Okurken bakış açımızı da yan yatırmalıyız belki de..

Ekmekten çıkan küçük kitap diye başladı hikaye. Kitabın adı İskambil Kâğıtlarının Esrarı, yazarı ünlü Sofi’nin Dünyası kitabının da yazarı olan Jostein Gaarder.
Sofi’nin Dünyası’ni okumam gerekiyordu aslında ama beni biraz rahatsız eden bir kurgusu olunca fazla ilerleyemedim. Yazarın tarzını tanımak ve kendisine haksızlık etmemek adına bu kitabına başladım ben de. Ekmekten çıkan küçük kitap diye başlıyordu ilk sayfasının ilk cümlesi, dediğim gibi. Gözlerim harflerden kelimeleri toparlayıp aktarırken, beynim beni başka yerlere götürdü. Bozuk bir müzik kutusu gibi, yeni bir bilgiyi saklamak yerine eskilerden kendi istediği bir anı hatıra diski çalmaya başliyor bu aralar sıklıkla zaten. İşte şimdi de Merzifon’daki evimizin mutfağına, abimle kahvaltı için oturduğumuz mutfak masasına götürdü. Muhtemelen ben beş altı, abim de yedi sekiz yaşlarında olmalıyız. Masa üzerinde bir ekmek, bakkaldan yeni alınmış. Babamın keyifli sesini duyuyorum, fırıncının kızı bana mektup yollamış dur alayım diyen. Ekmek üzerindeki etiketi çıkartıyor. Okuma yazma bilmediğim dönemdeyiz ve tabii babamın her dediğini gerçek sandığım yaşlar. Fırıncının gerçekten de bir kızı olabilirdi, neden olmasın di mi. Ama o ekmek üzerindeki etiket şifreli bir mektup olabilir miydi gerçekten. Ya da babam gerçekten yıldırımı tutabilir miydi veya hep teklif ettiği gibi korkarsam ve hatta istersem benim yerine aşı da olacak mıydı gerçekten. Şimdiki aklımla düşünüyorum da gerçekten inanır mıydım onun beni umutlu güvenli hissetmem adına verdiği bu sözlere.
O yıllarda babam bize masallar anlatırdı, sobalı evde uykudan önce dönemi. Henüz televizyonda Adile Nasit’in programı yokken. Babamın masallarından bir tanesinde mini minnacık bir nene vardı, her şeyi minicik olan bir nene. Kendisi de dahil, nesi varsa işte evi, evinin kapısı, içindeki ve bir odada olması gereken her şeyin tek tek sayılarak nasıl da minicik olduğundan bahsedildiği bir girizgahı olan bu masalda sonra ne olurdu hatırlamıyorum, uykuya daldığım yer hep orası olsa gerek. Tabak çanak, koltuktan öteye gidemediğimiz bir masal. Bir de kuyruksuz çakal masalı var ki bakın onun sonunu biliyorum çünkü o masal interaktif olurdu, uykuya geçmek ne mümkün. Masalı dinleyen tüm çocukların adı geçerdi içinde muhakkak, bırakıp uyuyabilir misin. Torunları da o masalı dinleyebildi çok şükür. Dinlerken abimle babamın iki yanına yatardık düşünüyorum da cümle tam olarak şöyle miydi acaba bir kardeşiniz daha olsa onu da kafama koyacağız mıydı yoksa kardeşiniz gelince onu da kafama koyacağım mıydı. Zamanlaması, cümlesi öznesi yüklemi nasıldı bilmiyorum ama çok geçmeden gelmişti o kardeş ve babamın kafasına da oturmuştu. Sonrasında masalların yeniden dinlenmesi için torunların gelmesini beklememiz gerekmişti. Araya yaşam girdi de diyebiliriz.
Bugüne donersek yazar Justin Guardia’in bu kitabını Sesli Kitap uygulamasından dinlemeye ısrarla devam ettim. Okuma fırsatım olmadı, öğlen arasında dinlemiş oldum. İlgi çekici bir çocuk kitabı tarzında arada felsefi düşüncelere de yer veren bir romandı, kurgusu da değişik ve sürükleyici idi. Ama hala sözbirliği ile tavsiye edilen Sofinin dünyasını okuyamadım. Beynim ile içgüdüsel olarak hani o Ingilizce’de gut feeling denilen hislerimle karar verme isteği savaştı. Felsefi iletimi, karakterlerin mektuplar üzerinden aktarımlarına bir şey diyemeyeceğim sorun orada değildi. Sorun bir çocuğun hayatına bir yabancının ne kadar da kolayca giriyor olduğu ve bu çocuğun aslında beyni yıkanıyor diye düşüneceğimiz seviyede bir yönlendirme altında olduğunu görmemize rağmen anlatılanlar arzu edilen, beğenilen normlara uygun düştüğü için kabul edilen bir kurgu olmasına gerildim sanırım ve kitabı bitiremedim.
Geçtiğimiz haftasonu beraber kısa bir tatil yaptığımız arkadaşımla sohbetimizde kitapla olan didişmemin konusu denk geldi, kendimce haklı olduğum sebeplerimden bahsettim. Otuz küsür yıllık mühendislikten sonra bir de sosyoloji üzerine uzaktan eğitimle ikinci üniversitesini okumakta olduğu için bu konuya gereken bilgi ve daha farklı bir bakış açısı getirebilen arkadaşıma bir de buradan teşekkür edeyim ve öğrendiklerimi buraya da aktarayım. Bilenler bilmeyenlere anlatsın türünde görevimizi yapalım.
Sosyolojide bu konu, yani çocuk ve ebeveyn ilişkisi, çocukluk ve hatta toplumsal ilişkileri Aile Sosyolojisi altından bakılıyormuş diyerek başladı ve ekledi büyük ihtimalle kitabın yazıldığı dönemde şimdilerde bildiğimiz ve kabul ettiğimiz ve hatta yücelttiğimiz anlamda bir çocuk kavramı ve de onu koruması gereken bir yetişkin anlayışı yokmuştur diye. Kitap 1991 yılında ilk baskıyı yapmış. Çok da eski değil diye düşündüm yani hala benim hayal ettiğim gibi olmalıydı sanki diye hayıflanırken araştırmaya biraz daha devam ettim. Sosyolojide mikro bölümlerde aile içinde çocuğun bir birey olarak tanımlanmaya başlaması mesela 1980lere denk geliyormuş diye öğrendim. UNICEF, 1946 da kurulmuş ve hatta her ne kadar bizim Çocuk Bayramımızı 1924’de almışsak da bizim topraklarda da çocuğu birey olarak tanımak, onu korumak fikri ve yasaları ne kadar yerleşmiş ki diye düşünmeden edemedim. Bu bilgiyle tekrar düşününce daha anlamlı geliyor tabii kitap üzerine konuşulan her şeyin kurguya degilde içeriğe odaklanması.
Buradan da kendime yine hatırlatıyorum her kitapta romanda yazarın yazdığı dönemi, yazarın kendi düşüncelerini okuyoruz ve bir çoğunun benim yaşadığım dönemle alakası olmadığı gibi zaten aynı kişisel tecrübeye de sahip değiliz. Bu durumda okurken farklı ve hatta itici ve ya çekici güçlerle karşılaştığımı hissetmem çok doğal. Bunu cebimde ve aklımda tutarak okumalara devam.
Köprüden önce son çıkış
Dün, kitap kulübümüzde sırada olan Lizbon’a Gece Treni adlı kitaba başladım.
Yazar neden böyle bir konu seçmiş olabilir ki kendine, son zamanların modası başına gelenleri yazmak, senaryolaştırmak ya, öyle bir durum mu, başına ne gelmiş acaba diye sorular odaklanmamı engelliyor sanki. Bu arada sayfayı çevirirken yakalıyorum kendimi, yeni açılan sayfaya bir öncekinden getireceğim hiç bir şey yok aklımda, çaresiz geri dönüyorum. Dikkatimi toparlamalıyım diyerek.
Roman özetle, alıp başını gitmekten bahsediyor. Biletini tek yön alıyor ve dönüş tarihini bırak, bir gün döneceğinden bile emin değil kahramanımız. Bu yeni bir konu degil tabii, Thelma ve Louis filmi var mesela. Ama şimdi bu yaşımda ve tecrübemde kendime yeniden sordum. Size de sorayım.
Hiç yaptınız mı böyle bir şey? Hani ucu açık bilet aldım, kafama esince döneceğim durumundan bahsetmiyorum. Kayınvalidem ile kayınpeder öyle gelirlerdi bizi ziyarete, dönüş tarihi belli olmazdı. Hiç dönmeyecekler galiba derdin, o kadar yani.
Dönüşü olmayan yolculuklar eskiden daha çok olurmuş sanki, gemiler, trenler, otobüsler uçaklar artık ne bulmuşsa binip, uzak ellere gidenlerin çoğu kalmış o gittiği yerlerde. Gittikleri yeri sevdiklerinden mi yoksa ekonomik ya da başka başka sebepten, aslında dönmek istemişlerse de dönememişler mi bilinmez. Tatilde bir şekilde memlekete gidebilenler ise hep dönüşten, sayılı gün sonunda döneceklerinden bahsetmişler. Kalıcı değilim, bana göre plan yapmayın ha diye hatırlatma durumu ama kime hatırlatıyor orası da bir muamma. Belki de kendine aman diyeyim alışmaya kalkma, gidicisin sen diyordur.
Instagram gençlerinden bir bilmiş iletisinde, gezilerimizden gelen fotoğraflarda çok mutluyuz, evde oturmayın çıkıp gezin.. diyordu. Geri dönebileceğin bir ev güvencesi sayesinde veriyorsun o mutlu gezgin pozunu canım diye söylenmiştim telefonun ekranına bende.
Dönüş bileti olmadan hiçbir yere gidememek öğretilmiş kazanılmış bir alışkanlık tabii. Hep dönüş nasıl olacak telaş ve stresi içinde yaşadık. Son tren kaçta? Otobüs, vapur olur mu ve de olsa da tekin olur mu o saatte.
Sırası gelen çocuklar olarak üniversite için evden ayrıldığımızda babam dönüş biletiniz benden, geri gitmenize izin vereceğim, siz gelin yeter ki demişti.
Sonra, pasaportlu seyahatler başlayınca artık resmi oldu dönüş stresi. Bu sefer sadece ben ve ya babam değil, gideceğim ülke yetkilileri de telaş eder oldular geri dönüş tarihimden. Vize başvurusunda ülkeye ne zaman gireceğinden ziyade aslında ne zaman çıkacaksın kısmı anlam, önem ve etki sahibi malumunuz. Vizeyi veren ayrı, kapıda vizeye bakıp pasaporta damgayı vuran ayrı sorar ne zaman dönüş diye. Bir keresinde kredi kartımızın sigorta şirketinden eşimi arayıp, madem Zeynep Hanım yurtdışında seyahatteler, ne zaman döner acaba kendisi diye sormuşlardı. Beni bu kadar sorgulayan bankayı ne yapayım dedim, artık kredi kartı kullanmıyorum.
Tek yön gidişlerden bahsediyordum. Bir havayolu şirketi yıllar önce Los Angeles’a tek yön uçuş biletlerinde benzersiz bir indirim yaptığını haber veren bir reklam yapmıştı. Onlar kadar hızlı, magazin dünyasının en son havadisine uyacak şekilde kampanya yapabilen oldu mu ya da yaptıkları kampanya başarılı oldu mu bilemiyorum ama ekranlarda tam sayfa, Kızlar LA ‘e tek yön biletinizi alabilmeniz için biz fiyatları düşürdük, gerisi size kalmış diyen kampanya tabii ki Angelina ve Brad in ayrıldığı döneme denk gelmişti. Yani kendine güveniyorsan, başaracağından eminsen gir bu dönüşü olmayan yola, Brad Pitt’in yeni sevgilisi sen olabilirsin.
Evlenme, iş değişikliği için verilen kararları bu kategoride saymıyorum. Eskidenmiş o, tek eş ve tek iş dönemi. Hatta şimdilerde, şöyle bir bakayım, beğenmezsem çıkarım nasılsa şeklinde ele alınıyor bu kararlar.
Bana göre dönüşü olmayan tek karar çocuk sahibi olma konusunda verilen karar. İster 0 ister 1 ve ve ya daha çok sayıda olsun, her biri için ayrı ayrı karar tıpkı köprüden önceki son çıkış tabelası gibi.. Vay efendim bilmiyordum demek hakkının olmadığı tek karar. Ozellikle de çocuk yapmışsan, tekrar çocuksuz haline dönüş bileti olmayan yolculuk.
Ya sizce?
PS. Pascal Mercier’in kitabını bitirdim, korktuğum kadar sıkıcı değildi, haksizlik etmeyeyim. Hatta merak bile uyandırdı, tavsiye ederim.
Beraber yürüdük bu yollarda
Özellikle Amerika seyahatimiz sırasında kitapçı gezmeye bayılırız ailecek. Bu son gidişimizde LA’de Barnes and Nobles ın yanısıra BookSoup adlı bir başka kitapçıyı da gezme imkanımız oldu. Bu gezilerde en büyük sıkıntı almak istediğimiz kitapların bavula sığmaması oluyordu ama ona da bir çözüm bulduk teknoloji sağolsun. Seçtiğimiz kitapları Amazon.uk den sipariş ettik ve eve döndüğümüzde bizi bekliyorlardı.
Bu bahsedeceğim kitabı da son gün dönerken buldum. Barnes N Nobles da din temalı kitaplar arasında bulunması bir süre tereddüt etmeme sebep olduysa da siparişimi verdim. Kitabın adı “I will push you.” https://www.illpushyou.com/
Kitapta kahramanlar iki çocukluk arkadaşı. Hikayenin evvelinde yani kitapta bahsedilen hikayeden öncesi de zaten bir ayrı güzel yaşanmışlık iken bu seyahat ile bir ayrı derinliğe geciyorlar. Kitabın Türkçesi henüz yok galiba ama umarım tez zamanda bu konuya da el atan birisi olur.
Justin tam olarak neden ve hatta ne olduğunu bulmaları bile yıllar süren, geçerli bir tedavisi olmadığı için hastalığın tedavisinden ziyade Justin’in ve çevresindekilerin hayatını kolaylaştırmaya yönelik çözümlere daha çok odaklanılan bir hayata gecmesıne neden olan amansız bir kas hastalığına yakalanmış. Önce ayaklar sonra ellerinin hakimiyetini kaybetmesi ile eşinin yanısıra arkadaşı yani kitabın ikinci kahramanı Patrick de Justin’in elleri ve ayakları olmuşlar. Ayrıca Justin’in çocukları da bu görev dağılımında önemli yer alıyorlar günlük yaşantılarında. Bu konuda da Justin ve eşi Kristin ile yapilan görüşmede bu yardımlaşmanin çocukların gelişiminde nasılda olumlu olduğundan bahsediyorlar. Youtube da var, izleyin.
Kitabin konusu Justin’in bir televizyon programında gördüğü ve özellikle Hristiyanlar icin bir çeşit Hac niteligindeki bir mesafeyi gitmek istemesi ile başlıyor. Kuzey Ispanya’da Camino de Santiago adlı bu dağ yolu geçilmesi zor patikalardan olusan bir rota. Can arkadasi Patrick’e ne yapmak istedigini soylediginde ise Patrick bu fikri sonuna kadar destekleyeceğini soyleyip onunla beraber yola dusuyor. Hikayenin bu yolculuğa hazırlık aşaması da yolculuğun kendisi kadar önemli, alınan maddi ve manevi destekler muazzam.
Maceraları 500 mil yani 799kmlik bir dağ yolunu yürüyerek ama daha da onemlisi Justin’in tekerlekli sandalyesini iterek katetmeleri uzerine. Yol boyunca hem bireysel hem de birbirleri ile olan ilişkilerinden etkilenen içsel dünyalarini farkediyorlar. Bu süreç boyunca önce diğer insanlardan yardım almaktan kaçınsalar da bir süre sonra fiziksel olarak ihtiyaçları olduğu ortaya cikiyor. Kendileri için fiziksel olan bu yardımların yolda karşılaştıkları diğer yürüyüşçüler icin oldukça kuvvetli manevi etkilerini görmek özellikle Patrick için çok yeni bir kavram ve olumlu bir kazanım oluyor. Justin bu konuda zaten oldukça ileride, çünkü hayatını idame ettirebilmesi icin en basit şeyler için bile yardıma ihtiyaci var. Kitabın sonlarına doğru Patrick bu farkındalığı yani kontrolü elinde tutmak zorunda olmadığını anlamaya başladığında aralarında geçen konusma cok etkili. Mesela Justin diyor ki, “Patrıck, diger insanlara da güvenmelisin, onların da yapabileceği ve ya başaramayacağı riskini almalı ve izin vermelisin. Her ne kadar arada bir seni mahçup etseler de genelde başaracaklardir.”
Justin önceleri sevdiklerine yük oldugunu düşünmüş, ama daha sonra eşinin ve Patrick’in ona yardım ederken, onun hayatını bir nebze olsun kolaylaştırdıkları için mutlu olduklarını farketmiş. Tıpkı bu yolculuk sırasında diğer insanların onun sandalyesini kah iterek kah taşıyarak bir işe yaradıklarını hissettiklerini farkettigi gibi. Şöyle bir inanışı var ki canı gönülden katılıyorum, ” kişinin yardım ederek kazanacagi iç huzuru engellememelisin”. Sonuçta Justin bu yardımlar olmazsa bulunduğu yere gelebilmesi imkansız ama yani bu durumu anlayabilmemiz icin ille de elden ayaktan düşüp, çaresiz kalmamiz şart mi? Ustelik çevrendekilere gösterdigin inanç ve güven hem kendin hem de o insanlar icin çok onemli.
Patrick mesela bu yolculuğa kadar hep veren olmus, desteğini yardımlarını esirgememiş ama artık kendisinin alma zamani gelmiş olduğunu farketmis oldu. Bu yolculuk ona kontrolü her zaman elinde tutmak zorunda olmadığını ve yükünü evet gerçek anlamda yükünü paylaşabileceği, onunla beraber omuzlayacak yardımcıların olduğunu farketmesine bir araç oldu.
Kitabin dini teması da var evet ama ben bunun bir hristiyanlik kitabi olarak gormedim. Sonuçta çıktığım yolda Allahın bana yardımcı olacağına olan inancimin Muslumanlik ve ya Hristiyanlik ve ya bir başka din ile ilgisi yok. Inanç inanctir ve insana, dogaya ve bir koruyucu gücün varlığına inanmak ki bu benim için Allah, insana iyi gelir.
Bu link onların yasadıklarını gosterıyor ama fırsatınız olursda kıtabı mutlaka okuyun.
-
Arşivler
- Şubat 2026 (2)
- Ocak 2026 (1)
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS
