Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Sadece ayak izinizi bırakabilirsiniz.

Yer yeşilli sarılı bir çayır. Üzerimizde bulutsuz en mavisinden gökyüzü. Yol boyu hem gidiş hem geliş yönünde gruplar halinde yürüyenlere katılmışız. Manzaranın muhteşemliği tepemizde parlayan güneşin bizi rahatsız etmesine izin vermiyor sanki.

Bugün yürüdüğümüz yer bölgedeki çiftlikler tarafından mera olarak kullanılıyor. Dünyanın bu yöresinde sadece ayak izini bırakacağından eminsen çiftlik sahipleri ekili tarlanın kenarından ve ya hayvanlarının otladığı meradan edeplice yürüyerek geçmene izin veriyorlar. Ekinleri ezmeden, inekleri koyunları rahatsız etmeden yürüyüp gidiyorsun. Köpekli gezenler için mesela özellikle uyarılar oluyor, tasmasız geçmeyin diye.

Yürüyüş boyunca öbek öbek gruplar halinde meraya yayılmış hayvanları görüyoruz. Gözlerinden huzur, vücutlarından sağlık fışkıran inekler daha düz alanları almışlar , ilerde yamaca doğru beyaz çakıltaşı gibi görünenler de koyunlar aslında. Biz pek akıllı insanlara göre onlar düşünmüyormuş ya, her gün önlerinden geçen bu iki ayaklı yaratıkları izlerken, akıllarından ne geçiyor diye onların yerine ben düşünüyorum. Mesela hep aynı insanlar diyorlar mıdır bizim için yoksa farkımızı görebiliyorlar mıdır. İddiaya giriyorlar mıdır acaba, bugün kaç tane şapkalı geçecek, ya da kaçı kısa boylu, insancası çocuk, olacak diye.

İrlanda’da arabamızla yaptığımız seyahatin batı kıyılarına düşen günlerindeyiz. Dört bir yanında, gidip kendi gözlerimle görmeden tahayyül edemediğim bir med-cezir ilişkisi yaşıyor okyanus ile. Seyahatimizin ilk gününde bizi şaşkına uğratmıştı ne yalan söyleyeyim. Yol boyunca kenardan size eşlik ederken bataklık hissi veren alanlar zamanı gelince, su seviyesinin yükselmesi ile yerine göre bir dere, ya da denizine kavuşmuş marina olacak ve sizi bu hali bile büyüleyen yeşili bol manzaraya su mavisinin tonları da katılacak sabredin. Marinada karaya oturmuş gibi duran irili ufaklı tekneler diplerini yalayan su dalgaları ile salınacaklar. İşleyişini anlayınca ve de kabullenince huzur veren bir döngü.

Bu, yaşamın bir parçası olmuş ilişki sonucu adanın çevresinde geniş kumsalların yanısıra deli dalgaların yarattığı, fantastik filmlere arka plan olmayı haketmiş ve hatta ilham olmuş bile diyebileceğim ürkütücü yar ve uçurumlar oluşmuş. Aralara da insanlar yerleşmişler. Bugun seyahat rotamız bizi pek ünlü , Cliffs of Moher diye bilinen yarların üzerindeki bir meraya getiriyor. İlle de bu manzarayı ben de görmeliyim diyen insanlar için lütfen ayrılmış daracık patikadan yürüyoruz, meranın asıl ve asil sahipleri ineklere saygıda kusur etmeyerek.

Meranın yayıldığı yarın açık kenarındaki uçurumun dibinde okyanus var. Yarı oluşturan kayalık yapı Pamukkale’nin travertenlerinin havuzlarını andırıyor. Ama burada kayalar koyu siyah renkteler. Dalgaların bıraktığı minik göllenmelerde kuşlar toplaşmış, hamam sefası yapıyor gibiler.

Patikanın bir yanına insanlar okuyup anlasınlar da dikkatli olsunlar düşmesinler, kurtarma ekiplerine gereksiz iş çıkarmasınlar diye uyarıcı tabelalar konmuş.

Ya peki bu hayvanları koruyan nedir diye düşünmeden edemiyorum. Meranın sahibi insanın rolü burada ortaya çıkıyor. Belli ki biraz da deneme yanılma ile gitmişler. Tahta çit yapmışlar önce ama yetmemiş olmalı ki onları durdurmaya, birde elektrikli hat geçmişler çitlerin üzerine. Açık havada, o en sessiz anda duyulan çıtır çıtır çıt sesi o elektrikli tellerden geliyor. Acaba kendilerinin korunmakta olduğunumu yoksa bir hapiste olduklarınımı düşünüyorlardır dünyanın en güzel manzarasına sahip bu inekler.

Dikkatli adımlarla, manzaraya hiç bir fotoğrafın hakettiğini veremeyeceğimizden gayet emin, hiç değilse içimize çekerek yürüyoruz. İlerde yamaç tarafında bir başka grup inek daha görüyorum. Onlar biraz daha geride kalmaya karar vermişler sanki demeye kalmadan bir hareketlenme oluyor ve koşmaya başlıyorlar. Demek onları da heyecanlandıran bir şeyler olabiliyormuş. Koştukları yönde elinde bir kova olan bir adam var. Ama hedefi inekler değil atlar aslında. Atları böylece yeni farkediyoruz. İnekler çağrının kendileri için olmadığını bir şekilde anlıyorlar ve duruyorlar. Herkes yerini biliyor köşesine çekiliyor, inatlaşma yok, açgözlülük hiç yok. Belli ki onların kovası ya da insanı başka.

Bu arada en az on tane at adamın çevresini sardılar bile. Mutlu bir kavuşma yaşanıyor gibi bir halleri var. Adam nerdeyse kayboluyor aralarında ama sanki bir şey bekleniyor gibi hissediyorum. Bakınıyorum etrafa, uzaklara, ne olabilir diye. Uçuruma daha yakın olan kısımda aradığımı buluyorum. Bir çocuk görüyorum, çok değil onlu yaşlarının başlarında bir çocuk bu. Yerinde yükselebildiği kadar havaya zıplayıp el kol hareketleri yaparak yönlerini değiştirmeye çalıştığı iki at daha varmış meğer o tarafta. Onları diğerlerinin yanına gitmeleri için ikna etmeye çabalıyor, belli ki çok açılmışlar. Neden sonra onlar da bir koşu diğerlerine katılıyorlar. Peşlerinden de çocuk koşuyor. Ekip tamamlanınca adam atların arasından çıkıyor ve meranın içlerine doğru yürümeye başlıyor. Atlar sakince onu takip ediyor. Insan eli doğaya değiyor ama bozmayabiliyor isterse.

Kayalık yar ne kadar sağlam görünse de yıllardır dalgalarla boğuşmaktan yorgun düşen bölgelerinin çökme riski var. Bu yüzden de bazı bölgeler artık insan erişimine kapatılmış. İzin verilen en uzak noktaya gidip dönüyoruz. Manzara gerçekten müthiş.

Dönüş yolunda denizi daha çok izliyorum. Uzaklarda irili ufaklı başka adalar ve onlara yolcu taşıyan tekneler gelip geçiyor.

Denize bakarken karadaki bir direk dikkatimi çekiyor. Üzerinde bir kuş var bana bakıyor sanki. Dürbünüm olmadığı için çok üzgünüm. O direk üzerindeki kuşu daha net görebilmeyi isterdim. Kuzey denizlerinin ünlü denizpapağanı Puffin olabilir mi diye telefonumun kamerasından görmeye çalışıyorum ama nafile. Net göremesem de ben onu farkedeyim diye kendince en güvenli mesafeden bana bakan başka ne olabilir ki. Ben Puffin olsun istiyorum.

Puffin gördüm ben diye de heyecanlanıyorum hatta.

Ağustos 9, 2025 Yazan: | #deniyorum, bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, seyahat, zeynep'ce, İyiki | , , , , , , , , | 2 Yorum

Pasaport..bilet..adaptör

Klimalar biraz önce çalışmaktaydı ama şimdi çalışmıyor, neden olabilir ki?

Önce elimizdeki kumandanın düğmelerine basıyoruz, tık yok!

Ne kadar süre geçiyor bilemiyorum, çok değil ama kesinlikle hemen denilecek kadar az da değil,aklıma biraz önce kapattığım iki tane elektrik prizi geliyor. Öyle ya evin o odasını kullanmayacaktık ve çocukluğumdan kalma tasarruf kuralları ile onları kapatıvermiştim. Bu, prize elektrik gelsin-gelmesin diye konulan anahtar kontrolü sadece Birleşik Krallık Standartlarında olan bir ek güvenlik, bu kadar yer gezdim British Standart kullanılan yerler haricinde bu sistem yok. Gerekliliği tartışma götürür ama eğer alışık değilseniz alet mi bozuk acaba diye kesin telaş yaparsınız.

Koşup açıyorum o anahtarları ve ta-da! klimalar yeniden çalışmaya başlıyor.

Klimaların çalışmasını çok da sevmiyoruz aslında ama sonuçta kullanacağımız kesin, kaçış yok, hava nemli ve sıcak. Üstelik kalmakta olduğumuz evin öyle ifil ifil esecek, hatta arada cereyan yapacak dereceye gelebilecek esintiye maruz kalacak karşılıklı iki penceresi bile yok. Ev büyük ihtimalle binanın dükkan katının eve döndürülmesi ile dubleks daire haline gelmiş. Zaten farkettik ki kentte özellikle bizim kaldığımız bölge olan Valetta bölgesine kentsel dönüşüm gelmiş, birçok eski binanın duvarında bir dışını bozmadan içini yeniden yapmaya yönelik insaat izin ilani var, eski binalar turistlere yönelik odalara çevrilmeye başlanmış.

Bizim tuttuğumuz evin kapısı da zaten dükkan kapısı gibi, hani yaz aylarında at önüne iki tabure, salla zarları oyna tavlanı türünden, yüksek tavanla birleşen iki kanadı ile ardına kadar açılabilecek ahsap kapılardan ama tabii renovasyon sonucunda edepli, tek kapı açsak da olur hale gelmiş. İki yan kanadının üst bölmelerine pencere yapmışlar, yine ahşaptan olan kapakları açınca eve ancak ışık giriyor.

Bu girdiğiniz kapıdan ilk önce mutfak ile karşılaşıyorsunuz, göreceli geniş bir boş alandan geçip üst katta ki kapısız yatak odası bölmesine geçtiğiniz gibi bir de aşağıya ana yatak odası olarak planlanmis mahzene inen merdivenlerle karşılaşıyorsunuz. Mahzen tabii güzel bir odaya dönüşmüş, bir de duş/tuvalet banyo eklenmiş mekana hatta çamaşır makinesi de içinde olacak şekilde küçük ama ferah olmuş.

Evdeki ikinci pencere alt kattaki banyoda.  Olması gerekenden daha bile büyük ama çok da ışık almıyor.  

Evden ilk dışarı çıktığımda dışardan bu pencere nereye bakıyor acaba diye aranıyorum, fakat bulamıyorum, kot farkı ile ne tarafa açılıyor anlaşılmıyor. Eve dönünce ilk iş içerden açıyorum ki karşıma bir küçük termosifon çıkıyor, şaka gibi. Pencere yolun altında kalan bir boşluğa açılıyor ve bu alanın yol ile buluştuğu yerin üzeri bir mazgal ile kapanmış. Neden güneş enerjisi kullanılmıyor ki diye düşünürken şöyle bir de soru geliyor aklıma, bu termosifon aslında dış cephede korunmasız olarak duruyor. Yani üzerinde bir tel ızgara var ama sonuçta yağmur suları toplanmayacak mı acaba bu mazgalda? Biz varken yağmur yağmasın bari demekten başka bir çarem yok sanırım.

Malta’nin eski bir Birleşik Krallık kolonisi olduğu düşünülünce prizinden, trafiğine bir küçük İngiltere olmasına şaşmamak lazım.

Tüm devlet yazışmaları ve işlemleri İngilizce. Oysa halkın kendi arasında kullandığı dil farklı, orjinali Arapçadan esinlenmiş Maltaca dilinde gırtlaktan gelen sesler var, ancak yazıda kullanılan alfabe Latin alfabesi. Wikipedianın dediğine göre de Maltaca söz varlığının yaklaşık üçte birini Arapça kökenli kelimeler oluşturuyor ve bunlar genellikle günlük hayatta kullanılan temel kelimeleri kapsıyormuş. Yakın komşu Sicilyaca ve İtalyanca da katılımı ile Malta ve kardeş adacıkların kendine özgü bir dil oluşmuş ama hemen herkes gayet iyi İngilizceyi de konuşuyor. Hatta öyle ki ülkenin önemli gelir kaynaklarından biri de İngilizce dil okulları.

Malta ülke olarak üç adadan oluşuyor ve renklerden gidecek olursak en sarısı büyükçe olan Malta adası en yeşili de Gozo adası diyebiliriz. Adanın doğal coğrafik yapısı, uzun yaz ayları söz konusu olunca binaların ve tarihi eserlerin hemen hepsi bu bal rengi taştan yapılmış. Binaya rengi veren sadece canlı renklere boyanmış kapı ve pencere ahşapları.

Zaten tarihi evlerin içinde yaşıyorlar, kale surlarının arasından trafik akmaya çalışıyor. Tarih ve bu tarihe dayalı turizm adanın en büyük gelir kaynağı olunca da bu tarihi korumak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Kalmakta olduğumuz Valetta bölgesi çok değil bir 20 sene önce evsizlerin ve yakındaki tersanenin genelde kaçak işçilerinin mesken tuttuğu, tekin olmayan bir bölge iken hükümetin gentrification-kentsel nezihleştirme programı sayesinde kısa sürede bugünkü gözde turizm ve yerleşim yeri haline gelmiş.

Evsahibemiz Chou, Şu diye okunur, özellikle bu bölgede 15-20şer kardeşten oluşan koyu katolik ailelerinin yüklü miras intikal vergileri yüzünden ilgilenmedikleri evlerin de bu program sayesinde paylaşılmasının kolaylaştırıldığını ve sonucunda da evlerin bakıma alındığını bir çırpıda bir aksam vakti evinin önünde karşılaştığımızda ayaküstü anlatıveriyor.

Ayaküstü yaptığımız sohbetin sonunda bizi kendi gittiği lokal puba yolluyor, pubın sahibi Bertu’ya selamımı söyleyin demeyi de ihmal etmiyor. 4 gece sonunda yeni bir yere gidiyoruz diye heyecanlanıp bir hevesle Vinos’a vardığımızda

farkediyoruz ki geldiğimizden beri dönüp dolaşıp kendimizi kah sabah kahvesinde kah aksam içkisinde hep aynı sokakta bulmaktayız. İşte yalınayaklı Bertu’nun Vinos’u da burada ve adadaki diğerlerine çok benzese de bizce en şirini olan ve her ne kadar adı St John caddesi olsa da bizim için merdivenli sokaktaki 3.  favori mekanımız oluyor

Masaya oturup da kendimizi tanıtırken Bertu güleryüzü ile hemen uyarıyor ve merdivenli sokakta nasıl güvenli oturulur hatırlatıyor,sırtını aşağıya verme diyor! bir kez daha adada misafirperverliği ve içtenliği hissediyoruz.

Genel anlamıyla adanın tüm sokakları daracık, mesela Mdina bölgesine giderken kullandığımız otobüsün şoförüne hayran kalıyorum, her biri birbirinden küçük dönel kavşaklarda ileri geri yapa yapa sakin ve kararlı ilerliyor gün boyu.Dar caddelerdeki trafikte boğulanlar Valetta bölgesindeki denize bakan sokakların merdivenli olmasının keyfine varmayı da çok iyi biliyorlar. Günün değişik saatlerinde bu merdivenlere atılmış masa ve ya minderlerde servis yapıyor restoranlar,café ve publar.

Başından sonuna 4-5 ayrı restoranın paylaştığı kısacık ve de daracık bir sokakta canlı müzik yapacak olan sanatçı ekip kendilerine sokağın karşılıklı iki duvarı arasına yapılmış balkonu seçmiş, aşağıdaki masalara çalıp söylüyor mesela.

Esnafın çalışma saatleri de bir garip, sabah 08:00-16:00 arası çalışan memurlar, bankalar ve onlara hizmet eden café, restoranlar var. Bir de 13:00-16:00 arasında siesta yapan esnaf var. Akşam yemeğine 20:00’den sonra çıkıyorlar ama saat 18:00’da da yiyecek yer bulabiliyorsunuz. Hemen her saatte acık bıryer var, İtalya’da Modena’da başımıza geldiği gibi aç kalmanız imkansız yani.

Evin önünden geçen araçta Modern Talking-Cheri Cheri Lady çalıyordu da hatırladım. Bunu söylemeden bitirmek olmaz, bu ülkede müzik 80li yıllarda kalmış. Geldiğimizden beri sanki Stüdyo54 karma kasetini dinliyoruz tüm ada, şarkıların sıralaması bile aynı.

Dışardan gelen bu müzik sesi havanın hafiflediğini ve artık akşam yemeği için hazırlanmam gerektiğini hatırlatıyor. Ütüyü elime alıyorum, o da ne ütünün fişi Türkiyedeki gibi ikililerden ancak biraz önce de bahsettiğim British Standartına uygun yanı 3lü girişi var. Kısacası ütü var ama evde kullanabilmek için adaptör gerekiyor.

Neden bu işlerde tek bir standart yok ki? Amsterdam’a taşındığımızda da evdeki hiçbir eletrikli aleti adaptörsüz kullanamadığımızı farkettik mesela, oysa Dubai-İngiltere geçişlerimiz ne kolay olmuştu. Amsterdam’da kısa süre kalıncada hiç bir aleti yenileme fırsatımız olmadı ve aynı adaptör sıkıntısı Türkiye’de de devam ediyor.

Evi taşımış olunca daha kalıcı çözümler buluyor insan ama turist olarak 3 günlüğüne gittiğin bir ülkede şaşkına dönmek işten değil.

Bu durumda da tabii o ülkede hangi elektrik fişini kullanacağız diye tasalanmak, adaptörleri aldığımızdan emin olmak, pasaport ve biletlerin yanısıra gerekli elektrik teçhizatını da unutmadan yola çıkmak önemli hale geliyor benden söylemesi.

Temmuz 11, 2021 Yazan: | bizden haberler..., Entertainment, GEZGIN DOGANS, seyahat, zeynep'ce | , , , , , , | 1 Yorum

Merhaba Komşu..Yunanistan

Bu yazı İngiltere’den Türkiye’ye araba ile yaptığımız seyahatin 7. Gününe denk geliyor. #allthewaytoTurkey2019

C: Zeynep, Mudanya mı Marmara mı istersin?

Z: Ne bu zeytin mi?

C: Konaklama bakıyorum ya sana işte..

Benim aklım fikrim yemekte olabilir ama zeytin değilmiş sohbetimizin konusu. Avrupa’ya yapacağımız araba yolculugunda Selanik’ten de geçelim ve hatta orada kalalım, denize de gireriz diye düşünüp bu bölgeyi iyi bilen arkadaşa sormuştuk ya, işte konu o. Meğer Selanik’in Ege Denizine doğru uzanan bir elin 3 parmağı gibi olan yarımadalar bölgesinden bahsediyormuş. Halkidiki yarimadasinda Yeni Mudanya ve Yeni Marmara diye yerleşim yerleri varmış, mübadele sırasında Anadolu’dan bu bölgelerden gelenlerin yerleştiği yerler imiş.

Nea Moudania

Moudania 632 00, Greece

Neos Marmaras

Sithonia 630 81, Greece

Nea Moudania olsun diyoruz, çok da bildiğimizden degil tabii her ikisi de misafirperver bolgelerimizdendir sonucta.

Bir apartman dairesi kiralıyoruz. Ödeme apartmandan ayrılırken yapılan türden.

Bu arada Arda’nın ilk basketbol koçlarından olan Miltos ve eşi Sofia ile İngiltere’de iken Bristol üniversitesine yaptığımız ziyaret sırasında denk gelmiş, seyahatimizden bahsedince de bölge hakkında tavsiyeler almıştık artık uygulamaya geçebilirdik. İlk planımızda Onlarla Selanik’te de görüşmek var ancak bunu seyahat aşamasında iken gerçekleştiremiyoruz.

Selanik bir Akdeniz şehri ve tabelalarda Yunanca yazmasa kendinizi Mersin ve ya Antalya’da sanabilirsiniz. Yemek işini hemen halledelim istiyoruz ve arkadaşlarımızın tavsiye ettiği mekanları arıyoruz ancak bulamıyoruz. İçi kalabalık olan bir lokantaya bir cesaret giriyoruz, sıcak tencere yemekleri sunan bu lokantada tek dil Yunanca. İşaretler ve beden dili ile derdimizi anlatabiliyoruz. Servisten kendimizi gerçekten de yine Türkiye’nin bir yerinde hissediyoruz, salatanın ekmeğin suyun parasının ödenmediği bir yer ancak memleket olabilir. Yunanistan bizim komşu işte sonuçta.

Selanik’e gelip de Atatürk’ün doğduğu evi ziyaret etmeden olmaz tabii. Atatürk’ün doğduğu ve ilk okula başladığı ev Türk konsolosluğunun bahçesinde yer alıyor ve binaya arka kapıdan giriliyor. Yanımızda Arda’nın kızarkadaşı da var ve ona tarihimiz hakkında bilgiler vermek için fırsatı kaçırmıyoruz. Atatürk’ün mumya modeli o kadar başarılı ki sanki gözleri ile hoşgeldiniz diyor.

Denize Nea Potidea Beach diye bir bölgede giriyoruz. Denizi tertemiz ve serin bu plaj sayesinde Ege denizinin en kuzey noktasında denize girmiş oluyoruz.

Bu andan 24 saat sonra Ege denizinin karşı kıyısından bakıyor olacağız. Yarının hedefi Bozcaada.

Ama tabii önce Sınır Kapısı var. İpsala Sınır Kapısı ilk durağımız olacak şekilde sabah erkenden yola çıkacağız.

Temmuz 31, 2019 Yazan: | bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, roadtrip2019summer, seyahat, zeynep'ce | , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Adriyatik denizinde 30 saat

30 saatin sonunda Adriyatik denizini en kuzeyden güneyine geçtik ama ayağımız suya değmedi.

#allthewaytoTurkey2019 17 yıldır yurtdışında yasıyoruz, 12si İngiltere’de ama ilk defa bu yıl Turkiye’ye araba ile yolculuk yapıyoruz diye başlamıştım ya hani bu yazı dizisine, işte bu gezinin 3200. Km’lerinden itibaren geçen 30 saatin hikayesini okumaktasınız.

Venedik’ten kalkan Minoa Cruise Lines firmasına ait gemi yol boyunca Ancona ve Corfu limanlarında duracak ve biz son durak Iguamenitsa limanında ineceğiz.

Hiç tecrübemiz olmadığı ve fakat kabinlere de para vermek istemediğimiz icin güverteden daha iyi olduğunu düşündüğümüz koltuklardan alıyoruz. Bu koltuklar Uçak Business Class Koltuk olarak geçiyor. Seyahat yaklaşırken denk geliyor FBda Göçmen Anneler Tatilde grubunda konuşulan bu feribotlarda yolculuk konusuna göz atıyorum. İlginç bilgiler geçiyor, insanlar güvertede kamp kuruyorlarmış, yok şişme yataklar oluyormuş, hadi canım abarttınız diyorum. Sonra bahsedilen firma bizimki değilmiş canım da diyorum.

İngiltere’den başladığımız seyahatin gemi ile olan kısmına bir haftalık kara yolculuğu ile varıyoruz. Gemi öncesi maceralarımızı burada yazmıştım. Artık sıra gemiye geçip dinlenmeye geldi.

Venedik’te ikinci defadır kaldığımız Jolly Camping’ten çıkmadan önce duş alabilmiş olduğumuza mutlu hatta bunu akıl edebildiğimiz icin de gururlu bir şekilde geminin kalkışından 5 saat önce limana geldik. Önce tantana etseler de gemiye biniş için sıraya koyduğumuz arabada uyuduklarında sesleri kesildi bizim gençlerin.

Aracımızı gemiye parkedip uçak koltuklarımızı buluyoruz. Bunlar kadife kumaşlarla kaplı, business class koltukları gibi geniş rahat koltuklar. Gemide böyle iki tane salon var. Bu kapalı alanlara girmek icin ekstra ücret ödemiştik be numarali koltuklarımız vardı ama bunu kontrol eden bir mekanizma olmadığını ilerleyen saatlerde anlıyoruz. Gemide özellikle Venedik limanından ayrılırken bir havalandırma problemi olması bizi koltuğumuz olmasına rağmen bu havasız salondan ayrılıp daha havadar mekan aramaya zorluyor. Bu sayede geminin tüm salonlarını ve güverteyi keşfediyoruz. Sabahın erken saatleri olunca güvertedeki sezlonglarda biraz uyukluyoruz ama güneş ve rüzgar ikilisi uzun sure dayanmamızı engelliyor ve geminin iç salonlarına geçiyoruz.

Salonlardaki koltukları inceliyoruz ve diğer yolcuların hareketlerinden de anlıyoruz ki bu koltuklarda yolculuğu geçirmek söz konusu. Bu durumda ilk duraktan binmiş olmanın avantajı ile kendimize yer seçiyoruz ve hatta hazır fazla kalabalık değilken bir iki saat de uyuyoruz. Venedik’ten sabah 4:30 de kalkan gemimiz öğlen 13:00 gibi Ancona Limanına varıyor.

İşte bu limanda gemiye iki farklı yolcu profili biniyor. Her ikisi de kendi icinde oldukça kalabalık bu profiller bu hattın varoluş sebebini veriyor sanki. A grubunda kalabalık Türk gurbetçi aileler varken, B grubunu İtalyan genç öğrencilerden oluşan, Corfu adasına uzun uzun parti yapmaya giden tatilciler oluşturuyor. A grubu yolcuları belli ki tecrübeliler ve yanlarında getirdikleri şişme yatakları bütün boş alanlara yerleştirip kuruyorlar, üşenmemişler bu şişme yatakların ki bazıları ikiz yatak, çarşaflar serilmiş ve yastık ve örtü ve piknik takım taklavat ne varsa yerleştiriliyor. Önümüzdeki 24 saat icin adres belirlenmiş oluyor. Gemi de onlara hazır, yolcu bilgilendirme anonsları Ancona’dan itibaren Türkçe de yapılıyor.

B grubunun üyeleri olan gencler ise uyku tulumları sırtlarında gemiye saçılıyor, salonlarda ve güvertedeki masalara yerleşiliyor ve anında UNO kartları çıkıyor ortaya, kahkahalar gırla gidiyor.

En tepede güverte var, işi bilenler sabahtan şezlonglara ve bar kısmındaki masalara yerleştiler mesela. Bir de minik bir havuzcuk var, sadece çocuklar icin diyebiliriz.

Ama güvertede ki barda geceyi geçirmek, arkadaşlarla içki içmek falan keyifli olmalı ki özellikle sigaracilar masaları kapmış durumdalar.

Akşam saat 21:30 gibi salondaki ışıklar değişiyor, uyku saati mi acaba derken müzik başlıyor o da ne? Canlı müzik yapan, hem çalıp hem söyleyen birisi sahneye çıkıyor ve 1 saat süreyle salondakileri coşturuyor. Tabii bu heyecanın arkasından salonun boşalması, kabini olanların kabinlerine dönmesi ve gidecek biryeri olmayan genclerin sohbetlerini bitirip uykuya geçmeleri sabaha karşı 2’yi buluyor. Bizim için de artık o uçak koltuklarına dönüş söz konusu degil, özellikle halı kaplı bu odada yerlerde de yatıyor yolcular, havasızlıktan bayılmış da olabilirler tabii.

Sabah 6’da Corfu adasına yanaştığımız anonsu ile uyanıyoruz.

Biraz temiz hava almak ve Corfu adasını uzaktan da olsa görmek icin kalkıp güverteye çıkıyorum, sabah serinliği muhteşem.

Ancak geceden kalan dağınıklık güverteyi kaplamış, bu güverte son durağa kadar temizlenmeyecek.

Bu arada artık şaşırmam dediğim bir anda geminin güvertesinde çadır da kurulduğunu görmüş oluyorum. İnsanın gözüyle görmeden inanamayacağı bir yolculuk türü .

Bu gemi yolculuğundan fazla bir beklentimiz ve ya karşılaştırma yapabileceğimiz bir tecrübemiz yoktu o yüzden bir hayalkırıklığı yok aslında ama şaşkınız o kesin.

Bandırma Yenikapı feribotunun yolculuk süresi ve yolcu sayısı cok daha az bu hat ile karşılaştırmak doğru olamaz. Ancak biz yine de firma özel olsa da memuriyet ya da az sayıda elemanla çok iş yapma zihniyetli bir yönetimi var diye düşünüyoruz. Bir cruise firmasının 30 saatlik feribotu icin negatif anlamda sade, ve hatta eleman sayısı yetersiz, bilgilendirme az diye düşünüyoruz ama kullanıcı kitle halinden memnun. Sanırım standart bu.

Duvarlara “no camping” yazmışlar, altında çarşafları serili ikiz yataklar var. Uyku tulumları ile güvertede yerlerde yatanlar var. Güvertede çadır kuranlar bile var. Basri buna sosyal cesaret diyor, bizde sadece salondaki koltuklara kıvrılıp yatacak kadar var, şişme yataklarımız feribotun icinde park halindeki arabada kamp alanına gideceği gününü bekliyor.

30. saatin sonunda Yunanistan Igoumenitsa limanına varıyoruz.

Geminin boşaltılmasında sıra atlayan, kaynayan araçlar da görüyorum resim tamamlanmış oluyor.

Gurbetçiler gemiden inip hızlıca İpsala gümrük kapısına doğru yola koyuluyorlar biz onlara sadece Selanik’e kadar eşlik ediyoruz. Selanik’te Mustafa Kemal’in Evini görmeden geçmek olmaz.

Geceyi Nea Moudania denilen sahil bölgesinde geçireceğiz.

Yarin sabah erkenden yolculuk var, İpsala bizi bekler. Igoumenitsa’ya yeni gurbetçi kafilesi yanaşmadan İpsala’da olmalıyız.

Temmuz 30, 2019 Yazan: | bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, roadtrip2019summer, seyahat, zeynep'ce | , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Sanatı sokağa taşımış şehir Madrid

Arda’nın GCSE sınavlarının biteceği günü iple çekmemizin bir diğer nedeni de ilk defa gideceğimiz Madrid seyahatimiz ile aynı zamana denk gelmiş olması olabilir mi acaba?

İlk defa İspanya’ya ve dolayısyla da Madrid’e gitmeden once tadını bildiğimiz  Tapas, Paella ve Sangrıa nın bu sefer tarihini de araştırdım.

Tapa, bu küçük tabaklarda  peynir, işlenmis et, ve ya zeytin olarak  sunulan yiyecekler bizim rakı yanında yediğimiz mezelerimize benziyor. Ortaya çıkışı da kelimenın gerçek anlamı ile bizim güzide Türkçemizin Tıpa kelimesine denk geliyor. Evet gerçekten de eski zamanlarda İspanya’daki barmenler içki sundukları  bardakların içine sinek ve toz düşmesini engellemek için  şişelerin üzerine tıpa niyetine küçük tabaklar koyarlarmış, sonra zamanla bu tabaklarda peynir,zeytin , işlenmiş et falan koyar olmuşlar ve tabii müşteriler buna bayılmış ve de bu küçük tabaklarda yemek olayı adet olmuş.

Sangria bu yine Ispanyaya özel şaraptan yapılma içecek Avrupa Hukukuna göre sadece İspanya ve ya Portekizde yapılabiliyormuş ama tarihi yine eski Yunan ve Romalılara kadar gidiyor. İçme  suyunun temiz olmaması sebebiyle içine önce dezenfektan amaçlı alkol yani şarap  sonra da tadını da lezzetli hale getirmek için  mevsimine göre meyve dilimleri katmışlar.  Kış aylarında sıcak içilen sıcak şarap da yine bu yolla çıkmış.

Paella bu yemek türü de bir çeşit pilav diyebiliriz. Deniz ürünleri ile olanı çok meşhur İspanya’da ama mesela sebzeliside Italyan mutfağında var. Pilav dediğime bakmayın baya lapaya benzer bir kıvamı var. Zaten bizim gibi pilavı tane tane yapan başka bir millet yok ya da varsa da bana denk gelmedi.

Sanırım Türkçemiz’de kullanılagelmiş ve hangisi ilk kullanmış bilemediğim ortak kelimelerimiz baya fazla.

Ardanın sınavlarının bitmesinden 20 saat kadar sonra yollara düştük.

Yine Airbnb’den bir daire tutmuştuk, daireyi bize saat 1’de verebileceklerdi ama biz apartmanın önüne  saat 12’de gelmiştik bile. Hemen yakındaki bir lokal restorana girdik ve ilk şoku yaşadik. Restoran/Bar sahibi amca İngilizce bilmiyordu eh biz de İspanyolca bilmiyorduk. Evet Airbnb seçme nedenimiz lokal yaşamı görmek, hissetmek, yöre halkı gibi olmak idi ama bu da biraz hızlı olmuştu. Biz adamın el yazısı ile yazmış olduğu menüden kalamar ve Paella istedik, bize yengeçli omlet ve gayet sulu soslu koyu bir çorba kıvamında pirinçli ve deniz mahsülleri olan bir yemek geldi. Ya biz çok acıkmıştık ondan bilemiyorum ama yediklerimiz lezzetli idi. Karnımız doyunca restoranı incelemeye başladık mesela pencere önüne dizilmiş yemek masalarının yanısıra bir de bar kısmı vardi ki insanlar o bar kısmında  hızlıca siparişlerini verip, bar sandalyesine tüneyip yemeklerini yiyorlardi. Sonradan anladik ki masaya oturmak ile barda birşeyler yemek farklı ücretlendiriliyordu. Biz bunları çözene kadar apartman dairemizi teslim alma zamanımız geldi. Paramızı öderken de farkettik ki yemeklerin fiyatlandırılmaları falan da farklı. Bir çeşit menü olayı var fiyatları uygun hale getirebilmek için sanırım.

Kaldigimiz apartman 5 katli bir binanin 3. katinda idi. Mimari olarak bina aslinda 3 birbirine paralel binanin birleşiminden oluşmuştu. Hemen her daireye Dogu Bati cephesi verilmiş ve bu cephelerde de pencere açabilen bu bina seklinde evlerin ici hava akimindan yararlanabiliyor ve de evi serinletecek rüzgarı yakalayabiliyordu.  Dairemiz Delicias metro durağına çok yakındı ve kah metro kah adım adım, ortalama gunde 22000 adımla, şehrin ara sokaklarını, tepelerini dolaştık ve basketbol sahalarını da keşfettik.

Biliyorsunuz biz ilk ziyaretlerimizde müze gezmiyoruz ama Madrid’in dükkan kepenkleri,  binalarin dış cephe boyaları herbiri sanat eseri idi bence. Bir kere kepenk pancur olayi zaten hem evlerde hem de işyerlerinin hemen hepsinde var. Dükkanlar ki dişhekimi muayenehaneleri, doktor klinikleri, eczaneler de dahil,  artık ne satıyorlar ya da neyin servisini yapıyorlarsa kepenkte onun resmi var. Bu kepenk olayı Moskovaya gittiğimiz 2000 yılında da dıkkatimizi çekmişti ama o kepenkler soğuk boş gri ve ya siyah boyalı idi oysa buradakiler capcanlı renklerle adeta yaşıyor. Dükkanın ne sattığını tabela yerine resim ile anlatmışlar. Şehrin binaları şehirde yaşayan insanlarla bu resimler yoluyla konuşuyor gibiydi. Hele binalarin yan duvarlarinda, ana cephedeki şirin balkonlarına, binanın ana rengine uyacak sekilde yaptıklari boy boy resimler sayesinde sadece bastığım yere değilde  yukarıya ve karşıya da bakarak gezdim.

Madrid ya da genel olarak İspanyolların gün içinde çalışmaya ara verdikleri ve sonra da gecenin geç saatlerine kadar gece hayatının devam ettiği tüm dünyaca bilinir. Bu hayat tarzı turist olarak gititiğiniz bir şehirde zamanınızı maksimum düzeyde yaşayabilmenizi sağlıyor. Gün içinde sıcaktan ve yürümekten yorulduğunuzda eve gidip 2 saat uyursanız şehrin sizi aynı canlılık ve heyecanla bekliyor olduğunu bilmek güzel.

Madrid bize Mersin, Antalya ve Adana’yi yani bizim Akdeniz şehirlerimizi hatırlattı. Şehrin akşam saatlerindeki bu devinimi bana hani havanın durgun, nemin ve sıcağın tavan yapmasi ile içerde durulmaz olduğu ilk akşam saatlerini evde  geçirmek yerine gecenin ilerleyen saatlerinde elbet dağdan esecek nispeten serin rüzgarını beklemek üzere  çekirdek çitleyerek, dondurma yiyerek ve deniz kenarinda kordon boyu yürüyüş yaparak gece boyu dolanan halkımı hatırlattı. Akdeniz Akşamlarını özlemişiz dedik kendimizce.

Sadece havasi ile değil sokakları, binaları, balkonları, tozu sıcağı herşeyi ile Akdeniz dedik. Ammaa farkları da vardı tabii. Mesela sivrisinek yoktu ve hatta kara sinek bile çok az idi. Bunun nedenini de evsel atıkların toplanma şeklinden olduğunu düşünüyorum. Evsel atıklar ve tabii geri dönüşüme ayrılabilen atıklar her akşam toplanıyor ama gün boyu herkesin evinde bekliyor bu çöpler. Yani Türkiyemde olduğu gibi koca koca çöp kutularına gün boyu atılmış, gün içinde kokuşmuş, sokak kedi köpekleri tarafından parçalanıp saçılmış çöpler yok, dolayısıyla sineklenme kokuşma böceklenme de yok, caddeler ve kaldırımlar geniş ve temiz. Aksam saat 8 de konteynırlar binaların önüne çıkıyor ve herkes götürüp atiyor. Ben bu sisteme bayıldım. Ingiltere’deki sistemde evlerin bahçesinde en az bir hafta boyunca bekleyen çöplerin, toplanma gününden hemen hemen 20 saate varan bir süre evvelinde sokak kenarlarına konuluyor olmasını sevmiyorum. Ingiltere’de 4-5 hafta yağmur yağmasa, sıcaklık da 25 -30 derece arasında kalsa ulke sıtmadan kırılır bence. Neyse konumuz Madrid, dağıtmayalım.

Tatilimize başlamadan once, bizim için olmazsa olmaz, Madrid’te basketbol nerede oynayabiliriz çalışması da yapmıştık tabii. ‘Meet up’ uygulamasında bu konuda bir grup buldum, sağolsunlar isteyenin katılabileceği bir organizasyonları olduğunu söylediler, adresi aldık ve Pazar saat 11’de, oldukça sıcak bir havada, gittik. Arda önce biraz çekinse de fazla geçmeden aralarına katıldı. Bu sefer yetişkinlerle oynamaktan keyif aldi. Gücü ve oyun bilgisi ile tercih edilen bir oyuncu oldu, o sahada kaldığımız 2 saatlik sürede. Pazar günkü bu maçlar ona sınav süresinde oynayamamaktan kaynaklanan pasını da atma fırsatı verdi . Pazartesi akşam uzeri planında, ise gerçek bir takım, Aristos Basketbol klubünde antreman yapmak vardı ve ona hazır gitmek önemli idi.

Ardanın son iki yıldır basketbol koçu ve aslen Madrid’li olan Raul Madrid’te Aristos Balencesto adlı klüpte çalışmaktaydı. Gelmeden önce iletişime geçmiştik zaten ve Koç Raul sağolsun bizi Madrid’ten alip Balencesto Aristos klübünün antreman salonuna götürdü, antreman sonrası da geri getirdi. Bu antremanda da bir gün öncesinde oynanan sokak maçlarında da konuşma dili İspanyolca idi. Ama bir kez daha gördük ki spor evrensel ve o top oyunun dili ortak. Bu arada bu şehirde yollarda sokaklarda top oynamak yasak değil.  Adamların futbol ve basketboldakı basarılarının bir sebebi de bu olabilir mi acaba

Biz bu şehri sevdik ve farkettik ki bir gün olur da dillerini de öğrenebilirsek araya kaynayıp gidebiliriz. Kimseler anlamaz..

Temmuz 3, 2018 Yazan: | GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, seyahat | , , , , , , , , , | 1 Yorum

Nurtopu gibi bir sitemiz oldu-Lulutata

Nurtopu gibi bir sitemiz oldu, www.lulutata.com

Geçtiğimiz Eylül ayında kuzenden bir mail aldım,” bir websitesi açacağım da senin blogda yazdıkların da benim bu websitesine uyuyor benim için de yazı yazar mısın acaba? ” diye soran bir email. Benim yazılarımın en büyük takipçilerinden zaten Özlem, yani alıcı gözle okuduğunu biliyorum, kayırmaca yok.
Eh ben bu fırsatı kaçırmadım tabii hemen atladım bu fikre. Yolladım bir yazı başladım beklemeye.
Sonra bir süre ses çıkmadı, çatladım tabii.
Zamanında önüme çıkan bu tip bir başka fırsatı acemilik, takipsizlik gibi sebeplerden kaçırmışım zaten kendime acaip sinirliyim o yüzden. Bu sefer de öyle olsun istemiyordum. Ama biliyorum kızın işi başından aşkın, kızdırmaya gelmez, al yazını da git derse ya!
Bir fırsat yaratıp bir yazı daha yolladım hani Kasım ayını kaçırdık Aralık ayı anlam ve önemine göre bir yazı yazdım istersen bunu koy şeklinde. Maksat durum nedir diye öğrenmek tabii, yazı bahane…
Neyse efendim sabreden derviş muradına erermis diyerekten biz de muradımıza erdik, aylardır beklediğimiz sitemiz, www.lulutata.com açıldı. Ve itiraf ediyorum beklediğimden çok daha detaylı, harika bir site olmuş.

Sitenin sahibi Özlem benim kuzenimin eşi olur, 4 yaşında bir oğlu bir de 1 yaşında kızı var, dünyalar tatlısı ikisi de. Anneyi oyalamak, meşgul tutmak icin türlü afacanlıklar peşindeler, ama işte annemiz yine de kendine ve de kendi için zaman ayırabilmiş, valla bravo!

Hepimizin aklında bir seyler yapmak var, yaptığımız işten zevk almak ya da zevk aldığımız işi yapmak en büyük hayalimiz. Cafe açanlar, kitap yazanlar, maşallah herkes yazar, herkes fotoğrafçı bu ara. Özlem’in de bir blogu var zaten kimin yok ki. Ama butun bunları ortak bir çatı altında toplamak, orada burada uçuşan bilgileri toparlayıp en uygun ve kolay hazmedilir yolla ilgiliye sunmak ayrı bişey, henüz herkesin harcı değil.
Merak ettim, anlat bana nasıl oldu da buraya kadar getirebildin diye sordum. Neyse ki mailde yaz demisim malum uluslarasi arasi roportaj biraz pahali olurdu. Elinden geldiğince yazıya dökmüş hatta sanki Oscar’ı kazandınız demişim gibi, emeği geçenlere teşekkür ettigi bir bölümü bile var. J
Eminim okudukca ah ben de yapacaktım diyeceğiniz türden bir hikaye Ozlem’in lulutata’ya kavusma hikayesi:

4 seneyi geçkindir bir homeoffice hayatım var. Efe’ye hamileyken aktif iş hayatıma ara verme kararı aldım. Ama hiçbir zaman da ‘ev hanımı’ olamadım. Şöyle ayaklarımı uzatıp dinlendiğim pek nadirdir. Önce yine başka bir iş kurdum, sigortacılık. Sıfırdan öğrendim, çok emek verdim, eğitimlerine gittim, sertifikalarını aldım. Hala da devam ediyorum. Bazen o iş bu iş derken yoruluyorum, bir azaltıma mı gitsem diyorum ama vazgecemiyorum bir yandan da Nerdeyse 2 senedir yine part-time’in da part-time’ı kayınpederimin yabancı ortaklı işinde hem pazarlama, hem insan kaynakları, aslında ne iş olsa yaparım tarzında işler yürüttüm. Çok şey öğrendim ondan, sayesinde paslanmadım tam tersine kendimi geliştirdim. ( kendine guven)

Ama bir türlü de asıl yapmak istediğim, hani şu ‘hobisini işe dönüştürme’ veya ‘işine aşkla bağlanma’ mertebesine de gelemedim. Sonra, bebeğimi emzirdiğim süre zarfında, elimden hiç düşmeyen akıllı telelefonum, internet merakım ve teknoloji bağımlılığım gece sabahın 5’inde aklıma bir şey düşürdü. Eren’e açtım hemen konuyu, ‘harika bir fikir yapalım bunu!’ dedi. Başlarda sadece beni geçiştiriyor sandım, yada gercekten öyleydi  ama benim 1-2 gün sonra bilgisayarda hazırladıgım ekran görüntülerini ve içerik planlarımı görünce, işin ciddi oldugunu o da bir kez daha idrak etti. Eren’imle başladı her şey, her zamanki gibi bana inandı, ‘yapalım bunu!’ dedi. (en yakinlarinin inanci ve destegi)

Eren’in cok güvendiği yazılımcı bir arkadaşına konuyu actık, o da fikri beğendi. Ve bir toplantı yaptık, 1-2 gün içinde bu işe başladık. Aylardan Mayıs idi! Sonrasında bakış açımızın birebir örtüştüğü ‘yazılım ekibi’; logomu tasarlayan dünya tatlısı Şuşu (şuşunun öyküsü); ‘Benim için yazı yazar mısın?’ dediğimde işini gücünü bırakıp, yazı hazırlayan yakınlarım ve arkadaşlarım (sen, Cüneyt amca, arkadaşlarım: canel, sosyal güve, denizdogatoprak); 9 ay 10 günlük hamileliğini bana her hafta uzun uzun yazan çocukluk arkadaşım; detaylara takıldığımda beni, her zaman olduğu gibi, hemen silkeleyip kurtaran canım kapkam; instagramdan tanıdığım ve hayatımda yeni bir sayfa açmama vesile olan, bana ilk ışığı yakan, sevgili Ülkü (fotografik hatıralar); dualarını hiç eksik etmeyenler… Daha buraya yazamadığım o kadar çok kişinin emeği var ki bu işte. Hepsine ne kadar teşekkür etsem az.

Her şey başından beri öyle yolunda gitti ki. Onun pozitifliğiyle güzel bir şey çıktı bence ortaya. Daha da gelişecek site. Sadece biran evvel açmak istedik artık. Geliştiriceğimiz kısımların hepsi şimdiden belli.

Hamilelik bitti, 3. bebeğim Lulutata dogdu ve asıl iş şimdi başlıyor!

Ozlem, doğru insanların nasıl olup da aynı zincirin birer halkası olarak bir araya geldiğine hala şaşırıyorum diyerek bitirmiş mesajini. Oysa ben artık hiç şaşırmıyorum diyerek cevap verdim; “Bu basit bir Karma olayi, sen hayattan, kimden ne isteyeceğini bildiğin surece istedigine ulasmak cok kolay”

PS: Aralık ayı yazımı Lulutata’ya verdim, ilginize ve bilginize sunulur.

20131218-195535.jpg

Aralık 18, 2013 Yazan: | Hobbies, zeynep'ce | , , , | Yorum bırakın