Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Ekim ayında Turkiye İstanbul Mersin

Bu yaz cok kısa süre gitmiştik Türkiye ye bu yüzden de Ekim ayında yine geleceğiz sözü vermiştik hem oradakilere hem de kendimize…

Planımıza 2 ay önceden biletleri almak, 1 ay öncesinden Kapadokya bölümünü ayarlamak gibi aşamalar olunca bu gezıyı de baya önceden planlamamız gerekti.
22 Ekimde ben ve Arda, 24 Ekim de de Basri İstanbula gittik. 22 Ekimde gıderek Galatasaray Dinamo Bükreş maçını yakalamışız Alper dayısı ve Paşa dedesi ile beraber maca gitmeye hazırlanan Arda bey e Ufuk da eşlik etti. o gece çok geç döndüler ama çookkk eğlenmişler.Teşekküur ederiz dayı bey.
Anneanne ve Pasadedemiz,Eskişehirden bizi görmeye gelen Onur dayı, Alper Dayı ve Fulya yenge ve de kuzenler falan derken cok güzel geçen 3 gün sonucunda İstanbul dan ayrılıp Mersın e geçtik Ptesı sabahı. Burada uzun süredir göremediğimiz babaannemiz ve Doğan dede bizleri bekliıyordu.
Herkese yetışmeye çalışmıştık ama yüne yakalayamadığımız zamanı tutturamadığımız ısyerının önüne kadar gelip parkedemedık diye göremediklerimizle yine koşuşturmalı bir ziyaret oldu. Arda daha İngiltere deyken sipariş vermişti babaannesine zaten acık mavı renkte eldıvenlerine kavustu..
Forum alışveriş merkezini çok sevdı ve de özellikle de bowling oynadı. DoganDede de ona eşlik ettı…Sonra Suphı dedesı ıle geçirdiği kahkaha dolu saatlerin sonunda Suphı dedesinin daha kucuk bır çocukken ilerde bu kadar komık olacağını bilip bilmedıgını dusunmeye basladı.
AhmetAlı den bır Turk bayragı aldıö Dıladan ıse bol bol opucuk..
29 Ekımde Kapadokya da olacagımız ıcın Mersıniden ayrıldık, bu hıkaye dıger sayfada..
Bu arada Mersın benım ıcın cok güzel bir hava hazırlamıstı hem ilk gun olan Ptesı aksamı cıkan fırtına hem de dönüş günü hem İstanbuldan kalkısları hemde bızım ucagın ınısını etkıleyen hınzır şimşekler beni germeye yettı, bilen bilir ben şimşekli havaları hiççç. sevmem…söylemeden şikayet etmeden duramadım…
Kısa da olsa herkesı görmeye calistık Bursadakı yegenlerımızı de gorebılseydık cok ıyı olucaktı ama kısmet dedık artık…

Kasım 6, 2009 Yazan: | GEZGIN DOGANS, Turkiye seyahatleri | 1 Yorum

Newquay UK

Bu geziye çıkmak hiç aklımızda yoktu ama Ağustos ayının son pazartesi günü bank holiday olarak geçiyormuş diye öğrenince duramadık tabii biz de hemen bir uzak mesafe seyahati yapalım dedik. Yani bu planı yapmak isteyen arkadaşlarımıza katıldık:)

Fotoğrafları yolculuğa başladığımız günden itibaren sırayla koyacağım ama kısaca yaptıklarımı şöyle.
Biz Cuma gecesi Türkiye’den döndük, ctesi sabahtan bu geziye katılmak üzere yola çıktık. Basingstoke’daki arkadaşlarımızla buluştuk.
Sonra bizim gibi yazın son tatilini değerlendirmek isteyen bir çok British ile trafiğe takıldık. Volkan ve ben Tomtom/googlemaps derken kestirme yanyollar aradık bu arada Arda ve Basri Arda’nın uzaktan kumandalı uçak/kuş u ile oynadılar. Hatta kuş parkettiğimiz yerdeki evin çatısında kaldı:)

Sonra tekrar yola çıktık ve de 4 saat yerine 5 küsur saatte Newquay’de ki otelimize vardık. Bir bed& breakfast ta yerimiz ayrılmıstı, işletmeci bayanın bize odalarımız söylemesi ile hemen odalara eşyalarımız atıp şehri görmeye çıktık.
Bu arada Newquay hakkında hiç araştırma yapmamışız onu da farkettik meğerse bu köşe Güneybatı kısmında imiş ülkenin ve de sörf için ideal bir denizi varmış. sörfçülerin akşam vakti gelgit ile geri çekilmiş denizde teldeki kuşlar gibi dizilmiş dalga bekliyor olduklarını görmek hoş bir görüntü idi.

Fotoğraflardaki plaj da yürümek çok zevkliydi hele de ertesi gün öğlen bu yürüdüğümüz alanın deniz suyu ile dolduğunu gördüğümüz de şaşkınlığımız arttı:)
Antalya’daki gibi yarların üstüne kurulmuş aslında şehir ve de plaj ve deniz aşağıda kalıyor. Fotoğraflarda bunu yakalamaya çalıştım.

Akşam bir pubta yemek yedik ve otelimize döndük.
Ertesi sabah tipik bir UK sabahı olarak sisli bir güne uyandık.

Planımızı yapan arkadaşımız Gülbin gitmemiz gereken yerlerin bir listesini çıkarmıştı:) Ve de bu yörede Lands End denilen bir son nokta olduğunu ogrendik. Açıkçası onlar olmasa hiç farketmeyeceğimiz bir mekan olan “Lands End” (http://www.landsend-landmark.co.uk/). Britanya Adasının en güneybatı ucundaki nokta imiş. Tabii burayı da bir turism noktası yapmayı başarmışlar, işte “the last and the first refreshment house” gibi yerler yapmışlar ve de işaret levhalarında denizden NewYork ne kadar sürecek onu göstermişler. Özellikle bu mekana gittiğimiz gün varolan yoğun sis bulundugumuz yerin daha bir ürkütücü görünmesini sağladı. Muhtemelen güzel güneşli bir günde çok daha farklı görünecek olan bu yer alttan gelen yoğun çılgın dalga sesleri, soğuk ve nemli hava ve de önümüzü görememiz sayesinde baya ilginç bir hale gelmişti:)
Hatta tam girişte uzun bir süre nereye gittiğimizden emin değilken bir anda bir durma noktasına geldik ve yüzünü görmediğimiz bir adam elini uzatıp para ödememiz gerektiğini söyledi:)

Buradan ayrıldıktan sonra yolumuz üstünde British Telecom’a ait uydu iletişim merkezi varmış ona da gitmeye karar verdik. Açıkçası ne bekliyorduk bilmiyorum ama kocaman uydu antenlerini gormekten oteye gitmeyen bir yer olduguna karar verdik. BUrada uluslararasi telefon gorusmelerini bedava yapabiliyor musuz biz de hemen Anu ve annemleri aradik:)

Aksam uzeri Newquay’e dondugumuzde ogun Arda icin aldigimiz dalgic kiyafetini denemeye ve denize girmesine izin vermeye karar verdik. Toplamda 1 saat su kenarinda kalsakta bunu iyi ihtimalle 30 dakikasini kiyafeti giymeye ve cikarmaya harcadik diyebilirim.. Ama Arda cok mutlu oldu:)

O gece bir balikcida yemek yedik ve saat 10 gibi ben Arda ile otele donerken genclik geceye devam ediyordu:)
Hem gece eglenirim hem de oglumla denizde yuzerim diyen babamiz 3. gun sabahi sabah 9 de bizimle denize gelmeyi basardi:) bu sefer gunesi gorduk ve de Newquay’in gercekten de guzel olduguna karar verdik:)

oglen donuse gectik ve hemen hemen 5 saat suren bir yolculukla evimize geri geldik.
Guzel bir gezi idi yine gidelim diye ayrildik bakalim kismet ne zaman gidecegiz..



Kasım 6, 2009 Yazan: | GEZGIN DOGANS | Yorum bırakın

Kuzenlerall Kapadokya Ekim 09

iki ay oncesinden planlamistik bu sefer Kapadokya gezisi yapilacakti. Bırcok kisiye soylemistik ama ancak Durmus ve Funda islerini ayarlayabildi ve de Elkep Evi/Urgup adli butik otelden yerimizi ayirttik. Son ana kadar heyecan surdu ve de hatta savci beyimiz Durmus beyin de katilacagini ogrenmek ayri bir heyecan yaratti.
29 ekim de sabah erken Mersin’den yola ciktik, Fundalar IStanbul’dan, Durmus Ali Ikiz ve ailesi de Develiden yola cikmislardi. Biz Nigde Bor civarinda bir kamyoncu barinaginda mola verdik, ekmek ve de tahin pekmez pek bir lezzetliydi nedense:)
Derinkuyu’ya gidiyoruz derken Kaymakliyi bulduk ve de ilk molamizi verdik, Arda bu molaya itiraz etti grubun tamami bulusmadan gezmeye baslamaliydik ama ikna ettik ve de ilk yeralti sehrimize girdik:)
Sonra Durmus ile Zelve’de bulusabilecegimizi farkettik ve de hizla o tarafa dogru yola koyulduk. Bu arada Fundalar akilli bilgisayar tomtom a gore daha 3 saatimiz var seklinde mesajlar veriyorlardi bizde Zelvenin keyfini cikaralim dedik. Durmus Ali Ikiz ve esi Mehtap, kizkardesleri Serpil ve Ummu ve de annesi ile bzi bekliyorlardi. Bir de Ummunun oglu Efe ile tanistik ki, aninda bu iki afacan Zelve’yi ele gecirdiler. Arda Efe sayesinde Zelve ve Goreme acik hava muzelerinde tek basina alamayacagi keyfi aldi, tesekkurler Efe. 🙂
BU arada Fundalar beklediklerinden daha kisa bir surede Zelve’ye ulasabildiler:) ve de grup tamamlanmis oldu:
Serpil ve Ummu ve de Yenge ile gorusebilmekte cok iyiydi, Durmus’un bizimle bulusacagim diye gosterdigi gayrete cok tesekkur ediyoruz o ugrasmasa bizim beceripte ona gidecegimiz yoktu, hele benim Mehtap ile ilk defa gorustugum dusunulurse baya ise yaradi. gerci yagmurun etkisiyle ayrilirken soyle gerektigi gibi konusamadan ayrildik ama buna da sukur di mi? zaten orada kaldigimiz surece yagan tek yagmurda oydu galiba..
Sonra otelimiz bulduk guzel bir mekanmis, en onemlisi websayfalarinda ne varsa orada da vardi:) yani hic bir hayal kirkligimiz olmadi:)
Arda’nin Kuzey ile olan maceralari ise baska bir konu, Kuzey’le beraber yatip kalkmaktan bizi unuttu diyebilirim:) tabii saolsun Azize:)
Bu tip kisa da olsa beraber yapilan tatiller  cok onemli, cocuklar bunlari daha cok hatirliyor cunku gercekten de paylasim saglaniyor.
Arda yeralti sehirlerinde dusmanlara karsi
savasti, Ihlara vadisinde de basamaklari ingilizce sayarak yerli turisti kil etti:)
Iste boyle sizlerde katilabilseydiniz cok iyi olucakti, otelimiz gercekten de cok basariliydi ve de bir sonraki kapadokya turunda yine tercih ederim diye dusunuyorum. Balon icin Arda’ya sozum var megerse binmek istiyormus yavrucuk bende boyun biraz daha uzasin yapariz dedim bakalim simdilik bekliyoruz:)

Kasım 5, 2009 Yazan: | GEZGIN DOGANS | Yorum bırakın

hobi edinme calismalari 1

Son zamanlarda araştırma halindeyim.
 
İngiltere’de yaşamaktan öğrenmem gereken neler var diye. Yani genel anlamda öğrenilen şeylerden; dil ve  yol yordam öğrenmekten bahsetmiyorum tabii.
 
Bu ülkedeki çalışma şartları insanlara iş haricinde de bir yaşam olduğunu hatırlatacak kadar rahat bir yapıda. gözlemlerimize göre hemen herkeste bir hobi var biraz arastırınca her ctesı-pazar futbol oynayan heryaştan insan buluyorsunuz sonra yürüyüş grupları ve de bisiklet grupları yüzme aktiviteleri uçurtma festivallerinde gösteri uçurtmaları uçurmak Kite*sörf hemen hemen aklınıza gelebilecek her türlü indoor outdoor aktivite  var bu ülkede.
 
Öncelikle Arda için birşeyler bulmaya çalıştık ve de futbol ve yüzme  konusunda baya ilerleme kaydettik. Tenis için uğraşılarımız sürüyor ama elde ettiğimiz iki spor dalı ve de kitap okumak bile yeterli aslında… eh tabii her başarılı Türk çocuğunun rüyası bisikletimiz de yenilendi fırsat buldukca kullanılmak üzere kapı önünde duruyor. Uçurtma festivallerinde ve de aklımıza gelen her anda uçurabilelim diye uçurtmamız da var…eh daha ne olsun di mi..
 
Ancak burada bir eksiklik oldu. Arda için bulunan bu hobilerin tek başına pekte yapılamadığını ve de paylaşma ihtiyacımız olduğunu gördük. arkadaşlar antremanlar turnuvalar olmadığı zamanda bu hobiler yapılabilmeli ve de zevk alınabilmeli değil mi yani hep kitap okunmaz   ki yanlızken… İş yine başa düştü
 
öncelikle Arda futbolu her gittiğimiz yerde oynayabilsin diye yanımıza top almaya başladık. Eh gittiğimiz yerlerden günün anlam ve önemine göre bir top daha aldığımız düşünülürse  şu anda arabada 6 top var (toplu taşımacılık) ve de Basri ile Arda için yol kenarındaki bir yeşil alanda 10*15 dakikalık antremanlar işten değil artık. Sonuç practise makes perfect ve de Ardanın futbolu gözle görülür şekilde ilerledi ve de en güzeli Arda ve Basri için bu çok önemli bir paylaşım oldu…Hatta geçen haftasonu Londraya giderken yanımıza su meyve ve top aldık ve St.James parkta bir Alman ve iki İspanyol cocuk ile maç yaptı Arda ve güzel olanı çocukların ortak noktasının sadece o top olması ve de aslında birbirlerine isimlerini bile söyleyemezken oyundaki başarlarını 40 yıllık dost gibi kutlamaları idi…
 
Sırada Anne ile yapılabilecek bir hobi bulma durumu vardı… Öncelikle tenis   oynamaya karar verdık ancak bu zaman isteyen bir uğraş ve de aslında futbol kadar rahatça   heran yapılabılcek bir     aktivite degil  tesis istiyor    bu da olayın doğallığını etkiliyor. Vazgeçmedik tabii ama yeterlı de gelmedı..
 
sonra yenı bır aktıvıte bulduk. Yani aslında yeni bir ilgi değil ama ne kadarda kolay yapılabileceğini farketmemişiz. Evet bu aktivitenin adı bisiklete binmek… canım bu nasıl birşey demeyin bu ülkede insanlar okullarına işlerine bisikletle gidiyorlar yaşlısı genci   herkes … Okullarda orta 1.sınıftan itbaren trafiğe bısikletle   çıkma eğitimi alıyor cocuklar ve de zaten yürüme mesafesinde olan okullarına bisiklet ile gidiyorlar….Bir süredir izliyordum bu durumu ama bir türlü harekete geçememiştim.
Geçen hafta bir gün burada bu bisikletçi ekipten bir arkadaşla bu bisiklet sürmenın püf noktalarını öğrenmeye karar verdim…
Görünüşe göre bisiklet sürmekten  zevk almak icin her türlü alet edevatınızn tam olması gerekıyor. Oyle bir  bisiklet uydurup binmece yok. Mesela  bu bisikletlerin mountain bike olanı var olmayanı var ikisi bir  arada hyrbid olanı varmış    herbirinde 18*21 vıtes varmıs,kask almak lazımmıs daha bırcok sey varmıs fuzulıden sandığım  bilimum aksesuar…
 
neyse sonuçta dün itibariyle bir bisiklette be aldım.
 
Bugün sabah    Arda ve ben 1 saatten uzun bir süre  bisiklet  sürdük. Benim  en büyük    problemim bisiklet oturağının rahatsızlığı olurdu. Oysa adamlar hemen herşeyi çözmüşler. Kadınlara ayrı erkeklere ayrı ergonomik ve anatomik
 yapıda oturak yapmıslar. Evet muhtemelen yarın sabah hamlamış  vücudum olucak ama bana uzun surelı sürüş keyfi yaratmış    olması yeterli….Sonra bu 21 tane vitesle ne yapacagim dedim/surunce anlarsin dediler gercekten de oyle oldu…
 
Tabii  ben bişikletı alıp eve getirmenın de bır dert olacagını dusunmustum  olmadı ve hatta ön tekeri takıp sökmek şeklinde bisikleti arabanın içinde taşıyabileceğim ortaya çıktı bu durumda arabanın bagaj kapağına bir tutamaç takmama gerek kalmadı.
 
 
Bu sabah Arda ile bisiklete bindik  ve   Dinton Pasteur  Parkında goletın etrafında 1 saatten uzun sürdük gölün etrafında zaman zaman durup doğayı hayvanları inceledik.
 
Harika bir aktivite oldu uzun vadede hedefimiz parklardan şehir merkezlerine geçebilmek vede mesela   basta  Salzburg u gittiğimiz yerleri biisklet ile gezmek…
 
 
şimdilik babamız yürüyüş yaptı ama en kısa zamanda ona da bisiklet alacağız…
 
İşin garip yanı biz bu hafta aslında Türkıye de olmalıydık ve de bu durumda ben bısıklet almamıs olacaktım. Bu hobiler üzerine yazdığım ilk yazıyı  da desteklıyor değil mı yani yaşadığın yerde tatilde de yaşıyorsan bi hobın  olabılıyor…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Ağustos 2, 2009 Yazan: | Hobbies | Yorum bırakın

Dubai

Bir hafta oldu Dubai’deyiz. Arda ve ben yine bir Nisan tatilinde geldik.
 
Arda okul acildigindan beri Dubai’ye gelecegi gunu bekliyordu. Aralik ayinda Nisan ayindaki tatilimizi planlamaiz gerekti, biletler alindi falan. sonra da baslandi gunleri saymaya. Son iki hafta saat saydik diyebilirim.
 
Ayni heyecani Turkiye’ye gidecegi zaman da yasiyor aslinda ama Dubai farkli, bizim memleket dedigimiz kavram Arda icin Dubai’yi kapsiyor, eh 7 yillik bir hayatiniizn 5,5 yili burada gectigine gore yanlis da sayilmaz.
 
2 Nisan Persembe aksami,  Ezgi ve Defne tarafindan karsilandik, sonra Gulsen’e gecildi. BU gezimizde Didemlerin evi bizim ana olarak kaldigimiz yer aslinda.
3 Nisan Cuma gunu Green Community’ de ki piknigimize katildik. Saolsun Anu her onemli gunde yaptigi gibi bir piknik duzenlemisti, saolsun Arda’ yi 1 yasindan beri taniyan Batu ve  2,5 yasindan beri taniyan Peter, Deniz ve diger tum arkadaslari oradaydi, tam kadro cete uyeleri diyebilirim:)
4 Nisan Ctesi gunu ve gecesini ve hatta 5 Nisan’i da  Batu’da  gecirdi.
5 Nisan Pazar gunu artik aksam eve yani benim yanima geldi.
6 Nisan Ptesi gunu Mercato’ya gittik, kucuk Can ile beraber, sonra eve donup Deniz’in onu almasini bekledi, dakikalari sayarak. Gulsen’in bu donemde Ankara’da olmasi sebebiyle bu evde onun ilgisini ceken bir sey yok.
7 Nisan Sali gununu Deniz ve Peter ile gecirdik ve geceyi Peter’a gitti Arda.
8 Nisan Carsamba gunu Peter ile gecirildi ve de geceyi Anu ile geciriyor.
Ctesi gunu Gulsen geri gelene kadar Green Community’e doyar diye umuyorum. Bu gunlerin icinde neler olmus diye  Arda’ya soracagim tabii gorursem.
 
 
Oglus Cuma gunu bana dondu ancak butun haftanin yorgunlugu muydu yoksa Cuma gununu tamamen denizde gunes altinda gecirmek miydi ateslenmesinin sebebi bilmiyorum ama bu ikisinin beraberce katlanan etkisi ile 4 geceyi atesli gecirdi yavrucak. Bu durumda Gulsen geldiginde yapacagiz dedigimz bazi seyler ertelenmek durumunda kaldi.
 
11 i Ctesi gunu Gulsenler geldi, Pazar gunu evde Easter yumurtalarini boyamak, saklananlari bulmak ile gecirdik.
Hemen hergun birseyler yaptik ama en onemli ziyaret mekani oan Atlantis oteldeki Aquapark’a ancak persembe gunu gidebildik.  Icerdeyekn baya eglenmis gorunseler de artik uzun sure hayalini kurmanin etkisimiydi neydi bilemiyorum cikista cokta sevmediklerini soylediler, Wild Wadi daha guzelmis!
 
Tum arkadaslarimizi gormeye calistik ama tabii ne kadar yapabildik merak konusu. Guzel bir tatildi donuste arda gelecek yilin planini yapiyordu.
Gozden irak gonulde de irak olurmus derler cok sukur ki biz bunun tersini yasiyoruz:)
 
tesekkurler Dubai…
 
 
 
 
 
 
 
 
Evet ucaktan indigimizden beri Arda’ yi dogru durust goremedim, her aksam bir arkadasinda. Green Communtiyden disari cikaramadim. 
 
 

Nisan 8, 2009 Yazan: | bizden haberler... | Yorum bırakın

30 undan sonra yapamadigin teksey: Dostluk (mu acaba? ne dersiniz)

30’undan sonra yapamadığın tek şey: Dostluk
Yazan kim bilmiyorum, gecenlerde posta kutuma gelen maillerden biri, hoşuma gitti aldım buraya koydum. Altta mavı ile de kendi fikirlerimi ekledim. siz ne dersiniz:

——–

Bu bir lanet olmalı. Sevdiğim herkes uzakta. Hem de çok uzakta. Bırak şehir dışında olmayı ülke dışında. Hatta kıta dışında. Okyanuslar ötesinde. Sürekli bir gurbet hissindeyim. Vatanımda gurbet çekiyorum. Arkadaşlarımın gurbetini çekiyorum. Onlar gitti, gurbette kalan ben oldum. Geçenlerde yazıyordu. Sevdiklerinden ne kadar uzakta yaşıyorsan o kadar mutsuz oluyormuşsun. Sevdiğin aynı şehirde ise bir birim mutluysan aynı mahallede olduğu zaman iki birim mutlu oluyormuşsun. Bendeki talihe bakın ki aynı mahalleyi geçtim aynı şehri bile tutturabildiğim yok. Hepsi çok uzakta. 

İnsan 30 yaşından sonra arkadaş yapamıyor kendine. Koca yapıyor, karı yapıyor, çocuk yapıyor, arkadaş yapamıyor. Yapsa da eskiler gibi olmuyor. Halbuki uykuya dalar gibi arkadaş olurduk okuldayken. Arkadaş olmak için yaratılmış gibiydik. Bir hafta içinde böbrek verecek hale gelirdik. 

Neden olmuyor bu işler 30’undan sonra? Neden olamıyor? 

Oysa o ne güzel bir iştah, o ne güzel bir açlıktı.. Herkes herkese açtı. Seçer, bulur buluştururduk “ruh ikizlerimizi. ” Ne de çok ruhtaşımız vardı. Hiç açıkta kaldığımı hatırlamıyorum. Ruhumun güzel bir ikizi mutlaka olurdu yanı başımda. Ölümüne sevdiğim, uğrunda her şeyi göze alabileceğim, her şeyiyle güzel, her şeyiyle doğru, her şeyiyle kabul ettiğim… Basbayağı bir aşkla bağlı olduğum… 

Evinde yatıya kalmadığım tek bir arkadaşım yoktu. Evler, odalar, yataklar sonuna kadar açıktı. Giysiler karışırdı, herkesin evinde herkesin bir parçası olurdu. Çamaşır makineleri herkesin çamaşırını yıkardı. Kimse gocunmazdı. 

Şimdi ne zor. Herkes kapalı kutu. Herkes kapanmış, kaplumbağa olmuş. Bir kahve içimi zorlu randevulara bakıyor. Yatıya kalmak bir tabu. Evler de gönüller de sımsıkı kapalı. 

Gençliğin en çok bu yanını özlüyorum. Ne güzelliğini, ne diriliğini, ne başıboşluğunu. Aynı yazarı, aynı şairi seviyoruz diye kuruluveren dostlukları özlüyorum. Birbirimize yazdığımız o uzun, o sapıklık derecesindeki ayrıntılı mektupları özlüyorum. Birbirimizi eleştirmeyişimizi özlüyorum. Birbirimizin dedikodusunu yapmayışımızı özlüyorum. Sevgili olarak kimseleri yakıştırmayışımızı özlüyorum. Arkadaşımı koruyacağım diye annemle yaptığım şiddetli kavgaları özlüyorum. Kavgayı değilse de kavganın altındaki ruhu özlüyorum. Dünyaya karşı arkadaşımın koruyucu meleği olmayı özlüyorum. Veya öyle olduğumu sanmayı…

Çocuğum olsaydı tek bir arkadaşında bile kusur bulmayacaktım. Öyle söz vermiştim kendime. Bırakacaktım arkadaşlık uykusunda mışıl mışıl uyusunlar. Bırakacaktım eve istedikleri gibi girip çıksınlar. Bırakacaktım istedikleri gibi buzdolabını talan etsinler. Bırakacaktım istedikleri gibi sevsinler birbirlerini. Tek bir laf etmeyecektim. Kimseyi evine yollamayacaktım. Kızımın arkadaşı kızım, oğlumun arkadaşı oğlum olacaktı. 

30’undan sonra arkadaş yapılamıyor. Kötülükten değil. Başka bir şey. Ama neden çözemiyorum…..

İste böyle söylüyor yazar, yazan kisiyi tanımıyorum, bir arkadas o kişinin yazısını bana da yollamış, 35 inden sonra edindiğim bir arkadaşım  kendisi ve ben de aşağıdakileri yazıvermişim kendisine buraya da almak istedim:

Bence 30 undan sonra arkadas bulma kuralları daha farklı olduğu için zorlanıyoruz. Kolay olsun okuldaki universitedeki gibi hemen yanıbaşında oturanla oluversin  istiyoruz. Ama kazın ayağı öyle değil, 30 undan sonra arkadaşlık kurmak icin gercekten emek vermen gerekiyor. Ve ne yazık ki kalan sen giden dostlarınsa yenilerini bulmak gerektiğini farkedemeden yanlız kalıyorsun. O yüzden de ben giden olmayı tercih ediyorum, tabii bıraktıklarımla ilişkimi koparmadan –ki bu aslında göründüğünden daha zor; yenilerini bulmaya çalışıyorum.J

 

Ama katılıyorum 30 undan sonra işler daha zor ve sen artık tek değilsin ve yeni kurduğun arkadaşlıklar da eşin çocuğun da etkili oluyor. Biraz da yardımları da oluyor tabii çocukların arkadaslarının ailelerinden uyanlar oluyor, eşinin şirketinden de birileri olacaktır belki ama dönüp dolaşıp iş yine sana geliyor. Sen ne kadar istiyorsun bu ilişkinin kurulmasını… emek verecek misin, uğraşacak mısın bakalım…

Yapı olarak arkadaş gelsin beni bulsun diyorsan üzgünüm yok öyle bir şey, radio frekansı gibi aslında hep yayın var etrafında ama sen o kanalı ayarlamadıkça aynı frekansta buluşamıyorsun. Yani senin araman ve de yayındaki cazırtılardan  kurtulman gerekiyor. Sonra?

Sonrası

“enjoy the showJ

Mart 3, 2009 Yazan: | kissadan hisse- derlemeler | Yorum bırakın

Mamma Mia- 24 Kasim 2008

Bugün 24 Kasım 2008. Hemen hemen iki ay önceden planladığımız bir buluşmamız olacak arkadaşlarla, Mamma Mia adlı ünlü müzikali görmeye gidiyoruz. Sırf hanımlardan oluşan grubumuz yavru kuşlarını emin ellerde (babalarına )bırakabilmeyi başarmanın verdiği mutlulukla bir heyecan Londranın yolunu tutmuş çoktanOpen-mouthed 

Bu özel günün planını hemen hemen iki ay önceden yaptık. Bir Eylül akşami Hatice nin evinde yaptığımız , piiama partisindeSleeping half-moon karar vermis ve de hemencecik takvimlerimize işaretlemiştik (bu ülkede takvimler ve önceden planlamak çok önemli)  24 Kasım, hem herkese uyan tek gün hem de Hatice’nin doğumgünü için ideal bir kutlama olurWink

Neyse müzikal Londra’da  ya biz 5 bayan  Oxford tan  Banu, Surrey den Fusun , Maidenhead ten Fıgen, Windsor  dan Hatice ve Twyford tan  ben çeşitli tren yolculukları ile Londra’ya ulaştık. Müzikal öncesi bir şeyler yemek için TGI Friday’s te oturduk, bu arada ekip  Londradaki elemanımız  Canan’ında  aramıza katılması ile tamamlandı.  Garsonunda yardımıyla gırgır şamata bir yemek yedik, evet biraz da içtikTongue out

Bir heyecan tiyatroya giriyoruz.Cok uzun zaman olmuş benim için şöyle güzel bir oyun seyretmeyeli değil ki kaliteli bir müzikal. Acaip mutlu ve heyecanlıyım. Konusunu bile bilmiyorum( filmini ısrarla seyretmedim) ki bunu seviyorum, bir beklentim yok orada olmam yeterli benim için.

Bu hislerle başladığım müzikalden muhtesem bir gösteri izlemiş olmanın mutluluğu ve de tatmini ile çıkıyorum. Gerçektende oynayanların performansı takdire değerdi. Komik ama ben Mamma Mia ve  ABBA  nın eserleri ilişkisinden bile habersizdim, yıllardır orada burada dinlediğim şarkıların birbiri ardına söylenmesi ayrı bir güzellikti… Bu arada Füsun bize en ön sırayı baya uygun bir fiyata bulmayı da basarmıştı ama açıkçası orkestranın hemen yanında oturacağımızı da hiç tahmin etmemistik. Böylece gösteride rol alan herkesi görmüş olduk. Hatta sahne altında yer olmadığı için ayrı bir oda da olan baterist ile orkestra şefinin birbirlerini kameradan izlediklerini de görmüş olduk….

Çıkışta  günlük  monoton yaşantımızdan farklı birşeyler yapmış olmanın dayanılmaz hafifliği ile evlerimize yine çeşitli tren yolculuklarını kullanarak  dilimizde şarkılar aklımızda yine yapsak  ya düşünceleri ile döndük.Smile

Ocak 27, 2009 Yazan: | Entertainment | Yorum bırakın

Hayatinizdaki hic bir dakikayi kacirmayin sonra uzulursunuz!

Metrodaki kemancı…Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.

Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.

Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.

Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı…

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi…

Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?

Joshua Bell metroda çalarken adli bu yazi bana mail grubumdan geldi, paylasmak ve unutmamak icin hemen buraya almışım sanırım 2009 yılında. Belliki çok etkilenmişim.

Şimdi sene olmuş 2024.

Bu yazıda bahsi geçen olay üzerine yazılan iletiler ile karşılaştım bol bol bu arada gecen sürede. O ilk heyecanı vermiyor bana ve hatta sevmiyorum da bu diğer insanlara yüklenen suçlamayı da. Bir durup dinlemediniz diyor ya..

Peki sorarım size bir insan neden metrodadır.. en basiti evine gidiyordur, ya da işine. Yani aylak aylak duracak zamanı yok.. yakalaması bir tren var ki ailesine hızlıca ulaşabilsin ve az olan zamanını sevdikleri ile beraber geçirsin.

Metroda ve de şehrin sokaklarında çalan müzisyenlere teşekkür ediyorum, hoş bir seda olarak kalıyorlar aklımızda. Eksiklikleri kesinlikle farkediliyor bunu da bilsinler hatta.

O ilk yazıyı yazan kişi bu müzik gelip geçenlerde nasıl bir etki yapmış olabilir diye araştırmamış. Bir sosyal deney yapılmış evet ama adamın önünden geçen kişileri ilerde durdurup biraz önce duydunuz, farkettiniz mi diye sormuşlar mı, yok öyle bir şey yapılmamış. Direk dinlemediniz diye iddia etmiş. Durmadık ya önünde..

Ama durup da dinlemediğimiz için kızmasın kimse, biz içinden geçtiğimiz o anda kulağımızdan içeri girmeyi başaran tınıyla yolculuğumuza devam ettik sevdiysek yüzümüzde bir gülümseme bile oldu bence.

Hemen değil ama bir gün hepsini de dinlemek için konserine de gideriz.

Ocak 15, 2009 Yazan: | kissadan hisse- derlemeler | Yorum bırakın

bir yastikta tam 40 yil…

İnsan yılların nasılda geçtiğini farkedemiyor, çocukluğumuzda büyüyebilmemiz için adeta ikişer ikişer bitirmek istediğmiz yılları bir sure sonra takip etmez oluyoruz. Ta ki çocuğumuz olupta onun geçirdiği değişimi zamana yıllara gore anlamaya çalışırken  yılların aslında bizim içinde geçtiğini anlayana kadar…

2008 yılının ailemiz için önemi  büyük, dile kolay tam 40 yıl önce yani 1968 de annem ve babam evlenmişler.  Evlendiklerinde annem 18inde babam ise 24ündeymiş. Babam Eczacılık Fakültesini bitirip Etımesgut Hava Hastanesin de göreve başlıyor,  annem  kız meslek lisesinden mezun ve de ailesinden ilk defa ayrılmış bir garip genç kadın olarak Ankara ya türbe yeşili boyalı odaları olan bir eve gelin geliyor.

O dönem de annem ‘yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar… arşı aşıp ellere kız vermesinler… ’ türküsünü diline doluyor. Babam ise öğrenciliği boyunca yurtlarda kaldığı için evde ampul değiştirmek gerekebileceğini evlenince farkediyor… Ama sevgı ve saygı elde olduğu sürece her türlü zorluk aşılır deyip devam ediyorlar…

Sonra yavaş yavaş çocuklar doğuyor, Alper 1968 de doğup tüm ailenin biricik torunu ünvanını ve saltanıtını  Zeynep in  1971 de gelmesi ile kaptırıyor. Alper Zeynep bebek yatabilsin diye yatağını ona verip ayakkabılkta kendine bir yer yapıyor, neyse ki  durum o kadar kötü değil oda da ikisi içinde yer var… Hatta 1978 de Onur a da yer açılıyor odanın ve ailenin gönlünde….  

 Bu arada sırayla evler şehirler değiştiriliyor Ankara-Merzifon-Ankara-Eskişehir ve nihayet Mersin… Ortalama her sehirde 3 yıl kalaraktan emeklilik hakediliyor  ve ver elini memleket… Babam Tarsus istiyor ama annemi kıramıyor ve Mersin i kabul ediyor.

Yıllar geçiyor  acaba başına birşey gelir mi endişesi içinde ama muhakkak okul yemeklerine, gezilerine gitmesine izin verilen Alper Boğaziçi  ne Bılgısayar Muhendisliğine , çocukluğundan beri dişhekimine kendi başına gidip tedavisini yaptıran Zeynep Hacettepe,ye Dişhekımı olmaya ve de 4 yaşında harika resimler çizen Onur ITU ye Endüstriyel Tasarım okumaya gidiyor.  Ve de hic biri Mersin e dönmüyor, en azından henüz…İstanbul-Eskısehır-Ingıltere annem ve babamın yolculuğu bu sefer çocuklarını görebilmek adına bitmiyor…

Annem ve babam 40 yıllık beraberliklerine ortak bir hayat sığdırmışlar, çeşitli zorluklar sıkıntılar çekmişler ama hiç yılmadılar, vazgeçmediler ve hep birbirlerini desteklediler.

Her ikisinin de birbirlerine olan derin sevgi ve saygısı örnek alınacak bir evlililık hikayesi …

Babam 40 yılı sadece 1 günle kutlayamayız  bir yıl sürmeli diyor, ve annemle beraber bu yıla bol bol seyahat sığdırmaya çalışıyor…Saolsunlar bu yoğun kutlama programında 1 haftasonunuda biz oğulları ve kızlarına ve de onları deliler gibi seven torunlarına ayırdılar…

Anneciğimin istediği fotoğrafı çektiremedik ama aklımzda ki mutluluk resimlerini zaten Abidin Dino bile cizemez ki, yaşamak lazım..

Ve bize bunu yaşatan siz anne ve babamıza teşekkur edıyoruz….

40 yılınızın birer parcası olmaktan mutluyuz gururluyuz….

Kasım 26, 2008 Yazan: | bizden haberler... | 1 Yorum

Bana kablo demeyin…

Bir evin bütün elektrik uzatma kablolarında bir sorun olabilir mi

Bir aile ki hep bir uzatma problemi yaşamak durumunda…

Aldığınız aletlerde iki çıkış ama sizin evdekiler üç girişli olunca bu durumda bu şirin elektrik fişleri ile uzatmalarda özel girişleri tutturmaya çalışırsınız. 4 tane girişi var heyoo diye aldığınız çoklu uzatmada bir tane giriş çalışıyorsa mutlu olursunuz:…

Günlerce önünüzde duran Wire-less İnternet e bağlanmayı  sağlayan mutluluk çubuğunu o en lazım olduğu zamanda artık bulamıyor olmak…

Mutfakta bilgisayar da olsun, hani aileyi ayırmayan biraraya getiren tipinden olsun dersiniz, bir koşu gidip en uygun, maliyeti az birşey alırısınız sonuç: çalışmazzz… Saatlerce sürünür  çalıştırırsınız ama artık hevesiniz kaçmıştır…Wireless internet ağınıza sizden izinsiz kimse girmesin diye şifre koyarsınız, sonra şifrenizi unutursunuz yeni  makinede bu sefer  siz giremezsiniz…

Eski lap-top da bir şey vardı bir şifre, dur bir açayım bakayım dersiniz çalışmaz pili bitmiştir ve tabii siz şarj aletini  bulamazsınız.

Bu arada 2 tane hiç açılmamış headset Microphone , neyi birbirine bağladığı bilinmeyen bilumum kablo, ara bağlantılar, 2 tane web cam bulursunuz, ama yok şarj aletini ve de o mutluluk çubuğunu bulamazsınız!!!

En son geçen hafta artık video kameranın  şarj aletini aramayı bırakmıştım galiba.

Bu evden bazı şeyler kayboluyor, acaba korkmalı mıyım?.. En son okuduğum kitapta, bu evden birşeyler kaybolma olayını muzip cinlerin yaptığına dair yaşanmıs bir hikaye vardı da…

 

 

Kasım 26, 2008 Yazan: | zeynep'ce | Yorum bırakın