Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Listen kadar konuş 🤷‍♀️

2023’e gireli oldu bir 6 ay, sosyal medyada gündemi taşıyan, kullanıcıyı takip eden tüm uygulamaların çalışanları için önemli bir döneme girmiş olmalıyız.

2022 sonundan hatırlarsanız nasıl listelerle tamamladık.

Her bir yanımızdan bu yıl neler yaptınız listeleri çıktı önümüze. Yılın o 365 gününün bilançosunu yaptırdı sosyal medya, en çok kiminle görüştün, en çok hangi müziği dinledin, hangi araca bindin şeklinde yıllık listeler.

Sonra hiç utanmadan arlanmadan paylaşsana hadi görsün herkes diye gaza getiriyor seni bir de.

Bütün bu verileri üzerimizde taşıdığımız elektronik aletlerden, girip çıktığımız digital sosyal ortamlardan topluyor. Digital ayak iziniz diye önümüze koyuyor sonra da. Benim bildiğim ama çoğunu kullanmadığım daha başka bir çok uygulama var, yürüdüğünü yediğini uyuduğunu ve hatta kadınsal döngünü takip eden.

Bana bu sene neler dinledin listesi yapmadi Spotify, nerelere kimlerle gitmişşsin sen bakayım dosyasını da FB yollamadı. Önce bir neden acaba dedim, öyle ya digital olarak kayıt yapmamışsan hiç yaşamamış olabilirsin!

Herkes gibi ben de bu geçtiğimiz bir sene içinde indim çıktım tepeleri huzur yaylasında yürürken ya da mutluluk heyecanı denizinde yüzerken. Dijital kayıt yapmadıysam da dijital teknolojiyi kendi amacıma kullandım bol bol. Heryere yetişmeye çalıştım sanki oturduğum yerden, yetiştim gibi hissettim.

Ama benim bu sene dinlediklerimi sadece ben dinledim, sanırım o yüzden öyle çok çalanlar dinlenenler listesine adlarını yazdıramadılar.

O yüzden de listemi ben yapayım dedim.

İlk önce yanıbaşımda herhangi bir teknolojik alete yapışık olmadan dinlediklerimden başlayacağım.

Sıranın başını kocam alıyor; son beş yıllık döneme göre iki başımıza geçirdiğimiz günler 2022 yazından itibaren giderek azaldı ama uzun uzun yürüyüşlerin, inişli çıkışlı tonlamalarının hararetine bir de havanın neminin ya da rüzgarının yönünün yarattığı basınç eklenmesinden etkilenerek yapılan uzun sohbetlerde genelde dinleme sürem konuşma süremden daha uzun.

Sonrasında büyüklerimi dinledim. 2021 Mayıs 2022 Temmuz arasında Türkiye’de yaşayınca yanıbaşımda olan annem, babam ve kayınvalidemi bol bol dinledim. Her birinin beklentisi, ihtiyacı, aldığı ve verdiği ayrı önemli olan bu sohbetlerde dinlediklerim konuştuklarımdan çok olsun isterdim, becerebildim mi bilmiyorum. Umarım onların hayal ettiği kaliteyi verebilmişimdir.

Yanıbaşımda olup da beni dinleyenler de vardı çok şükür ki bence bu çok daha önemli bir liste.

Ezgi ve Fulya var mesela, beni en çok dinleyenler listemizde baya baya yukarlarda, bu sene. Teker teker ya da üçümüz beraberken, Türkiyenin çeşitli köşelerinde, karda kışta, buz gibi soğukta ve deli sıcakta, susuyor olsan bile konuşmanın akışında olduğun o harika ortamlarda. Ben de dinledim onları, yani öyle olduğunu düşünüyorum. Eşit dağılım yapmışızdır umarım, hep onlar beni dinlememiştir değil mi? Ama öyle iyi geliyor ki insanı dinleyecek birinin olması.

Kocam dinledi beni, konuşma sıram gelince artık kendi istediklerimi dinletebildiğim aşamaya gelmişim bak bu benim için bir çeşit Nirvana.

Teknolojiden yararlanıp, yanıbaşımda gibi dinlediklerim sırasının birinciliğini paylaşıyorlar Arda ve Funda. İstanbul trafiği sağolsun belirledi uzunluğunu Funda ile günlük görüşmelerimizin, dedim ya teknoloji sağolsun hiç mi kesilmez😉

Oğlumu dinliyorum gözlerim kapalı, onu dinleme kısmı bu konuşmalarımızda daha bir keyifli, umut ve heyecan verici oluyor. Bak istese bu kaydı verebilirdi bana WhatsApp ya da Facetime. 2022 de en çok kiminle görüntülü arama yaptınız listesi. Gerçi liste uzun değil, ama her bir görüşme oldukça uzun, bilmiyorum listeler için süre mi yoksa sayı mı önemli.

Bu arada gerekli gereksiz yerli yersiz fotolarımız da olmuş tabii, FB da onları toparlayıp getirir dedim ama öyle sanal dünyada nefes alanların dosyalarından çok daha kısa olunca o da gelmedi.

Gidip gördüğüm, gezdiğim deneyimlediğim heryer her şey iyi ki yapmışım, varsın FB beni yeterli görmesin. 2021 ve 2022 yıllarının seyahatleri hep bir son dakika kararı, haydi hop rastgele şeklinde çıkılan yolculuklarla dolu. Yolun üstünde ya da yakınında bir eş dost akraba varsa direksiyonu o tarafa kırarak yapılan güzergah değişikliklerinden yararlanıp nerde akşam orada sabah gezilerinden oldu bu sene. Yoldan arayıp, geçiyorduk uğrayalım deyiverdiğimiz dost ziyaretlerinde dur FB için foto çekeyim demiyor insan, anı yaşıyor keyfine varıyor. Ne güzel insanlar biriktirmişim diye mutlanıyor.

Peki bu sene sıklıkla cevaplamak zorunda kaldığınız sorular listesi oluyor mu acaba?

Benim sadece bu son sene değil ama son iki senenin tartışmasız en çok maruz kaldığım ve içtenlikle sorulduğundan hiç şüphem olmasa da cevaplamakta artık yorulduğum sorusu eve dönmek nasıl? Bu iki senede evin neresi olduğunu tanımlamamız gerekti ama hala tam bir karar varamadık biz bu durumda nerden nereye gittiğimiz ya da döndüğümüz bir muamma. Ama ülke bağımsız herkesten gelen ortak soru, eve dönmek nasıl bir şey Mersindekiler de Twyford’dakiler de taşındığımız zaman aynı soruyu sordular biz de aynı şekilde cevapladık, şimdilik iyiyiz.

Sene sonlarının neler yaptınız listelerinden sonra en gıcık ikinci listesi de yeni yılda neler yapmak istersin listeleri. İlginç olanı FB ve Spotify bu sene için öngörü listesi yapmıyor, her şeyi senden bekliyor, malzemeyi alıyor senden sonra ortaya karışık bir yeni icat ile çıkıyor karşımıza.

Ben yeni yıldan bir şey bekleyerek girmiyorum, bakalım neler yaşayacağım şeklinde oluruna bırakıyorum sanırım. Benim dilek ve beklentilerim daha çok Hıdrellez akşamını bekliyor. Hatta Hıdrellezden bir kaç hafta sonra canım bir şey dilemek istese daha kaç defa uyuyacağız hıdrellez icin acaba diye hayıflanıyorum.

The Obliteration Room at Tate Modern 2023

Ocak 12, 2023 Yazan: | Entertainment, seyahat, Taşınma, zeynep'ce, İyiki | , , , , , | Yorum bırakın

Susuyorsam elbet bir sebebi var

Ne konuşayım ki sizinle ben. Söylediklerinizi de anlamıyorum zaten güya aynı dili konuşuyormuşuz, hiç sanmıyorum. Kapıdan girişiniz, çıkışınız, oturuşunuz bile farklı geliyor bana artık sanki sizi tanıyamıyorum.

Siz sanıyorsunuz ki bu olsa olsa yaşlılıktan. Gülüyorum bunlara, bu varsayımlarınıza ama kızmıyorum. Kızamıyorum. Nereden bileceksiniz ki henüz bu yaşa, bu yaşanmışlığa gelmediniz. Biraz daha kalıp görmek isterim o hallerinizi de ama yoruldum, korkarım bekleyemeyeceğim.

Yaşımı soranlar oluyor sık sık, onlar ayrı bir eğlence benim için, ne yapacaksa yaşımı öğrenip! Hayal ettiğinden fazla söylemişsem ay çok genç gösteriyorsunuz diyorlar bir de utanmadan. Hatta kimileri yaşlanınca sizin gibi olsam keşke diyor ya, gülümsüyorum sadece. Ama hani derler ya sen gülümse kimine yalandan, kimine inattan, kimine sevgiyle diye işte benimkinin hangisi olduğunu da artık soran düşünsün bir zahmet.

Düşüpte kalçamı incitmeseydim zor çıkartırdınız siz beni evden, evimden. Hastaneye gidelim iyileşince geri geleceksin diye de söz vermiştiniz birde utanmadan. Neymiş kendi başıma yaşayamazmışım! Sanki gençler düşmüyor hiç. Anneannen düşüp bacağını kırdığında daha 31 yaşındaydı, altı ay hiç kıpırdamadan yatmıştı kadıncağız. O kadar kıpırdatmak istememiştiki doktoru, hastaneden eve sedyede değil kendi yatmakta olduğu yatağın üzerinde, tahtravandaki Kleopatra edasıyla taşınmıştı. Diyeceğim o ki, herkes düşebilir bunda bu kadar abartacak bir şey yoktu.  

Düşmemin sebebi ve sonucu çok önemli değil artık. Bulunduğum bu yaşlılar evinden bir şikayetim yok, takılıyoruz işte. Zamanında seni ve kardeşlerini kreşe bırakırken bir gün sizinde tüm iyi niyetinizle beni yaşlılar kreşine bırakacağınızın farkındaydım tabii. Darılmadım gücenmedim merak etmeyin. Hem yediğim önümde yemediğim arkamda diyebilirim. Bilirsin yemek yapmayı hiç sevmedim, bana kalsa peynirli makarna gayet lezzetli bir yemek ve her gün yenilebilir. Babanın doğaçlama yemekleri, çorbaları, salataları ne lezzetli olurdu di mi. Neyse işte bana yemek yapanı bulmuşum neden bunu yaptın dermiyim hiç, afiyetle yerim.

Ama farkındayım kafana takıyorsun bu sizlerle konuşmayışımı ve sebebini de hep yaşlılığa bağlıyorsunuz. İşin aslını bir kere anlatmaya çalışacağım, aç kulağını da iyi dinle, tekrarı yok bunun.

Eskiden, daha gençken diyelim, bir şeyler anlatmaya izah etmeye, her birinizle ayrı paylaşmaya çalışırdım ama şimdi siz o kadar uzaklaştınız ki benden. Yok yok duygusal anlamda değil hele mesafeler anlamında hiç değil. Hem ben alışkınım mektuplarla, mesajlarla, telefonlarla yaşamaya. Zaten ilk çekip giden de ben değil miydim yollara gurbetlere. Ama neler neler toplamıştım benimle o ilk gidişlerimde, diyar diyar gezdirdiklerim öğrencilikten çeyizimden, annelik günlerimden, can dostlarımdan, yok olup giden arkadaşlarımdan kalan özel ve anlamlı eşyalar derken konteynırlar dolusu taşınmalar yaşadım. Sizlere de yaşattım tabii.  Beni takip etmeye çalışan eş dost, hani bir yarışma yapılsa mesela, ee şimdi nerede yaşıyorsunuz sorusuna en çok maruz kalan kişi yarışması, ben birinci olurdum herhalde. Herkes ama yaşlısı genci ülke bağımsız herkes mi sorar kardeşim eve dönmek nasıl evinize yerleştiniz mi diye. Yabancıların bir sorusu daha var bak o da gayet iyidir, sen de bilirsin.  Son kararın mı tarzında bir sorudur ama yani benim son kararım olabilir mi.  Özellikle de bir yere yerleşme konusunda.  

Ayrıca eve dönmek dedikleri nedir, neyi kast etmektedirler, hiç düşündün mü? Diyelim ki sen eve döndün, peki döndüğün ev bıraktığın ev midir? Bak ben bunu tee on bir yaşındayken öğrenmiştim, o evler asla aynı değildir. Sana anlatmış mıydım, 11 yaşında iken yatılı okula gidince ben, benim yatağımı dayına, benden yedi yaş küçük olan kardeşime vermişler annemler. Bir de hiç üşenmeyip çocuğun kenarlarında düşmesin diye parmaklıkları olan pek sevimli karyolasını da kırıp atmışlar. Bizimki de mecburen benim yatağa geçmiş tabii. Neyse aradan iki hafta kadar süre geçip de okuldan ailemi ziyarete diye geldiğimde kapıda beni görünce nasıl paniklemişti yavrucuk, eyvah yatağın sahibi geldi, bana ne olacak şimdi korkusuyla erkenden yatmıştı.  Ancak ertesi sabah oturma odasındaki somyede yatıyor bulunca benim yanıma gelmişti. Düşünsene evdeki saltanatımın yıkılması için 15 gün yetmiş aradan 20 küsur yıl geçtikten sonra hangi ülke hangi eve geri dönüş olur ki.  Sanki zaman yerinde mi duruyor da seni bekleyecek millet.  

Önemli olan yaşadıkların, mutlu muydun gittiğin yerde, giderkenki heyecanın sana yardımcı oldu mu?

Diyorsun ya ben de taşındım anne ne var bunda diye. Ama kabul etmelisin ki sizinkisi ile bizimkisi aynı değildi ki kuzum. Bizim zamanımızdaki taşınmalarda o kamyon yüklendi mi, geride bıraktıklarınla bir daha görüşmeyeceğinin o korkunç yalnızlığı, üzüntüsü, yıkımı vardı. O gün o anda biten yok olmaya mahkum arkadaşlıklar vardı. Koca bir yaz boyunca kendini avuttuğun, okullar açılsın ilk iş aşkımı itiraf edeceğim ve biliyorum oda beni seviyor inancı ile dönülen sınıflarda onu bulamamaktı hayal kırıklığı denen şey. Eskileri atıp yenilere yer açmaktı belki de bilemiyorum.

Bu iyi bir şey miydi ya da hangisi güzeldi.

İçinde bulunduğum yaş sayesinde sizinle yeni jenerasyon taşınmalardan da yaptım tabii.  Ayrılsanız da mekandan sanal ortamlarda her daim iletişim halinde olmakla gurbete gitmiş sayılıyor mu insan acaba. Bunlardan da yaptım, hiçbir şeyden eksik kalmadım yani. Sokaklararası, mahalle içinde, şehirler arası,ülkeler arası derken sonuçta işte dönüp dolaşıp şu küçük odaya gireceğimi de biliyordum. Hepi topu iki bavuldan fazla eşyaya izin vermeyeceklerini de neyseki çok çok daha önce öğrenmiştim. Belkide o yüzdendi her bir taşınmada daha da küçük eve doğru gitmelerim.  Eşyanın sahibi yanında olmayınca o eşya taşıyana yük olurmuş diye okumuştum ondan mıydı acaba bu yükümü hafifletme çabalarım. Yoksa o nehir gezisinde hani sen daha küçüktün Saint Petersburg‘dan Moskova’ya giden nehir gemisindeki turda, o zamanlar benim için bile yaşlı sayılabilecek kadınların kulak misafiri olduğumuz konuşmasından mı etkilenmiştim. Arkadaşına dünyadan bezmiş bir halde anlatıyordu kısa saçlı tıknazca olanı, artık fotoğraf çektirmiyormuşmuş çünkü kendisi ölüp gidince çocukları gelinleri öff ne bu böyle her yerden bir fotoğraf demesinlermişmiş. Ne garip gelmişti bu düşünce şekli bana o zaman ama fark etmeden basılan fotoğraflarımın sayısı da giderek azalmış, aman canım teknolojik olarak saklamalara geçtim ben derken de her bir telefon değişiminde silivermiştim bir kısmını.  

Neyse ne diyordum sizinle konuşmama sebebim benim konuşma yeteneğimi kaybetmem ya da o pek meşhur yaşlılık hastalıklarından falan değil sadece evet sadece size hiç bir şey anlatmak istemiyor olmam. Bu kadar basit.

Size o kadar uzak ki benim anlatabileceklerim, eski zaman masalları gibi gelecektir kulağa.  

Oysa sen gidince ve hatta diğer ziyaretciler de yokken, özellikle de hemşireler odalarına çekilince görmelisin bizi. Aynı dönem çocukları nasıl ortak dil bulursa öyle anlaşıyoruz biz kendi aramızda. Akşam geç saatlerde odalardan birinde toplaşıyoruz, her gece bir başka oda olmasına özen gösteriyoruz. Gençliğimizde yaptığımız ev ziyaretleri gibi oluyor bir bakıma. Arada kapı önünde ayrılamadığımız bile oluyor inanmazsın. Bir muhabbet bir muhabbet dönüyor ki hani sabahlar olmasın durumu. Tabii sonra da sabah uyanamıyoruz ama hemşireler verdikleri ilaçlardan sanıyorlar, tam bir komedi yani.

İşte bu grup olarak aramızda hani imzalanmamış ama severek yapılan türden karar verdiğimiz anlaşma gereği sizinle artık zaman harcamayacağız. Size bizim bildiklerimizi hatıralarımızı anlatmakla zaman kaybetmeyeceğiz çünkü sizin hızlı dünyanızda bize yer yok. Aslında kendinizle öyle meşgulsünüz ki hayatınızda kimseye yer yok. Çok da kızamıyorum bu durumunuza. Kendime de pay çıkartıyorum. Sonuçta kardeşlerinle sen bir yandan çalışıp bir yandan ev işi, aile büyükleri falan derken koşturmaca içinde olan bir anne baba tarafından büyütüldünüz. Kanınız bize nazaran daha hızlı akıyor.Daha da ürkütücü olanı torunlarım sizden de hızlı. Hatta aynı anda birkaç şeyi yapabilen, izleyebilen bir jenerasyon şimdikiler oysa bizim zamanımızda yürürken sakız çiğnemek bir marifet sayılırdı.

Sizlerle ve hemşirelerle konuşmayacağız anlaşması sadece ve sadece özel günlerde askıya alınıyor. O da bildiğin anlamda bayram seyran özelinden değil bak yanlış anlaşılma olmasın. Her ayın üçüncü Perşembesi ziyarete gelen kütüphaneciye dayanamıyoruz bir tek ona anlatıyoruz, her bir kafadan ses çıkarcasına sohbetler ediyoruz görmelisin. Şİmdi doğruya doğru bize ne soracağını ağzımızdan nasıl laf alacağını öyle iyi biliyor ki, direnmek mümkün değil. Merak ediyorsun değil mi nesi var onun diye. Kıskanma hiç. Hem neden şaşırıyorsun anlamıyorum, kitapları ayrı severim kütüphanecileri ayrı sayarım bilirsin. Özenerek topladığı itinayla kutulara yerleştirdiği onca alet edevat malzeme her birinin ayrı anısı var bizim için. Mesela geçen gün getirdiği kutudan çıkan Walkman ve karışık kasedin yarattığı heyecanı ya da sökülen çoraplarını onarırken kullandığım kapı tokmağına benzeyen yumurtamsı aleti yıllar sonra yeniden gördüğümdeki mutluluğumu da anlayamazsın.

Diyorum ya benim konuşmak istediklerimi sen dinlemek istemiyorsun. En başta ilgin, ilgin olsa zamanın yok. Çorap söküğü tamiri de neymiş akşam sipariş edip sabah teslim aldığın yenisi varken.

Yani canım oğlum ben hafızamı ya da konuşma yeteneğimi falan kaybetmedim. O çok ünlü hastalıklardan da yok bende tasalanma. Benimkisi söyleyecek bir şeyi olmayan kişinin içine düştüğü kaliteli yalnızlık durumu ya da anlatacaklarımı dinleyecek olmadığı için anlatmamayı tercih etme durumu.

Ama aklında olsun duymayı dinlemeyi çok istersen o kütüphaneci kadının geldiği güne denk getir ziyaretini, bir de o zaman gör beni.

Kasım 2, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, İyiki | , | 2 Yorum

Olur mu ki?

Kim derdi ki ekipten bir ben seçileceğim ve denizaşırı ülkedeki göreve sadece ben gideceğim..
Daha önce gitmediğim yer değil, iki kere daha uzun süreli görev yapmışlığım var bu bahsedilen konumda. Ortamı, benden bekleneni biliyorum. Önceki dönemlerimde memnun kalmışlar ki beni seçmişler, eh bu da haklı olarak bir gurur kaynağı oluyor tabii.
28 yıldır bu ekipteyim, bir anda gelen emirle hop diye toparlanıp gidivermişliğimiz çok ama hep bir arada ekip olarak giderdik, hani kimse geride kalmayacak misali.
Aramıza yeniler, dönemine göre daha donanımlı olan arkadaşlarımız da katıldı tabii, elimizden geldiğince içimize aldık, hiç yabancılık çektirmedik onlara. Zaten yönetim hiç birimizi ayırt etmeden, becerimize yeteneğimize göre görev dağıtımını yaptı hep.
Ne zaman yeni bir görev yerine yollansak, yolculuk sırasında ne maceralar atlatsak da gittiğimiz yere hızlıca yerleşip işimize başlamamız bizden beklenenlerin başında gelir.
Çalıştığımız merkez binada olduğu gibi herkesin yeri bellidir, hani şehirler ülkeler değişse de bu yerleşim oturum planı hemen hiç değişmedi. Mesela benim yerim öyle kolayca erişilen, herkesin önünden geçtiği ayakaltı katlarda değildir. Biraz ekibin en eskisi olmamdan birazda yaşıma duyulan saygı ile zaten öyle kıvır zıvıra gelenim gidenim olmaz. Çözemedikleri, bir türlü icine işleyemedikleri durumlarda benden yardım istemeleri kaçınılmaz olduğunda ise elimdekini bırakır hemen yardıma koşarım bilirler. Dedim ya 28 yıldır görevdeyim, istesem emekli olabilecek yaştayım ama bırakamıyorum. Bıraksam ne olacak, ne yapacağım emekli olup da diye düşünürken beni böyle bir göreve yollamaları ayrı mutlu etti beni. Hala işe yarıyor olmak bu yaşta bulunmaz nimet, gencler anlamaz.

Bir kere ben asla görevden kaçmam, gayet temiz titiz bir çalışma prensibim var. En stresli, hani yüksek basınçlı ortamların adamıyım diyebilirim gönül rahatlığıyla. Dışardan bakınca biraz kaba saba, duygusuz bir görüntüm var farkındayım. Hatta bazı gereksiz tiplerin benim hakkımda içi boş dediklerini bile duydum ama bu konuda yapabileceğim fazla bir şey yok. Beni böyle kabul etmişler deyip üzerinde çok da düşünmüyorum. Ekip içinde sık olmasa da çıkan kuru gürültüye karışmam, verilen görevi en kısa zamanda ve etkin şekilde yapmak icin elimden geleni yaparım, zaten bu da amirlerimi memnun etmeye yeter. Diğerleri gibi saatlerce planlama, ön hazırlık falan gerekmez ama yola çıktım mı yani projeye başladım mı durmam zor olur. Göreve öyle bir odaklanıyorum diyebilirim ki hani tüm hücrelerimde hissederim. İyi mi kötü mü bilemeyeceğim bir huyum var, stresimi içimde tutarım bak o konuda da çok başarılıyımdır. Ama olur da stresimi kontrol altında tutamazsam ve zamansız açığa çıkarttığım haller olursa bilinki gazetelere konu olurum o derece desem abartmış olmam herhalde.
Amirlerim benim bu huyumu bilirler ve hiç sorun etmezler, şanslıyım o konuda biliyorum.
Benim tam tersim olan bir iş arkadaşım var mesela, ve ne yalan söyleyeyim onun gibi olmak istemem. Neden derseniz öyle ağırkanli biri ki, yanı bir iş verdiysen şöyle helalinden 6-7 saat unut sen o işi. Arada takılıyorum, biraz daha hızlı yapamaz mısın, hiç mi sıkılmıyorsun bu yavaşlıktan diye laf atıyorum ama o hemen en ciddi haliyle cevabı yapıştırıyor, neymiş, acele yapılmasını isteleselermiş görevi başkasına verirlermişmiş, ben ne anlarmışım ki böyle ince ince yavaş yavaş yapmaktan! Neyse artık öğrendim bulaşmıyorum ona, madem halinden memnun bana ne.

Görev için bir seçme yapılacağından bile hiç haberim yokken şimdi heyecanla seyahat edeceğim günü beklemekteyim. Detaylar henüz belirlenmedi, diğerleri simdi olmasa da sonra arkamdan gelecekler mi onu bile bilmiyoruz. Sanırsın uzaya gideceğim o denli gizlilik var ve ben acayip heyecanlıyım.

Bu arada dedikodular da az degil, en çokda bu denizaşırı ülkeye yapacağım seyahat şeklim hakkında ileri geri konuşmalar var, ama ben gereğinden fazla abartılmış ve büyük ihtimalle de geride kalan ve benim bu göreve seçilmiş olmamı çekemeyenler tarafından uydurulmuş olduklarını düşünüyorum. Duydukça canım sıkılmıyor da değil ama üzerinde durmamaya çalışıyorum.
Hayır yani bu bahsedilen seyahat şeklinin daha önce hiç kullanılmadığından eminim. Bir kitapta okumuştum, 2. Dünya Savaşında ajanlar falan üzerine yazılmış olan bu romanda bahsi geçen İngiliz ajan bir şekilde İspanya’ya ulaşıyor. Bu kasabadada sipariş üzerine çan yapılıyormuş, ama öyle ufak tefek çanlardan değil, kocaman kilise çanı ve bu ajanı da o devasa çanı taşıyacak olan sandık içinde trenle yolluyorlar bir sonraki görev yerine. Şimdi böyle anlatınca olurmuş gibi geliyor ama yani o da ancak kitapta olur öyle değil mi?
Benim için çıkan söylentiye göre de yok efendim içine sığabileceğim boyutlarda bir bavul ile gidecekmişim. Allahım ben Business Class falan yollarlar mı acaba derken kargoda gitmek akla hayale sığmıyor tabii. Ama
söylentiler o kadar detaylı ki: ben zaten çok ağır olmadığım icin havayollarının koyduğu kilo sınırlarını zorlamazmışım, merak etmeyecekmişim olası darbelerden zarar görmeyeyim diye çevreme kıyafetler falan koyacaklarmış.. eh isterseniz o hep boş olduğunu iddia ettiğiniz içimede çorapları koyun diyorum ben de, madem acımasızca
dalga geçiliyorum ben de katılayım eğlenceye diye düşünerek ama yani gerçeklik payı var mi bilemiyorum ki .

Yani yılların emektar düdüklü tenceresine bu yapılır mı, bavulda çoraplarla donlarla göreve gidilir mi inanmak istemiyorum ama rafın öteki ucundan o sümsük yavaş pişirici öyle pis sırıtıyor ki ya doğruysa diye düşünmeden edemiyorum.

Ekim 13, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, Taşınma, yaziatolyesinden, zeynep'ce | , | 1 Yorum

Yaşam kendiliğinden gelir

Living comes naturally/Yaşam doğal olarak gelecektir!

Bu sloganı ilk gördüğümde Dubai-Abu Dhabi arasındaki, görece denize en uzaktan geçen paralelde, genelde kamyonların kullandığı çevre yolunda, tam olarak nereye gittiğimi bilmeden yol almaktaydım. Çıkmam gereken dönel kavşakta asılı kocaman bir reklam yazısı idi bu slogan. İlk anda çok dikkat etmemiştim ama aslında benim de aramakta olduğum yeni yapılmakta olan yerleşim alanının yerini göstermeye yarayan bir afiş idi.

Yaşam kendiliğinden doğal olarak gelir.

Sene 2004, Dubai’ye taşınalı daha iki senecik olmuş. O dönemde oldukça kısıtlı sayıdaki kiralık evlerden Arda’nında büyümesi ile değişen ihtiyacımıza uygun olanı ararken, bir arkadaşımın tavsiyesiyle düşmüştüm yola.

Ünlü Sheikh Zayed Road’un üzerindeki binaların sayısı henüz 15’i geçmemiş, Burj Khalifa’nın adı bile yok. Uzun bir sure gitmiştim. Hatta hani Dubainin yaşamsal alanlarının bittiğinin işareti olan, o iki devasa gitarın oluşturduğu çapraz heykeli ve arkasındaki Hard Rock cafe binasını da geçmiş sonra denizden uzaklaşarak çöle doğru yol almıştım.

Artık kamyonları ile tam bir çevre yolu kıvamındaki Emirates Road’a çıkmıştım. Kuzey Emirliklerden gelip, Dubai’nin dışından geçip, güneydeki başkent Abu Dhabi’ye doğru uzayan, gidiş geliş dörderden sekiz şeritli bir otoyol. Yolun dışında kalan alan bildiğin sarı çöl kumu ile kaplı boş arazi. Bir süredir daha ne kadar gideceğim acaba sorusu ile ilerlemekteyken, yoldan ayrılmam gereken kavşakta önüme iki tane deve çıkıyor. Hızlıca arkadaşımı arayıp soruyorum doğru mu bu gördüklerim diye, gülüyor ve evet evet, sen devam et diyor. Bildiğin hörgüçlü develer ile bir sürede yan yana gidiyoruz. Onlar yanımda sakince ilerliyor, ben ise Allah’ım haydi hayırlısı nereye geldim acaba diye düşünürken yoldan hafifçe alçak bir alanda kalan inşaatı görüyorum. Inşaatın tozları çöl kumlarına karışmış kamyonlar işçiler ve tabii binaları görüyorum.

Bir süredir daha ne kadar gideceğim acaba sorusu ile ilerlemekteyken, yoldan ayrılmam gereken kavşakta önüme iki tane deve çıkıyor. Hızlıca arkadaşımı arayıp soruyorum doğru mu bu gördüklerim diye, gülüyor ve evet evet, sen devam et diyor. Bildiğin hörgüçlü develer ile bir sürede yan yana gidiyoruz. Onlar yanımda sakince ilerliyor, ben ise Allah’ım haydi hayırlısı nereye geldim acaba diye düşünürken yoldan hafifçe alçak bir alanda kalan inşaatı görüyorum. Inşaatın tozları çöl kumlarına karışmış kamyonlar işçiler ve tabii binaları görüyorum.

Satış ofisinde görevliye aradığım ev kriterlerini bahsettiğimde gözleri parlıyor. İki odalı dairelerden var elinde belli ki, tamamen villalardan oluşan bir site olmayacak burası. Bu iyi haber. Ben extra isteklerimi de sıralıyorum tabii hemencecik bahçe katında olsa iyi olur ama şart değil, ha birde 2 otoparkı olmasınıda ihmal etmiyorum.

Beni yerleşkenin içersinde özenle serpiştirilmiş villalara değilde, giriş katının üzerinde 3er kat olan binalardan birine götürüyor. Yanındaki diğer apartmanlarında cephesi olan ortak bahçeye direk salondan erişimi bulunan giriş katındaki bu daireye ilk görüşte bayılıyorum. Satış görevlisi daireden çok sitede planlanan diğer ortak kullanım alanlarından bahsediyor ısrarla. Efendim site içerisinde birden fazla havuz, oyun alanları, spor salonları, okulları ve bir de alışveriş merkezi yapılıyormuş, ve hatta heryer yemyeşil olacakmış vaadlerini çokta inanamadan dinliyorum. Türkiye’den alışkanlık hedeflenen sürede vaadedilenlerin bir çoğunun yapılamayacağı konusunda tereddütlerimiz olsa da şehir içersinde sıkışmış olduğumuzu kabul ediyor ve evi tutuyoruz. Ama gerçekten de insanın inanası gelmiyor bu çöl kumundan ibaret alanın bir gün bir bahçe olabileceğine.

Takvimlerde 1 Nisan’a denk gelen siteye taşınma günümüzde birde çöl fırtınası olması bizi ürkütmüyor değil. Eve taşındığımız o ilk günler ve hatta haftalarda üzerinden gidilmesi gereken bir çok aksaklık çıkıyor, kendime bir not alıyorum yeni inşaat sonrası bir eve taşınmak için acele etmemelisin şeklinde. Pencerelerde sineklik olmayışının bedelini Ardacık ödüyor, evde geçirdiği ilk 2 geceden sonra çocuğu kreşe almak istemiyorlar, vücudundaki izlerin su çiçeği spotları olduğu şüphesi ile, oysa onlar sadece sivrisinek ısırığı, çocukta bir hastalık yok ama düşünün ne kadar çok sivrisinek ısırmış yavrucağı.

Günler haftaları kovalıyor, biz evin içini yerleştirip, sivrisineklerle savaşırken dışarda hummalı bir çalışma sürüyor. Ve çok geçmeden hem bizim binanın önünde, hem ara sokaklarda yeşil bahçeler, çiçekler ortaya çıkıyor.  İnsanlar akın akın boş dairelere, villalara yerleşiyor, havuzlarda yüzenlerin sesleri yükseliyor.  Otoyoldaki kamyonlara karışan sayıları giderek artan araçlar o reklam panosunun oradan yerleşkeye doğru döner oluyorlar.  Gerçektende o posterde yazdığı gibi yaşam yavaş yavaş ve doğal olarak kendiliğinden bu çöl ortasında insan eliyle yaratılan vahaya geliyor.

Hayatımız bir film olsaydı ve ekranda 2022, Ingiltere yazsaydı ancak böyle bir geçiş olurdu herhalde. Mutfaktaki dolabın en üst rafına borcam tepsiyi koymakta iken aklımdan geçenlermiş meğerse bunların hepsi! Yaşam kendigilinden gelir!

Aradan yaklaşık 18 sene geçmiş neredeyse. Biz yine yeniden hareketlenmişiz ve İngilterede üçüncü dönemimiz başlamış. Insan ayni eve kaç defa taşınabilir ki!

Bu sefer yanımızda konteynırları dolduran kutularımız yok, elimizde birer bavul ile geldik Basri ile, yıllardır bizimle gezmekte olan emektar eşyalarımızı Mersin’e bıraktık. İki bavula ne sığarsa artık. Ha birde Arda’nın iki senedir üniversite öğrencisi olduğu dönemden, öğrenci evinden getirdiği üç beş parça ile yeniden başladık eski evimizdeki yeni yaşantımıza.

İddialıyız, ihtiyacımız oldukça alacağız dedik eşyaları, şu anda hemen her şey, çatal tabak bardak yastık havlu ne varsa ancak üçümüze göre.

Alınan her eşya sık dokunup ince eleniyor. O ünlü gerçekten ihtiyacın mı var yoksa sadece istiyor musun sorusunu cevaplamak yetmiyor, üzerine en az bir hafta kadar daha düşünüp, debelenip ve hala alman gerekiyorsa alıyorsun. İrrite edici ve kısıtlayıcı gibi görünse de eğlenceli bile olabiliyor. Alınma izni çıksa bile önceliklendirmen gerekiyor alışverişi. Alınması gerekiyor biliyorsun ama şimdi mi sonra mı, ya da ne kadar sonra sorusu var önünde aşman gereken.

Mesela salona alacağımız hepi topu bir tane koltuk üzerine, iki kişilik mi 3 kişilik mi olsun, içinden yatak da çıksın, ana rengi ne olsun konuşmalarından karar aşamasına hızlıca geçilmesinde ta Kanada’dan misafirimiz geleceği ve hatta misafirin artık vizesini de almış olması haberinin ulaşması etkili oluyor. Tam bu sırada kanun hükmünde kararname ile hiç akla gelmeyecek bir başka şey öncelik kazanıyor ve biz bahçeye bbq/mangalı da hemen almak durumunda kalıyoruz. Ne alaka evde oturacak koltuk yokken bbq mangal nerden çıktı demeyin hiç. Arda haklı olarak İngiltere’nin görüp gördüğü en sıcak ve kuru yaz döneminde bahçeyi kullanmayı ihmal etmememiz gerektiğini ve tabii mangala arkadaşlarımızı çağırmamızın öncelikli olduğunu hatırlatınca siparişi veriliyor. Hatta eve aynı saatlerde giren Ikea mobilya kutularından önce mangalın ızgarası vidası takılıyor. Önceliklerimizi midemiz mi yönlendiriyor nedir?

Bir önceki haftasonunda önce yürüyüş yapar sonra bahçede otururuz diye gelen arkadaşlarımız için almış olduğumuz, küçük ikram ve sunum tabaklarımız ve bahçe masasını da sayarsak bahçemiz kullanıma gayet hazır. Ama tabii gelenlerin kendi bahçe sandalyelerini getirmeleri şartı ile. Neyseki sorun olmuyor, zaten herkeste var, kimse gocunmuyor. Mangal operasyonu ile bahçedeki hayat icin, yatılı misafirimiz sayesinde de evdeki yorgan, yastık ve tabak çanak sayısında çok değil hala gerektiği kadar yeterince kıvamında artış olması kaçınılmaz.

Denk gelebilirsem bir sekilde katılmaktan mutluluk duyduğum ve daha once sizinle de buradan paylaştığım, MacMillan Vakfının bağış kampanyası için yaptığımız kekin borcamını dolabın en üst rafına yerleştiriyordum ben aslında bu sabah. Rutin bulaşık makinesi boşaltma hallerindeydim yani. O ara raflarda yükselen tabakları, sıralanan irili ufaklı bardakları, kupaları, ikinci raftaki minik ama çeşitli ikramlık tabakları farkettim işte.

Geldiğimden bu yana sadece iki ay geçti ve özenerek, sakınarak, abartmayacağım diyerek, ihtiyacı belirleyip, ne erken ne geç tam zamanında, gerektiği kadar yeterince aldık diye de kendimi onayladığım bir anda farkediyorum ki onlar çoktan gelip ikişerli üçerli gruplar halinde dolabıma yerleşmişler bile.

İnsanların yanı sıra eşyanın da bu olabilecek en organik haliyle, kendiliğinden,

..ama sizin bana gerçektende ihtiyacınız var

diye direterek evimizin içine girmesi ve boş odalarda, dolap raflarında kendisine uygun birer yer bulup, yerleşivermesini yaşamaktaymışım da haberim bile yokmuş.

Bakalım daha neler kimler içeri girmeye çalışacak, heyecanla beklemedeyim. Sizi de haberdar ederim 😉

PS: photos from http://myheartlivesinlondon.blogspot.co.uk/p/uae.html https://www.constructionweekonline.com/projects-tenders/article-7947-park-life

Eylül 30, 2022 Yazan: | #deniyorum, #tasinma, bizden haberler..., seyahat, Taşınma, zeynep'ce | | Yorum bırakın

Yanarım

Kahkahamı çaldılar!

Bir o kalmıştı elimde o da gitti! 

Ne vardı aslında bu kadar abartacak, bu raddeye gelmesi şart mıydı?

Oysa ilk karşılaştığımızda ne kadarda mutlu ve hevesliydik, birbirimize karşı sonsuz ilgi, alaka  ve özen. Birbirimizi incitmemek, kelimenin tam anlamıyla zamansız tüketmemek için nasılda dikkatli idik. Birlikte çok güzel şeyler de yaptık, arada birkaç kaza da olmalı değil hani ama işte niyet önemli.

Gerçi ilk karşılaştığımızda birbirimizin karakterini, gücünü anlamamız biraz zor olmadı değil.

Ama anlaşmıştık, herkes yerini bilince sorun olmaz diye düşünmüştük ve dedim ya işte özenle korumuştuk.

Ha, birde ben, öncelikle ben hep hazırda ve nazırda, senin istemeni, beni arzulamanı, bana ihtiyacın olduğunu kabul etmeni ve sonunda da beni çağırmanı beklemek durumundaydım. Tabii işini görüp bitirincede bir kenarda öylece beklemeli, kendi kendimi yiyip bitirmeli tabiri caizse küle dönmeliydim, ve kesinlikle seni rahatsız etmemeliydim. Tıpkı bir kış günü şömineye atılmış bir odunu yakacak kadar kızgın ama seni hararetimle terletmeyecek kadar sıcak, rahatsız etmeyecek kadar yani başında olacaktım. Herşey gerektiği kadar yeterince olacaktı, ne bir eksik ne bir fazla. Akkor haline gelipte alevli bir şekilde hayata ve tabii işime sarılmamı çoğunlukla beklesen ve hatta sevsen de dedim ya bana olan ihtiyacın bitince bir kenara çekilip, küllerimde kalmamı bekledin. Kendi kendime sönüp gitmeli bir sonraki çağırmana kadar sessizce beklemeliydim.  

Sen beni, kendi, genelde bir anlık ihtiyaçlarını gidermek icin, kafana göre bir orada bir burada tıpkı bir tiryakinin sigarasının ucunu yakacağı zaman hiç tanımadığı insanlardan medet umması gibi, bir ateşinizi alabilir miyim ya da aslında sigara bile kullanmayan birisi olabileceği ihtimalini de göze alıp ateşiniz var mı acaba diye sormaktan çekinmeden, başkalarından alabilme rahatlığıyla, umursamazlığıyla çağırdın.Sana özel olup olmamam seni hiç etkilemedi. İhtiyaç halinde alınacak bir şeydim ben senin için. Çakar çakmaz çakan çakmağın ucunda bir kıvılcım, veya  o Türk diyetlerinde önemli yeri olan ünlü dikdörtgen kutunun, cam tozu, fosfor ve bir takım kimyevi bağlayıcı maddelerinin oluşturduğu kimyasal karışımın bulunduğu iki uzun kenarından birine, yine kutunun içinden ta yapım aşamasında gövdesi parafine, ucu da potasyum klorat ve kükürt bileşimine batırılmış olan kibritin sürtülmesi, ki işte en çok bunun için senin eline ihtiyaç vardı, sonucunda bir anda bir alev olarak ortaya çıkıverecek ve artık neyi yakmam gerekecek ise görevimi edebimle yapacaktım. Çakmağın ve ya kibritin ucunda bir anlık kıvılcım ile hayata geçip, alevimi  sigaraya, ocağa, sobaya, mangala aktaracaktım. Tüm bu süreçte asla ve asla senin parmağını yakmamaya da özen gösterecektim tabii.

Buyur buradan yak abi deyip başkası ile paylaştın beni, ateş hazır mı sorusuna hazır hazır dedin, bilip bilmeden gerçekten buna hazır mıyım diye sormadan.

Aklına bile gelmedi ama olsundu benimle olan ilişkinden şikayetim yoktu benim.  Aslında günlük hayatında beni en az bir veya iki defa çağırıyordun nasılsa, ve bu durum beni lambanın cininden daha istenilen, aranılan ve de aktif bir pozisyona soktuğu düşünülürse şikayet etmemeliyim değil mi?

Beni ve en büyük özelliğim olan ve aslında kontrol edilmesinden hiç de hoşlanmadığım hararetimi kontrol etmene de izin vermiştim bak, biliyorsun degil mi? Sadece ve sadece onu da hani uzun süre beklersinde adını ilk söylediklerinde ne yapacağını bilemezsin ya, o ilk heyecanın dışa vurgusu da diyebiliriz, kibriti ve ya çakmağını ilk çakışında ortaya çıkan ilk alevimi ayarlamana, iste sadece buna izin vermiyordum sana ki buda çoğunlukla seni ürkütüyor, istemsiz geri çekilmene sebep oluyordu, bense kahkahalarla gülüyordum bu haline. Peki peki, hadi seninim yine istediğin dereceye ayarla bakalım beni, kontrol sende diye bırakıverirdim kendimi güvenle ellerine.  

Ama o poff diye parlayan ilk alevlerimden çok mutluydum haberin olsun. Benim kahkaham, gözle görünen, elle tutulabilecek bir kahkaha. Biraz sıcak, dikkat et..ha ha.. Eh atesin kahkahası da alevden olur ne bekliyordun.

Kıvamında pişireyim diye ocağın uzerine koyduğun yemeğin icin gerekli düzenlemeleri yapmayı hiç ihmal etmedin. Hep aklındaydım ki ben senin, işim bitince ocağın düğmesinide ya sen kapattın ya da ateşte yemek var, ben 5 dakika komşuya gidiyorum yarım saate tencerenin altını kapat talimatları ile çıktın evden, sonra da hep beni düşünüp, ateşte yemeğim varlarla geri geldiğinde ilk iş beni kontrol etmek oldu. Her an emin oldun kapanmış köşeme gitmiş olduğumdan.  Hadi gel, ateşe çay koydum ile kırlarda ormanda mangal sefasının sonunda közde kahve de içelim söyleyişine, işte o ses tonuna ayrı hayranım bak. Ve ben işte o anlarda seninle, senin için yanında olmayı çok sevmiştim. Bana özenine, ilgine alışıktım.

Ama işte dedim ya artık ne yapacağımı bilmiyorum, önce bana eskisi gibi özenmez oldun. Öyle ki sonunda geldiğimiz noktada artık benden korkuyorlar, sevilmiyorum eskisi kadar ve utanmadan kahkahamı da çaldılar.

Yavaş yavaş yok edilmeye çalışılıyor gibiyim ki zaten yıllardır vardı bu beni bir yerlere hapsetme ya da ilk fırsatta artık sana ihtiyacımız yok tavrı, durumu. Gelişen teknoloji adı altında elektrikli ocaklar çıktığında anlamalıydım, kenara ötelendiğimi. Sanki bensiz yapabileceklermiş gibi umarsız davranmalarını uzaktan izledim ama önemsemedim açıkçası. Ama bak gel kabul et, elektrik kesintilerinde tam bir parodi ortaya çıkmıyor mu. O çok gelişmiş ocakların elektrikli çakmaklarına güvenip evde el altında kibrit ve ya çakmak bulundurmayan ve tabii kesintide nedense ellerindeki mumu bile yakamayan ailelerle dolu o koca apartmanlar, güleyim mi ağlayayım mi bilemediğim. 

Tüm bunlara rağmen, ben emindim bir kere insanlar her şeyden vazgeçer ama sigarasından dolayısıyla da benden vazgeçemez derdim. Peki nereden çıkmıştı bu elektrikli sigaralar. Ağıtlarında türkülerinde bir ateş ver cigaramın ucunu yakayım dediği, iyisinde kötüsünde beraber yaşadığı cigaradan ne vakit vazgeçti de, sigara oldu sana ucuna kibrit bile dokundurmadığın bir garip sopa. Vallahi ben kendim içmiyorum ve içenler ne hissediyor bilemiyorum tabii ama kibritin o ilk alevlenmemin ardından hızlıca yanıp sönerken çıkardığı kokuyu sigara kullanmayanlar bile severdi onu bilir onu söylerim.

Yinede iyiydi yaşayıp gidiyordum işte ne olduysa bu son birkaç senede oldu. Olmamam gereken yerlerde, zamanlı zamansız, ve çoğunluklada yanlış zamanda ortaya çıkar olduğum için herkes bana kızar benden nefret eder hale geldi. Korkuyorlar benden, korksunlar tabii iyi olur bir çok açıdan ama saygımız vardı karşılıklı çok da korkuya dayalı demek istemediğim bir saygıydı bu. Özen, dikkat, itina ve en önemlisi beni asla yalnız başıma bırakmayacaktınız anlaşmamız böyleydi. Yapım gereği kendi kendimi durduramam bunu en iyi sen biliyorsun. Heyecanlıyımdır, alevlendim mi hele  giderek coşan rüzgârında etkisiyle iyice gaza gelen körüklenen bir yapım var bilirsin. O aşamaya gelmişken de haliyle hadi bakim, sen çok oldun, in aşağı yerine otur demenin anlamı da yok. Çocuk veya kedi gibiyim işte o ağacın tepesine çıkabiliyorum da kendim inemiyorum ki..ağacı da üzerindekilerle birlikte indiriyorum ben. 

Beni başı boş bırakmayacaktın kendi halimde gelirsem dönüşüm zor olurdu biliyorduk hepimiz, gelmiş geçmiş tüm insanlar ve tabii ben. 

Ah o piknikler.. ne kadar da keyifliydi, mangallar lezzetli, içecekler serinletici ama ya sonrası? 

Ben hep çağırdığında geldim ve mangalına dizdiğin kömürlerini yaktım önce kor sonra köz hale gelmesini sağladım. Domates, kabak, soğan, biber, sarımsak ve patlıcanlarla başladık, harlı halime dayanamazlarsa diye bir yerlerden duyduğun tavsiye uzerine incecik iplerle bağladığın kebaplarına ayrı özendim, şiş etlerine ve tavuklarına ayrı, hepsini tam kıvamında kurutmadan pişirdim. Sıra kahveye geldiğinde ki ben bunu önceden biliyordum, hazırdım közlerimi gerektiği kadar yeterince sıcak bırakmıştım zaten. Gün sonunda bütün alkışları aldın, mangalda üstüne yoktu valla herkesin karnı tok, sırtı pek. 

Ayrılık vakti..

Karnı doyunca gözü yolda olanlar, arkalarında ne bıraktıklarına bile bakmadan ayrılmayı bir maharet sayar hale geldiklerinin bile farkında olmadan, sofrayı kuran kaldırsın misali kollarında geldiklerinden de hafif yüklerle gidiverdiler. Sen sönmemi beklerdin benim, iyice soğumamı beklerdin. Yani eskiden, eski zamanlarda bana özenirdin, itina gösterirdin, sönüp köşeme çekildiğimden emin olmadan bırakmazdın beni demek istiyorum. Mangalın közünü toprağa dökmek iyidir, sönmesini hızlandırır dediler, o çok bilmişler. Hem eve de toz götürmeyecektin aman ne iyi! 

Peki sorarım sana, benim köz halimde sırf sen öyle uygun buldun diye senin arzu ettiğin sürede kendi kendime sönüp  gideceğimi nerden uydurdun? Sırf sen istedin diye hızlıca durabiliyor muyum bir kere başlamışsam yanmalara. Bilmiyor musun önce usul usul kuru yaprakları ısıtırım, sonra yanıma yaşları da alır giderim, beraberce yanarız.

Sen bana hep dikkat ettin, özendin beni bırakmadın ama yetmedi, artık yetmiyor.  Herkes senin gibi değil ve ben de artık kendimi kontrol edemiyorum o kadar çok yerden çağrılıyorum ki tarihte o çok geniş imparatorlukların, hani Osmanlı imparatorluğu ya da üzerinde güneş batmayan krallık gibi her yere yetişemeyen merkezi sistem yönetimleri gibi uçlarda uzaklarda her kırık cama temas edip odaklanan güneş ışığından, iyice söndürülmeden atılmış bir izmaritten, ya da geçen sefer kılpayı kurtardığımız ama artık çoğunlukla yetişemediğimiz üzeri iyice kumlanmamış bir mangaldan çıkıveriyorum ortaya sonrası malum, önüme çıkanı yakıp kavuruyorum. Durmayı bende istiyorum ama olmuyor işte. Yapraklar kuru, rüzgar ayrı bir esiyor derken olmuyor, duramıyorum. 

Ve artık senin yüzünde görünce benim de mutlu olduğum ve beni gördüğüne sevindiğini gösteren ateşi yaktım ibaresi de olmuyor insanların yüzünde. Daha çok korku ve endişe dolu, bir an önce yok edilmem gerektiğini söyleyen bağırtılardan oluşan karmaşa ile karşılaşıyorum. 

Onlar mı benden, ben mi onlardan korkuyoruz bilemiyorum ama kontrol altına girip, sönmeme yardım etmelerini beklemek yerine telaşla daha bir dağılıp yerimde duramadığım, ağaçtan ağaca zıpladığım bir gerçek. 

Simdi sana sorarım bana özenmeyi, beni öncelikle benden korumayı neden bıraktın? Kahkahamı çalan, beni kendi kendine ortaya çıkan korkunç bir yaratıkmışım gibi gösterip birde üstüne utanmadan kendilerinde hiç kusur aramayan insanların karşısında neden bıraktın gittin?

Eylül 8, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, yaziatolyesinden, zeynep'ce | , , | Yorum bırakın

Kim o?

Yaklaşık 4 sene kadar önce okumuş olduğum hikayenin serideki diğer kitaplarını da okumalı diye düşünürken buldum kendimi. Seri kitapları çok sevmiyorum, daha önceki deneyimlerimde ilk kitabın tadını vermiyordu serinin uzadıkça eklenen bölümleri, bu da öyle olabilir mi acaba?

Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım adlı hikaye Elena ve Lila’nın ilk çocukluk ve gençlik yıllarını, içinde büyüdükleri mahalle ile yaşayarak anlatıyor.

Yazar açık, akıcı, çekici, kavrayıcı bir üslupla anlatıyor, öyle ki

Kan. Genellikle feci lanetlemer ve iğrenç küfürler havada uçuştuktan sonra akardı yaradan. Sıralama buydu.

cümlesini okurken 3.sınıfta Ankara’da Hamdullah Suphi İlkokulunun bahçesinde koşarken düştüğüm icin açılan dizimdeki yarayı farkedip, açılan yaradan sızan kanı ilk görüşümü hatırlattı bana. Sağ bacağımda hala hafif de olsa duran yara izime baktım kaldım bir süre desem inanır misiniz?

Yazarın kendi içsel duygu, düşünce iniş çıkışlarını bu kadar iyi anlatabilmesini çok sevdim. Lila ile beraber yaptıkları, yaşadıkları hemen her çocuğun, genç kızın başından geçebilecek olaylar. Yazarın anlatımı ile ben de o mahallede oyunlara katılan biri oluveriyorum. Pek çok şey var evet benim de başıma gelmişti diyebileceğim ama o Napoli’de iken ben Türkiye’de büyüdüm aslında. Dünya nasıl da küçük ve insanlar ne kadar da benzer yaşıyorlar aslında.

Kahramanımız Elena’nın yaşadığı bazı olaylar için insanlar üzerinden yıllar da geçse hapse atılıyor mesela. Ama o bu durumu olay çıkarmasına neden olacak bir şey gibi düşünmüyor. Mesela misafir olarak bulunduğu evde, ev sahibi gece uykusundan kalkmış, mutfak tezgahında duran bir bardak suyu almış, içmiş kadar basit olağan bir durummuş gibi anlatıyor, şimdilerde olsa ciddi bir taciz davasına dönüşebilecek bir olayı mesela. Hikayenin geçtiği dönemde henüz bir #metoo hareketi yokmuş tabii.

Okurken dikkatimi çeken bence onemli bir husus da, başlarına gelenleri algılamaları, tutumları ve birbirleri ile olan ilişkilerinde en ufak bir serzeniş sızlanma olmaması. Sadece ortamdan ve ya başkalarından değil, kesinlikle ve asla Lila’dan da şikayet etmiyor. Hayatı geldiği gibi, üzerinde fazla da düşünmeden yaşıyorlar, neden-nasıl şeklinde yorumlamıyorlar sanki. Boylesi daha mi iyi acaba?

Yazarın dili Italyanca olunca çevirisinden okumak durumunda kaldım. Çeviri bir eserde yazarın hikayesini anlatırkenki sesinin tonunu direk alabilmenin tek yolu çevirenin bu tonu yakalayabilme başarısına kalmış biliyorsunuz. Emeğine sağlık sayın Eren Yücesan Cendey çevirisini yaparken yazar Elena Ferrante’nin kaleminden dökülenleri çok net akıcı bir şekilde aktarabilmiş ki ben hikayedeki figüranlardan biriymişim gibi izledim, okudum sayfaları. Kitabı ve hikayesini sevme nedenimde onun etkisi büyük bence.

Hepimizin hayatında O’nun için, O’na rağmen, O’nunla, O’nun sayesinde, O’nun yüzünden yaptığımız şeyler, başımıza gelenler, aldığımız kararlar, yanılmalar ve iyikiler vardır. Bu kitapta sanki sadece bir tane O vardı ve de o kişi Lila idi. Düşünüyorum benim Lila’m kim olabilir diye. Bende kadın- erkek, büyük- küçük, yetişkin- çocuk bir çok Lila var, hepsinin tekli ve sonra da kümülatif etkisi ile ortaya bir Zeynep çıkmış işte.

Peki ya siz hiç düşündünüz mü, kim O?

Ağustos 16, 2022 Yazan: | #deniyorum, bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, kissadan hisse- derlemeler, Uncategorized, zeynep'ce | , | Yorum bırakın

Katip Bartleby bir kedi olabilir mi? 🐈

Herman Melville’in Katip Bartleby adlı kitabı bana yollanan başka bir grup kitap içerisinden sürpriz olarak çıkmıştı. Kitabın yazarına bakınca aslında Mobidik (Moby Dick) adlı eserin de yazarı olduğunu ve benim o kitabı da okumamış olduğumu farkettim. Kendimi ayıpladım ve de hemen hem Moby Dick hem de bu kitabi listeme ekledim. Kitabın içine açıp bakınca bana kitabı yollayan arkadaşımın o hep hayran olduğum el yazısı ile yazılmış notunu buldum, diyor ki:

“..kitabın yanında karakteri hakkındaki düşüncelerimi de yollamak istedim ama sakın bu notları ki kağıdın arkasına yazdım, kitabı bitirmeden okuma!

Daha bir merak ediyorum tabii.

Kitap okumak için uygun zaman mekan yer kovaladım ama oldukça hareketli bir dönemdeyim. Olabileceğini hiç sanmıyorum ama olur ya fırsat bulurum belki diye çantaya atıyorum, annem ve babam ile çıkacağımız ve hatta ikinci gününde abimler ve erkek kardeşimin ailesi ile de buluşup yaklaşık 14 gün sürecek cogunlugu yollarda gececek olan tatilimize hazırlanırken.

Yolculuğun ilk durağı Isparta’dayız. Hilton Garden Inn otelinde anne, baba ve çocuk günlerimize geri döndük, üç kişi olarak tek odayı kullanıyoruz. Odada bir çift kişilik yatak var annem ve babam paylaşıyor ben yandaki ek yatağı kullanacağım.

Ilk defa geldiğimiz Isparta’yı bir kısa dolaşıp, o mis kokulu ünlü güllerin arasında fotoğrafımızı da çektirip uzerine bir de özel Isparta yemeğidir diye ısmarladığımız ama aslında tüm yörelerimizde geleneksel düğün yemeklerinden olarak bilinen etli pilavımızı da yedikten sonra otele akşamın geç saatlerine kalmadan dönüyoruz.

Zaten artık günün yorgunluğu da herkesi ayrı yokluyor. Babam saat 22:00 oldu yatalım ses istemiyorum diyor annem daha otursamıydık derken ben çoktan uyumuşum. Mersin Isparta arası 6 saat kadar direksiyon sallamanın yorgunluğu normalden daha erken uyumama sebep oluyor.

Gecenin bir arasında bir cistak cistak sesi ile uyanıyorum. Oda karanlık, sadece banyonun lambası yanıyor. Saatin daha erken olduğunu ve sesin de bitmekte olan bir düğünden gelmekte oldugunu düşünüyorum. Ama saat 3.39 ve sonradan anlıyorum ki sesin kaynağı bitemeyen düğün değilde otel binasına komşu olan gece klübü imiş. Bir süre oldugum yerde bekliyorum, biter şimdi diye yatıp uyumaya çalışıyorum ama bir türlü dönemiyorum uykuma.

Aklıma çantamda sakince beni bekleyen kitap geliyor. Ama kitabi okumak için odada lamba yakamam ki! Ne yapsam derken banyonun açık lambası bana göz kırpıyor. Sessizce kalkıp banyoya doğru ilerlerken kitabı da çantamdan alıyorum. Turkiye’de banyo dolap çeşitlerine adını veren o unlu Hilton banyosunda klozetin kapağını kapatıp üzerine oturdum ve dünyanın en rahat koltuğu diyemeyeceğim ama o müzikli gecede beni yolda bırakmadı ya daha ne isterim. Kitaba başladım ve çok gecmeden de bitirdim

Kitaplar üzerine konuştuğumuz yazarlarını ve karakterlerini kurgularını anlamaya çalıştığımız kitap grup toplantılarında okuyucunun eseri okurken içinde bulunduğu zaman mekan ve ruh halinin de eseri anlamak, olası mesajı kapmak gibi durumlara etkisi olduğunu konuşuyoruz hep. Bu eser üzerine hissettiklerimde de okuduğum ortamın etkisi ne kadar etkilidir bilemeyeceğim ama genel kanının tersine bir düşüncedeyim o kesin.

Okurken bir ara başlara dönüp bu bir gerçek kişi değil mi diye baktığımı hatırlıyorum mesela. Gerçek kişi derken yani karakter olarak tanımlanırken bir insan olarak betimlenmişti, işe başladığı ilk bir kaç gün iyi iş bile çıkarmıştı hatta. Şüphe duyma nedenim ise katibin davranışının ancak bir kedinin davranışı olacakmış gibi hissetmem. Gerçekten de tasvir edilen mesela en basitinden odanın kendi belirlediği bir yerinde öylece durmak gibi davranışlarını bir kedi yapsaydı biz insanlar oturup yanına bir de onu okşardık diye düşünüyorum, yanılıyor muyum?

Ama işte beklentiler! Toplum içersinde yaşayan bir insandan beklenen davranışlar soz konusu ise kişisel özgürlüğümüz nerde başlayıp nerde bitiyor? Ben kitaptaki o hiçbir şey yapmak istemeyen Katip Bartleby’e kıl olurken, ona iş vermiş olan arzuhalci icin çok üzüldüm. İnternette Goodreads ve Google’da yapılan yorumlarda sanki okuyucuların hemen hepsi Katip Bartleby’in yerine koymuşlardı kendilerini. Bir omur istemediğimiz, tercih etmediğimiz şeyleri yapmak zorunda kalmıştık diyordu herkes, ve Katip ne kadar cesurdu.

Ben ise bu adamın yapmakta olduğu hareketin çevresine olan etkisine takıldım daha çok. Sonuçta Katip kendi seçimini uyguluyor ve diğer insanları içine soktuğu zor durumu umursamıyor bile ki bu benim için bencilliğin en üst seviyesi. İşverenin hali oldukça zor idi. Katibe yardim etmek istiyor, durumunu anlamak ve bir orta yol bulmak istiyordu ama hep terslendi. Demokratik hakkını kullanarak greve giden doktora sağlık mensubuna kızmayı biliyoruz ama bir katip işini yapmamayı tercih edince onu takdir etmek uygun mudur?

Bu arada arkadaşımın kısa notunda, evet kitap bittiğine göre artık notu da okuyabilirdim di mi, şöyle bir sorusu vardı;

..böyle karakterler sadece kitaplarda ve filmlerde mi olur ?

Çevremizde, ailenizde is hayatınızda bu tarz insanlarla uğraşmak zorunda olmuşsunuzdur muhakkak diye düşünüyorum. En azindan mesela 2 yas sendromundaki cocuklar..

Bir de şöyle bir düşüncem var. Ola ki reankarnasyon diye bir şey var diye düşünürsek, bence bu karakterler bizim dünyamızda en iyi ihtimalle kediler olarak var oluyorlar. Keyfe keder dolanıp, kafalarına eseni yapıyorlar ya hani. Artık bir önceki yaşantılarında ne olmuş, nasıl olmuş da bunu hakettmişler bilemiyorum ama sanki oyunda insandan bir üst seviyeye çıkmış gibiler, sizce?

Bu arada ben kitabi bitirdim, notlarımı da aldım ama komşu gece klübünün sesi hala bitmedi. Pencereden hafifçe perdeyi aralayıp bakıyorum, sanırım klübün kapanış saati gelmiş, insanlar dağılmakta diyeceğim ama işte bunlar hemen çevreyi rahatsız etmeden gitmek yerine orada biraz daha kalmayı tercih etmişler. Yolda bir minibus var, içine binmesi gerekenler ise aracın müzik sisteminin sesini daha da bir açmış Misket havasında göbek atmaktalar. Ben perdeyi aralamış bakarken annem yari uyur şekilde, ne var neden uyumadın diye sorunca ben hemencecik yatağıma dönüyorum.

Saat 5.30’a geliyor, yeniden uyuyabilir miyim acaba?

Temmuz 31, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, gezgindoganlar family trip rocks, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, Turkiye seyahatleri, zeynep'ce | , | Yorum bırakın

Leylek leylek havada…

Sabahın o çok erken saatinde odama giren güneşin ittirmesi ile kendimi salona atıyorum.

Uykum var, vücudum öyle olduğu konusunda ısrarlı ama beynim uykuya geçemiyor.

Yattığım yerden pencereye bakıyorum. Kocaman, gereğinden yüksek bir komşu binanın beşinci kattan yukarısına bakmaktayım. Beşinci kattan yukarısı göz hizamda çünkü ben bizim binanın beşinci katındayım. Komşu binaya laf atıyorum ama benim içinde oldugumda az değil, 10 katlı.

Binanın benden tarafında serin bir gölge var ve bir sürü de kuş uçuşmakta.

Birddedektif ve Şermin Yaşar’ın kızdığı bir tanımlama tabii bu, havada uçan her canlıyı kuş deyip geçiyor olmamız ama işte ne diyeyim. Bu konuda da eğitim şart. Bilebildiğim kuşlar martı, karga, güvercin, leylek, flamingo ve bir de kızıl çaylak. Sonra kuğu, ördek, kaz, tavuk, hindi onları da saymak gerekir mi acaba? Serçe, kırlangıç ve sığırcık var ayrıca ama ben çoğu zaman ayrımını yapamam.

Bu arada aklıma geldi, acaba neden havada ve ya karada bir leylek görünce pek bir seviniyoruz. Yani ben çok mutlu oluyorum, sizi bilemeyeceğim tabii. Onları her gördüğümde ta çocukluğumun Eskişehir’indeki çatılara bacalara kurdukları yuvalarında lak-lak-lak seslerine kadar gidiyorum mesela. Düşünüyorumda korkarım seslerini sadece o zamanlarda duyabilmiştim. Eh yuvalarında gevezelik etmekte oldukları bir zamanda binanın yanından yürüyerek geçtiğim için farketmiş olmalıyım. Oysa son donemde hep araç icinde yolculuk yaparken görmekteyim onları, dolayisiyla da seslerini de duymuyorum.

En son yere ayak basmış olarak gördüğümde Amsterdam’da bir parkta yürümekte idi, Covid19 kabusun artık son uzatmaların yaşanmakta olduğunu umduğumuz ama karantinaların ısrarla ta 2021 baharına kadar sarktığı dönemde beraberce uçuş yasaklarının bitmesini beklemekteydik.

Leyleklerin insanı mutlu etmesinin sebebi onları arada bir ve hatta çok çok az görüyorsun diye de olabilir tabii. Öyle kırlangıçlar, serçeler, martılar, güvercinler ve kargalar gibi her yerden çıkmıyorlar. İngiltere’de mesela sahil kenarlarındaki martılar gelip elindekini kapacak kadar çevik ve büyükler. Venedik’te de görmüştüm o hırsız martılardan. Sadece Istanbul’da Boğaz’daki martilar birisinin onları beslemesini bekliyor sanki. Sonra kargalar da pek bir iri, şehrin çöplerini kurcalayıp kalan pizza vesaire parçalarını gayet güzel yediklerinden olsa gerek. Bahçemdeki çilekleri ve ağaçlarımın çiçeklerini didikleyen güvercinler de var. Ama bahçeme gelen bir leylek henüz olmadı.

Ya da bu heyecanın sebebi havada leylek görmek çok gezeceksin anlamına geliyor inancından kaynaklanıyor olabilir mi! ” Oo, leyleği havada görmüşsün” şeklinde bir cümleyi muhakkak duyarsınız ola ki birazcık fazladan gezmişseniz o sene. Peki acaba leylekleri gördüğümüz için mi geziyoruz yoksa gezdiğimiz için mi onları görüyoruz? Mesela ben bahar aylarında yollarda isem mutlaka görüyorum. Hatta geçenlerde sürü halindelerdi ve araba icinde olmama rağmen onları gören yine sadece bendim. Araç içindeki diğer yolculara da yine benim göstermem, bakın bakın işte oradalar havada şeklinde debelenmem gerekti.

Tecrübelerime dayanarak kendi soruma cevap olarak diyorum ki öyle evde oturup bir leylek geçse de ben de artık gezsem diye bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Şehirlerde bu koca koca binaların arasından geçmeleri zor, onlar sizi kırlarda bayırlarda beklemekteler.

Pencereden kuşların sabah uçuş egzersizlerini de izliyorum bir yandan. Gayet kontrollü bir şekilde binaya doğru uçup duvara çarpmaya ramak kala hop geri dönmekteler. 5-10 tane kuşun aynı anda yaptığını görüyorum, içlerinden en az biri şimdi çarpacak diyorum ama çok iyi ayarlayıp kurtarıyorlar kendilerini. Her sabah bu uçuşu yapıyor olmalılar. Acaba bu bir eğitim mi? Yani bu kuşlar belkide daha bu baharda doğdular ve uzun yollara çıkmadan önce burada komandalar gibi eğitim alıyor olabilirler mi? Mesela sığırcık kuşlarının o sürüler halinde uçarken oluşturdukları çok ilginç manzaralar oluyor, tam bir uyum icinde uçuşları ile ünlüler bilirsiniz eminim. Belki de bu sabah uçuşları daha sonra o gruba katılabilmek için yapılan antremanlardır.

Ben bunları düşünürken kuşlar yavaş yavaş bu çılgın uçuş taliminden vazgeçtiler. Hava sıcaklığının artması da bir sebep olabilir tabii. Mersin’de yaz sıcaklığı sabah 7’den itibaren başlayabiliyor malum.

Uykusuzum kalacağım diye homurdanarak kalkmıştım yatağımdan ama şimdi iyi ki güneşten rahatsız olup uyanıp yerimi değiştirmişim diyorum.

Bu anlatmaya çalıştığım manzaranın bir fotoğrafını hatta videosunu çekmiş olmalıydım ki buraya koyabileyim ama yerimden kalkıp telefonumu almaya gidersem büyüsünü kaybedeceğim korkumdan kayıt altına alamadım kusura bakmayın. Bursa Eskikaraağaç köyünde bulunan Leylek Köyünden bir güzel ailenin fotoğrafını kabul ediniz.

Temmuz 27, 2022 Yazan: | #deniyorum, GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, zeynep'ce, İyiki | , , , , , | Yorum bırakın

Bu düğmeye basarsan…

Piyangodan önüme çıkan bir telefonun heyecanı ile gece vakti telefon değiştirmeye kalkıştım başıma gelenlere bak. Telefon değiştirmekte bir marifet yok aslında. Bir kere eskisi gibi sim kartı çıkart yenisine tak şeklinde olmuyor tabii. Hatta henüz kartı takmış değilim o eskisinde bekliyor. Eski iPhone’u yenisine yaklaştırıyorsun onlar birbirine aktarıyor.

Allah’ım ne kolaylık! Bir dönem telefon listesini aktarmak derdi yüzünden neler çektik. Şimdi bilgiler, fotoğraflar hepsi elle tutuşup hoplaya zıplaya yeni telefona geçiyorlar.

Yani geçmelilerdi ama benim bir hatam ile geçemediler. Olursa benim hatam olacağını da daha hatayı yapmadan kabul etmiştik zaten, sistem sana soruyor ve onayını almadan devam etmiyor ya, o yüzden kızacak kimse de yok.

Fotoğraflar, emailler, uygulamalar hepsi yeni tarafa geçti çok şükür. Problem, WhatsApp mesajlarımı da getirsin diye bastığım TAMAM, DEVAM ET tuşunun aktardığı o grup bilginin saklanmış olduğu hafıza kutusunun en son güncellendiği tarihin Aralık 2021 olmasından kaynaklanıyor. 2022 yılına girmişiz, ilk 6 ayında da hatta yine bol bol gezip, az biraz da oturarak geçirmişim, bir ton mesaj, fotoğraf paylaşılmış falan derken hop 3 dakikada 2021 Aralık ayına geri döndüm. Ve bu aktarmayı onaylayan da ben olunca kızamıyorum bile kendime. Çok önemli bir şey yoktu içlerinde galiba sanırsam durumundayım. Oysa en basitinden geriye dönük bir mesajı fotoyu hop diye çıkartıvermeyi çok severim, böyle arşivci olur mu yaaa.. Otur ağla.

İçinde bulunduğum ruh hali bana geçenlerde Fatoş ile yaptığımız konuşmayı düşündürdü. Konuşurken ve hatta üşenmeyip listeyi de yaparken başıma gelmez canım dediğimiz derecede ciddi olmasa da kısmi bir hafıza kaybı durumu oldu bu da sonuçta.

Bahsettiğim konuşmadaki konumuz kaybedersek üzüleceğimiz şeyler üzerine idi. Üzerinde düşünmek lazım diye konuştuğumuz konu da hani hafızanızı sileceğiz ancak asla unutmak istemediğiniz şeylerin bir listesini yaparsanız onlara dokunmayacağız deseler ve sadece 20 dakika süreniz olsa bu listeyi yapmak icin, listenizde kimler neler olur idi.

Listemi yapmak icin sadece 20 dakika olması ile ilk anda panikliyor insan tabii. Ya birini ve ya bir şeyleri atlarsam, listeme almadıklarıma da ihtiyacım olursa. Zamanım çok az telaşı ile listemi yapmaya taa bebekliğimden başladım. 

Çocukluk anılarım, annem ve babamla ilgili olanlar kalsın isterim . Abim ve kardeşim, eşleri, çocukları, kuzenlerim, tum ailem. Eşim ve oğlum ile ilgili olan her şey, en küçük ayrıntısına kadar kalsın. Orada hatalarım da dahil olan her şeyi hatırlamak isterim.  

Sonra okullarım, arkadaşlarım kalsın isterim, taşınmalarımın detayları  bile kalsın. Kısaca hayatımda şu anda bulunan herkesi hep hatırlamak isterim. Hayatımdan şimdiye kadar çıkarttıklarımı ise istemiyorum, silmişim işte ne gerek var bir daha bir daha hatırlamaya değil mi? 

Olaylar; beni varlıklarıyla mutlu eden insanlarla olan ilişkilerimdeki olaylar da kalsın, hepsini tek tek yazamayacağım.

Öğrendiklerim ki bu çok çok onemli bence, mesela okumak, yazı yazmak, yabancı dil bilgim, bolca fen ve hayat bilgisi ve gerektiği kadar yeterince matematik kalsın aklımda. Mesleki anlamda öğrendiklerim de kalsın tabii ama eğer kullanacaksam yoksa boşa yer işgal etmesinler. Araba sürmeyi de araç sürerken başıma gelenleri de saklamak isterim bunları hatırlayarak daha kontrollü tecrübeli olmayı tercih ediyorum sanırım. Yüzmeyi, bisiklete binmeyi, kayak yapmayı da hatırlamak isterim. 

Ha bir de sesler insanların seslerini unutmak istemiyorum. Diyorlar ki insan ölünce en çok sesi özleniyormuş, vakit varken kayıt yapın diyorlar yaptın mı derseniz, korkarım hayır ben mektupları emailları tüm yazılı mesajları okurken yazan kişiyi tanıyorsam aklımda onun sesiyle okuyorum bu durumda onlarla konuşmuş gibiyim ve işte bu yüzden de kişilerin seslerini unutmak istemiyorum.

Hayallerimi de tutabilir miyim acaba? Hayallerimden kastım benim kendim için kurduğum hayal pek yok ama bazı hayal kırıklıklarım olduğuna göre demekki bilmediğim hayallerim varmış, neyse işte onları unutmak istemiyorum.

Yaşadığım farklı yerlerden Ankara,Eskisehir, Istanbul, İngiltere,Dubai ve Hollanda da kalsın isterim.

Peki vazgeçtim aman unutayım gitsin dediğim anıların yok mu hiç diye sorarsanız var tabii, olmaz olur mu? Mesela çocukluğumun genç kız donemlerimin mecburi belediye otobüsü yolculuklarındaki tacizler, laf yemeleri unutmalıyım. Beni yoran, üzen insanlarla olan tecrübelerim ve öğrendiklerim bana ders olsun diye öyle hemen unutmak istemiyor insan ama hamallık işte ne gerek var.

Listeyi yaparken bir de soru geldi aklıma, hani ben kronolojik olarak başladım ya peki ama bu saklanmaya değer bulunan hatıraların kronolojik sırası olacak mı yoksa sadece olayı mı konuşuyoruz acaba? Yoksa kronolojik olarak hayatımızın neresindeydik hatırlayacak mıyız?

Bir yaşam boyu denk geldiğimiz hayatlardan insanlardan, yanımıza alıp yola beraber devam ettiklerimiz ya da yol ayrımında bırakıp almadıklarımız derken o kadar çok şey varmış ki vazgeçemeyeceğim. Ama işte bak, bir kısacık zaman diliminde 6 aylık WhatsApp ömrümün kayıtlarını siliverdim bile.

Bilmem siz de böyle bir liste yapmak ister miydiniz? Siz düşünedurun, ben gidip Whatsapp gruplarıma sorayım kaybettiklerim acaba onlardan çıkar mı diye?

Bu arada bütün bunlara sebep olan yeni telefonun neydi acaba diye soracak olursanız da söyleyeyim kendileri Iphone6Plus oluyorlar. Değiştirmek istediğim emektar telefonum da Iphone6 S idi.

Yani Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olduğum doğrudur.

Haziran 28, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, kissadan hisse- derlemeler, yaziatolyesinden, zeynep'ce | | Yorum bırakın

Bitti de iyi mi oldu

Bitmeyen karantina yapmışlar

Nereye gitsem peşimde

Ağustos’ta kalktım Amsterdam’a gittim, baktım keyifli millet eğleniyor, maske falan yok, hava öyle sıcak ki kanallara atlıyorlar sanırsın plaj 🏖Güzelmiş buralar, hadi gelelim biz de dedik, yüklendik eşyaları taşındık falan derken Ekim 3’de ben geldim, 14’ünde kapattı adamlar restoran, pub ne varsa hepsini!

Aşkolsun, beni mi bekliyordunuz yahu? Neyseki mağazalar açık, yine de bir hareket var, bekleriz canım 6 hafta dediğin nedir ki!

Ben bu arada bir Türkiye’ye gidip bakayım dedim, 10 günde çekirge misali hoplaya zıplaya virüsün önünden yanından geçip geri geldim Amsterdam’a.

Kasım gibi sokak süslemelerini de yaptılar. Eh Christmas öncesi açarlar canım dedim. Dedim ama onlar mağazaları da kapattılar, kaldık vitrin süslemeleri ve sokak ışıklandırmaları ile başbaşa!

Geçti Christmas geçti yılbaşı geldik Ocak ayına

Bugün ayın 12si, ha bugün ha yarın derken Şubat ortalarına kadar sormayın kapalısınız demez mi Başbakan bey, hay Allahım!

Dedim ya bitmeyen karantina yapmışlar diye

Biter elbet biter de bezdirdin be diye bir çığırayım istedim.

Oğlum İngiltere’de, anam babam Türkiye’de, ben ne arıyorum burada diye de yazayım şurada bir dursun dedim.

Sebepler hevesler hepsine bir kulp bulursun da özlem ayrı birseymis. Hangisini özleyeceğimi şaştım sanki

Bitecek elbet bu savaş.

Savaş diyorumda 1. Dünya ülkeleri savaşı gibi bir şey sanki bu bu arada. Yani ne oldu 3. Dünyanın kanlı bombalı savaşları bitti mi simdi tamam mı? O zaman belki de Suriye’den kaçarken Akdeniz’in sularında boğulan miniklerin ahı mı acaba bu çekmekte olduğumuz, kim bilir?

Neyse dedim ya karantinalar, üç ülkedeki kısıtlamaları izlemek de ayrı eziyetmiş.

Hayırlısı ile bitsin artık da işimize gücümüze bakalım.

Böyle yazmışım Ocak 2021de, kendime aldığım notlarımda. Bugün Mayıs 2022 ve Ukrayna’da savaş çıkalı 2 ayı geçti bile. Ülkeler arası bombalar, çeteler arası saldırılar, öfke dolu tokatlamalar, bıçaklamalar derken arada bıraktığımız 1.5 metrelik mesafeyi de kaldırmışız. Bu durumda Covid bitmiş gitmiş ve bize bıraktığı motto da sevişecek kadar yaklaşma ama savaşmaya devam et olmuş sanki.

Hayırlısı ile bitse de işimize gücümüze baksak demişim ama bitmeseymiş de bu savaşlar, tepişmeler biraz daha dursaymış fena mı olurdu acaba

No photo description available.

Mayıs 31, 2022 Yazan: | #deniyorum, amsterdam, bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, Hollanda, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , | Bitti de iyi mi oldu için yorumlar kapalı