Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Domates

Kantindeyim.  Uzun olmasa da yine de var olan sıradayım.

Siparişimi verdim, hatta paramı da ödedim bekliyorum. Günün sabah erken saatine denk düşen, curcuna kalabalığı geçmiş aslında. Kantinde çalışanlardan sadece  iki kişiyi görüyorum tezgah arkasında.  Diğerleri içeride depo tarafında ya da yoğun geçen sabah dalgasından sonra hak edilmiş bir istirahat halinde, yani sigara içmek üzere dışarıda olmalılar. 

Ben sadece bir küçük baget ekmek istedim hatta  içine de domates dilimleri koyacaklar extra ücreti ile. İşte o domatesler olmasaydı gerek kalmayacaktı beklemeye.  Araya girip, benim ekmeği verseniz de ben gitsem de denmiyor buralarda, sıranı bekleyeceksin.  O kadar ki bu sıraya girme alışkanlığı sokakta öyle ayakta dursanız bir dükkanın önünde çok değil on dakikaya sıra oluşur yanınızda.

Beklerken benim ekmeğimi kim verecek acaba diye kendimce çaktırmadan izliyorum tezgah arkasındaki sakin ve  ahenkli çalışmayı. İleride benim siparişimi alan kadın makineden bir tost çıkarıyor, demek servis sırası bana gelmemiş. Bir başka kadın önceden alınmış siparişlerin aromalı yulaf sütlü kahveli içeceklerini yapıyor. İçerden yeni çıkan bir tanesi elinde bir kocaman kutuyla bana doğru geliyormuş onu farkediyorum şimdi. Tezgah arkasında ilerliyor hala, ama fırın benim tarafımdaymış ona geliyormuş meğer. Elindeki kutuda patatesler varmış, yaklaşınca gördüm. Kumpir yapılacak öğlen müşterileri için belli ki. Tek tek alıp  patatesleri diziyor fırın tepsisi içine. Onu izlerken  Ankara’ya gidiyor hafızam. Yıllar öncesinden bir fotoğraf çıkıyor karşıma. Bir masa etrafında 8-10 kişiyiz. Çok ama çok genciz hepimiz. Üzerimde beyaz bir gömlek ve mavi angora yeleğim var, bir de kot pantolonum. O mavi yelek hala duruyormuş da annem elime tutuşturduydu geçtiğimiz kış sağolsun saklamış, eh ben de kullandım desem. 35 sene sonra. Fotoğrafta başka ne vardı diye bakıyorum daha bir dikkatli. Masada bir takım yiyecekler, elimizde de yemekleri sunmaya yarayacak tutaçlar. 1990’ların baharında, üniversite ilk yılında, Fakültenin kermesi olmalı. Nasıl da heves etmiştik bir masadada biz satalım bir şeyler diye. Hepimizin yurtta kalıyor oluşumuzu engelden saymamış, hatta en kolayından kumpir yapıp satarız diye de olayı hafife almıştık. Kıtır vardı Tunalıhilmi‘de, sanırım ilk defa kumpir orada yemiştim. Görmüşüz ya patates fırınlanıyor, sonra da işte içine biraz yağ biraz peynir, üzerinede  ne sos istersen koyuyorsun. Çözdük biz bu işi diyoruz. Hem ne kadar zor olabilirki. Tek bir sorun var diye düşünüyoruz, patatesleri nerede pişireceğiz   konusu. Onuda gider, Kıtır’dan alırız diye üzerinde çok da tasalanmadan karar vermişiz.  Kaça aldıkta kaça satacağız detayına girdik mi, tüm bunları bir peçeteye yazdık mı hatırlamıyorsam da sohbet sırasında  çok keyiflice çözdüğümüz heyecanlı operasyon için gün geldiğinde yaşadıklarımız tabii ki çok başka. En basitinden kermeste satışların başlama saati 11:30 olarak belirlenmiş ya sabah erkenden gittik biz TunaliHilmi’ye orada bir aksaklık yok. Ama Kıtır’ın  elemanları bize daha açılmamış gözlerle bakmışlardı ne işi var bunların bu saatte burada diye.  Sanırım o zamanlar sabah kahvaltısı falan da vermiyorlardı ki hazırda hiçbir şey yoktu mekanda. Adamların orada olması bile tesadüf eseri gibiydi, öyle anlamsız alakasız bakmışlardı bize.  Rica minnet fırını açtırdık o saatte açmıyorlarmış meğer, ısındı bir zahmet fırın, sonra da patatesler atıldı içine.  Bu aşama tahminimizden daha uzun sürmüştü, pişmelerini beklememiz de cabası. Sonra da taksi ile gitmiştik Hacettepe’ye Sıhhiye kampüsüne. Allah’ım biz ne biçim hesaplamıştık bu işlemleri, alacağız satacağız hop olacak diye.  Ne salaklık ne saflık. Fotoğrafta hepimiz gülüyoruz ama bir daha da yapmamaya yemin etmişiz o ayrı.

Bu arada kadın patatesleri koymayı bitirince fırının kapağını kapatıyor benim de anılarıma açılan kapağı kapatıp  gerçek hayata dönmem gerekiyor. Kermesdeki masa etrafında çektirdiğimiz fotoğrafımızı da yerine koyuyorum.  Hatırladığım kişilerden başka kimler vardı acaba orada diye bir ara fotoğrafın aslını da bulsam keşke. 

Tezgah arkasındaki kadınla göz göze geliyoruz şimdi.

Size servis yapıldı mı diye soruyor, evet evet diyorum paramı ödemiştim sadece ekmek ve domates istiyorum. Ben bir iki dilim domates koyar herhalde demiştim, sağolsun en incesinden üç dilim yerleştiriyor ekmeğin içine. Teşekkür ediyorum bageti elime tutuşturduğunda, çıkıyorum kantinden.

Evden getirdiğim beyaz peynirimle domatesli ekmeğimi buluşturmak için koridoru bir çırpıda geçiyorum. Yok canım aç olmamla hiç alakası yok bu hızlı yürümenin. Koridorun diğer ucunda şirket çalışanlarına ayrılmış, mutfak tabir edilen ama aslında  sadece alt kısmına üç tane tezgahaltı buzdolabının, üzerine de iki orta boyu mikrodalga fırın yerleştirilmiş bir tezgahdan ibaret odacıktayım şimdi. Bir de çay kahve yapacaksan diye sıcak su veren bir cihaz var tezgahta, yanına lavabo konulmuş bir de. Kupadaki sallama çay poşeti ile çay yapmak için sıcak suyu dolduruyorum. Buzdolabından çıkardığım saklama kabındaki peyniride ekmeğin içine domateslerin yanına koydum. Ofise geri dönebilirim. Masa başında yiyeceğim sandevicimi, beklerken yeterince zaman kaybettim emailler beni bekler.

Yarın mavi yeleğimi giysem mi?

Ağustos 23, 2025 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, yaziatolyesinden, zeynep'ce, İyiki | , , , , | 3 Yorum

Eskiler alırım

İngiltere’de eskiciler ne diye bağırarak geziyorlar diye soruyor İngilizce dersi verdiğim 3.sınıf öğrencim, öğrendiğimiz kelime eski kelimesi olunca.

Old kelimesi Türkçe’de eski demektir, demişim dersimizin bir yerinde, sorunuz var mı aşamasına geçince gelen ilk sorumuz olmuş bu soru. Eskiciler ne diye bağırarak geziyorlar?

Oğlumla üç dört yaşlarında iken yaptığımız benzer bir konuşmada da benim anneannem için o eski o yüzden yavaş gidiyor yorumu gelmişti mesela.

Bir kelimenin çocuk kafasında nereye tekabül edeceğini, bu afacan öğrencimin hayalinde neden eski deyince eskicileri düşündüğünü bilemiyorum tabii ama cevaben ona İngiltere’de eskici yok ki dedim, sonra derse devam ettik ama beni aldı bir düşünce.

Yani bir bakıma eskici var tabii ama öyle sokaklarda gezen,

eskiler alırım h-aaaanııııımmm

diye bir yandan bağırarak bir yandan da önündeki yıllanmış belki de taşınacaklarından da daha da eski bir el arabasını ittirerek, sokak sokak dolaşan adamlar yok. İnsanlar elden çıkartmak istedikleri eski eşya ve kıyafetlerini belirli yerlere yerleştirilmiş giysi kumbaralarına atıyorlar ya da ikinci el malzeme satan yerlere direk veriyorlar. Karşılığında öyle plastik leğen, mandal falan da almıyorlar.

Oysa benim de çocukluğumun sesleri değil miydi eski alan eskiciler ile sebze meyve, su, süt ve hatta tüp satan seyyar satıcılar.

domateees, biber, patlıcannnn...

Sepetler sarkıtılır ya da kendisi bizzat iner alırdı anneler. Hatırlarım mevsimine göre patates ve ya kavun aldığımız bir amca vardı mesela, istisnasız bizim eve, ta 4. kata çıkardı. Asansörsüz apartmanlardaydık ama hiç problem yoktu Ankara’da Emek mahallesi 83.sokaktaki daireye kucağı dolu dolu çıkardı.

Annen alırdı evde olsaydı! der bırakırdı, param yok desende, haftaya verirsiniz der giderdi. Orası kesindi haftaya yine gelecekti.

Seyyar satıcılardan sonra aklıma gelen sokak seslerinde küçük kamyonlarında tangur tungur sesler çıkartarak gürültülü bir şekilde biz geldikkk diye mahalleye haber veren tüpgaz satıcıları var. Bu sesleri boş tüpleri birbirine vurarak, ya da ellerindeki bir metal parçası ile bateri çalıyormuş gibi üzerlerine çarparak çıkartırlardı. Hatta dolusu ile değiştirdiği boş tüpü tekrar kamyona karpuz atar gibi atanlar da olurdu. İyi patlamamışız diyorum şimdi düşünüyorumda. Gerçi onlar yeni dolu tüpü taktığı zamanda bir gaz kaçağı var mı yok mu diye çakmağını çakarak bakarlardı. Biz de onlara bakardık. Tehlikesini onlar da bilirdi şüphesiz ama bu, bana bir şey olmazlara giden kendine güven midir yoksa kaderde varsa patlarız inancı mıdır bilemiyorum. Sonraları teknolojiden yararlanarak şarkılar falan çalmaya başladılardı hatta.

Ay-gaaazzz….tirinirim

Bu saydığım sokak sesleri Türkiyemin tüm sokaklarında duyulabilecek seslerden idi. Sütçüsü , yoğurtçusu, bidon su satıcısı, eskicisi hurdacısı, sebzecisi derken baya şenlikliydi bizim sokaklar seyyar alıcı ve satıcıları ile. Bir tek aşıcısı geçmedi ki Metin Akpınar aşıcı geldiiii hanıımmm diye seslenebilsin.

Sadece o şehre özel sesler de vardı.

Merzifon’da yaşadığımız ev askeri garnizona yakın olunca sabah ve akşam talimden dönen erlerin tempolu yürüyüş sesleri vardı mesela. Gün içinde ise faytonları çeken yorgun atların nal sesleri.

Eskişehir’de özellikle de şehir merkezinde iseniz şehrin olağan araç seslerine, kalkışlarından çok kısa süre içinde ses duvarını kırdıkları için pek bir yaygara çıkaran jetlerin sesleri karışırdı. 1. Ana Jet Üssünün şehire çok yakın olması sebebiyle talim uçuşu yapan tüm jetler şehrin üzerinden geçerdi. Ses duvarını geçen hem de bir değil iki jetin beraber olduğu bu uçuşların yarattığı gürültü sırasında sınıflarda ders kesilir, yolda karşılaşmış ayaküstü yapılan dedikodulara ara verilir, beklenir, kendi konuştuğunu duyabileceğin ortam sağlanınca kaldığın yerden devam edilirdi. İlk anlarda resmen ürkerdim, sonrasında alışıyormuş insan. Tıpkı nasıl önce şimşek sonra gök gürültüsü oluyorsa, havada iki jet böyle burunlarını dikmiş uçuyorlar diye gördüysen bekle gümbürtüsü de gelir birazdan durumu yani.

Bölgesine göre olan seslerden biri de bozacılara ait-miş! Soğuk kış gecelerinde duyulan Boooo zaaaaaaaaa çağrısı. Eskişehir’de Ankara’da ve İstanbul’da yani hemen hemen yaşadığım heryerde duyunca bu sesin bölgesel olabileceğini hiç düşünmemişim. Mevsimseldi evet çünkü boza kış aylarının içeceği idi, soğuk içilse de ama işte meğer şehirlere özelmiş, öyle her şehirde yokmuş. Ankara’da öğrenci evimizde bir akşam Antalya’lı ev arkadaşım sokaktan gelen nara gibi ama kaba olmayan, melodili sesi oyun oynayan çocuklardan sanmıştıda gecenin bir yarısında ne yapar bu çocuklar diye sormuştu, hem bilmediğine şaşırmış hem de gülmüştük geçen kişinin bozacı olduğunu öğrenince yaşadığı şaşkınlığa. Oysa bozayı bilmeyince bozacıyı da bilemezdin tabii.

Sonra çıktım geldim başka ülkelere şehirlere.

Dubai’de sokak sesi duymadım mı acaba diyeceğim ama sanırım Dubai’den aklımda kalan sesler klimaların bitmek tükenmek bilmeyen homurtuları olacak. Gerek araç içinde ve araç dışında, gerekse ev içi ya da evler arasında yaptığım yürüyüşlerde hep o klima sesi. Ülkenin gerçek halkının yaşadığı yerlerde varmıştır muhakkak kendilerine özgü sesleri ama onların içine giremeyince seslerini de duyamamış olduk. Ezanı çok sakin, dingin bir şekilde okuduklarını ve namazında yine aynı şekilde dışarıdan duyulacak şekilde kılındığını hatırlıyorum bak.

İngiltere’de büyük şehirde oturmadık, kendi halinde mutlu mesut bir köy bizimkisi. Köy dediğime bakmayın, 6 restoran, biri büyük iki süpermarket, 3 diş kliniği, 3 cafesi olan bir yer ama içinde yaşayanlar için hala bir küçük köy. Heathrow’un yoğunluğuna göre inmekte olan uçakları biraz daha dolaşsınlar diye hava sahamıza yolladığı zamanlar haricinde genelde sessiz olan bu köyde oldukça hareketli bir tren istasyonu var mesela. Londra’yı ülkenin batısına bağlayan ana hat geçer. Köyün sakinleri arasında bu trenlerin tiplerini, geçiş saatlerini dakikası dakikasına takip edenler de var. Tren düdüğünden bilirler hangi model, nereye gitmekte falan. Yan dal hattı olan Henley on Thames trenleri ise tam bizim evin arkasından geçer. Normal ana hattan hızlı trenler geçerken bizim hat baya baya tıngır mıngır giden trenlere hizmet eder. Bu tren seslerinden bir de Etimesgut’ta doğduğum evdede duyarmışız, ve ben hep sabahın o ilk treni ile uyanırmışım. Uykusuz ve yorgun annem için o dönemlerde öyle gelmese de oldukça sakinleştiren dinlendirici bir ses itiraf etmeliyim.

Sonbahar, kış ve nihayet ilkbahar derken sadece 8 ay kadar yaşadığımız Amsterdam şehrinden, bana bu evi hatırlatacak olan sokak sesi ne olabilir ki desem sanırım incecikten bir tıngırtı halinde, küçük metal parçalarının birbirine çarpması ile oluşan kendine has ritmi ile oturduğumuz evin ev sahibesinin balkonda asılı bırakmış olduğu rüzgar gülünün sesi olacak. Amsterdam rüzgarlı şehir nitekim.

Bir kelimenin hatırlattıkları, nerden nereye gittim geldim. Olur mu size de?

Her bir sesin kelimenin çağrıştırdıkları, hafızanın içinde oradan oraya zıplayan hatıralar, yoksa yaşlanmak dedikleri bu mu?

Bu bence olsa olsa yaşanmışlıktır ya sizce?

Haziran 14, 2025 Yazan: | #deniyorum, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , , | 1 Yorum

Susuyorsam elbet bir sebebi var

Ne konuşayım ki sizinle ben. Söylediklerinizi de anlamıyorum zaten güya aynı dili konuşuyormuşuz, hiç sanmıyorum. Kapıdan girişiniz, çıkışınız, oturuşunuz bile farklı geliyor bana artık sanki sizi tanıyamıyorum.

Siz sanıyorsunuz ki bu olsa olsa yaşlılıktan. Gülüyorum bunlara, bu varsayımlarınıza ama kızmıyorum. Kızamıyorum. Nereden bileceksiniz ki henüz bu yaşa, bu yaşanmışlığa gelmediniz. Biraz daha kalıp görmek isterim o hallerinizi de ama yoruldum, korkarım bekleyemeyeceğim.

Yaşımı soranlar oluyor sık sık, onlar ayrı bir eğlence benim için, ne yapacaksa yaşımı öğrenip! Hayal ettiğinden fazla söylemişsem ay çok genç gösteriyorsunuz diyorlar bir de utanmadan. Hatta kimileri yaşlanınca sizin gibi olsam keşke diyor ya, gülümsüyorum sadece. Ama hani derler ya sen gülümse kimine yalandan, kimine inattan, kimine sevgiyle diye işte benimkinin hangisi olduğunu da artık soran düşünsün bir zahmet.

Düşüpte kalçamı incitmeseydim zor çıkartırdınız siz beni evden, evimden. Hastaneye gidelim iyileşince geri geleceksin diye de söz vermiştiniz birde utanmadan. Neymiş kendi başıma yaşayamazmışım! Sanki gençler düşmüyor hiç. Anneannen düşüp bacağını kırdığında daha 31 yaşındaydı, altı ay hiç kıpırdamadan yatmıştı kadıncağız. O kadar kıpırdatmak istememiştiki doktoru, hastaneden eve sedyede değil kendi yatmakta olduğu yatağın üzerinde, tahtravandaki Kleopatra edasıyla taşınmıştı. Diyeceğim o ki, herkes düşebilir bunda bu kadar abartacak bir şey yoktu.  

Düşmemin sebebi ve sonucu çok önemli değil artık. Bulunduğum bu yaşlılar evinden bir şikayetim yok, takılıyoruz işte. Zamanında seni ve kardeşlerini kreşe bırakırken bir gün sizinde tüm iyi niyetinizle beni yaşlılar kreşine bırakacağınızın farkındaydım tabii. Darılmadım gücenmedim merak etmeyin. Hem yediğim önümde yemediğim arkamda diyebilirim. Bilirsin yemek yapmayı hiç sevmedim, bana kalsa peynirli makarna gayet lezzetli bir yemek ve her gün yenilebilir. Babanın doğaçlama yemekleri, çorbaları, salataları ne lezzetli olurdu di mi. Neyse işte bana yemek yapanı bulmuşum neden bunu yaptın dermiyim hiç, afiyetle yerim.

Ama farkındayım kafana takıyorsun bu sizlerle konuşmayışımı ve sebebini de hep yaşlılığa bağlıyorsunuz. İşin aslını bir kere anlatmaya çalışacağım, aç kulağını da iyi dinle, tekrarı yok bunun.

Eskiden, daha gençken diyelim, bir şeyler anlatmaya izah etmeye, her birinizle ayrı paylaşmaya çalışırdım ama şimdi siz o kadar uzaklaştınız ki benden. Yok yok duygusal anlamda değil hele mesafeler anlamında hiç değil. Hem ben alışkınım mektuplarla, mesajlarla, telefonlarla yaşamaya. Zaten ilk çekip giden de ben değil miydim yollara gurbetlere. Ama neler neler toplamıştım benimle o ilk gidişlerimde, diyar diyar gezdirdiklerim öğrencilikten çeyizimden, annelik günlerimden, can dostlarımdan, yok olup giden arkadaşlarımdan kalan özel ve anlamlı eşyalar derken konteynırlar dolusu taşınmalar yaşadım. Sizlere de yaşattım tabii.  Beni takip etmeye çalışan eş dost, hani bir yarışma yapılsa mesela, ee şimdi nerede yaşıyorsunuz sorusuna en çok maruz kalan kişi yarışması, ben birinci olurdum herhalde. Herkes ama yaşlısı genci ülke bağımsız herkes mi sorar kardeşim eve dönmek nasıl evinize yerleştiniz mi diye. Yabancıların bir sorusu daha var bak o da gayet iyidir, sen de bilirsin.  Son kararın mı tarzında bir sorudur ama yani benim son kararım olabilir mi.  Özellikle de bir yere yerleşme konusunda.  

Ayrıca eve dönmek dedikleri nedir, neyi kast etmektedirler, hiç düşündün mü? Diyelim ki sen eve döndün, peki döndüğün ev bıraktığın ev midir? Bak ben bunu tee on bir yaşındayken öğrenmiştim, o evler asla aynı değildir. Sana anlatmış mıydım, 11 yaşında iken yatılı okula gidince ben, benim yatağımı dayına, benden yedi yaş küçük olan kardeşime vermişler annemler. Bir de hiç üşenmeyip çocuğun kenarlarında düşmesin diye parmaklıkları olan pek sevimli karyolasını da kırıp atmışlar. Bizimki de mecburen benim yatağa geçmiş tabii. Neyse aradan iki hafta kadar süre geçip de okuldan ailemi ziyarete diye geldiğimde kapıda beni görünce nasıl paniklemişti yavrucuk, eyvah yatağın sahibi geldi, bana ne olacak şimdi korkusuyla erkenden yatmıştı.  Ancak ertesi sabah oturma odasındaki somyede yatıyor bulunca benim yanıma gelmişti. Düşünsene evdeki saltanatımın yıkılması için 15 gün yetmiş aradan 20 küsur yıl geçtikten sonra hangi ülke hangi eve geri dönüş olur ki.  Sanki zaman yerinde mi duruyor da seni bekleyecek millet.  

Önemli olan yaşadıkların, mutlu muydun gittiğin yerde, giderkenki heyecanın sana yardımcı oldu mu?

Diyorsun ya ben de taşındım anne ne var bunda diye. Ama kabul etmelisin ki sizinkisi ile bizimkisi aynı değildi ki kuzum. Bizim zamanımızdaki taşınmalarda o kamyon yüklendi mi, geride bıraktıklarınla bir daha görüşmeyeceğinin o korkunç yalnızlığı, üzüntüsü, yıkımı vardı. O gün o anda biten yok olmaya mahkum arkadaşlıklar vardı. Koca bir yaz boyunca kendini avuttuğun, okullar açılsın ilk iş aşkımı itiraf edeceğim ve biliyorum oda beni seviyor inancı ile dönülen sınıflarda onu bulamamaktı hayal kırıklığı denen şey. Eskileri atıp yenilere yer açmaktı belki de bilemiyorum.

Bu iyi bir şey miydi ya da hangisi güzeldi.

İçinde bulunduğum yaş sayesinde sizinle yeni jenerasyon taşınmalardan da yaptım tabii.  Ayrılsanız da mekandan sanal ortamlarda her daim iletişim halinde olmakla gurbete gitmiş sayılıyor mu insan acaba. Bunlardan da yaptım, hiçbir şeyden eksik kalmadım yani. Sokaklararası, mahalle içinde, şehirler arası,ülkeler arası derken sonuçta işte dönüp dolaşıp şu küçük odaya gireceğimi de biliyordum. Hepi topu iki bavuldan fazla eşyaya izin vermeyeceklerini de neyseki çok çok daha önce öğrenmiştim. Belkide o yüzdendi her bir taşınmada daha da küçük eve doğru gitmelerim.  Eşyanın sahibi yanında olmayınca o eşya taşıyana yük olurmuş diye okumuştum ondan mıydı acaba bu yükümü hafifletme çabalarım. Yoksa o nehir gezisinde hani sen daha küçüktün Saint Petersburg‘dan Moskova’ya giden nehir gemisindeki turda, o zamanlar benim için bile yaşlı sayılabilecek kadınların kulak misafiri olduğumuz konuşmasından mı etkilenmiştim. Arkadaşına dünyadan bezmiş bir halde anlatıyordu kısa saçlı tıknazca olanı, artık fotoğraf çektirmiyormuşmuş çünkü kendisi ölüp gidince çocukları gelinleri öff ne bu böyle her yerden bir fotoğraf demesinlermişmiş. Ne garip gelmişti bu düşünce şekli bana o zaman ama fark etmeden basılan fotoğraflarımın sayısı da giderek azalmış, aman canım teknolojik olarak saklamalara geçtim ben derken de her bir telefon değişiminde silivermiştim bir kısmını.  

Neyse ne diyordum sizinle konuşmama sebebim benim konuşma yeteneğimi kaybetmem ya da o pek meşhur yaşlılık hastalıklarından falan değil sadece evet sadece size hiç bir şey anlatmak istemiyor olmam. Bu kadar basit.

Size o kadar uzak ki benim anlatabileceklerim, eski zaman masalları gibi gelecektir kulağa.  

Oysa sen gidince ve hatta diğer ziyaretciler de yokken, özellikle de hemşireler odalarına çekilince görmelisin bizi. Aynı dönem çocukları nasıl ortak dil bulursa öyle anlaşıyoruz biz kendi aramızda. Akşam geç saatlerde odalardan birinde toplaşıyoruz, her gece bir başka oda olmasına özen gösteriyoruz. Gençliğimizde yaptığımız ev ziyaretleri gibi oluyor bir bakıma. Arada kapı önünde ayrılamadığımız bile oluyor inanmazsın. Bir muhabbet bir muhabbet dönüyor ki hani sabahlar olmasın durumu. Tabii sonra da sabah uyanamıyoruz ama hemşireler verdikleri ilaçlardan sanıyorlar, tam bir komedi yani.

İşte bu grup olarak aramızda hani imzalanmamış ama severek yapılan türden karar verdiğimiz anlaşma gereği sizinle artık zaman harcamayacağız. Size bizim bildiklerimizi hatıralarımızı anlatmakla zaman kaybetmeyeceğiz çünkü sizin hızlı dünyanızda bize yer yok. Aslında kendinizle öyle meşgulsünüz ki hayatınızda kimseye yer yok. Çok da kızamıyorum bu durumunuza. Kendime de pay çıkartıyorum. Sonuçta kardeşlerinle sen bir yandan çalışıp bir yandan ev işi, aile büyükleri falan derken koşturmaca içinde olan bir anne baba tarafından büyütüldünüz. Kanınız bize nazaran daha hızlı akıyor.Daha da ürkütücü olanı torunlarım sizden de hızlı. Hatta aynı anda birkaç şeyi yapabilen, izleyebilen bir jenerasyon şimdikiler oysa bizim zamanımızda yürürken sakız çiğnemek bir marifet sayılırdı.

Sizlerle ve hemşirelerle konuşmayacağız anlaşması sadece ve sadece özel günlerde askıya alınıyor. O da bildiğin anlamda bayram seyran özelinden değil bak yanlış anlaşılma olmasın. Her ayın üçüncü Perşembesi ziyarete gelen kütüphaneciye dayanamıyoruz bir tek ona anlatıyoruz, her bir kafadan ses çıkarcasına sohbetler ediyoruz görmelisin. Şİmdi doğruya doğru bize ne soracağını ağzımızdan nasıl laf alacağını öyle iyi biliyor ki, direnmek mümkün değil. Merak ediyorsun değil mi nesi var onun diye. Kıskanma hiç. Hem neden şaşırıyorsun anlamıyorum, kitapları ayrı severim kütüphanecileri ayrı sayarım bilirsin. Özenerek topladığı itinayla kutulara yerleştirdiği onca alet edevat malzeme her birinin ayrı anısı var bizim için. Mesela geçen gün getirdiği kutudan çıkan Walkman ve karışık kasedin yarattığı heyecanı ya da sökülen çoraplarını onarırken kullandığım kapı tokmağına benzeyen yumurtamsı aleti yıllar sonra yeniden gördüğümdeki mutluluğumu da anlayamazsın.

Diyorum ya benim konuşmak istediklerimi sen dinlemek istemiyorsun. En başta ilgin, ilgin olsa zamanın yok. Çorap söküğü tamiri de neymiş akşam sipariş edip sabah teslim aldığın yenisi varken.

Yani canım oğlum ben hafızamı ya da konuşma yeteneğimi falan kaybetmedim. O çok ünlü hastalıklardan da yok bende tasalanma. Benimkisi söyleyecek bir şeyi olmayan kişinin içine düştüğü kaliteli yalnızlık durumu ya da anlatacaklarımı dinleyecek olmadığı için anlatmamayı tercih etme durumu.

Ama aklında olsun duymayı dinlemeyi çok istersen o kütüphaneci kadının geldiği güne denk getir ziyaretini, bir de o zaman gör beni.

Kasım 2, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, İyiki | , | 2 Yorum

Olur mu ki?

Kim derdi ki ekipten bir ben seçileceğim ve denizaşırı ülkedeki göreve sadece ben gideceğim..
Daha önce gitmediğim yer değil, iki kere daha uzun süreli görev yapmışlığım var bu bahsedilen konumda. Ortamı, benden bekleneni biliyorum. Önceki dönemlerimde memnun kalmışlar ki beni seçmişler, eh bu da haklı olarak bir gurur kaynağı oluyor tabii.
28 yıldır bu ekipteyim, bir anda gelen emirle hop diye toparlanıp gidivermişliğimiz çok ama hep bir arada ekip olarak giderdik, hani kimse geride kalmayacak misali.
Aramıza yeniler, dönemine göre daha donanımlı olan arkadaşlarımız da katıldı tabii, elimizden geldiğince içimize aldık, hiç yabancılık çektirmedik onlara. Zaten yönetim hiç birimizi ayırt etmeden, becerimize yeteneğimize göre görev dağıtımını yaptı hep.
Ne zaman yeni bir görev yerine yollansak, yolculuk sırasında ne maceralar atlatsak da gittiğimiz yere hızlıca yerleşip işimize başlamamız bizden beklenenlerin başında gelir.
Çalıştığımız merkez binada olduğu gibi herkesin yeri bellidir, hani şehirler ülkeler değişse de bu yerleşim oturum planı hemen hiç değişmedi. Mesela benim yerim öyle kolayca erişilen, herkesin önünden geçtiği ayakaltı katlarda değildir. Biraz ekibin en eskisi olmamdan birazda yaşıma duyulan saygı ile zaten öyle kıvır zıvıra gelenim gidenim olmaz. Çözemedikleri, bir türlü icine işleyemedikleri durumlarda benden yardım istemeleri kaçınılmaz olduğunda ise elimdekini bırakır hemen yardıma koşarım bilirler. Dedim ya 28 yıldır görevdeyim, istesem emekli olabilecek yaştayım ama bırakamıyorum. Bıraksam ne olacak, ne yapacağım emekli olup da diye düşünürken beni böyle bir göreve yollamaları ayrı mutlu etti beni. Hala işe yarıyor olmak bu yaşta bulunmaz nimet, gencler anlamaz.

Bir kere ben asla görevden kaçmam, gayet temiz titiz bir çalışma prensibim var. En stresli, hani yüksek basınçlı ortamların adamıyım diyebilirim gönül rahatlığıyla. Dışardan bakınca biraz kaba saba, duygusuz bir görüntüm var farkındayım. Hatta bazı gereksiz tiplerin benim hakkımda içi boş dediklerini bile duydum ama bu konuda yapabileceğim fazla bir şey yok. Beni böyle kabul etmişler deyip üzerinde çok da düşünmüyorum. Ekip içinde sık olmasa da çıkan kuru gürültüye karışmam, verilen görevi en kısa zamanda ve etkin şekilde yapmak icin elimden geleni yaparım, zaten bu da amirlerimi memnun etmeye yeter. Diğerleri gibi saatlerce planlama, ön hazırlık falan gerekmez ama yola çıktım mı yani projeye başladım mı durmam zor olur. Göreve öyle bir odaklanıyorum diyebilirim ki hani tüm hücrelerimde hissederim. İyi mi kötü mü bilemeyeceğim bir huyum var, stresimi içimde tutarım bak o konuda da çok başarılıyımdır. Ama olur da stresimi kontrol altında tutamazsam ve zamansız açığa çıkarttığım haller olursa bilinki gazetelere konu olurum o derece desem abartmış olmam herhalde.
Amirlerim benim bu huyumu bilirler ve hiç sorun etmezler, şanslıyım o konuda biliyorum.
Benim tam tersim olan bir iş arkadaşım var mesela, ve ne yalan söyleyeyim onun gibi olmak istemem. Neden derseniz öyle ağırkanli biri ki, yanı bir iş verdiysen şöyle helalinden 6-7 saat unut sen o işi. Arada takılıyorum, biraz daha hızlı yapamaz mısın, hiç mi sıkılmıyorsun bu yavaşlıktan diye laf atıyorum ama o hemen en ciddi haliyle cevabı yapıştırıyor, neymiş, acele yapılmasını isteleselermiş görevi başkasına verirlermişmiş, ben ne anlarmışım ki böyle ince ince yavaş yavaş yapmaktan! Neyse artık öğrendim bulaşmıyorum ona, madem halinden memnun bana ne.

Görev için bir seçme yapılacağından bile hiç haberim yokken şimdi heyecanla seyahat edeceğim günü beklemekteyim. Detaylar henüz belirlenmedi, diğerleri simdi olmasa da sonra arkamdan gelecekler mi onu bile bilmiyoruz. Sanırsın uzaya gideceğim o denli gizlilik var ve ben acayip heyecanlıyım.

Bu arada dedikodular da az degil, en çokda bu denizaşırı ülkeye yapacağım seyahat şeklim hakkında ileri geri konuşmalar var, ama ben gereğinden fazla abartılmış ve büyük ihtimalle de geride kalan ve benim bu göreve seçilmiş olmamı çekemeyenler tarafından uydurulmuş olduklarını düşünüyorum. Duydukça canım sıkılmıyor da değil ama üzerinde durmamaya çalışıyorum.
Hayır yani bu bahsedilen seyahat şeklinin daha önce hiç kullanılmadığından eminim. Bir kitapta okumuştum, 2. Dünya Savaşında ajanlar falan üzerine yazılmış olan bu romanda bahsi geçen İngiliz ajan bir şekilde İspanya’ya ulaşıyor. Bu kasabadada sipariş üzerine çan yapılıyormuş, ama öyle ufak tefek çanlardan değil, kocaman kilise çanı ve bu ajanı da o devasa çanı taşıyacak olan sandık içinde trenle yolluyorlar bir sonraki görev yerine. Şimdi böyle anlatınca olurmuş gibi geliyor ama yani o da ancak kitapta olur öyle değil mi?
Benim için çıkan söylentiye göre de yok efendim içine sığabileceğim boyutlarda bir bavul ile gidecekmişim. Allahım ben Business Class falan yollarlar mı acaba derken kargoda gitmek akla hayale sığmıyor tabii. Ama
söylentiler o kadar detaylı ki: ben zaten çok ağır olmadığım icin havayollarının koyduğu kilo sınırlarını zorlamazmışım, merak etmeyecekmişim olası darbelerden zarar görmeyeyim diye çevreme kıyafetler falan koyacaklarmış.. eh isterseniz o hep boş olduğunu iddia ettiğiniz içimede çorapları koyun diyorum ben de, madem acımasızca
dalga geçiliyorum ben de katılayım eğlenceye diye düşünerek ama yani gerçeklik payı var mi bilemiyorum ki .

Yani yılların emektar düdüklü tenceresine bu yapılır mı, bavulda çoraplarla donlarla göreve gidilir mi inanmak istemiyorum ama rafın öteki ucundan o sümsük yavaş pişirici öyle pis sırıtıyor ki ya doğruysa diye düşünmeden edemiyorum.

Ekim 13, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, Taşınma, yaziatolyesinden, zeynep'ce | , | 1 Yorum

Yanarım

Kahkahamı çaldılar!

Bir o kalmıştı elimde o da gitti! 

Ne vardı aslında bu kadar abartacak, bu raddeye gelmesi şart mıydı?

Oysa ilk karşılaştığımızda ne kadarda mutlu ve hevesliydik, birbirimize karşı sonsuz ilgi, alaka  ve özen. Birbirimizi incitmemek, kelimenin tam anlamıyla zamansız tüketmemek için nasılda dikkatli idik. Birlikte çok güzel şeyler de yaptık, arada birkaç kaza da olmalı değil hani ama işte niyet önemli.

Gerçi ilk karşılaştığımızda birbirimizin karakterini, gücünü anlamamız biraz zor olmadı değil.

Ama anlaşmıştık, herkes yerini bilince sorun olmaz diye düşünmüştük ve dedim ya işte özenle korumuştuk.

Ha, birde ben, öncelikle ben hep hazırda ve nazırda, senin istemeni, beni arzulamanı, bana ihtiyacın olduğunu kabul etmeni ve sonunda da beni çağırmanı beklemek durumundaydım. Tabii işini görüp bitirincede bir kenarda öylece beklemeli, kendi kendimi yiyip bitirmeli tabiri caizse küle dönmeliydim, ve kesinlikle seni rahatsız etmemeliydim. Tıpkı bir kış günü şömineye atılmış bir odunu yakacak kadar kızgın ama seni hararetimle terletmeyecek kadar sıcak, rahatsız etmeyecek kadar yani başında olacaktım. Herşey gerektiği kadar yeterince olacaktı, ne bir eksik ne bir fazla. Akkor haline gelipte alevli bir şekilde hayata ve tabii işime sarılmamı çoğunlukla beklesen ve hatta sevsen de dedim ya bana olan ihtiyacın bitince bir kenara çekilip, küllerimde kalmamı bekledin. Kendi kendime sönüp gitmeli bir sonraki çağırmana kadar sessizce beklemeliydim.  

Sen beni, kendi, genelde bir anlık ihtiyaçlarını gidermek icin, kafana göre bir orada bir burada tıpkı bir tiryakinin sigarasının ucunu yakacağı zaman hiç tanımadığı insanlardan medet umması gibi, bir ateşinizi alabilir miyim ya da aslında sigara bile kullanmayan birisi olabileceği ihtimalini de göze alıp ateşiniz var mı acaba diye sormaktan çekinmeden, başkalarından alabilme rahatlığıyla, umursamazlığıyla çağırdın.Sana özel olup olmamam seni hiç etkilemedi. İhtiyaç halinde alınacak bir şeydim ben senin için. Çakar çakmaz çakan çakmağın ucunda bir kıvılcım, veya  o Türk diyetlerinde önemli yeri olan ünlü dikdörtgen kutunun, cam tozu, fosfor ve bir takım kimyevi bağlayıcı maddelerinin oluşturduğu kimyasal karışımın bulunduğu iki uzun kenarından birine, yine kutunun içinden ta yapım aşamasında gövdesi parafine, ucu da potasyum klorat ve kükürt bileşimine batırılmış olan kibritin sürtülmesi, ki işte en çok bunun için senin eline ihtiyaç vardı, sonucunda bir anda bir alev olarak ortaya çıkıverecek ve artık neyi yakmam gerekecek ise görevimi edebimle yapacaktım. Çakmağın ve ya kibritin ucunda bir anlık kıvılcım ile hayata geçip, alevimi  sigaraya, ocağa, sobaya, mangala aktaracaktım. Tüm bu süreçte asla ve asla senin parmağını yakmamaya da özen gösterecektim tabii.

Buyur buradan yak abi deyip başkası ile paylaştın beni, ateş hazır mı sorusuna hazır hazır dedin, bilip bilmeden gerçekten buna hazır mıyım diye sormadan.

Aklına bile gelmedi ama olsundu benimle olan ilişkinden şikayetim yoktu benim.  Aslında günlük hayatında beni en az bir veya iki defa çağırıyordun nasılsa, ve bu durum beni lambanın cininden daha istenilen, aranılan ve de aktif bir pozisyona soktuğu düşünülürse şikayet etmemeliyim değil mi?

Beni ve en büyük özelliğim olan ve aslında kontrol edilmesinden hiç de hoşlanmadığım hararetimi kontrol etmene de izin vermiştim bak, biliyorsun degil mi? Sadece ve sadece onu da hani uzun süre beklersinde adını ilk söylediklerinde ne yapacağını bilemezsin ya, o ilk heyecanın dışa vurgusu da diyebiliriz, kibriti ve ya çakmağını ilk çakışında ortaya çıkan ilk alevimi ayarlamana, iste sadece buna izin vermiyordum sana ki buda çoğunlukla seni ürkütüyor, istemsiz geri çekilmene sebep oluyordu, bense kahkahalarla gülüyordum bu haline. Peki peki, hadi seninim yine istediğin dereceye ayarla bakalım beni, kontrol sende diye bırakıverirdim kendimi güvenle ellerine.  

Ama o poff diye parlayan ilk alevlerimden çok mutluydum haberin olsun. Benim kahkaham, gözle görünen, elle tutulabilecek bir kahkaha. Biraz sıcak, dikkat et..ha ha.. Eh atesin kahkahası da alevden olur ne bekliyordun.

Kıvamında pişireyim diye ocağın uzerine koyduğun yemeğin icin gerekli düzenlemeleri yapmayı hiç ihmal etmedin. Hep aklındaydım ki ben senin, işim bitince ocağın düğmesinide ya sen kapattın ya da ateşte yemek var, ben 5 dakika komşuya gidiyorum yarım saate tencerenin altını kapat talimatları ile çıktın evden, sonra da hep beni düşünüp, ateşte yemeğim varlarla geri geldiğinde ilk iş beni kontrol etmek oldu. Her an emin oldun kapanmış köşeme gitmiş olduğumdan.  Hadi gel, ateşe çay koydum ile kırlarda ormanda mangal sefasının sonunda közde kahve de içelim söyleyişine, işte o ses tonuna ayrı hayranım bak. Ve ben işte o anlarda seninle, senin için yanında olmayı çok sevmiştim. Bana özenine, ilgine alışıktım.

Ama işte dedim ya artık ne yapacağımı bilmiyorum, önce bana eskisi gibi özenmez oldun. Öyle ki sonunda geldiğimiz noktada artık benden korkuyorlar, sevilmiyorum eskisi kadar ve utanmadan kahkahamı da çaldılar.

Yavaş yavaş yok edilmeye çalışılıyor gibiyim ki zaten yıllardır vardı bu beni bir yerlere hapsetme ya da ilk fırsatta artık sana ihtiyacımız yok tavrı, durumu. Gelişen teknoloji adı altında elektrikli ocaklar çıktığında anlamalıydım, kenara ötelendiğimi. Sanki bensiz yapabileceklermiş gibi umarsız davranmalarını uzaktan izledim ama önemsemedim açıkçası. Ama bak gel kabul et, elektrik kesintilerinde tam bir parodi ortaya çıkmıyor mu. O çok gelişmiş ocakların elektrikli çakmaklarına güvenip evde el altında kibrit ve ya çakmak bulundurmayan ve tabii kesintide nedense ellerindeki mumu bile yakamayan ailelerle dolu o koca apartmanlar, güleyim mi ağlayayım mi bilemediğim. 

Tüm bunlara rağmen, ben emindim bir kere insanlar her şeyden vazgeçer ama sigarasından dolayısıyla da benden vazgeçemez derdim. Peki nereden çıkmıştı bu elektrikli sigaralar. Ağıtlarında türkülerinde bir ateş ver cigaramın ucunu yakayım dediği, iyisinde kötüsünde beraber yaşadığı cigaradan ne vakit vazgeçti de, sigara oldu sana ucuna kibrit bile dokundurmadığın bir garip sopa. Vallahi ben kendim içmiyorum ve içenler ne hissediyor bilemiyorum tabii ama kibritin o ilk alevlenmemin ardından hızlıca yanıp sönerken çıkardığı kokuyu sigara kullanmayanlar bile severdi onu bilir onu söylerim.

Yinede iyiydi yaşayıp gidiyordum işte ne olduysa bu son birkaç senede oldu. Olmamam gereken yerlerde, zamanlı zamansız, ve çoğunluklada yanlış zamanda ortaya çıkar olduğum için herkes bana kızar benden nefret eder hale geldi. Korkuyorlar benden, korksunlar tabii iyi olur bir çok açıdan ama saygımız vardı karşılıklı çok da korkuya dayalı demek istemediğim bir saygıydı bu. Özen, dikkat, itina ve en önemlisi beni asla yalnız başıma bırakmayacaktınız anlaşmamız böyleydi. Yapım gereği kendi kendimi durduramam bunu en iyi sen biliyorsun. Heyecanlıyımdır, alevlendim mi hele  giderek coşan rüzgârında etkisiyle iyice gaza gelen körüklenen bir yapım var bilirsin. O aşamaya gelmişken de haliyle hadi bakim, sen çok oldun, in aşağı yerine otur demenin anlamı da yok. Çocuk veya kedi gibiyim işte o ağacın tepesine çıkabiliyorum da kendim inemiyorum ki..ağacı da üzerindekilerle birlikte indiriyorum ben. 

Beni başı boş bırakmayacaktın kendi halimde gelirsem dönüşüm zor olurdu biliyorduk hepimiz, gelmiş geçmiş tüm insanlar ve tabii ben. 

Ah o piknikler.. ne kadar da keyifliydi, mangallar lezzetli, içecekler serinletici ama ya sonrası? 

Ben hep çağırdığında geldim ve mangalına dizdiğin kömürlerini yaktım önce kor sonra köz hale gelmesini sağladım. Domates, kabak, soğan, biber, sarımsak ve patlıcanlarla başladık, harlı halime dayanamazlarsa diye bir yerlerden duyduğun tavsiye uzerine incecik iplerle bağladığın kebaplarına ayrı özendim, şiş etlerine ve tavuklarına ayrı, hepsini tam kıvamında kurutmadan pişirdim. Sıra kahveye geldiğinde ki ben bunu önceden biliyordum, hazırdım közlerimi gerektiği kadar yeterince sıcak bırakmıştım zaten. Gün sonunda bütün alkışları aldın, mangalda üstüne yoktu valla herkesin karnı tok, sırtı pek. 

Ayrılık vakti..

Karnı doyunca gözü yolda olanlar, arkalarında ne bıraktıklarına bile bakmadan ayrılmayı bir maharet sayar hale geldiklerinin bile farkında olmadan, sofrayı kuran kaldırsın misali kollarında geldiklerinden de hafif yüklerle gidiverdiler. Sen sönmemi beklerdin benim, iyice soğumamı beklerdin. Yani eskiden, eski zamanlarda bana özenirdin, itina gösterirdin, sönüp köşeme çekildiğimden emin olmadan bırakmazdın beni demek istiyorum. Mangalın közünü toprağa dökmek iyidir, sönmesini hızlandırır dediler, o çok bilmişler. Hem eve de toz götürmeyecektin aman ne iyi! 

Peki sorarım sana, benim köz halimde sırf sen öyle uygun buldun diye senin arzu ettiğin sürede kendi kendime sönüp  gideceğimi nerden uydurdun? Sırf sen istedin diye hızlıca durabiliyor muyum bir kere başlamışsam yanmalara. Bilmiyor musun önce usul usul kuru yaprakları ısıtırım, sonra yanıma yaşları da alır giderim, beraberce yanarız.

Sen bana hep dikkat ettin, özendin beni bırakmadın ama yetmedi, artık yetmiyor.  Herkes senin gibi değil ve ben de artık kendimi kontrol edemiyorum o kadar çok yerden çağrılıyorum ki tarihte o çok geniş imparatorlukların, hani Osmanlı imparatorluğu ya da üzerinde güneş batmayan krallık gibi her yere yetişemeyen merkezi sistem yönetimleri gibi uçlarda uzaklarda her kırık cama temas edip odaklanan güneş ışığından, iyice söndürülmeden atılmış bir izmaritten, ya da geçen sefer kılpayı kurtardığımız ama artık çoğunlukla yetişemediğimiz üzeri iyice kumlanmamış bir mangaldan çıkıveriyorum ortaya sonrası malum, önüme çıkanı yakıp kavuruyorum. Durmayı bende istiyorum ama olmuyor işte. Yapraklar kuru, rüzgar ayrı bir esiyor derken olmuyor, duramıyorum. 

Ve artık senin yüzünde görünce benim de mutlu olduğum ve beni gördüğüne sevindiğini gösteren ateşi yaktım ibaresi de olmuyor insanların yüzünde. Daha çok korku ve endişe dolu, bir an önce yok edilmem gerektiğini söyleyen bağırtılardan oluşan karmaşa ile karşılaşıyorum. 

Onlar mı benden, ben mi onlardan korkuyoruz bilemiyorum ama kontrol altına girip, sönmeme yardım etmelerini beklemek yerine telaşla daha bir dağılıp yerimde duramadığım, ağaçtan ağaca zıpladığım bir gerçek. 

Simdi sana sorarım bana özenmeyi, beni öncelikle benden korumayı neden bıraktın? Kahkahamı çalan, beni kendi kendine ortaya çıkan korkunç bir yaratıkmışım gibi gösterip birde üstüne utanmadan kendilerinde hiç kusur aramayan insanların karşısında neden bıraktın gittin?

Eylül 8, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, yaziatolyesinden, zeynep'ce | , , | Yorum bırakın

Şikayetim var

Banyolarla yani banyo armatürleri ile aram hiçbir zaman iyi olmamıştı zaten ama artık durumum daha da vahim oldu. Allah kimseyi gördüğünden geri bırakmasın derler ya görmekten de geri bırakmasın bence! Hayatımın ilk 49 yılında hiç dert çıkarmayan gözlerimin bu son iki yılda başına buyruk davranmasından şikayetçiyim arkadaş.

Ekrana bakarken rahatlık olsun diye bilgisayar gözlüğü de diyebileceğim sadece ofiste, kullandığım bir gözlüğüm oldu ilk başta. İyi de bir süre idare ettim bak. Ama son iki yıldır karıştı ortalık.

İlk önceleri baktım telefonda yaptığım ekran büyütmeyi yakından bakmakta olduğum her şey için yapmaya çalışıyorum.  Mesela bakkalda markette paketin o minicik yazılmış içindekiler kutucuğunu değil artık üstünü de okuyamıyorum.

Bu yakını görememe durumunun baltaladığı en büyük zevkim kitap sayfalarını karıştırma özgürlüğüm. Bulunduğum odada, evde ,kafedeki kitap raflarını karıştırmak en büyük zevkim. Mesela komşuya kahveye gittiğim zaman raflardaki kitaplarını karıştırabilirdim onun mutfaktan bir bardak su alıp geleceği sürede. Oysa şimdi olay tam bir seremoniye dönüştü.  Gözlük ki umarım yanımdadır, çantadan bulunacak çıkarılacak kutusundan, takılacak ve kitap karıştırılmaya başlanacak.  Kabul edelim ki bahsettiğim sürede değil mutfaktan, getir su ile marketten gelir o su.

Geçen yaz baktım gözlüksüz olmuyor, saplarına boynuma geçirmemi ve hep orada tutmamı sağlayacak bir kordon buldum. Hani şu turistik eşya satılan tezgahlarda oluyor ya iğne oyalılardan, çiçekli pembeli morlu falan. Ama bunları takıncada dalga geçmeye başladılar, oo gözlük takılmış şeklinde. Genç göstereceğiz, yaşımızın 50’yi geçtiğini, kırsal kesimde olsak babaanne olacak yaşta olduğumuzu göstermeyeceğiz ya bu boynuna çiçekli kordonla asılmış gözlük bu işi bozuyormuş efendim. Kullanamadık o kordonları, çekmecede bekliyorlar.

Yürürken falan iyi idare ediyordum da bu en son seyahatim sırasında kaldığım evlerde banyoya girdiğimde şaşkınlığım ve ardından isyanım doruk noktasındaydı. Kendi evinizde sorun olmuyor tabi şampuan krem karıştırmasınız ama diyelim misafirsin ve duş alacaksın. Orada duran boy boy şampuan ve saç kremi şişelerinden  seçim yapmamız için de gözlük ihtiyacım olacağını hiç tahmin etmemiştim.

Lütfen ee şampuanını kremini yanında götür demeyin. Başınıza gelince görürüm ben, gözlüğüm yanımda ise tabii.🙈

Bu gözlük meselesinden önce de banyo çeşmelerinden, musluklarından çekerdim aslında. Yani gerçekten nedir bu her otelin her evin farklı armatür sistemi kullanma olayı? Ya donarım ya yanarım ve banyo yapmak hep bir eziyet olur otellerde bana. Bir de neden sıcak soğuk hatları ters olur ki Türkiye’de acaba?

Yıllar yıllar önce bir küçük çocuğa denk gelmiştim, yanı o bizim eve misafir gelmişti. Yavrucuk soğuk ve sıcak su çeşmeleri ayrı olan ev tipi elektrikli su hayratının karşısında durmuş, sessizce  “sıcak” diyor ve hayrata bakıyordu.  Bir süre izledim su içecek ama herhalde daha önce kullandığı makinede yanlış yapmış ki sıcak su akar korkusuyla kırmızı düğmeye basmıyor, basamıyor. Oysa bizim evde kırmızı düğmeden sıcak su değil oda sıcaklığında su akacak, bunu ona anlatıyorum ama nafile, basmadı, denemedi bile. Bir bardak suyunu ben verdim.  Şimdi sorarım size, bu çocuk kırmızıdan soğuk maviden sıcak akan, hatta üzerinde hiç renk olmayan çeşmeyi nasıl kullanacak?

Neyse işte bu görememe sıkıntılarım sebebiyle yakın gözlük edinme konusunda pek bir düşündüm, inceledim, ihtiyacımı belirledim ve bir değil tam iki tane gözlük aldım. Biri bildiğin yakın okuma için, diğeri de iki fonksiyonu tek camda yapan türden.

Çantamda iki okuma, bir de güneş gözlüğü şeklinde dolaşmam komik oluyor kabul ediyorum, ama iyice yaşlanıp katarakt ameliyatı ile smart lens taktırana kadar bu böyle. Gerçi onun da yan etkileri oluyormus. Babam mesela şikayetçi, annene smart lens yaptırdık ben yaşlandım diyor. 😎

Nisan 26, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , | 3 Yorum

Olacaksan mandal ol

Karşımdaki duvarda ipler gerilmiş üzerine küçük küçük ayıcıklar asılmış. Öyle iple bağlamamışlar, kancaları da yok! Kendileri kadar minik mandallarla tutturulmuşlar. Ne şirinler diye düşünüyorum. Once ayıcıkları görüyorum zaten, nasıl oluyor da duruyorlar diye dikkat edince de mandalları.

Oysa mandalları ancak ipe çamaşır asmaya kullanırdık biz. Evine göre balkonda, terasta, damda.  Ha bir de bak evin içinde olurdu bazen bu işlem. Özellikle soğuk kış günlerinde, üzerlerindeki temiz yıkanmış çamaşır kokusunu kaybetmesinler ve bir de dışardaki kalorifer ve soba bacalarından çıkan is ve kurum sinmesin diye korumak adına kâh kalorifer peteğine, kâh sobanın etrafına dizilirdi o çamaşırlar. Ama çoğunlukla koridora ya da oda içinde duvardan duvara çapraz gerilmiş ipler üzerine serilirdi. Koridorda yürümek, oturma odasında da televizyonu seyretmek bir iş olurdu o çamaşır günlerinde.

Evin içine asılacak çamaşırın olmadığı günlerde ise bu ipleri kaldırmazdık tabii. Eh o kadar ayarlanmış hersey, kim geri çıkaracak. İşte o boş günlerde de balkonda ve ya icerde farketmez iplerin üzerindeki mandalları toplamak gerekirdi. Bana çok anlamsız gelirdi gerçi, ne gerek vardi ki dursunlardı işte orada! Ama efendim, öyle dışarda kalırlarsa çürürlermiş, yağmurdan soğuktan, içerde olanlar da göze hoş görünmüyormuş zaten, mazzalah bir misafir gelse aniden. Toplar mandal sepetine koyardık.

Ama gerçekten de çürürdü, kırılırdı o mandallar zaman içinde. Tam çamaşırı asacaksın, kıstırmışsın iki uzun sapından yaylı kıskacın, ucunu da çamaşıra tutturmuşsun hani tam da o anda işte, çot atıverir o yay, fırlar gider kalan parçalarıyla mandal da aşağıya. Refleksin iyiyse tutarsın çamaşırı. Yani insallah tutarsın! Yoksa çamaşır da gider valla. Şöyle sallana salına paraşütten hallice süzülür. Yine de şanslı isen taa aşağıya yere düşer, şansın yoksa o zaman üzgünüm, sizinki alt komsunun balkonuna kağıttan uçak misali yumuşak bir iniş yapar. Yere düşse iyi, alt tarafı kirlenir yeniden yıkarsın. Ama ya komsuya düşerse, onu almak daha bir eziyet. Muhtemel evde degillerdir de zaten. Diyelim ki evdeler ama ya düşen parça bir iç çamaşır ise, hadi bakalım, git iste komşudan donunu.

Tüm bu heyecanı önleyen alet ise küçük, tahtadan ve ya plastik materyalden yapılma.

Bir mandala ne kadar da güveniyor insan. Mandal kelimesi Arapça da kapma, yakalama sözcüğünün alet adıymış. Çok daha anlamlı geliyor bak, kapma ve yakalama işlemlerini yapan gereç diye düşününce. Çamaşırı kapan, yakalayan tutturgaç da diyebilirlerdi. İçinde sıkıştırılmış bir yay ile iki tahta ya da plastik parçadan oluşan bu aleti insanoğlu nasıl keşfetmiş, kullanmaya başlamış ki. İlk kullananlar eşyalarını nasıl emanet etmişler bu minik çelimsiz tutturgaca. Yani düşünsene, çamaşırın ucundan tutuyorsun ipin üzerinden geçiriyorsun, hatta kuruması kolay olsun diye ipin öte tarafına bırakıverdiğin parçasını da kısa bırakıyorsun. Sonra ipin uzerinden kayıp gitmesin, rüzgârda uçmasın diye çamaşırın ip uzerindeki iki tarafına birer mandal koyuyorsun ve bırakıveriyorsun boşluğa. Inaniyorsun ki o çelimsiz mandal o koca nevresimi, havluyu ya da incecik çorabı yakalayacak, kapacak ve tutacak ve direnecek rüzgara ve tabii yercekimine, bekleyecek. Taa ki çamaşırın sahibi gelip de toplayana kadar.

Bu tarz bir güven ilişkisinden bahsetmişti Sex and the City dizisinin başkahramanı Carrie. Bölümlerden birinde bir araştırma gereği trapez atlaması yapıyordu ve yükseklerden boşluğa kendini bırakan insan nasıl da karşıdaki trapezcinin onu havada yakalayacağına, uzanan ellerini kapacağına ve tutacağına güvenebiliyor diye sormuştu kendine. Ne ilginç, hiç tanımadığınız insanlara güveniyorsun, uçağı kullanan pilota, otobüsü süren şoföre. Hamileyken ben mi arabamı kullanayım taksiye mi bineyim soruları olmuştu, nedense Istanbul’un o manyak taksicilerine daha bir güveniyordu ailemdeki herkes. Insan yaş aldıkça sanırım daha bir korku başlıyor. Arda paraşütle atlamak istiyor mesela, bende yürek Selanik. Oysa ben anneme sormamıştım bile Fethiye’den dağın tepesinden yamaç paraşütü ile atladığımda. Hiç tanımadığım birinin talimatlarıyla bir mandalın ipe dolanmış çamaşırı tutuşundan daha da az bir kuvvetle belki de tutuvermiştim benimle tandem atlayan gencin uzattığı kordonları. Güven denilen şey bir garip duygu o kesin.

Mandalların tuttuğu ayıcıklara bakıyorum yine. Bana çocukluğumun Ankara Emek mahallesindeki evinin oturma odasını hatırlatıyorlar. O oturma odasında soğuk kış günlerinde çamaşır asmakta kullandığımız ipler ve uzerinde kukla niyetine oynattığımız mandallar. Evet bizim evde o mandallar tutturgaçtan, kapma aracından çok daha farklı bir amaçla daha kullanılırdı. Kardeşimin yemek yemesini sağlamak adına şaklabana döndüğümüz yemek saatlerinin vazgeçilmez oyuncakları.

Aklımı kurcalayan bir soru var, acaba bir sandalyaye falan mı çıkıyorduk o mandallara ulaşmak icin, yüksektelerdi sonucta ve kısa boylu ilkokul öğrencileri idik biz.

Ama var ya o oyunlar sırasında tıpkı çamaşırı tutup kavradıkları gibi kardeşimin dikkatini kaparlardı ve o tabaklar biterdi.

Şimdiki çocukları ikna edebilir misiniz acaba ip uzerinde oynatılan tahta mandallarla?

Şubat 25, 2022 Yazan: | #deniyorum, kissadan hisse- derlemeler, yaziatolyesinden, zeynep'ce | , , , , , | 5 Yorum