıkları diye sergiye koyabilirdi istese. 

İşte bu yüzden ziyarete gelirken ne getirelim diye sorana, Kendi güneşinizi yanınızda getirmeyi unutmayın derim, gerisi kolay.

Ocak 15, 2026 Yazan: | #deniyorum, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, zeynep'ce | , , , , | Yorum bırakın

Kulağımda melodiler aklımda neler neler

Geçtiğimiz günlerde yakın bir arkadaşım yeni okuduğu kitaptan bahsetti. Budhism For Busy People diye bir kitap, ilk fırsatta okumak gerek. Ama bu arada hemen yoga ile ilk deneyimlerimi hatırladım.
İlk gençliğimde yoga,esneme gevşeme rahatlama ilginç gelmişti ama ruhsal olarak sıkıldığında ve ya stres anında aklıma mutlu olduğum bir hatıramın resmini getirme aşamasına geldiğimde dağılıyordum hep. Bi kere nasıl bir mutluluk idi beklenen acaba diye düşünürken gevşemeyi rahatlamayı bırak büsbütün kasılıyordum.
Önce ne saçma yahu dedim, sonra ben beceremiyorum diye uzak durdum.
Ama şimdilerde eskilerden bildigim bir şarkıyı duyduğumda birşeyler kıpırdıyor beynimde tuhaf hüzünlü bir huzur kaplıyor icimi. Meditasyon minderine gerek olmadan çıkıyorum düşünsel yolculuga.
Şarkıların bazıları Türkçe ve beni çocukluğuma Marmaris Fethiye arasında ailecek yaptığımız araba yolculuguna götürüyor, ama o ağız tabanımdan sokan şaşkın arıyı degil de ağaçlarla kaplı yarı güneş yarı gölgede aldığımız yolu hatırlıyorum.
Hafifi batı müziği kıvamında olanlardan üniversite de kaderime isyan ettigim günlere götürenler var, Tandoğan’da yurtta televizyon odasında buluyorum kendimi, ne gereksiz yere uzmusum kendimi diyorum.
Mesela var bir tane her defasında, yine Türkçe her dinlediğimde yitirdiğim dostlarıma ağlıyorum.
Sonra günlerce bitirme finallerine çalıştığım Ankara’daki evimin penceresinden gördüğüm tek ağaç var, o ağaca bakarken dinlediğim şarkı beni o pencereye götürüyor aslen nerde olursam olayım. Sokakta oynayan cocukları hatırlıyorum, iki de bir “Annea” diye çığırıyor bir tanesi, neden Türkçe küfürler döner dolaşır anneye ithaf edilir onu çözüyorum orada.

Sonra kendimi Dubai’de Şeyh Zayed Road’ta araba surerken bağıra çağıra söylediğim şarkılarda buluyorum. Ne komik degil mı!

Londra’da serin bir sabahın köründe Paddigton tren istasyonundan çıkmış benim gibi erkenci bir vagon dolusu insanla Lancaster Gate metro istasyonuna yürüyorum ve aslında dinlediğim o şarkının temposunda nefes alıp veriyorum, ayakkabımın yere vuran topuğu bile temposunu değiştirmiş.

Son zamanlarda uzun araba yolculuklarına çıkıyoruz ya sadece üçümüz hani saatlerce dere tepe düz gidiyoruz da aslında koca Fransa coğrafyasında bir arpa boyu yol almışız megerse. Ama yolda dinlediğimiz şarkıyı yeniden duyunca Laon’daki şatonun yanından geçerken hissettigim huzuru yakalıyorum yorgunluğu degil.

Sonra, sonra bir de fotograflar var mesela. Uzun bir sure hayatı fotograf kamerasının objektifinden izledim sanki artık video ya almak istemiyorum fotografı çekmek yerine beynime kazımaya çalışıyorum.

Ilerde yeri gelir de bir yoga ve ya meditasyon seansında lazım olursa diye malzeme biriktirmisim bol bol ama bu sefer de secmek zor olucak galiba.

20140125-005715.jpg

20140125-005801.jpg

Ocak 6, 2014 Yazan: | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, zeynep'ce | , | Yorum bırakın