Tepsideki ne?
İçeri geliyor musunuz diye soruyor kapıdaki görevli kadın.
Bir kahve içer, otururuz düşüncesi ile geldiğimiz sanat galerisinin binasına giriş yaptığımız sırada bu soru geliyor önümüze. Binanın bahçesinde denk geldiğimiz yaşlıcana bir kadın bize mekânı sormuş biz de evet burası demiştik içeri girerken ama sanki onu takip ediyormuşuz gibi bir durum oluşturduğumuzu görevlinin bu sorusu ile fark ediyorum. Orada ne var ki diye sorduğum soruya aldığımız, canlı sanat gösterisi cevabını çok da irdeleyemeden kendimizi salonun içinde buluyoruz. O gün için bir planımız veya bir yerlerde bizi bekleyen bir başkası olmayınca gösteriyi izlemek iyi bir fikir gibi geliyor. Ama ne sanatçı ne de içerik hakkında hiçbir bilgimiz yok.
Eskiden kilise olarak kullanılan binanın en yüksek tavanlı salonundayız artık. İçeridekiler kapı tarafında bir tezgâh arkasında bir kadını izliyor pür dikkat. Sanatçı kişi olduğunu düşündüğümüz bu kadın, endüstriyel boyutlarda bir mutfak tezgahının arkasında, ızgara üzerindeki büyük bir tepsiye koyduğu materyali karıştırıyor. Hali tavrı izleyenler umurunda değilmiş gibi ama izlendiğini biliyor. Izgaranın altında ateş harlı, tavanda da davlumbaz görevi yapan iki metal borunun gürültüsünden başka ses yok.
Etrafıma alıcı gözlerle, anlamak amaçlı bakınıyorum. Bizim arkamızdan başka giren olmayınca kapanan kapının üzerinde bir uyarı yazısı var “içeride kesici aletler kullanılmaktadır, çocuklarınıza dikkat edin”. Salona daha bir dikkatli bakıyorum. Kirli beyaza boyalı iki yan duvara büyük metal dikdörtgenler çakılmış. Üzerlerinden elastik olduğunu sonradan anlayacağım kemer gibi birer siyah bant, yukardan aşağı olacak şekilde geçiyor. Karşımdaki duvarda ise tavana yakın konuşlanmış pencereler var, ortam aydınlık ve ferah. O duvarda ilk anda göze çarpan bir obje göremiyorum. İlerde sağda bir kalorifer borusu var gibi. Kapı üzerindeki kâğıtta bahsedilen kesici aletleri henüz görmedim.
Elli kişi kadar var ama kimseden ses çıkmıyor. Pür dikkat hepsi. Kocam ve benden başka diğer herkes kimi izlediğini, neden orada olduğunu biliyor olmalı. Kendi adıma sesli anlatıma ne kadar ihtiyaç duyduğumu, beynimin bir köşesinin ee ne yapıyor, niye yapıyor, olay ne diye diye debelendiğini hissediyorum.
Bu arada sanatçımız ızgara üzerindeki tepsiyi yine metalden yapılmış, upuzun kolları olan bir tutacak ile tekerlekli bir araca aktarmış ve sonra bu aracı törensel bir edayla salonun başka bir köşesine götürüyor. Sonra geri gelip tezgahının arkasına, başka bir tane yerleştiriyor ızgaraya. Hazır olunca onu da alıp başka bir duvarın kenarına götürüyor. Bu tepsileri götürüp bıraktığı duvar dibinin üzerinde aşağıya konulanı yansıtacak aynalar konulmuş. Tepsiyi yerleştirince kapağı kapalı bir kovaya çıkıp duvardaki aynaya bir şeyler resmediyor, ya da mesaj yazıyor. Sadece o sırada sesini duyuyoruz. Kısa bir iki kelimelik cümleleri kullandığı ve büyük ihtimalle gösterinin içeriği ile ilişkisi olan bu anlatılar bana pek anlamlı gelmiyor ilk başta. Zaten o kadar mırıltılı ki duyamıyorum bile.
Tezgâha gidiş gelişleri arasında duvarda asılı olanları yeni hatırlamış gibi duruyor birinin önünde bir ara. Üzerinden geçmekte olan kemeri odanın ortasına doğru çekmeye başlıyor. Ucunda ne var ki demeye kalmadan hop o esnettiği kemeri en tepeden bırakıyor ve şaaakkk! diye tepsiye çarpıyor ucundaki nesne. Havada uçuşan ve yere düşen parçalardan anlıyoruz meğer o bir patates imiş. Diğer tüm tepsilerin üzerinden geçen bantların ucunda birer patates bağlanmışlar bekliyorlar. Gösteri boyunca birer ikişer hepsi aynı akıbete uğruyor. Önce havalara uçuyor, sonra o beraber yükseldiğini sandığı el daha fazla tutmayınca boşluğa bırakılıyor, bir hızla inişe geçiyor ve daha neye uğradığını bilemeden duvardaki tepsiye çarpıyorlar. Tepsilerin görevi sanırım bu darbeden duvarı korumak, patatese üzülen bile yok. Havada uçuşan parçalardan kaçışıyor izleyiciler, üzerime yapışmasın, üstüne basmayayım telaşı oluyor salonda o an. Sonra kadını izlemeye dönülüyor çünkü aktivite devam etmekte.
Sıra diğer aletlere geliyor. Sanatçımız bu defa camlı duvara doğru gidiyor. Benim ilk anda kalorifer borusu sandığım ama belli ki yanıldığım metal boruyu salonun ortasına doğru çekmeye başlıyor. Bulunduğum yerden önümde diğer insanlar olduğu için sadece kadının bir şeyi havaya çekiyor olduğunu, sonra da bıraktığını, duvara çarpan bu şeyin çıkardığı paatttt sesini duyuyorum. Kadın bu işlemi birkaç kere tekrarlıyor. Az ilerde izleyicilerden birinin telefonu ile çekmekte olduğu videoyu fark edip, onun telefon ekranından izliyorum. Teknoloji iyi bir şey. Bu kamera vasıtasıyla gördüklerimden anlıyorum ki meğer bu boru yine tavandan aşağıya elastik bir iple bağlanmış, ucunda keskin bir bıçak olan bir uzatma mekanizmasının parçası imiş. Salonun ortasında havada bekleyen bu bıçağı bir anda bırakıyor ve bıçak geldiği yere doğru hızla geri dönüyor ve baammm! diye duvara çarpıyor. Bu işlem birkaç defa tekrarlanıyor. Amacına ulaşınca ki amacı meğer o duvarda tavandan sarkan bir başka ipin ucunda asılı olan limonu kesmek imiş, bu hareket de sonlanmış oluyor. Kesik limonu sol yan duvarda önceden yerleştirdiği ki benim ancak işlemi yaparken orada olduğunu fark ettiğim, bir kolu duvarın bir ucunda ikinci kolu diğer ucunda olan bir limon sıkacağına alıyor bu defa. Duvar boyu olan bu kolları birleştirmek için yine salon içinde geniş bir kavisle hareket ediliyor. Ve yine izleyiciler bulundukları yerden ayrılıyorlar, gerileyip açılıyor yer değiştiriyor eğiliyor kalkıyor kafamıza gelmesin akışı engellemeyelim telaşı ile. Ve sonuçta kollar birleşiyor ve limonu sıkılıyor. Daha sonra bu elde ettiği limon suyunu alıp yine tavandan sarkan bir yumurta çırpacağı ile hazırladığı krep hamuruna ekliyor. Büyükçe bir kasedeki bu hamuru tezgahında pişirmek için ızgaranın yanına geçiyor son olarak. Yaklaşık yarım saat kadar süren bu gösteri krepin piştiğinden emin olan sanatçının, ızgarayı kapatıp salondan çıkması ile bitti.
Arkasından bakakalan izleyiciler heyecanla alkışladılar. Biz de alkışladık tabii, yüzümüzde ne oldu şimdi gülümsemesi ile bakışırken kocamla. Bizim içeri girmemize de vesile olan ve yüzündeki ifadeye göre o anda dünyanın en mutlu insanı olabilecek kadın dahil olmak üzere hemen herkes gibi, gösteriden kalanların objelerin, düzeneklerin fotoğraflarını da çektik. Bu arada sanatçı salona geri gelip izleyicileri ile sohbete geçtiğinde, biz ne izledik şimdi acaba diye şaşkın bir halde salonun dışına çıkmıştık. Salonun girişine yakın bir duvarda, gösteriye girmeden önce okumuş olmamız beklenen ama belki de aslında sonrasında bulduğumuz daha da iyi olan bilgilendirme levhası ile karşılaştık.
Ve öğrendik ki, sanatçımız günlük objelerden yararlanarak hayatı anlamaya yönelik performanslar sunan, bu sanat alanında beğenilen Aki Sasamato imiş. Japon asıllı Sasamato bu gösterisinde günlük kullanımda olan mutfak pişirim ve yemek hazırlama eşyaları üzerinden hayatımızı anlatmaya çalışıyormuş. Sonradan bulduğum bilgi ve yorumlar Sasamato’nun malzemeyi kullanımına takılmış, elimizin altındaki günlük eşya ile olan ilişkimizi anlatıyor gibi yorumlar yapmışlar ama bana farklı bir düşünce tetiklenmesi yaşattı onunla geçirdiğim bu yarım saatlik süreç.
Gösterinin yapıldığı salon hayatımız olsa dedim. Gösteri boyunca bir tepsi içindeki malzeme gibi alttan uygulanan ısı ve tepeden çeken vakum arasında yaşadıklarımız, tıpkı doğadaki cam ve ya kaya gibi yapılanmamız, o sıcaklığından mutlu olduğumuzu düşündüğümüz ortamlardan hiç beklemediğimiz bir anda birileri tarafından çekilip alınıp bambaşka köşelere götürülüp orada bir ayna altında kendi halimize bırakılışımız, ya da onu tutan ipe güvenip havalarda uçarken ansızın boşluğa bırakıldığı için duvara çarpan bir patates gibi zaman zaman birilerinin bizi sanki katapulta koymuş da fırlatmışçasına hissettiğimiz o duvara çarpma hissi, ya da keskin darbelerle kesilen limon gibi aldığın bıçak yaraları ile geriye kalan hayatında hissettiğin can suyunun sıkılmış hali, ve tabii ızgaranın üzerine yerleştirilmiş davlumbazın odadaki kokuyu dumanı çekiyor diye katlanılan yaygarasından kaynaklanan gerilim içinde bir insan hayatı. Geride biriktiğimiz eser, malzemeleri eksik bir krep.
Beni en çok düşündüren kısım ise tüm bunlar insanın hayatında olurken başından geçerken diyeyim onunla o salonda ya da işte o hayatta bulunan insanların etkileşimi oldu. Sanatçı elinde sıcak tepsiyi iterken ona açılan yol ya da kocaman bıçağı sallarken izleyicilerin önünden, ayak altından kaçışı. Limon sıkacağının kolunu alıp bir uçtan bir uca giderken hem kendi kafalarına çarpmasın hem de geçişi engellemesinler hikâyenin akışını bozmasınlar diye eğilip çekilen kafalar ve sanatçı durduğunda yeniden yanı başında yerleşen izleyici grubunda bozulan ilişki düzeni. Performans boyunca başında en önde izleyen kişilerin performans süresinde geride yanda uzakta ve tekrar yakında pozisyonlanması. Tüm bunların istemsiz oluşu. Sadece gelen etkiye verilen tepkisel devinimler.
Hayat dediğimiz şey, böyle bir kapalı salonda gerçekleşen bir gösteri ise, bizimle içeri kapatılan herkesle beraber kişisel gösterimizi yaşıyormuşuz gibi bir durum olmaz mı? Başrolünde olduğumuz hayat sahnesinde, bizi seven herkesle beraberiz. Yaptığımız her harekette bizi saran bu sevgi ve hayranlık dolu insanlar bizi izliyor takip ediyorlar. Hareketimizin yarattığı etkiye göre, elimizde taşıdığımız yükün sıcaklık veya keskinlik durumuna göre kendilerinin de koruyarak ilerlememize izin veriyorlar. Bunu yaparken kâh yaklaşıyor kâh uzaklaşıyorlar ama kimse terk etmiyor bizi. O salonda beraberiz. Ta ki sanatçı kapıyı açıp gidene kadar. Sonrasında kişinin arkasından kalanların hali. Birbirlerine bakışı ve belki aa sizde mi buradaydınız diye fark edişi. Birkaç fotoğraf, biraz sohbet ne güzeldi şeklinde
Ve hayata devam.
Yaş 55’e gelirken fark edilenlerden biri daha iyi ki
Bilgi: Aki Sasamoto (d. 1980), New York’ta yaşayan ve çalışan, özellikle performans, dans, yerlestirme (enstalasyon), ve video sanatları alanlarında üretim yapan Japon sanatçıdır. Günlük hayatın saçmalıklarını, insan davranışlarını ve çevreyle ilişkisini mizahi ve doğaçlama bir dille sorguladığı disiplinlerarası işleriyle tanınır.
https://www.instagram.com/p/DXToZVQF4fG/?igsh=MWNteTlqbWFvZWh2aw==






Listen kadar konuş 🤷♀️
2023’e gireli oldu bir 6 ay, sosyal medyada gündemi taşıyan, kullanıcıyı takip eden tüm uygulamaların çalışanları için önemli bir döneme girmiş olmalıyız.
2022 sonundan hatırlarsanız nasıl listelerle tamamladık.
Her bir yanımızdan bu yıl neler yaptınız listeleri çıktı önümüze. Yılın o 365 gününün bilançosunu yaptırdı sosyal medya, en çok kiminle görüştün, en çok hangi müziği dinledin, hangi araca bindin şeklinde yıllık listeler.
Sonra hiç utanmadan arlanmadan paylaşsana hadi görsün herkes diye gaza getiriyor seni bir de.
Bütün bu verileri üzerimizde taşıdığımız elektronik aletlerden, girip çıktığımız digital sosyal ortamlardan topluyor. Digital ayak iziniz diye önümüze koyuyor sonra da. Benim bildiğim ama çoğunu kullanmadığım daha başka bir çok uygulama var, yürüdüğünü yediğini uyuduğunu ve hatta kadınsal döngünü takip eden.
Bana bu sene neler dinledin listesi yapmadi Spotify, nerelere kimlerle gitmişşsin sen bakayım dosyasını da FB yollamadı. Önce bir neden acaba dedim, öyle ya digital olarak kayıt yapmamışsan hiç yaşamamış olabilirsin!
Herkes gibi ben de bu geçtiğimiz bir sene içinde indim çıktım tepeleri huzur yaylasında yürürken ya da mutluluk heyecanı denizinde yüzerken. Dijital kayıt yapmadıysam da dijital teknolojiyi kendi amacıma kullandım bol bol. Heryere yetişmeye çalıştım sanki oturduğum yerden, yetiştim gibi hissettim.
Ama benim bu sene dinlediklerimi sadece ben dinledim, sanırım o yüzden öyle çok çalanlar dinlenenler listesine adlarını yazdıramadılar.
O yüzden de listemi ben yapayım dedim.
İlk önce yanıbaşımda herhangi bir teknolojik alete yapışık olmadan dinlediklerimden başlayacağım.
Sıranın başını kocam alıyor; son beş yıllık döneme göre iki başımıza geçirdiğimiz günler 2022 yazından itibaren giderek azaldı ama uzun uzun yürüyüşlerin, inişli çıkışlı tonlamalarının hararetine bir de havanın neminin ya da rüzgarının yönünün yarattığı basınç eklenmesinden etkilenerek yapılan uzun sohbetlerde genelde dinleme sürem konuşma süremden daha uzun.
Sonrasında büyüklerimi dinledim. 2021 Mayıs 2022 Temmuz arasında Türkiye’de yaşayınca yanıbaşımda olan annem, babam ve kayınvalidemi bol bol dinledim. Her birinin beklentisi, ihtiyacı, aldığı ve verdiği ayrı önemli olan bu sohbetlerde dinlediklerim konuştuklarımdan çok olsun isterdim, becerebildim mi bilmiyorum. Umarım onların hayal ettiği kaliteyi verebilmişimdir.
Yanıbaşımda olup da beni dinleyenler de vardı çok şükür ki bence bu çok daha önemli bir liste.
Ezgi ve Fulya var mesela, beni en çok dinleyenler listemizde baya baya yukarlarda, bu sene. Teker teker ya da üçümüz beraberken, Türkiyenin çeşitli köşelerinde, karda kışta, buz gibi soğukta ve deli sıcakta, susuyor olsan bile konuşmanın akışında olduğun o harika ortamlarda. Ben de dinledim onları, yani öyle olduğunu düşünüyorum. Eşit dağılım yapmışızdır umarım, hep onlar beni dinlememiştir değil mi? Ama öyle iyi geliyor ki insanı dinleyecek birinin olması.
Kocam dinledi beni, konuşma sıram gelince artık kendi istediklerimi dinletebildiğim aşamaya gelmişim bak bu benim için bir çeşit Nirvana.
Teknolojiden yararlanıp, yanıbaşımda gibi dinlediklerim sırasının birinciliğini paylaşıyorlar Arda ve Funda. İstanbul trafiği sağolsun belirledi uzunluğunu Funda ile günlük görüşmelerimizin, dedim ya teknoloji sağolsun hiç mi kesilmez😉
Oğlumu dinliyorum gözlerim kapalı, onu dinleme kısmı bu konuşmalarımızda daha bir keyifli, umut ve heyecan verici oluyor. Bak istese bu kaydı verebilirdi bana WhatsApp ya da Facetime. 2022 de en çok kiminle görüntülü arama yaptınız listesi. Gerçi liste uzun değil, ama her bir görüşme oldukça uzun, bilmiyorum listeler için süre mi yoksa sayı mı önemli.
Bu arada gerekli gereksiz yerli yersiz fotolarımız da olmuş tabii, FB da onları toparlayıp getirir dedim ama öyle sanal dünyada nefes alanların dosyalarından çok daha kısa olunca o da gelmedi.
Gidip gördüğüm, gezdiğim deneyimlediğim heryer her şey iyi ki yapmışım, varsın FB beni yeterli görmesin. 2021 ve 2022 yıllarının seyahatleri hep bir son dakika kararı, haydi hop rastgele şeklinde çıkılan yolculuklarla dolu. Yolun üstünde ya da yakınında bir eş dost akraba varsa direksiyonu o tarafa kırarak yapılan güzergah değişikliklerinden yararlanıp nerde akşam orada sabah gezilerinden oldu bu sene. Yoldan arayıp, geçiyorduk uğrayalım deyiverdiğimiz dost ziyaretlerinde dur FB için foto çekeyim demiyor insan, anı yaşıyor keyfine varıyor. Ne güzel insanlar biriktirmişim diye mutlanıyor.
Peki bu sene sıklıkla cevaplamak zorunda kaldığınız sorular listesi oluyor mu acaba?
Benim sadece bu son sene değil ama son iki senenin tartışmasız en çok maruz kaldığım ve içtenlikle sorulduğundan hiç şüphem olmasa da cevaplamakta artık yorulduğum sorusu eve dönmek nasıl? Bu iki senede evin neresi olduğunu tanımlamamız gerekti ama hala tam bir karar varamadık biz bu durumda nerden nereye gittiğimiz ya da döndüğümüz bir muamma. Ama ülke bağımsız herkesten gelen ortak soru, eve dönmek nasıl bir şey Mersindekiler de Twyford’dakiler de taşındığımız zaman aynı soruyu sordular biz de aynı şekilde cevapladık, şimdilik iyiyiz.
Sene sonlarının neler yaptınız listelerinden sonra en gıcık ikinci listesi de yeni yılda neler yapmak istersin listeleri. İlginç olanı FB ve Spotify bu sene için öngörü listesi yapmıyor, her şeyi senden bekliyor, malzemeyi alıyor senden sonra ortaya karışık bir yeni icat ile çıkıyor karşımıza.
Ben yeni yıldan bir şey bekleyerek girmiyorum, bakalım neler yaşayacağım şeklinde oluruna bırakıyorum sanırım. Benim dilek ve beklentilerim daha çok Hıdrellez akşamını bekliyor. Hatta Hıdrellezden bir kaç hafta sonra canım bir şey dilemek istese daha kaç defa uyuyacağız hıdrellez icin acaba diye hayıflanıyorum.

Antakya bahanesiyle geçmişe yolculuk
Sene 2022, Şubat ayındayız, sabah saat 6:30da Antakya’ya doğru Mersin’den yola çıktık.
Tatlı bir heyecan vardı arabada.. daldan dala sohbetler edildi, aa burası neresi ,Tarsus’u geçmişiz bile derken Adana trafiğine laf edildi, neden benzinci çok az diye tahminler yürütüldü. Gidiş nispeten heyecanlı hevesli idi dönüşte ise artık yoldan da bu yolculuktan da sıkılmışlardı.
Birinin yolda çişi geldi ama ille de istediği benzinci olsun dedi, diğerinin de gelmişti aslında ama hiç ses etmeden beklemeyi tercih etti.
Bir tanesi buraya kadar gelmişken ille de arkadaşımla da görüşmek istiyorum dedi ve ziyaretin orta yerinde beni bekleyin hemen gelirim deyip evden çıktı, ne zaman geleceği nereye gittiği bilinemedi. Aynı kişi burada olduğumu kimseye, yani oğullarına, söylemiyoruz da demişti oysa.
İkisi yolda mola verdiğimiz benzincide satılan bir ürün fiyatı üzerine iddiaya girdiler. Üçüncüsü hemen tamam kim kaybederse bize çikolata alacak diye yangına körükle gitti.Oysa kimsenin öyle bir şey yapmaya niyeti yoktu, hatta kaybeden bu fikre çok bozuldu, ne münasebet niye alacakmışım diye isyan etti.
Ben uyumak istiyorum bunlar sussunlar dedi bir başkası ama kendisi de dahil bir türlü susmadılar.
Bir diğeri tam da gideceğimiz evde yolumuzu bekleyenlere telefon edip net adresi alması gereken yerde bana ne siz arayın dedi, sustu ve biz Antakya içinde sağa mı sola mı bilemeden, ama saygılı bir sessizlik içinde bir çözüm düşünürken, hiç bilmediğimiz bir trafikte, öylesine, usul usul bir süre gitmek zorunda kaldık. Neyseki arabadaki diğer üç silahşör ortaklaşa tahminler ve hatıralar arasından bulup çıkarttılar yolu, sen şimdi düz git buradan, karşında Valinin Göbeğinden sola karşı yöne dön… Vali kim, Vali’nin Göbeği nedir yahu diyemedim, Asi Nehrini sağda bırakarak ilerle derken taziye evini bulmuştuk neyseki.
Bir gece öncesinden niyet edip başladığımız bu günübirlik gezimizi arabada geçen 3.5 saati gidiş, bir diğer 3.5 saati geliş olacak şekilde 7si arabada, bir 5 saati de ziyaret sürecinde geçmişti. Eve vardığımda eşim haydi anlat nasıl geçti yolculuk diye sorunca farkettim.
Aslında sabah 5.30 telefonu ile başlamıştım ben güne..
Günaydın kızım uyandın mı? Sen gelmesen de giderdik biz aslında babanla.
Günaydın anne, yoldayım geliyorum, sizi o kadar uzun yola göndermem, ben sürerim dedim ya arabayı.
Aynı konuşmayı akşam da yapmıştık, geçen hafta gelen cenaze haberine Covit kısıtlamaları sebebi ile icabet edemedik ama yarın ki 7.gün duasına gitme kararı aldık diye aradıklarında.
Telefonla konuşurken eşimle de gözlerimizle konuşmuş ne yapacağımız konusunda anlaşmıştık bile. O gelmeyecekti, evde kalıp kendi annesi ile ilgilenmesi gerekiyor zaten gelmesine gerek de yok tanımıyor bile onları.
Ya ben? Ben tanıyor muyum? Baba tarafından uzakça ama yakın ve meğer babamlar için önemli yerleri olan kişilermiş. Bu Mersin’e taşınıp aile ve akrabaya yakın olmak, daha önce hiç duymadığın hısım akraba ile de tanışma fırsatı veriyor bana.
Günübirlik gider geliriz, öyle çanta hazırlamaya gerek yok demişti annem akşam ama sabah ellerindeki poşette börekler, biraz kek- önceki günden kalmışmış, bir iki su şişesi şeklinde indiler aşağı. Yanlarında halam da varmış demeye kalmadan yanıbaşımda da amcam beliriveriyor. Onlar da geliyormus meğerse. Hazırız, sürücü ben, yanda babam arkada diğerleri. Ailenin en büyükleri ile yapılacak bu gezi için ben ayrıca heyecanlanıyorum şimdi. Nedeni cenaze olsa da bu yolculuğun keyfini çıkartacağım.
Yol boyunca ailenin hısım akraba kategorisinden Antakya’daki fertleri ile olan hikayeler anlatılıyor. Ben tam bir sarı taksi şoförü gibiyim, bahsedilen hemen hiç kimseyi tanımıyorum, hikayeler yepyeni ve çok çok canlı. Yüzümde bir gülümseme..
Mersin’in içinden kırmızı ışıklarda uzun uzun bekleye bekleye geçiyoruz sonra otobana atıyoruz kapağı. Otobanda Antakya yoluna ayrılmadan önce sırası ile Batısı ve Doğusu ile Tarsus’u, Ankara’ya ayrılan çıkışı ile Yenice’yi, sonra da yine Batısı ve Doğusu ile Adana’dan geciyoruz. Yol boyu çok benzinci az olur düşüncesi ile benzini doldurmuş babam ama yine de durabilecek bir yer arıyor gözlerim. Bizimkisi ihtiyaç molası olacak olursa. Adana’da sabah trafiğine yetişiyoruz. Erken yola çıkmanın cezası gibi onlarca minibüse takılıyoruz. Adana Organize Sanayi Bölgesinin işçi servisleri imiş bu takip etmek zorunda kaldığımız konvoy.
Bu arada araç içinde sohbet bir derinleşiyor, o dedi bu demedi şeklinde ama genelde geçilen yerler hakkında yorumlarda sürüyor. Adana’dan çıkmışız bile. Sırayla İncirlik üssü, Arsuz, İskenderun İsdemir hikayelerin biri bitiyor biri başlıyor tıpkı birbiri ardına bıraktığımız köyler şehirler gibi.. biraz çevreye bakıp biraz en son ne zaman oradan geçtik hesaplaşmaları..yanında kim vardı şeklinde anılarla Antakya’ya giriyoruz.
Yol boyunca bir defa verdiğimiz mola için durduğumuzda babamla amcam yer değiştirmişler, Antakya içinde yol tarifini amcam yapacakmış.
Arabada beş kişi.. biri ben şoför Nebehat, diğerleri annem, babam, amcam ve halam.
18/02/2022

Şiir Şarkı Opera derken
Bir gün sınıfta öğretmen 5. Sınıf öğrencilerinden bir şiir yazmalarını ister. Bu şiiri istedikleri bir canlıya ve hatta cok sevdikleri oyuncak gibi cansız birşeyi anlatmak için kullanmalarını ister. Sınıfta şaşkın ama cin cocuklar şiir yazmak cok sıkıcı, şiiri onu yazan şairden başkası okumaz ki diye isyan eder.
Öğretmen ise öyle kolay pes etmeyecektir, peki söyleyin bakalım kimler pop müzik seviyor? Hemen eller kalkar havaya! Peki Rock! Ya Rap! Evet evet iste hemen hemen tüm parmaklar havada, öğrenciler şiirden kurtulduk diye hevesli, ama öğretmenin niyeti farklı. Henüz tüm eller havada iken anlatmaya başlıyor o sevdiğiniz müzik türlerinin hepsinde sözler var duyguları anlatan, hepsi özünde birer şiir ama müziğe uyarlanmış oldukları için siz şarkı diyor öyle zevkle okuyorsunuz. Klasik müzikte söz yok ama öğretmenim diyor bir tanesi, öğretmen de cevap çok; Eh o da senin icinde o şiiri yazdırıyor sana, başkasının sözlerine ihtiyacın yok diyor.
Bu Cloud Busting adlı kitaptan yapmaya çalıştığım bir çeviri, tabii kitap çok daha keyifli bir çocuk kitabı. Şiir yolu ile anlatılan arkadaş ilişkilerine dayalı bir kitap. Konusu da çok önemli olan bu kitaptan yine bahsederim ben ama burada anlatmak istediğim şiir gibi bana göre cok zor ve hatta ağır bir yazıyla duygulari hisleri istekleri arzulari anlatım metodunu ne de guzel anlatıyor, ulaşılabilir olduğunu gösteriyor olması.
Bana kimse müzik şiir nota ilişkisini böyle anlatmadı. Ne olurdu anlatsalardı derseniz bilemeyeceğim ama müzik ile daha erken yakınlaşmış olurdum fena mı.
Bu kitabı okumadan kısa bir süre önce sevgili Patricia’yi da alıp bir sinemaya gitmiştik. Dustin Hoffman’ın ilk yönetmenlik denemesi olan Quartet adlı filmi seyretmekti amacımız. Patricia yaşlılıktan, Basri alışkanlıktan ara ara uyusa da Arda ve ben zevkle ve ilgiyle izledik. Film aslında yaşlılar evinde geçiyor ve bu evde kalanların hemen hepsi müzisyen, klasik müzik sanatçısı kimi zamanında keman, piyano çalmış kimi ise söylemiş aryalar ve daha neler neler. Film ve konusu ayrı güzeldi umarım izlersiniz. Hatta izlediğinizde belki bu yukarda yazdığım konu ile benzediği yeri de farkedersiniz. Opera ile rap in aslında nasıl da aynı olduğunu sadece jenerasyon ve kültür farkından alakaları yokmuş gibi durduğunu görürsünüz.
-
Arşivler
- Nisan 2026 (1)
- Şubat 2026 (2)
- Ocak 2026 (1)
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS

