Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Şikayetim var

Banyolarla yani banyo armatürleri ile aram hiçbir zaman iyi olmamıştı zaten ama artık durumum daha da vahim oldu. Allah kimseyi gördüğünden geri bırakmasın derler ya görmekten de geri bırakmasın bence! Hayatımın ilk 49 yılında hiç dert çıkarmayan gözlerimin bu son iki yılda başına buyruk davranmasından şikayetçiyim arkadaş.

Ekrana bakarken rahatlık olsun diye bilgisayar gözlüğü de diyebileceğim sadece ofiste, kullandığım bir gözlüğüm oldu ilk başta. İyi de bir süre idare ettim bak. Ama son iki yıldır karıştı ortalık.

İlk önceleri baktım telefonda yaptığım ekran büyütmeyi yakından bakmakta olduğum her şey için yapmaya çalışıyorum.  Mesela bakkalda markette paketin o minicik yazılmış içindekiler kutucuğunu değil artık üstünü de okuyamıyorum.

Bu yakını görememe durumunun baltaladığı en büyük zevkim kitap sayfalarını karıştırma özgürlüğüm. Bulunduğum odada, evde ,kafedeki kitap raflarını karıştırmak en büyük zevkim. Mesela komşuya kahveye gittiğim zaman raflardaki kitaplarını karıştırabilirdim onun mutfaktan bir bardak su alıp geleceği sürede. Oysa şimdi olay tam bir seremoniye dönüştü.  Gözlük ki umarım yanımdadır, çantadan bulunacak çıkarılacak kutusundan, takılacak ve kitap karıştırılmaya başlanacak.  Kabul edelim ki bahsettiğim sürede değil mutfaktan, getir su ile marketten gelir o su.

Geçen yaz baktım gözlüksüz olmuyor, saplarına boynuma geçirmemi ve hep orada tutmamı sağlayacak bir kordon buldum. Hani şu turistik eşya satılan tezgahlarda oluyor ya iğne oyalılardan, çiçekli pembeli morlu falan. Ama bunları takıncada dalga geçmeye başladılar, oo gözlük takılmış şeklinde. Genç göstereceğiz, yaşımızın 50’yi geçtiğini, kırsal kesimde olsak babaanne olacak yaşta olduğumuzu göstermeyeceğiz ya bu boynuna çiçekli kordonla asılmış gözlük bu işi bozuyormuş efendim. Kullanamadık o kordonları, çekmecede bekliyorlar.

Yürürken falan iyi idare ediyordum da bu en son seyahatim sırasında kaldığım evlerde banyoya girdiğimde şaşkınlığım ve ardından isyanım doruk noktasındaydı. Kendi evinizde sorun olmuyor tabi şampuan krem karıştırmasınız ama diyelim misafirsin ve duş alacaksın. Orada duran boy boy şampuan ve saç kremi şişelerinden  seçim yapmamız için de gözlük ihtiyacım olacağını hiç tahmin etmemiştim.

Lütfen ee şampuanını kremini yanında götür demeyin. Başınıza gelince görürüm ben, gözlüğüm yanımda ise tabii.🙈

Bu gözlük meselesinden önce de banyo çeşmelerinden, musluklarından çekerdim aslında. Yani gerçekten nedir bu her otelin her evin farklı armatür sistemi kullanma olayı? Ya donarım ya yanarım ve banyo yapmak hep bir eziyet olur otellerde bana. Bir de neden sıcak soğuk hatları ters olur ki Türkiye’de acaba?

Yıllar yıllar önce bir küçük çocuğa denk gelmiştim, yanı o bizim eve misafir gelmişti. Yavrucuk soğuk ve sıcak su çeşmeleri ayrı olan ev tipi elektrikli su hayratının karşısında durmuş, sessizce  “sıcak” diyor ve hayrata bakıyordu.  Bir süre izledim su içecek ama herhalde daha önce kullandığı makinede yanlış yapmış ki sıcak su akar korkusuyla kırmızı düğmeye basmıyor, basamıyor. Oysa bizim evde kırmızı düğmeden sıcak su değil oda sıcaklığında su akacak, bunu ona anlatıyorum ama nafile, basmadı, denemedi bile. Bir bardak suyunu ben verdim.  Şimdi sorarım size, bu çocuk kırmızıdan soğuk maviden sıcak akan, hatta üzerinde hiç renk olmayan çeşmeyi nasıl kullanacak?

Neyse işte bu görememe sıkıntılarım sebebiyle yakın gözlük edinme konusunda pek bir düşündüm, inceledim, ihtiyacımı belirledim ve bir değil tam iki tane gözlük aldım. Biri bildiğin yakın okuma için, diğeri de iki fonksiyonu tek camda yapan türden.

Çantamda iki okuma, bir de güneş gözlüğü şeklinde dolaşmam komik oluyor kabul ediyorum, ama iyice yaşlanıp katarakt ameliyatı ile smart lens taktırana kadar bu böyle. Gerçi onun da yan etkileri oluyormus. Babam mesela şikayetçi, annene smart lens yaptırdık ben yaşlandım diyor. 😎

Nisan 26, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , | 3 Yorum

Durdurun arabayı inecek var!

Hiç bir sıkıntı yokken sırf hareket ettiği için araç içindeyken bulantısı olması insanı ne ilginç değil mi?

Daha önce araştırmam gerekmemişti, başına gelmeyince farkında bile olmadığın sıkıntılardan bu araç tutması.

Yıllar önce yataktan kalkamadığım, kendimi bir topaçın içindeymiş gibi hissettiğim zaman bile bu kadar detaylı araştırma ihtiyacı hissetmemiştim itiraf ediyorum. O zaman topaç içinde dönüyor gibi hissetme nedenimin iç kulaktaki denge reseptörlerinin iltihaplanması olduğunu öğrenmek yetmişti, iki şişe ilacımızı da alınca geçmişti de sonra zaten. Ama bu araç tutması olayı bambaşka. Yani bir defa hayat kalitesini çok etkiliyor o kesin.

Kayınvalidemin giderek artan bir şekilde araç tutmasından muzdarip olması, kısa bir yolculuğun bile eziyete dönüşmesi sonucunda bir çıkar yol bulmaya çalıştım. Nöroloji doktorumuzun da kulak içinde kireçlenmelerin olmuş olabileceği tarzında bir açıklaması ilgimi de çekmişti. Ve daha da önemlisi bu aracın önüne oturunuz, gözünüzü yolda bir yere odaklarsanız rahat edersiniz tavsiyeleri de işe yaramaz olmuştu.

Araştırmaya Nöroloji Bilimi uzmanı Dean Burnett’in içinde araç tutmasının fizyolojisini de anlattığı The Idiot Brain -Salak Beyin diye çevirebileceğimiz kitabı ile başladım. Çok akıcı, açıklayıcı bir anlatımı olan kitaptan öğrendiklerimi özetlemeye çalışacağım.

Hareket halindeki bir taşıtın ki bu araba, otobüs, tren, uçak ve deniz araçları olabilir, içinde seyahat etmekte olan bir yolcunun araç tutması sebebi ile rahatsız hissetmesinin nedenine gelmeden önce anlatacaklarım var. Öncelikle olaya karışanlara bakalım.

Gözümüzle görmesek bile elimizin, bacağımızın, burnumuzun yerini konumunu bildiğimiz, ağzımıza bardağımızı kaşığımızı her daim yerleştirebilmemizi sağlayan sisteme propriyosepsiyon deniliyor. Bu algılamaya en büyük yardımcı iç kulaktaki kemiksi tüpçüklerin içinde bulunan sıvı ve bu sıvının hareketliliğini beyne ileten nöronlardan oluşan Vestibüler sistem. Bu sıvının tüpçükler içersinde yerçekimine göre aldığı konum sayesinde de beynimiz bizim pozisyonumuzu anlayabiliyor. Sıvı tüpçüğün tepesinde ise başaşağı durmaktasınız hemen pozisyonunuzu değiştirin sinyalleri geliyor beynimizden mesela.

Vestibüler sistem ve içalgı kişinin hareket halindeyken yani yürürken, koşarken, emeklerken, zıplarken yani vücudu ile yapmakta olduğu tüm o fiziksel aktiviteden veriler topluyor. İnsanın ortalama bir hızda ayaklarını yere vurmasının vücutta yarattığı aşağı-yukarı hareketindeki ritim, beyin tarafından yürümekte olduğumuz şeklinde kaydediliyor. Bu hareket sırasında içinden geçmekte olduğumuz hava akımı da hızımıza uygun ve hatta vücudun tüm organları ve sıvıları özellikle iç kulaktakiler uyum halinde sallınımdalar.

Bu hareketlilikte diğer bir duyu sistemi de işin içine giriyor. Gözleriniz! Size yürüyüşünüz boyunca eşlik eden gözleriniz, içinden geçmekte olduğunuz ortamda yakalayabildiği tüm hareketli hareketsiz cisimlerden haberdar ediyor beyninizi. Cismin veya kendi vücudunuzun hareket halinde olduğunu, çevremizde gördüklerimizin sizin konumunuza göre nerdeler algılamasını da yine içalgı ve vestibüler sistem ortak çalışması ile yapıyorsunuz. Yani birbiri ile uyumlu ve hızlı bir iletişim halinde olan sistemler söz konusu.

Araç içindeyken işte bu iletişimde problem çıkıyor. Bir kere aracı kullanan kişi hariç araç içinde herkes pasif olarak transport halinde. Bu durumda beyine gelen verilerde karmaşıklık var. Aracın yarattığı hareketlilik ritmi ile insanın yürürken koşarken oluşturduğu ve alışageldiği ritim aynı değil. Hala ayağımızı burnumuzun yerini biliyoruz, propriyoseptif algılamada sorun yok. Ama gözlerimiz devamlı çevremizde bize yakınlaşan, bizden uzaklaşan cisimlerin varlığından haberdar ediyor. Vestibüler sistemden toplanan verilerde de tüpçüklerdeki sıvıların yavaş titreşim hareket ettiğine yönelik veriler akmakta. Ancak bu hareket yürüyüş kaynaklı bir ritimde değil. Beyin vücudun transport edildiğini anlıyor ama bu hareket olması gerekenden çok daha hızlı oluyor algısında ve bir şeyler yapmalıyım alarmını veriyor. Kişi bilinçli olarak, araç içindeyim problem yok diyerek telkin etmeye çalışsa da bilinçaltına hükmedemiyor. Beyin en iyi bildiği savunma mekanizmasını çalıştırıyor, bulantı ve kusma başlıyor. Beynimiz vücut içinde zehir olarak tanımlanan her ne ise onu atmalıyım tarzı bir kodlamaya sahip. Bu vücudu koruma metodu nasıl bir gıda zehirlenmesinde işe yarıyorsa burada da yapması çok normal.

Şimdi düşünüyorumda içinde bulunduğumuz aracın penceresinin açılması ile içeri dolan hava akımı da iç kulak tarafından hareketin varlığını ve tipini algılamaya yardımcı olabiliyor olmalı. Kısa mesafede işe yaradığını da görmüştüm ama bana daha çok psikolojik bir rahatlama gibi gelmişti. Oysa gayet fizyolojik imiş.

Bu gayet normal fizyolojik sıkıntının aslında tüm insanlarda olması gerekir ancak olmuyor. Neden olmuyor kısmını araştırmaya devam etsinler bu arada bir grup bilim insanı ve girişimci bir gözlük icat etmişler.

Sonuca değil de sebebine odaklanan bir Fransız şirket, Boarding Glasses, bir gözlük fikri ile çıkmış. Hatta Citroen firması da desteklemiş onları ve Seetroen adı altında onlar da üretmişler. Daha sonra tabii bir çok başka firma da çıkmış. Ben fotoğraftakini aldım mesela.

Gözlük her iki göze birer tane cam gelecek şekilde yapılan normal iskeletinin yanısıra, birer halka çerçevede yanlarda olacak şekilde tasarlanmış. Taktığınızda birer yuvarlak cam da yanlarda var. Bunun sebebi gözün görme alanını tamamen kontrol altına alabilmek. Bunu takan yolcu biraz garip görünüyor ama işe yarıyor o kesin.

Bu çerçevede kullanılan optik camları numaralı değil ama esnek bir çerçeve ve numaralı gözlük üzerine takılabiliyormuş. Zaten camlar değil çerçevesindeki sıvının işlevselliği burada önemli. İskelette göz altına gelecek şekilde mavi bir sıvı yerleştirilmiş. Aracın hareketine uygun şekilde, hızlanmasına, yavaşlamasına, dönüşlerine göre bu mavi sıvı göz çevresinde hareket ediyor. Öndeki sıvı sağa sola, yan camların çerçevesindeki sıvı ise ileri geri hareketler yapıyor. Bu sayede yapay bir ufuk çizgisi oluşuyor görme alanında. Kişinin odaklanması ve dolayısıyla gözlerin de beyne vücudun gerçek bir hareket halinde olduğunu anlatabilecek veriler yollayabilmesini sağlıyor.

Denemeye değer bir alet, özellikle de geleneksel yollar ile önüne geçemediğiniz bir durumunuz varsa aklınızda olsun.

Mart 20, 2022 Yazan: | bizden haberler..., bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, zeynep'ce | , , , | 2 Yorum

Antakya bahanesiyle geçmişe yolculuk

Sene 2022, Şubat ayındayız, sabah saat 6:30da Antakya’ya doğru Mersin’den yola çıktık.

Tatlı bir heyecan vardı arabada.. daldan dala sohbetler edildi, aa burası neresi ,Tarsus’u geçmişiz bile derken Adana trafiğine laf edildi, neden benzinci çok az diye tahminler yürütüldü. Gidiş nispeten heyecanlı hevesli idi dönüşte ise artık yoldan da bu yolculuktan da sıkılmışlardı.

Birinin yolda çişi geldi ama ille de istediği benzinci olsun dedi, diğerinin de gelmişti aslında ama hiç ses etmeden beklemeyi tercih etti.

Bir tanesi buraya kadar gelmişken ille de arkadaşımla da görüşmek istiyorum dedi ve ziyaretin orta yerinde beni bekleyin hemen gelirim deyip evden çıktı, ne zaman geleceği nereye gittiği bilinemedi. Aynı kişi burada olduğumu kimseye, yani oğullarına, söylemiyoruz da demişti oysa. 

İkisi yolda mola verdiğimiz benzincide satılan bir ürün fiyatı üzerine iddiaya girdiler. Üçüncüsü hemen tamam kim kaybederse bize çikolata alacak diye yangına körükle gitti.Oysa kimsenin öyle bir şey yapmaya niyeti yoktu, hatta kaybeden bu fikre çok bozuldu, ne münasebet niye alacakmışım diye isyan etti.

Ben uyumak istiyorum bunlar sussunlar dedi bir başkası ama kendisi de dahil bir türlü susmadılar.

Bir diğeri tam da gideceğimiz evde yolumuzu bekleyenlere telefon edip net adresi alması gereken yerde bana ne siz arayın dedi, sustu ve biz Antakya içinde sağa mı sola mı bilemeden, ama saygılı bir sessizlik içinde bir çözüm düşünürken, hiç bilmediğimiz bir trafikte, öylesine, usul usul bir süre gitmek zorunda kaldık. Neyseki arabadaki diğer üç silahşör ortaklaşa tahminler ve hatıralar arasından bulup çıkarttılar yolu, sen şimdi düz git buradan, karşında Valinin Göbeğinden sola karşı yöne dön… Vali kim, Vali’nin Göbeği nedir yahu diyemedim, Asi Nehrini sağda bırakarak ilerle derken taziye evini bulmuştuk neyseki.

Bir gece öncesinden niyet edip başladığımız bu günübirlik gezimizi arabada geçen 3.5 saati gidiş, bir diğer 3.5 saati geliş olacak şekilde 7si arabada, bir 5 saati de ziyaret sürecinde geçmişti. Eve vardığımda eşim haydi anlat nasıl geçti yolculuk diye sorunca farkettim.

Aslında sabah 5.30 telefonu ile başlamıştım ben güne..

Günaydın kızım uyandın mı? Sen gelmesen de giderdik biz aslında babanla.

Günaydın anne, yoldayım geliyorum, sizi o kadar uzun yola göndermem, ben sürerim dedim ya arabayı.

Aynı konuşmayı akşam da yapmıştık, geçen hafta gelen cenaze haberine Covit kısıtlamaları sebebi ile icabet edemedik ama yarın ki 7.gün duasına gitme kararı aldık diye aradıklarında.

Telefonla konuşurken eşimle de gözlerimizle konuşmuş ne yapacağımız konusunda anlaşmıştık bile. O gelmeyecekti, evde kalıp kendi annesi ile ilgilenmesi gerekiyor zaten gelmesine gerek de yok tanımıyor bile onları.

Ya ben? Ben tanıyor muyum? Baba tarafından uzakça ama yakın ve meğer babamlar için önemli yerleri olan kişilermiş. Bu Mersin’e taşınıp aile ve akrabaya yakın olmak, daha önce hiç duymadığın hısım akraba ile de tanışma fırsatı veriyor bana.

Günübirlik gider geliriz, öyle çanta hazırlamaya gerek yok demişti annem akşam ama sabah ellerindeki poşette börekler, biraz kek- önceki günden kalmışmış, bir iki su şişesi şeklinde indiler aşağı. Yanlarında halam da varmış demeye kalmadan yanıbaşımda da amcam beliriveriyor. Onlar da geliyormus meğerse. Hazırız, sürücü ben, yanda babam arkada diğerleri. Ailenin en büyükleri ile yapılacak bu gezi için ben ayrıca heyecanlanıyorum şimdi. Nedeni cenaze olsa da bu yolculuğun keyfini çıkartacağım.

Yol boyunca ailenin hısım akraba kategorisinden Antakya’daki fertleri ile olan hikayeler anlatılıyor. Ben tam bir sarı taksi şoförü gibiyim, bahsedilen hemen hiç kimseyi tanımıyorum, hikayeler yepyeni ve çok çok canlı. Yüzümde bir gülümseme..

Mersin’in içinden kırmızı ışıklarda uzun uzun bekleye bekleye geçiyoruz sonra otobana atıyoruz kapağı. Otobanda Antakya yoluna ayrılmadan önce sırası ile Batısı ve Doğusu ile Tarsus’u, Ankara’ya ayrılan çıkışı ile Yenice’yi, sonra da yine Batısı ve Doğusu ile Adana’dan geciyoruz. Yol boyu çok benzinci az olur düşüncesi ile benzini doldurmuş babam ama yine de durabilecek bir yer arıyor gözlerim. Bizimkisi ihtiyaç molası olacak olursa. Adana’da sabah trafiğine yetişiyoruz. Erken yola çıkmanın cezası gibi onlarca minibüse takılıyoruz. Adana Organize Sanayi Bölgesinin işçi servisleri imiş bu takip etmek zorunda kaldığımız konvoy.

Bu arada araç içinde sohbet bir derinleşiyor, o dedi bu demedi şeklinde ama genelde geçilen yerler hakkında yorumlarda sürüyor. Adana’dan çıkmışız bile. Sırayla İncirlik üssü, Arsuz, İskenderun İsdemir hikayelerin biri bitiyor biri başlıyor tıpkı birbiri ardına bıraktığımız köyler şehirler gibi.. biraz çevreye bakıp biraz en son ne zaman oradan geçtik hesaplaşmaları..yanında kim vardı şeklinde anılarla Antakya’ya giriyoruz.

Yol boyunca bir defa verdiğimiz mola için durduğumuzda babamla amcam yer değiştirmişler, Antakya içinde yol tarifini amcam yapacakmış.

Arabada beş kişi.. biri ben şoför Nebehat, diğerleri annem, babam, amcam ve halam.

18/02/2022

Kapak resmini aldığım bu kitabı derleyen: Haydar Ergülen

Mart 16, 2022 Yazan: | #deniyorum, bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, seyahat, Turkiye seyahatleri, zeynep'ce, İyiki | , , , , | Yorum bırakın

Yol boyu

Ankara Mersin karayolu, sağımda Tuz Gölü var, uzunca bir sure bir yaklaşıp bir uzaklaşacağız birbirimize. Yukardan, uçaktan mesela, bakan birine tipki bir Hollywood filmi sahnesi gibi olur mu diye düşünmekteyim. Hani uzun ince bir yolda ilerleyen tek araba oluyor ya, tepeden biraz arabaya yaklaşarak sürücüye odaklanıyor sonra biraz uzaklaşıp da yolu göstererek çekiyor kamera. Renk ve ya arabanın tipini, üstü açık mıydı, önemi yok çünkü sanırım her türlüsü ile çekilmiştir o filmler. Müzik olarak ne olurdu acaba Hollywood yerine Netflix çekseydi bu filmi.

Ben en iyisi içinde olduğum arabaya geri doneyim, kameranın nerden odaklandığına dikkat etmeden.

Bu son 6 ay da o kadar çok geçtik bu E90 karayolundan ama hala O21A çıkışını kaçırma endişem var. Kaçırır ve E90da devam edersem, Pozantı kasabasının içinden geçmem gerekir ki bunu hiç istemiyorum. Çocukluğumda Toros dağlarının en dar ve tek doğal geçiti olan Gülek Boğazından geçerken yaşadığım korkular aklıma geliyor. 70li yılların teknolojisi ile yapılmış arabalar ve kamyonların o dağ yollarında birbirini kollayarak yol aldığı zamanlardan bahsediyorum. O yollarda verdiğimiz molalardan da keyf almaz, rahatlama ve dinlenme icin verilen bu kısa duraklamalardan aksine tedirgin olurdum.

Sayın yolcularımız aracımız Şekerpınarı Dinlenme Tesislerine giriş yapmaktadır. Yarım saat çay ve istirahat molası verdik. Çaylar şirketten. Mola süresinin sonunda lütfen aracımızdaki yerlerinizi alınız.

ya da

Mersin’den Istanbul istikametine gitmekte olan Mersin Seyahat Turizmin sayın yolcuları mola süreniz dolmuştur aracınızdaki yerlerinizi almanız rica olunur.

anonsları arasında giriş çıkış yapan, ya da bir süredir park halinde olan şehirlerarası otobüslerin arasında durur, trafiğin hala akmakta olduğu yola bakar ve biraz önce o daracık dağ yollarında geçtiğimiz kamyonların biz molayı bitirip de yola çıktığımızda yeniden önümüzde olacaklarına hayıflanırdım. Of ya yine mi geçilecek bu kamyonlar diye endişelenirdim.

Sonra 80lerin sonları 90 baslarında Pozantı otobanı yapıldı. Şimdilerde ise Gülek boğazından kimsenin haberi yok. Bu son cümleyi sesli söylemiş olmalıyım kendi sesim aracın içini dolduruyor, gülümsüyorum.

Haziran ayının uzun günleri, geç inen akşam karanlığı içinden geçmekte olduğum uçsuz bucaksız boşluğu görmemi de sağlıyor. Bir iki tepecik var uzaklarda. Hiç ağaç da dikilmemiş. Yanından kenarından geçmekte olduğum Tuz Gölü kurumuş, insanlar var üzerinde yürüyen. Oysa geçen kis üzerinde erkenden batan güneşin gölün üzerine vuran aksi ile pek bir güzel manzarası vardı. Şimdi o yürüyen insanlar gölün üstünde direkler gibi görünüyor. Korkuluk gibi de diyebilirim. Ne tuhaf, butun korkuluklar insan seklinde yapılır tarlalarda, en korkutucu ve ürkütücü yaratık oldugundan mi, yoksa iki sopa biraz saman, bir iki de eski kıyafet giydirmek daha mi kolay.

Bak bak, Tuz Gölünde yürüyorum fotoğrafı olmadan olmaz tabii, çekilmezse o selfie orada yürüdüğümüzü idrak edemiyoruz sanki.

Sırası mı şimdi bunu diye dürtüyorum kendimi. Verilmesi gereken kararlar, varılması mecburi mekanlar varken. Çıkışa gelince gitmem gereken değil de diğer yöne gitsem ne olur acaba, dünya yuvarlak yine döner gelir miyim ki o şimdi gitmem gereken noktaya. Okulda ilk öğrendiklerimizden değil miydi o dünya yuvarlaktır, hep sağına gidersen başladığın noktaya gelirsin miydi neydi? Peki ama hiç değişmeden mi gelirim? O uzun yolculuktan etkilenmeden yani? Ne bileyim kimseye denk gelmeden, etkilesmeden. Ya yorgunluğu olmaz mi? Yol yorgunluğu, insan yorgunluğu..

Ben böyle bu uzun ince yolda giderken yanımdan bir araç geçiyor. Gelmeden yani gelip geçmeden önce aynadan farketmeme neden olan yanıp sönen ışıklar bana o çakarlı araçları hatırlatıyor. Dünyanın hemen her köşesinde polis ve acil kurtarma araçları olur bu ışıkları kullananlar. Ve sadece gercek ihtiyac halinde kullanırlar. Ama iste bu benim memlekette böyle olmuyor. Tüm kuralları kendileri icin yeniden düzenleyen güzide vatandaşların ülkesinde trafikte yol üstünlüğü olması gerektiğine kendi kendine karar vermiş ve buna canı gönülden inanan insanlar tarafından araçlarına takılmış. Özellikle İstanbul’da öyle çok geciyor ki bunlardan trafikte kimse onlara yüz vermez olmuş, acaba ters bir şey mi var diye heyecanlanan bile yok, çakarlı geçiyor yine deniliyor sadece. Benimse aklıma çakar çakmaz çakan çakmak geliyor, gülümsüyorum ağlanacak halimize. Bunlardan Istanbulda çok olurdu Anadolunun ortalarında ne işi var ki acaba.

Tuz Gölü kıyıları artık sağ tarafımdaki yerini uçsuz bucaksız gibi duran tarlalara bırakmış. Ilerde kavak ağaçları görünmeye başladı, Aksaray’a yaklaşıyorum. Ne ilginçtir, yıllarca gidip geldiğim bu güzergahta Aksaray il sınırlarına geldiğimizi hep o kavak ağaçlarını gördüğüm nokta olarak belirlemişim. Aksaray yanıbaşından geçen şehirlerarası yoldan en iyi yararlanmasını bilen şehir olsa gerek. Yaklasık 10 km lık bir hat boyunca sağlı sollu dinlenme tesisleri kurulmuş, bir hareket bir bereket durumu var. Tabii Niğde tarafından otoban açılınca bu hat üzerine düşen araç sayısı azalmış ama yine de tesisleri ayakta tutmaya yetiyor. Şehrin çıkışında Toroslar kadar ihtişamlı olmasa da Hasandağı karşılıyor yolcuyu, bu sefer sol tarafımızda bir sure eşlik edecek.

Ovaydı, göldü, dağdı derken sanırım ben çıkışı çoktan geçtim. Gitmem gereken yöne dönmüşüm bile. İstemsiz otomatik bir hareket mi ya da su son 15 yıldır kullanageldiğimiz navigasyon cihazındaki sesi takip etmeye kodlanmış halimizden mi.

Yolun çehresi değişmiş, etrafımda araçlar artmış, o çakarlıdan anlamalıydım. Toroslara da çok çok yaklaşmışız artık. Dikkatli olmazsam Kırkgeçitler viyadük ve tünelleri arasında Gülek geçişini kaçırmam işten değil.

İstanbul’dan beri Kuzey Marmara Otoyolundan girip Ankara Niğde otobanı ıle devam eden güzergahtan son sürat gelen özel araçlar, iniş sırasında yapabilecekleri en yüksek hızlarına ulaşmış fazladan yüklenmiş kamyonlar, upuzun tırlar ve en kısa yokuştan aşağı inerken bile ürken ben, hep birlikte Toroslardan Akdenize doğru inişteyiz. Öyle bir iniş ki bu, fren balataları ve tekerlerin kendilerini gösterecekleri yer. Yolun yanında özenle hazırlanmış kaçış rampasını işaret eden tabelalar var. Köprüden önce son çıkış, kaçış rampası hep bu otobanlar sayesinde hayatımıza giren levhalardan. En çok da buna gülüyorum, en az 100 km daha benzinci yoktur haberiniz olsun! Ee önce de yoktu, ne yapacağız?

Menzile varmak üzereyim.

Yolda düşünürüm, üzerinden geçerim dediklerimin yerine beynimin beni bambaşka şeylere götürdüğü bir yolculuk daha.

Şehre girdik. Saat itibariyle nispeten rahat bir şehir içi trafiği var neyseki. Gitmemiz gereken adresi bulmak zor olmadı. İkinci bir emre kadar yaşamak kararı aldığımız şehr-i Mersin’i az çok bilsek de son dakikada kaybolmamak icin konum atmasını istemiştik kayınvalideden.

İlginç bir duygu durumundayım adını koyamadığım. Mersin’e de ve hatta aynı binada oturan kayınvalidemin evine de daha önce gelmiştim ama bu sefer ki ziyaret değil. Bu binada daha önce görmediğim bir dairenin içinde, bunlardan ayrılamam diyerek seçtiğimiz, Amsterdamdan yolladığımız eşyalarımız var. 20 yıl içinde toplanmış ve elden çıkartmayalım dediğimiz, yükte hafif pahada ağır ama bir tırın içinde hepi topu 10 m3lük hacim kaplayan eşyalar.

Arabanın yolcu tarafındaki kapıyı açıp iniyorum. Aracı park eden eşim yanıma geliyor, benzer duygular onda da olmalı. Harekete geçmeden önce uzerinde o kadar çok düşündük, konuştuk ki yolculuk boyunca tek kelime etmemiş olmamıza şaşırmadan gülümseyip, bina girişine geçiyoruz.

Açılacak kutularımız, yerleşecek bir yuvamız var.

Mart 8, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, seyahat, Taşınma, Turkiye seyahatleri, zeynep'ce | , | 1 Yorum

Olacaksan mandal ol

Karşımdaki duvarda ipler gerilmiş üzerine küçük küçük ayıcıklar asılmış. Öyle iple bağlamamışlar, kancaları da yok! Kendileri kadar minik mandallarla tutturulmuşlar. Ne şirinler diye düşünüyorum. Once ayıcıkları görüyorum zaten, nasıl oluyor da duruyorlar diye dikkat edince de mandalları.

Oysa mandalları ancak ipe çamaşır asmaya kullanırdık biz. Evine göre balkonda, terasta, damda.  Ha bir de bak evin içinde olurdu bazen bu işlem. Özellikle soğuk kış günlerinde, üzerlerindeki temiz yıkanmış çamaşır kokusunu kaybetmesinler ve bir de dışardaki kalorifer ve soba bacalarından çıkan is ve kurum sinmesin diye korumak adına kâh kalorifer peteğine, kâh sobanın etrafına dizilirdi o çamaşırlar. Ama çoğunlukla koridora ya da oda içinde duvardan duvara çapraz gerilmiş ipler üzerine serilirdi. Koridorda yürümek, oturma odasında da televizyonu seyretmek bir iş olurdu o çamaşır günlerinde.

Evin içine asılacak çamaşırın olmadığı günlerde ise bu ipleri kaldırmazdık tabii. Eh o kadar ayarlanmış hersey, kim geri çıkaracak. İşte o boş günlerde de balkonda ve ya icerde farketmez iplerin üzerindeki mandalları toplamak gerekirdi. Bana çok anlamsız gelirdi gerçi, ne gerek vardi ki dursunlardı işte orada! Ama efendim, öyle dışarda kalırlarsa çürürlermiş, yağmurdan soğuktan, içerde olanlar da göze hoş görünmüyormuş zaten, mazzalah bir misafir gelse aniden. Toplar mandal sepetine koyardık.

Ama gerçekten de çürürdü, kırılırdı o mandallar zaman içinde. Tam çamaşırı asacaksın, kıstırmışsın iki uzun sapından yaylı kıskacın, ucunu da çamaşıra tutturmuşsun hani tam da o anda işte, çot atıverir o yay, fırlar gider kalan parçalarıyla mandal da aşağıya. Refleksin iyiyse tutarsın çamaşırı. Yani insallah tutarsın! Yoksa çamaşır da gider valla. Şöyle sallana salına paraşütten hallice süzülür. Yine de şanslı isen taa aşağıya yere düşer, şansın yoksa o zaman üzgünüm, sizinki alt komsunun balkonuna kağıttan uçak misali yumuşak bir iniş yapar. Yere düşse iyi, alt tarafı kirlenir yeniden yıkarsın. Ama ya komsuya düşerse, onu almak daha bir eziyet. Muhtemel evde degillerdir de zaten. Diyelim ki evdeler ama ya düşen parça bir iç çamaşır ise, hadi bakalım, git iste komşudan donunu.

Tüm bu heyecanı önleyen alet ise küçük, tahtadan ve ya plastik materyalden yapılma.

Bir mandala ne kadar da güveniyor insan. Mandal kelimesi Arapça da kapma, yakalama sözcüğünün alet adıymış. Çok daha anlamlı geliyor bak, kapma ve yakalama işlemlerini yapan gereç diye düşününce. Çamaşırı kapan, yakalayan tutturgaç da diyebilirlerdi. İçinde sıkıştırılmış bir yay ile iki tahta ya da plastik parçadan oluşan bu aleti insanoğlu nasıl keşfetmiş, kullanmaya başlamış ki. İlk kullananlar eşyalarını nasıl emanet etmişler bu minik çelimsiz tutturgaca. Yani düşünsene, çamaşırın ucundan tutuyorsun ipin üzerinden geçiriyorsun, hatta kuruması kolay olsun diye ipin öte tarafına bırakıverdiğin parçasını da kısa bırakıyorsun. Sonra ipin uzerinden kayıp gitmesin, rüzgârda uçmasın diye çamaşırın ip uzerindeki iki tarafına birer mandal koyuyorsun ve bırakıveriyorsun boşluğa. Inaniyorsun ki o çelimsiz mandal o koca nevresimi, havluyu ya da incecik çorabı yakalayacak, kapacak ve tutacak ve direnecek rüzgara ve tabii yercekimine, bekleyecek. Taa ki çamaşırın sahibi gelip de toplayana kadar.

Bu tarz bir güven ilişkisinden bahsetmişti Sex and the City dizisinin başkahramanı Carrie. Bölümlerden birinde bir araştırma gereği trapez atlaması yapıyordu ve yükseklerden boşluğa kendini bırakan insan nasıl da karşıdaki trapezcinin onu havada yakalayacağına, uzanan ellerini kapacağına ve tutacağına güvenebiliyor diye sormuştu kendine. Ne ilginç, hiç tanımadığınız insanlara güveniyorsun, uçağı kullanan pilota, otobüsü süren şoföre. Hamileyken ben mi arabamı kullanayım taksiye mi bineyim soruları olmuştu, nedense Istanbul’un o manyak taksicilerine daha bir güveniyordu ailemdeki herkes. Insan yaş aldıkça sanırım daha bir korku başlıyor. Arda paraşütle atlamak istiyor mesela, bende yürek Selanik. Oysa ben anneme sormamıştım bile Fethiye’den dağın tepesinden yamaç paraşütü ile atladığımda. Hiç tanımadığım birinin talimatlarıyla bir mandalın ipe dolanmış çamaşırı tutuşundan daha da az bir kuvvetle belki de tutuvermiştim benimle tandem atlayan gencin uzattığı kordonları. Güven denilen şey bir garip duygu o kesin.

Mandalların tuttuğu ayıcıklara bakıyorum yine. Bana çocukluğumun Ankara Emek mahallesindeki evinin oturma odasını hatırlatıyorlar. O oturma odasında soğuk kış günlerinde çamaşır asmakta kullandığımız ipler ve uzerinde kukla niyetine oynattığımız mandallar. Evet bizim evde o mandallar tutturgaçtan, kapma aracından çok daha farklı bir amaçla daha kullanılırdı. Kardeşimin yemek yemesini sağlamak adına şaklabana döndüğümüz yemek saatlerinin vazgeçilmez oyuncakları.

Aklımı kurcalayan bir soru var, acaba bir sandalyaye falan mı çıkıyorduk o mandallara ulaşmak icin, yüksektelerdi sonucta ve kısa boylu ilkokul öğrencileri idik biz.

Ama var ya o oyunlar sırasında tıpkı çamaşırı tutup kavradıkları gibi kardeşimin dikkatini kaparlardı ve o tabaklar biterdi.

Şimdiki çocukları ikna edebilir misiniz acaba ip uzerinde oynatılan tahta mandallarla?

Şubat 25, 2022 Yazan: | #deniyorum, kissadan hisse- derlemeler, yaziatolyesinden, zeynep'ce | , , , , , | 5 Yorum

Bir varmış bir yokmuş

Tatilden döndüğünüzde aklınızda sadece gezip gördüğünüz yerler mi kalıyor yoksa orada bir şekilde temas ettiğimiz insanları da hatırlıyor musunuz?

Yanı siz onların hayatından bir kaç gün ve ya saatliğine geçip kendi hayatınıza geri gidiyorsunuz ya sonrasında ne oluyor orada? O garson, otel yöneticisi ve ya rehber ne yapıyor, sizin yokluğunuzu hissediyor mu acaba? Ya da sizinle yaptığı o ayaküstü sohbetlerin bir anlamı var mı onun içinde?

Mesela bu yaz Malta’da kaldığımız 10 günlük sürede en az 5 gece Vino’s adlı barında sohbet ettiğimiz, hatta Dünya kupası finalini de beraber izlediğimiz Bertu, bizi hatırlıyor mu? Bizim aklımızda yalınayak, nevi şahsına münhasır bir adam olarak kaldı, peki ya o bizim icin ne düşündü acaba?

Ya da İskoçya’da, adanın batı kıyı şeridinde, 1790 da Strontium madeninin bulunması sebebiyle ismini de bu madenden alan Strontian köyünde kendi halinde bir pansiyon, restoran ve aktivite merkezi olan Ariundel Centre i işleten o bayan. Orada iki gece kalınca bir 24 saatlik rutinini de görmüş olduk ve oradan ayrılmamızı izleyen günlerde kendimi sık sık, onu o her birini tek başına yapmakta olduğu aşçılık, komi, otel yöneticisi ve temizlikçi gibi işlerinin başındadır şimdi diye düşünürken yakaladım. O koşturmaca arasında bizi farketti mi bilmem.

Ben kendi adıma gezilerimizde denk geldiğimiz insanlardan, yaptığımız konuşmalardan bir şeyler kapıyor olduğumuzu düşünüyorum. Seyahatlerim sürecinde denk geldiğim insanları, bulundukları yerle olan iletişimlerini izliyor, anlamaya algılamaya çalışıyorum.

StPetersburg-Moskova arası Beyaz geceler nehir teknesindeki 9 gecelik gezide tura çıkan grupların farklı beklentilerinin aynı geziden alınacak kollektif zevk konusunda çok etkili oldugunu öğrendim mesela.

Kahire’de Gizza bölgesine piramitleri görmeye giderken aldığım turdaki rehber bana manzara iç açıcı olmasa da anlatıma biraz duygusal bir hikaye katınca katlanılabileceğini öğretti mesela. Nasıl mı? Bizim gecekondu mahallelerinde hakir gördüğümüz binaları Amerikan turistlere , büyük bir özgüvenle, bu binaların dışı sıva kaplı çünkü sık sık kum fırtınası olur, boyasak da nafile biz içerden izolasyon yapıyoruz diyebilmesi. Hatta iki katlı binanın damında görünen, bir iki kat daha çıkılması için açık bırakılmış demir filizlerini de aileler burada birbirine çok düşkündür, çocuklar evlenince buraya yeni kat çıkılır, beraberce yaşamaya devam edilir şeklinde anlatması.

Aslında öyle ille de geziye çıkmaya, uzaklara gitmeye de gerek yok. Evden çıksak, yolda iki insana denk gelsek, onlarla konuşmasak bile onları duysak sadece.

Hani derler ya kumsalda öylece duran bir taşı kaldırıp tekrar aynı yerine koysanız bile o taşın altında ve çevresinde yaşayan canlıların hayatına bir etkiniz olmuştur diye. İşte ben de onu merak ediyorum, nasıl bir etkileşim olmuştur acaba ve bu farkedilmeyen ya da önemsenmeyen etkileşimden taraflar ne öğrenmiş, ne katmıştır kendine.

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde insanlar karşılaşır ama farkında bile olmazmış..

Aralık 28, 2021 Yazan: | kissadan hisse- derlemeler, seyahat, zeynep'ce | , | Yorum bırakın

Sen devam et!

Arda’nın ısrarı ile ilk defa şehir içinde bisiklete biniyorum.

Yalnız seçtiğimiz bisiklet bana göre ayarlanabilir bir alet değilmiş, selesi oldukça yüksek ve sürdüğüm hepi topu 15 dakikada beni çok rahatsız ediyor ve kenarda beklerim ben sen dolan gel demek zorunda kalıyorum Arda’ya.

Amsterdam’dayız ve en küçüğünden en büyüğüne insanları o kadar rahatlar ki bisiklet üstünde. Yollar da ona göre yapılmış, öyle ki 4 tekerlekli motorlu araç sürücülerinin hayatı baya zor. Ama yeni öğrenen bir bisikletlinin de işi hiç kolay değil açıkçası; motorlu araçlardan ziyade diğer bisikletlilere engel olmak, hatta tehlike yaratmak çok kolay ve o öyle bir durumda olmak istemiyorum.

Daha sonrasında Basri’nin bulduğu bir tren+bisiklet entegre planı ile bisiklet kiralıyoruz. Artık bu ülkede bu şehirde yaşayacak isek bu iki ulaşım aracını hayatımıza katmak durumundayız. Tren+ bisiklet planını da kısaca şöyle anlatayım; devletin yönetiminde olan trenlere aylık abonelik var, bu aboneliklerde indiğiniz istasyondan yine devletin tamir ve bakımını yaptığı bisikletleri ücretsiz alabiliyorsunuz. Bir bakıma bu bisikletlerin kiralanma ve bakim ücretleri de o aboneliğin içinde. Bu bizim çok işimize geldi çünkü böylece haftasonlarında istediğimiz kadar trene ve bisiklete binerek tüm ülkeyi dolaşabilmemize sadece imkan vermedi, özendirdi de.

Ne diyordum? Ha, ilk kiralamayı yaptığımız yerdeki görevli benim sıkıntımı gözümden anlıyor ve bana hiç tasalanma onlar sana göz kulak olacaklar sen sürmene bak diyor. Son zamanlarda duyduğumdan en güzel en destekleyici söz, sen devam et!

Bu bisikletler Dutch Bike denilen, Hollanda’nın en geleneksel büyük tekerlekli ve frensiz vitessiz nam-i diğer kontrapedal bisikletlerinden. Kontrapedal sürmek hiç tecrübe ettiğim bir şey değildi ve açıkçası frensiz yapamam diye korkmaktaydım. Ancak öncelikle diğer araçlardan korkmamamı sağlayan geniş ve tek yön olarak tasarlanmış yollar ve genelde haftasonunda ve ya nispeten az trafik olacağını bildiğimiz saatlerde sürmemiz sayesinde alışmam kolay oldu ve açıkçası artık kontrapedal bisikleti daha bir seviyorum.

Neden mi? Çünkü farkettim ki fren yaptıktan sonra bisiklet üzerinde sakince durabileceğim bir kaç saniye daha oluyor ve hiç de kısa degil bu süre. Yani panik olmaya hiç de gerek yokmuş. Bu saniyelerin uzunluğunu şöyle tarif edebilirim, Formula 1 seyretmişsinizdir muhakkak hani araçların yarışı kazanmaları icin gereken süre saliseler ile ölçülür, saniye büyük kaçar oraya. İste o geçen zamana bisiklet üzerinden bakınca uzunluğunu daha bir iyi anlıyor insan.

Tabii bu ayrı bir düşünceye de götürüveriyor beni, hani derler ya hayat bisiklete binmek gibidir pedalının hep çevrilmesi gerekir durunca düşersin diye.

Oysa düşmeden önce bir süre varmış işte.

Yeter ki panik yapma!

Ekim 22, 2021 Yazan: | amsterdam, bizden haberler..., Hobbies, Hollanda, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , , , , , , , | Yorum bırakın

Çocuk Kitapları gibisi var mı?

Kapının önünden tangır tungur bir araç geçiyor. Artık öğrendim, sabahın bu erken saatlerinde, yapabileceği maksimum gürültü ile gelen bu araç sokakta dış cephesi aynı kalacak ama içi farklı olacak binalara tadilat işçilerini taşıyor. Sabah en geç 7.00’den itibaren sokakta bir hareket bir telaş. Evin bulunduğu sokağa paralel alt sokağın köşesinde bakkalın tedarikçileri, ya da tıpkı Türkiye’deki tüpgaz kamyonları, gerçi buradakiler daha küçük ölçekte kamyonetler sokakların darlığı düşünülünce makul boyutlar, girip çıkıyor sabahın erken saatlerinden itibaren. Saat 8 gibi bir de kilise çanları ekleniyor bu telaşa. Yanlış anlamadıysam memurların işe başlama saati 8.

Sabah saatlerinin bu hareketliliği Arda ile yıllar öncesinde okuduğumuz bir çocuk hikaye kitabı aklıma getiriyor. Sanırım adı Küçük Mavi Kamyon gibi birşeydi. Küçük bir köyün marketinin tedarikçisi olan bu kamyon köye öyle büyük gürültü ile girip çıkıyordu ki köy halkını uyandırıyordu ve işte köy ahalisi ne yapsakta onu yavaşlatsak ve ses çıkartmasa diye düşünüyordu falan. Hikaye Ingilizce yazılmış ve bu benim gürültü diye kestirip attığım seslerin her birini tek tek, zangır zangır, tangır tungur, dangır dungur gibi Türkçe karşılığını bulamadığım kelimelerle anlatırdı. Ardanın bu çocuk hikaye kitapları sayesinde İngilterede özellikle şehir dışındaki yaşamı öğrenme şansım olmuştu.

Mesela bir tane de Kaçak Tren vardı ki, hala saklarım. Londra’dan kendisini almadan yola çıkan treni yakalamaya çalışan makinistin, bu muzır trenin peşinde gittiği yol boyunca başına gelenleri ilk okuduğumda henüz Ingiltere’ye de hiç gitmemiş olduğum bir döneme denk gelmişti ve hadi canım bu kadar da uydurmasalarmış olmuştum. Yani öyle ki tren istasyondan çıkıyor, bir sure karayoluna paralel gidiyor. Bizim makinist bir kamyonete biniyor ve onu takip ediyor ama tren yolu karayolundan uzaklaşmaya başlayınca kamyonetten inip hemen yanda akan nehirdeki bir bota atlıyor, bir süre nehir ile paralel giden tren yolu nehirden uzaklaşınca makinist yanda bisikletlileri görüyor, birinin arkasına atlıyor bir sure de öyle gidiyorlar, ta ki koyun sürüsüne gelene kadar, bu sürünün diğer ucundaki atlılar onu alıyor ve tam artık bu iş olmayacak galiba dediğin bir yerde traktörü ile bir çiftçi gelip onu yakındaki bir tepenin üstüne çıkarıyor ki yardıma gelen helikopter onu alabilsin. Helikopterin makinisti tren raylarının bittiği son durakta durdurması için trene havadan yetiştirmesi ile bitiyor hikaye. Defalarca okuduk biz bu kitabı, Arda 2.5-3 yaşlarında idi sanırım ve biz henüz Dubai’de yaşamaktaydık. Değil tren çevremizde ne nehir ne de koyun falan vardı. O zamana kadar olan yaşantımızın da Türkiye’de şehirde olduğu düşünülürse gercekten de böyle bir tren yolculuğunu hayal etmek çok zor idi benim icin. Ama İngiltere’ye gelince gördüm ve de yaşadım ki tren, kamyonet, bisiklet, at, sandal, traktör hepsi bir arada olabiliyormuş.

Dün Valetta-Malta’da kitapçıya girerken alkımda bu sesler ve hikayeler vardı istedim ki içinde Malta’da yaşamı bulabileceğim çocuk kitaplarından alayım, onlardan öğreneyim anlayayım bu ülkeyi ama tabii bu kitapların Ingilizce olmayacağını düşünemedim. Yaklaşık 10 gündür Malta adalarında duymakta olduğum Ingilizce insanı yanıltıyor oysa daha önce burada da bahsettiğim gibi onların kendi dilleri, Maltaca var ve tabii çocuk kitapları bu yerel dilde. Çaresiz burada uzun yıllardır yaşayan bir Ingilizce öğretmeninin korkarım alelade beyaz dizi tadında kalacak bir kitabını alıyorum. Umarım bana Malta ve Gozo adalarındaki yaşamı, kültürü biraz da olsa verir.

Sonra, bu sabah hengamesinden sonrası genelde sessizlik, sokakta sanırsın kimse yok, kimse yaşamıyor ta ki akşam geç saatlere kadar pek bir ses çıkmıyor. Akşam saatlerinde bir araç var, çıkıp da bakmadım ama sanırım hep aynı araç bu, sonuna kadar açtığı müziği ile geçiyor, sanırsın kapıdan omzuna koyduğu o 80lerin çift kaset çalarlı teybi ile girecek ve partiye kaldığımız yerden devam edeceğiz . 80li yıllar derken gerçekten de burada hemen her yerde 80lerin müziği çalıyor. Hatta mümkünse youtube dan da bu parçaların video klipleri falan açılıyor.

Bulunduğumuz sokakta dikkatimizi çeken bir başka şey de binaların kapı numaraları. Alıştığımız ve de nedense tüm dünyada aynıdır diye kabul ettiğimiz tekler çiftler şeklinde yolun iki tarafına paylaştırılan bir düzenleme yapılmamış, başlamışlar sokağın başından soldan saymaya sonuna kadar devam etmişler, 175-176-177 öyle gidiyor. Binaların dış cephesinden aslında binada kaç daire var anlamınız imkansız. Bu Londra’daki evlerde de geçerli. Ben de bina kapısındaki zil sayısına bakmayı adet edindim ve genelde 3-4 daire maksimum görmüştüm. Basri’nin ekmek ve su almak için girdiği ve bir türlü çıkamadığı mahalle bakkalının önünde beklerken çaprazdaki binanın zilleri dikkatimi çekiyor . Üşenmeyip gidip bakıyorum, 11 tane zil var. Ön cephede 4 kat görünen bina içe ve arkaya doğru genişliyor olmalı. Daha da komiği zillerin numarası da sıralı değil. Sanki bilmiyorsan beni bulamazsın der gibi.

Tam merakıma yenilip açık kapıdan içeri girecekken Basri geliyor, bakkala girdiğine bin pişman söyleniyor. Küçük ve dar ötesi mekanda sırada kendisinden iki önceki müşterinin lakayt bir şekilde kasayı extra bir 15 dakika meşgul etmesine kızıyor. Oysa bakkalın belli ki yerel müşterisi o kadın ve bakkal iki gün sonra gidecek turistler icin müşteriyi uyarmayı tercih etmiyor.

Haklı adam, sen bugün varsın yarın yoksun.

Yarın yolcusun. 10 günlük mecburi tatili bitirdin. Bu sarı sıcak balrengi binaların arasında kaldığın yeter, yeşil ve serin İngiltere seni bekler.

PCR testlerini yaptırdın hazırsın.

Hadi madem yolun açık olsun

Temmuz 14, 2021 Yazan: | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, zeynep'ce | Yorum bırakın

Mirasyedinin bitmeyen tatili

Ben kelimelerin kişiye, nesneye ve ya işleve verdiği güç ve anlam var olduğuna inanıyorum.

Hani ben blog adını Gezgindoganlar koyduğumdan beri hem turistik hem de yaşama amaçlı gezip duruyorum diyorum ya ne dersiniz blog adımız yaşam tarzımız etkiliyor olabilir mi?

Atam İzindeyiz söylemi mesela, ne zaman duysam ya da bir aracın arka camında yapıştırılmış olarak görsem İzindeyiz kelimesi iz sürmek, yolunda gitmek anlamında olması gerekirken bana tatilde olmak çağrışımını yapıyor. Hani gelin arabasına yazılan evleniyoruz gibi. Ve ben gordugum bazı insanlarin bir yandan açtığın yolda izini sürmekteyiz anlamında olan bu Atam izindeyiz söylemini söylerken hal ve tavırları ile aslında Atam biz izindeyiz, dönüşte görüşelim diyorlarmış gibi geliyor bana. Çünkü eğer onun açtığı yolda onlar da gidiyor olsalardi hep beraber hedefe ulaşmış olurduk, yan yollarda oyalanmakta olmak yerine.

Sonra mesela Atam sen kalk ben yatam dizelerini pek severler, her 10 Kasımda duyarız. Çocukken ben de okumuşumdur muhakkak. Ama yine aynı şekilde sanki görevi devr almak degil de sen iyi yapıyorsun bu işi ben hiç anlamam o yüzden de ben yatayım sen devam et demektelermiş gibi gelir bana. Öyle ya görevi layıkıyla devr alabilselerdi, alabilseydik hedefe ulaşmış olmaz mıydık?

Gençliğe hitabeyi anlayabilseydik bugün yaşananlar farklı olmaz miydi?

Her yıl yeniden doğmaktasın, keşke yine gelsen diyeceğimize bir kere doğdun, yaşadın ve bize bıraktığın emaneti senin istediğin şekilde daha da iyiye götürüyoruz bak bizimle gurur duymalısın diyeceğimize savruk mirasyedi gibi ah keşke sen yine gelsen de işleri yoluna koysan demekteyiz. Yaptığımız çağrışımlar, dileklerimiz ile kurtarıcı beklemekten öteye gidemediğimizi görüp bu kurtarıcı ben olabilirmiyim diye biraz düşünsek ve harekete geçsek artık.

Karanlıkta biri elinde fener ile gelir mi acaba diye beklemek yerine mumu yakacak olan kibriti çakacak kişi sen ben olabilir miyiz?

Gerekirse ateşi yeniden keşfedecek bilgin bile varken neyi bekliyorsun?

Mayıs 19, 2021 Yazan: | kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | | 4 Yorum

Anı yaşayalım derken an geçiyor olabilir

10 sene kadar önceydi sanırım, İngiltere’de oturduğumuz Reading Berkshire bölgesinde basketbol oynayan hele de Arda’nın yaşında kimse yok, genelde oyuncular 7. Sınıfa geçince bu sporla tanışan, orijinalde hepsi futbolcu olan çocuklardan oluşuyor basketbol takımımız. Under12 grubu olarak 8 kişilik takım çıkarabilirsek mutluyuz.

Az sayıdaki oyuncularımızın beceri durumu ise felaket ile harika arasında değişiyor ama azimliyiz, istekliyiz.

Bir tanesi var ki dillere destan. Enerji içeceği icerek maçlara çıkmasından mıydı, futbol sahalarından sonra basketbol sahası küçük mü gelirdi bilmiyorum ama maç boyunca iki pota arasında pek bir hızlı gider gelirdi. Durduğu anlar sayıca az ama süre olarak uzun olurdu o ayrı. Her basket attığında öyle bir sevinirdi ki sanırsın ünlü futbolcu 90. dakikada takımına kupayı kazandıran golünü atıyor, kollar havada seyirciye doğru koşar ve tezahürat beklerdi. Oysa basketbolda basket atıldıktan sonra oyun durmaz bilirsiniz, topu alan karşı takım daha bizimkiler ne olduğunu anlamadan karşılığını verirdi. Bizim bu heyecanlı oyuncumuz başarısını kutlamayı ancak maç sonunda yapması gerektiğini öğrenmek yerine futbola dönmeyi tercih etti.

Bir süredir hayatın NBA basket maçı hızında geçtiği bir dönemde ben attığı gole dakikalarca sevinen futbolcu gibi takılıyorum yaşadığım her ana, iyi veya kötü ne ise bir laf, bir olay seçiyor beynim ve düşün düşün takılı kalıyorum,hayat denilen maç devam ederken.

Maça dönmek mi yoksa anı yaşamak mı? Siz ne dersiniz?

Mayıs 3, 2021 Yazan: | GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , | 1 Yorum