Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Sen devam et!

Arda’nın ısrarı ile ilk defa şehir içinde bisiklete biniyorum.

Yalnız seçtiğimiz bisiklet bana göre ayarlanabilir bir alet değilmiş, selesi oldukça yüksek ve sürdüğüm hepi topu 15 dakikada beni çok rahatsız ediyor ve kenarda beklerim ben sen dolan gel demek zorunda kalıyorum Arda’ya.

Amsterdam’dayız ve en küçüğünden en büyüğüne insanları o kadar rahatlar ki bisiklet üstünde. Yollar da ona göre yapılmış, öyle ki 4 tekerlekli motorlu araç sürücülerinin hayatı baya zor. Ama yeni öğrenen bir bisikletlinin de işi hiç kolay değil açıkçası; motorlu araçlardan ziyade diğer bisikletlilere engel olmak, hatta tehlike yaratmak çok kolay ve o öyle bir durumda olmak istemiyorum.

Daha sonrasında Basri’nin bulduğu bir tren+bisiklet entegre planı ile bisiklet kiralıyoruz. Artık bu ülkede bu şehirde yaşayacak isek bu iki ulaşım aracını hayatımıza katmak durumundayız. Tren+ bisiklet planını da kısaca şöyle anlatayım; devletin yönetiminde olan trenlere aylık abonelik var, bu aboneliklerde indiğiniz istasyondan yine devletin tamir ve bakımını yaptığı bisikletleri ücretsiz alabiliyorsunuz. Bir bakıma bu bisikletlerin kiralanma ve bakim ücretleri de o aboneliğin içinde. Bu bizim çok işimize geldi çünkü böylece haftasonlarında istediğimiz kadar trene ve bisiklete binerek tüm ülkeyi dolaşabilmemize sadece imkan vermedi, özendirdi de.

Ne diyordum? Ha, ilk kiralamayı yaptığımız yerdeki görevli benim sıkıntımı gözümden anlıyor ve bana hiç tasalanma onlar sana göz kulak olacaklar sen sürmene bak diyor. Son zamanlarda duyduğumdan en güzel en destekleyici söz, sen devam et!

Bu bisikletler Dutch Bike denilen, Hollanda’nın en geleneksel büyük tekerlekli ve frensiz vitessiz nam-i diğer kontrapedal bisikletlerinden. Kontrapedal sürmek hiç tecrübe ettiğim bir şey değildi ve açıkçası frensiz yapamam diye korkmaktaydım. Ancak öncelikle diğer araçlardan korkmamamı sağlayan geniş ve tek yön olarak tasarlanmış yollar ve genelde haftasonunda ve ya nispeten az trafik olacağını bildiğimiz saatlerde sürmemiz sayesinde alışmam kolay oldu ve açıkçası artık kontrapedal bisikleti daha bir seviyorum.

Neden mi? Çünkü farkettim ki fren yaptıktan sonra bisiklet üzerinde sakince durabileceğim bir kaç saniye daha oluyor ve hiç de kısa degil bu süre. Yani panik olmaya hiç de gerek yokmuş. Bu saniyelerin uzunluğunu şöyle tarif edebilirim, Formula 1 seyretmişsinizdir muhakkak hani araçların yarışı kazanmaları icin gereken süre saliseler ile ölçülür, saniye büyük kaçar oraya. İste o geçen zamana bisiklet üzerinden bakınca uzunluğunu daha bir iyi anlıyor insan.

Tabii bu ayrı bir düşünceye de götürüveriyor beni, hani derler ya hayat bisiklete binmek gibidir pedalının hep çevrilmesi gerekir durunca düşersin diye.

Oysa düşmeden önce bir süre varmış işte.

Yeter ki panik yapma!

Ekim 22, 2021 Yazan: | amsterdam, bizden haberler..., Hobbies, Hollanda, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , , , , , , , | Yorum bırakın

Merhaba Komşu..Yunanistan

Bu yazı İngiltere’den Türkiye’ye araba ile yaptığımız seyahatin 7. Gününe denk geliyor. #allthewaytoTurkey2019

C: Zeynep, Mudanya mı Marmara mı istersin?

Z: Ne bu zeytin mi?

C: Konaklama bakıyorum ya sana işte..

Benim aklım fikrim yemekte olabilir ama zeytin değilmiş sohbetimizin konusu. Avrupa’ya yapacağımız araba yolculugunda Selanik’ten de geçelim ve hatta orada kalalım, denize de gireriz diye düşünüp bu bölgeyi iyi bilen arkadaşa sormuştuk ya, işte konu o. Meğer Selanik’in Ege Denizine doğru uzanan bir elin 3 parmağı gibi olan yarımadalar bölgesinden bahsediyormuş. Halkidiki yarimadasinda Yeni Mudanya ve Yeni Marmara diye yerleşim yerleri varmış, mübadele sırasında Anadolu’dan bu bölgelerden gelenlerin yerleştiği yerler imiş.

Nea Moudania

Moudania 632 00, Greece

Neos Marmaras

Sithonia 630 81, Greece

Nea Moudania olsun diyoruz, çok da bildiğimizden degil tabii her ikisi de misafirperver bolgelerimizdendir sonucta.

Bir apartman dairesi kiralıyoruz. Ödeme apartmandan ayrılırken yapılan türden.

Bu arada Arda’nın ilk basketbol koçlarından olan Miltos ve eşi Sofia ile İngiltere’de iken Bristol üniversitesine yaptığımız ziyaret sırasında denk gelmiş, seyahatimizden bahsedince de bölge hakkında tavsiyeler almıştık artık uygulamaya geçebilirdik. İlk planımızda Onlarla Selanik’te de görüşmek var ancak bunu seyahat aşamasında iken gerçekleştiremiyoruz.

Selanik bir Akdeniz şehri ve tabelalarda Yunanca yazmasa kendinizi Mersin ve ya Antalya’da sanabilirsiniz. Yemek işini hemen halledelim istiyoruz ve arkadaşlarımızın tavsiye ettiği mekanları arıyoruz ancak bulamıyoruz. İçi kalabalık olan bir lokantaya bir cesaret giriyoruz, sıcak tencere yemekleri sunan bu lokantada tek dil Yunanca. İşaretler ve beden dili ile derdimizi anlatabiliyoruz. Servisten kendimizi gerçekten de yine Türkiye’nin bir yerinde hissediyoruz, salatanın ekmeğin suyun parasının ödenmediği bir yer ancak memleket olabilir. Yunanistan bizim komşu işte sonuçta.

Selanik’e gelip de Atatürk’ün doğduğu evi ziyaret etmeden olmaz tabii. Atatürk’ün doğduğu ve ilk okula başladığı ev Türk konsolosluğunun bahçesinde yer alıyor ve binaya arka kapıdan giriliyor. Yanımızda Arda’nın kızarkadaşı da var ve ona tarihimiz hakkında bilgiler vermek için fırsatı kaçırmıyoruz. Atatürk’ün mumya modeli o kadar başarılı ki sanki gözleri ile hoşgeldiniz diyor.

Denize Nea Potidea Beach diye bir bölgede giriyoruz. Denizi tertemiz ve serin bu plaj sayesinde Ege denizinin en kuzey noktasında denize girmiş oluyoruz.

Bu andan 24 saat sonra Ege denizinin karşı kıyısından bakıyor olacağız. Yarının hedefi Bozcaada.

Ama tabii önce Sınır Kapısı var. İpsala Sınır Kapısı ilk durağımız olacak şekilde sabah erkenden yola çıkacağız.

Temmuz 31, 2019 Yazan: | bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, roadtrip2019summer, seyahat, zeynep'ce | , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Adriyatik denizinde 30 saat

30 saatin sonunda Adriyatik denizini en kuzeyden güneyine geçtik ama ayağımız suya değmedi.

#allthewaytoTurkey2019 17 yıldır yurtdışında yasıyoruz, 12si İngiltere’de ama ilk defa bu yıl Turkiye’ye araba ile yolculuk yapıyoruz diye başlamıştım ya hani bu yazı dizisine, işte bu gezinin 3200. Km’lerinden itibaren geçen 30 saatin hikayesini okumaktasınız.

Venedik’ten kalkan Minoa Cruise Lines firmasına ait gemi yol boyunca Ancona ve Corfu limanlarında duracak ve biz son durak Iguamenitsa limanında ineceğiz.

Hiç tecrübemiz olmadığı ve fakat kabinlere de para vermek istemediğimiz icin güverteden daha iyi olduğunu düşündüğümüz koltuklardan alıyoruz. Bu koltuklar Uçak Business Class Koltuk olarak geçiyor. Seyahat yaklaşırken denk geliyor FBda Göçmen Anneler Tatilde grubunda konuşulan bu feribotlarda yolculuk konusuna göz atıyorum. İlginç bilgiler geçiyor, insanlar güvertede kamp kuruyorlarmış, yok şişme yataklar oluyormuş, hadi canım abarttınız diyorum. Sonra bahsedilen firma bizimki değilmiş canım da diyorum.

İngiltere’den başladığımız seyahatin gemi ile olan kısmına bir haftalık kara yolculuğu ile varıyoruz. Gemi öncesi maceralarımızı burada yazmıştım. Artık sıra gemiye geçip dinlenmeye geldi.

Venedik’te ikinci defadır kaldığımız Jolly Camping’ten çıkmadan önce duş alabilmiş olduğumuza mutlu hatta bunu akıl edebildiğimiz icin de gururlu bir şekilde geminin kalkışından 5 saat önce limana geldik. Önce tantana etseler de gemiye biniş için sıraya koyduğumuz arabada uyuduklarında sesleri kesildi bizim gençlerin.

Aracımızı gemiye parkedip uçak koltuklarımızı buluyoruz. Bunlar kadife kumaşlarla kaplı, business class koltukları gibi geniş rahat koltuklar. Gemide böyle iki tane salon var. Bu kapalı alanlara girmek icin ekstra ücret ödemiştik be numarali koltuklarımız vardı ama bunu kontrol eden bir mekanizma olmadığını ilerleyen saatlerde anlıyoruz. Gemide özellikle Venedik limanından ayrılırken bir havalandırma problemi olması bizi koltuğumuz olmasına rağmen bu havasız salondan ayrılıp daha havadar mekan aramaya zorluyor. Bu sayede geminin tüm salonlarını ve güverteyi keşfediyoruz. Sabahın erken saatleri olunca güvertedeki sezlonglarda biraz uyukluyoruz ama güneş ve rüzgar ikilisi uzun sure dayanmamızı engelliyor ve geminin iç salonlarına geçiyoruz.

Salonlardaki koltukları inceliyoruz ve diğer yolcuların hareketlerinden de anlıyoruz ki bu koltuklarda yolculuğu geçirmek söz konusu. Bu durumda ilk duraktan binmiş olmanın avantajı ile kendimize yer seçiyoruz ve hatta hazır fazla kalabalık değilken bir iki saat de uyuyoruz. Venedik’ten sabah 4:30 de kalkan gemimiz öğlen 13:00 gibi Ancona Limanına varıyor.

İşte bu limanda gemiye iki farklı yolcu profili biniyor. Her ikisi de kendi icinde oldukça kalabalık bu profiller bu hattın varoluş sebebini veriyor sanki. A grubunda kalabalık Türk gurbetçi aileler varken, B grubunu İtalyan genç öğrencilerden oluşan, Corfu adasına uzun uzun parti yapmaya giden tatilciler oluşturuyor. A grubu yolcuları belli ki tecrübeliler ve yanlarında getirdikleri şişme yatakları bütün boş alanlara yerleştirip kuruyorlar, üşenmemişler bu şişme yatakların ki bazıları ikiz yatak, çarşaflar serilmiş ve yastık ve örtü ve piknik takım taklavat ne varsa yerleştiriliyor. Önümüzdeki 24 saat icin adres belirlenmiş oluyor. Gemi de onlara hazır, yolcu bilgilendirme anonsları Ancona’dan itibaren Türkçe de yapılıyor.

B grubunun üyeleri olan gencler ise uyku tulumları sırtlarında gemiye saçılıyor, salonlarda ve güvertedeki masalara yerleşiliyor ve anında UNO kartları çıkıyor ortaya, kahkahalar gırla gidiyor.

En tepede güverte var, işi bilenler sabahtan şezlonglara ve bar kısmındaki masalara yerleştiler mesela. Bir de minik bir havuzcuk var, sadece çocuklar icin diyebiliriz.

Ama güvertede ki barda geceyi geçirmek, arkadaşlarla içki içmek falan keyifli olmalı ki özellikle sigaracilar masaları kapmış durumdalar.

Akşam saat 21:30 gibi salondaki ışıklar değişiyor, uyku saati mi acaba derken müzik başlıyor o da ne? Canlı müzik yapan, hem çalıp hem söyleyen birisi sahneye çıkıyor ve 1 saat süreyle salondakileri coşturuyor. Tabii bu heyecanın arkasından salonun boşalması, kabini olanların kabinlerine dönmesi ve gidecek biryeri olmayan genclerin sohbetlerini bitirip uykuya geçmeleri sabaha karşı 2’yi buluyor. Bizim için de artık o uçak koltuklarına dönüş söz konusu degil, özellikle halı kaplı bu odada yerlerde de yatıyor yolcular, havasızlıktan bayılmış da olabilirler tabii.

Sabah 6’da Corfu adasına yanaştığımız anonsu ile uyanıyoruz.

Biraz temiz hava almak ve Corfu adasını uzaktan da olsa görmek icin kalkıp güverteye çıkıyorum, sabah serinliği muhteşem.

Ancak geceden kalan dağınıklık güverteyi kaplamış, bu güverte son durağa kadar temizlenmeyecek.

Bu arada artık şaşırmam dediğim bir anda geminin güvertesinde çadır da kurulduğunu görmüş oluyorum. İnsanın gözüyle görmeden inanamayacağı bir yolculuk türü .

Bu gemi yolculuğundan fazla bir beklentimiz ve ya karşılaştırma yapabileceğimiz bir tecrübemiz yoktu o yüzden bir hayalkırıklığı yok aslında ama şaşkınız o kesin.

Bandırma Yenikapı feribotunun yolculuk süresi ve yolcu sayısı cok daha az bu hat ile karşılaştırmak doğru olamaz. Ancak biz yine de firma özel olsa da memuriyet ya da az sayıda elemanla çok iş yapma zihniyetli bir yönetimi var diye düşünüyoruz. Bir cruise firmasının 30 saatlik feribotu icin negatif anlamda sade, ve hatta eleman sayısı yetersiz, bilgilendirme az diye düşünüyoruz ama kullanıcı kitle halinden memnun. Sanırım standart bu.

Duvarlara “no camping” yazmışlar, altında çarşafları serili ikiz yataklar var. Uyku tulumları ile güvertede yerlerde yatanlar var. Güvertede çadır kuranlar bile var. Basri buna sosyal cesaret diyor, bizde sadece salondaki koltuklara kıvrılıp yatacak kadar var, şişme yataklarımız feribotun icinde park halindeki arabada kamp alanına gideceği gününü bekliyor.

30. saatin sonunda Yunanistan Igoumenitsa limanına varıyoruz.

Geminin boşaltılmasında sıra atlayan, kaynayan araçlar da görüyorum resim tamamlanmış oluyor.

Gurbetçiler gemiden inip hızlıca İpsala gümrük kapısına doğru yola koyuluyorlar biz onlara sadece Selanik’e kadar eşlik ediyoruz. Selanik’te Mustafa Kemal’in Evini görmeden geçmek olmaz.

Geceyi Nea Moudania denilen sahil bölgesinde geçireceğiz.

Yarin sabah erkenden yolculuk var, İpsala bizi bekler. Igoumenitsa’ya yeni gurbetçi kafilesi yanaşmadan İpsala’da olmalıyız.

Temmuz 30, 2019 Yazan: | bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, roadtrip2019summer, seyahat, zeynep'ce | , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Sanatı sokağa taşımış şehir Madrid

Arda’nın GCSE sınavlarının biteceği günü iple çekmemizin bir diğer nedeni de ilk defa gideceğimiz Madrid seyahatimiz ile aynı zamana denk gelmiş olması olabilir mi acaba?

İlk defa İspanya’ya ve dolayısyla da Madrid’e gitmeden once tadını bildiğimiz  Tapas, Paella ve Sangrıa nın bu sefer tarihini de araştırdım.

Tapa, bu küçük tabaklarda  peynir, işlenmis et, ve ya zeytin olarak  sunulan yiyecekler bizim rakı yanında yediğimiz mezelerimize benziyor. Ortaya çıkışı da kelimenın gerçek anlamı ile bizim güzide Türkçemizin Tıpa kelimesine denk geliyor. Evet gerçekten de eski zamanlarda İspanya’daki barmenler içki sundukları  bardakların içine sinek ve toz düşmesini engellemek için  şişelerin üzerine tıpa niyetine küçük tabaklar koyarlarmış, sonra zamanla bu tabaklarda peynir,zeytin , işlenmiş et falan koyar olmuşlar ve tabii müşteriler buna bayılmış ve de bu küçük tabaklarda yemek olayı adet olmuş.

Sangria bu yine Ispanyaya özel şaraptan yapılma içecek Avrupa Hukukuna göre sadece İspanya ve ya Portekizde yapılabiliyormuş ama tarihi yine eski Yunan ve Romalılara kadar gidiyor. İçme  suyunun temiz olmaması sebebiyle içine önce dezenfektan amaçlı alkol yani şarap  sonra da tadını da lezzetli hale getirmek için  mevsimine göre meyve dilimleri katmışlar.  Kış aylarında sıcak içilen sıcak şarap da yine bu yolla çıkmış.

Paella bu yemek türü de bir çeşit pilav diyebiliriz. Deniz ürünleri ile olanı çok meşhur İspanya’da ama mesela sebzeliside Italyan mutfağında var. Pilav dediğime bakmayın baya lapaya benzer bir kıvamı var. Zaten bizim gibi pilavı tane tane yapan başka bir millet yok ya da varsa da bana denk gelmedi.

Sanırım Türkçemiz’de kullanılagelmiş ve hangisi ilk kullanmış bilemediğim ortak kelimelerimiz baya fazla.

Ardanın sınavlarının bitmesinden 20 saat kadar sonra yollara düştük.

Yine Airbnb’den bir daire tutmuştuk, daireyi bize saat 1’de verebileceklerdi ama biz apartmanın önüne  saat 12’de gelmiştik bile. Hemen yakındaki bir lokal restorana girdik ve ilk şoku yaşadik. Restoran/Bar sahibi amca İngilizce bilmiyordu eh biz de İspanyolca bilmiyorduk. Evet Airbnb seçme nedenimiz lokal yaşamı görmek, hissetmek, yöre halkı gibi olmak idi ama bu da biraz hızlı olmuştu. Biz adamın el yazısı ile yazmış olduğu menüden kalamar ve Paella istedik, bize yengeçli omlet ve gayet sulu soslu koyu bir çorba kıvamında pirinçli ve deniz mahsülleri olan bir yemek geldi. Ya biz çok acıkmıştık ondan bilemiyorum ama yediklerimiz lezzetli idi. Karnımız doyunca restoranı incelemeye başladık mesela pencere önüne dizilmiş yemek masalarının yanısıra bir de bar kısmı vardi ki insanlar o bar kısmında  hızlıca siparişlerini verip, bar sandalyesine tüneyip yemeklerini yiyorlardi. Sonradan anladik ki masaya oturmak ile barda birşeyler yemek farklı ücretlendiriliyordu. Biz bunları çözene kadar apartman dairemizi teslim alma zamanımız geldi. Paramızı öderken de farkettik ki yemeklerin fiyatlandırılmaları falan da farklı. Bir çeşit menü olayı var fiyatları uygun hale getirebilmek için sanırım.

Kaldigimiz apartman 5 katli bir binanin 3. katinda idi. Mimari olarak bina aslinda 3 birbirine paralel binanin birleşiminden oluşmuştu. Hemen her daireye Dogu Bati cephesi verilmiş ve bu cephelerde de pencere açabilen bu bina seklinde evlerin ici hava akimindan yararlanabiliyor ve de evi serinletecek rüzgarı yakalayabiliyordu.  Dairemiz Delicias metro durağına çok yakındı ve kah metro kah adım adım, ortalama gunde 22000 adımla, şehrin ara sokaklarını, tepelerini dolaştık ve basketbol sahalarını da keşfettik.

Biliyorsunuz biz ilk ziyaretlerimizde müze gezmiyoruz ama Madrid’in dükkan kepenkleri,  binalarin dış cephe boyaları herbiri sanat eseri idi bence. Bir kere kepenk pancur olayi zaten hem evlerde hem de işyerlerinin hemen hepsinde var. Dükkanlar ki dişhekimi muayenehaneleri, doktor klinikleri, eczaneler de dahil,  artık ne satıyorlar ya da neyin servisini yapıyorlarsa kepenkte onun resmi var. Bu kepenk olayı Moskovaya gittiğimiz 2000 yılında da dıkkatimizi çekmişti ama o kepenkler soğuk boş gri ve ya siyah boyalı idi oysa buradakiler capcanlı renklerle adeta yaşıyor. Dükkanın ne sattığını tabela yerine resim ile anlatmışlar. Şehrin binaları şehirde yaşayan insanlarla bu resimler yoluyla konuşuyor gibiydi. Hele binalarin yan duvarlarinda, ana cephedeki şirin balkonlarına, binanın ana rengine uyacak sekilde yaptıklari boy boy resimler sayesinde sadece bastığım yere değilde  yukarıya ve karşıya da bakarak gezdim.

Madrid ya da genel olarak İspanyolların gün içinde çalışmaya ara verdikleri ve sonra da gecenin geç saatlerine kadar gece hayatının devam ettiği tüm dünyaca bilinir. Bu hayat tarzı turist olarak gititiğiniz bir şehirde zamanınızı maksimum düzeyde yaşayabilmenizi sağlıyor. Gün içinde sıcaktan ve yürümekten yorulduğunuzda eve gidip 2 saat uyursanız şehrin sizi aynı canlılık ve heyecanla bekliyor olduğunu bilmek güzel.

Madrid bize Mersin, Antalya ve Adana’yi yani bizim Akdeniz şehirlerimizi hatırlattı. Şehrin akşam saatlerindeki bu devinimi bana hani havanın durgun, nemin ve sıcağın tavan yapmasi ile içerde durulmaz olduğu ilk akşam saatlerini evde  geçirmek yerine gecenin ilerleyen saatlerinde elbet dağdan esecek nispeten serin rüzgarını beklemek üzere  çekirdek çitleyerek, dondurma yiyerek ve deniz kenarinda kordon boyu yürüyüş yaparak gece boyu dolanan halkımı hatırlattı. Akdeniz Akşamlarını özlemişiz dedik kendimizce.

Sadece havasi ile değil sokakları, binaları, balkonları, tozu sıcağı herşeyi ile Akdeniz dedik. Ammaa farkları da vardı tabii. Mesela sivrisinek yoktu ve hatta kara sinek bile çok az idi. Bunun nedenini de evsel atıkların toplanma şeklinden olduğunu düşünüyorum. Evsel atıklar ve tabii geri dönüşüme ayrılabilen atıklar her akşam toplanıyor ama gün boyu herkesin evinde bekliyor bu çöpler. Yani Türkiyemde olduğu gibi koca koca çöp kutularına gün boyu atılmış, gün içinde kokuşmuş, sokak kedi köpekleri tarafından parçalanıp saçılmış çöpler yok, dolayısıyla sineklenme kokuşma böceklenme de yok, caddeler ve kaldırımlar geniş ve temiz. Aksam saat 8 de konteynırlar binaların önüne çıkıyor ve herkes götürüp atiyor. Ben bu sisteme bayıldım. Ingiltere’deki sistemde evlerin bahçesinde en az bir hafta boyunca bekleyen çöplerin, toplanma gününden hemen hemen 20 saate varan bir süre evvelinde sokak kenarlarına konuluyor olmasını sevmiyorum. Ingiltere’de 4-5 hafta yağmur yağmasa, sıcaklık da 25 -30 derece arasında kalsa ulke sıtmadan kırılır bence. Neyse konumuz Madrid, dağıtmayalım.

Tatilimize başlamadan once, bizim için olmazsa olmaz, Madrid’te basketbol nerede oynayabiliriz çalışması da yapmıştık tabii. ‘Meet up’ uygulamasında bu konuda bir grup buldum, sağolsunlar isteyenin katılabileceği bir organizasyonları olduğunu söylediler, adresi aldık ve Pazar saat 11’de, oldukça sıcak bir havada, gittik. Arda önce biraz çekinse de fazla geçmeden aralarına katıldı. Bu sefer yetişkinlerle oynamaktan keyif aldi. Gücü ve oyun bilgisi ile tercih edilen bir oyuncu oldu, o sahada kaldığımız 2 saatlik sürede. Pazar günkü bu maçlar ona sınav süresinde oynayamamaktan kaynaklanan pasını da atma fırsatı verdi . Pazartesi akşam uzeri planında, ise gerçek bir takım, Aristos Basketbol klubünde antreman yapmak vardı ve ona hazır gitmek önemli idi.

Ardanın son iki yıldır basketbol koçu ve aslen Madrid’li olan Raul Madrid’te Aristos Balencesto adlı klüpte çalışmaktaydı. Gelmeden önce iletişime geçmiştik zaten ve Koç Raul sağolsun bizi Madrid’ten alip Balencesto Aristos klübünün antreman salonuna götürdü, antreman sonrası da geri getirdi. Bu antremanda da bir gün öncesinde oynanan sokak maçlarında da konuşma dili İspanyolca idi. Ama bir kez daha gördük ki spor evrensel ve o top oyunun dili ortak. Bu arada bu şehirde yollarda sokaklarda top oynamak yasak değil.  Adamların futbol ve basketboldakı basarılarının bir sebebi de bu olabilir mi acaba

Biz bu şehri sevdik ve farkettik ki bir gün olur da dillerini de öğrenebilirsek araya kaynayıp gidebiliriz. Kimseler anlamaz..

Temmuz 3, 2018 Yazan: | GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, seyahat | , , , , , , , , , | 1 Yorum

Chrismass 2010

Bu Chrismass tatiline hazirlikliyiz. Abimlerin Bern’e tasinmis olmasi cocuklarin okul tatilini ayni zamana getiriyor. Ekim’de rotayi belirledik, otelleri ayarladik ve sonra da gunluk telase arasinda unuttuk:))
Aralik ayi karla geldi. Yollar havaalanları bile kapandi ama bizi kimse tutamaz. Planımız bir saat Basri bir saat Ben süreceğim.
Arabimizda kar lastikleri ve AA den alinmis Avrupa trafik kiti ve battaniye yiyecek seklinde yola cikiyoruz. 17 Aralik Londrada kar yagisi var ve Heathrow ve Gatwick kapanmış.
Biz EuroStar ile Calais’e geçiyoruz ve Brüksel’e dogru yola cikiyoruz. Kağıt üstünde yani Google maps üzerinde 6-7 saat sürecek yolculuk Twyford tan cikistaki trafik,EuroStar istasyonunda bekleme, Calais Brüksel arasında buzlanma ve ilk bahsettigim bir saat Basri bir saat ben yerine hemen hemen hepsini benim sürmem sonucunda 12 saat suruyor.
Otele sabahın köründe yerleşiyoruz ve o saate kadar uyumuş olan Arda uyanıyor, güne hazir! Ya biz?
Cok bekletemiyoruz cocuğu ve iki saat kadar uyuyup kendimizi bu EU başkentine atıyoruz.
Christmas market hemen hemen tum sehre kurulmuş, normal dükkanlar ve geçici satış noktaları arasında gezinen bir sürü insan.. Keyifli bir gun…
Basri macaron satan bir mağaza buluyor. keyfine diyecek yok:))
Ve Tintin … Evet Tenten
Tabii ya Tenten Belcikali degil miydi?
Arda icin bir Tenten kitabı alıyoruz..

20120324-230908.jpg20120324-231054.jpg

20120324-224237.jpg

Eurostar sirasi bekliyoruz,Basri karsida surecek ya iste o yuzden uyuyor

20120324-230958.jpg

Goren de elmas aliyoruz zanneder, nasil bir paketleme nasil bir ozenle kutuya koymaca..

20120324-231027.jpg

 

Mayıs 5, 2011 Yazan: | bizden haberler..., GEZGIN DOGANS | , , | Yorum bırakın