Cam rende
Gurbet ellerde insan vatana özgü, o varlığından haberi bile olmadığı alışkanlıklarını özlemlerini gidermek, yeni geldiği bu ülkede en iyisinden ağız tadına uyanları ve hatta en güzelinden kendine benzeyen birilerini bulmak amacıyla çeşitli yöntemlere başvuruyor.
Teknolojinin bu kadar ilerlemediği zamanlarda nasıl oluyormuş bu iş bilemiyorum ama ben 20 yıllık gurbet yaşantımda yahoogruplardan çok yararlandım. İki ayrı ülkede bu amaçla kurulmuş üç ayrı grubun üyesiyim ve elimden geldiğince ben de katkıda bulunmaya çalışıyorum. Her biri bulunduğu coğrafyaya özgü sorular ve tabii çözümler barındırıyor. En keyiflisi sadece kadınlardan oluşan Dubai’deki yahoogrubu.
Grubun üye sayısı kaç oldu bilemiyorum, ama yıllardır konular ihtiyaçlar hemen hiç değişmiyor, dünün ülkeye yeni gelmiş aklında yığınla sorusu ile taze üyesi iki aya kalmaz kendi tavsiye verecek kıvama geliyor ve en önemlisi desteğini esirgemiyor.
Dedim ya sorular ihtiyaçlar genelde aynı, gurbetçi insan ne sorar:
“Bulgur var mı burada?”
“Beyaz peyniri nerde bulurum?”
“Markete Sucuk/ Biber dolma/Yesil erik gelmiş haberiniz var mı?”
“Digiturk anteni taktıracağım da antenci bildiğiniz var mı?
“Bebeğime evimde bakacak yardımcı aranıyor ” gibi ortak sorular ve sorunlar.
Ama bir tanesi var ki ben cok seviyorum.
” Cam rende nerden bulabilirim?”
Yıllardır ara ara çıkar! Önceleri anlamıyordum yahu bu cam rende neden bu kadar önemli diye. Benim oğlumun cam rendesi olmuş muydu hatırlamıyorum mesela!
Gerçi o zamanlar İstanbul’daydık muhtemelen bi sorun olmadan mutfağımıza girmiş ve süresi dolunca çıkmış olmalı.
Ama artık seviyorum, hatta zaman zaman merak ediyorum acaba soruldu da ben mi kaçırdım diye.
Bana günlerin yılların geçtiğini söylüyor. Hayatının önemli bir dönemini kapatmış bir minik bebek daha olduğunu söylüyor.
Annesinin yaşadığı “artık büyüdü bebeğim” duygusunu aynen hissediyorum.
Her anı çok keyifli ve değerli bu zıpırların, kıymetini bilmek lazım.
P.S I: Üzgünüm ama cam rende nerden bulunur bilmiyorum:(
P.S II: Bu yazı ilk olarak 2008 yılında Sultansofdubai yahoo grubuna gönderilmiştir. Yazıyı buraya almış olduğum şu günlerde artık Facebook üzerindeki gruplarda yapılıyor bu yardımlaşmalar,tanışmalar ve yeni organizasyonlar. Ben ise yeni ilişkiler ile ilerlerken o ilk gözağrım Sultanlar sayesinde kazandıklarımdan vazgeçmek istemiyorum.

Yağmurdan kaçmadan
Başlıktaki resim sanatçı Gürbüz Doğan Ekşioğlu nun bir çalışmasıdır, bu yazımda paylaşmadan önce kendisinden izin aldım.
Şemsiye kullanmaktan nefret ederim, yıllarca İngiltere’de yaşayıp da şemsiye kullanmayan bir ben varım sanırım. Şemsiye ki aslında şems kelimesinden türemiş ve güneşten korunmak amaçlı bir araçtan bahsediyorsak da genelde yağmurdan korunma amaçlı kullanılıyor. Arda mesela Dubai’de şemsiyesi ile yürüyen birini gördüğünde çok şaşırmıştı. Kullanım amacı güneş veya yağmurdan korunmak olsun elinde şemsiyesi ile yürüyenlerin kendilerini kuru tutmak adına kendi cüsselerinden daha fazla yer kaplayarak yürümelerini sevmiyorum. Bu davranışın kendilerinden başkasına bir yararı olmadığı için de bencillik gibi geliyor. Şemsiyeyi bulan adam eminim ki kullanıcının çevresindeki insanlar için bir tehlike oluşturacağını düşünmemiştir. Tıpkı plastik poşetleri bulan adamın bu poşetlerin günün birinde dünyanın başına bela olacağını bilememesi gibi.
Üstelik şemsiyeyi kullanırken ayrı kapalı halde taşırken ayrı bencillik var. Bir düşünün başkasının elindeki şemsiyeden korunmak için kaç defa eğilmiş, kafanızı sağa sola son anda çevirmişsinizdir.
İngiltere’de yaşadığımız dönemde sağanak yağmur altında çıkıp arabamı yıkamış biri olarak yağan yağmurdan şikayet etmekten ve ya ondan kaçmaktansa onunla nasıl yaşarım diye bakmaya çalışmak işime geldi sanırım. Öyle ya hadi yağmasın bakalım, nasıl da sapsarı kalmıştı yeşilin her tonuna sahip parklar bahçeler iki sene önce.
Herşeyin fazlası zarar tabii, benim de günlerce durmayan yağmurdan bunaldığım, tarladaki ekine ne oldu acaba diye tasalandığım, bu nehirler taşacak mı diye telaşlandığım oldu. Hatta bahçemdeki güller yeter bir dur artık diye boyunlarını büktüğünde kaçamadıkları için onlar adına üzüldüm ama yine de yağmur altında şemsiye kullanmamak için elimden geleni yaptım. Deneyin sizde bulacaksınız bir yol.


Bir tutam lavanta kokusu
Bu sabah bir süredir beni çağırmakta olan ve tam da iyi hadi geleyim madem dediğim günden beri yani tam bir haftadır yağmur altında kafayı dik tutmaya çalışan bahçeme el atayım dedim. Bahçem aslında kullanıma oldukça elverişli bir boyutta. İşinin ehli birisinin ellerinde harikalar diyari olacak büyüklükte ve de bence gayette verimli toprağı olan bir bahçecik. Evin önünde sabah güneşini alan kare bir alan var, arkasında da öğleden sonra güneşi ile kavrulmak için ideal pozisyonda güneye bakan ve sağolsun bizden öncekiler tarafından ekilmiş 3 ağaç sayesinde gölgesi de olan daha ince uzun bir alan. Ben bu alanlarda kendi çapımda oynuyorum, ondeki çimi sağlıklı ve devamlı yeşil tutmayı başaramadığımı anlamam iki yıl sürdü mesela.
Arka bahçede bir de sebze ekebileceğimiz hafif yükseltilmiş üçgen bir alan var ve ben ilk heves buraya çiçek ekmiştim mesela. Yani adamlar sebze için yükseltilmiş alan yapmış ben çiçek ekiyorum 🙈 Ektim ama bir süre sonra bir problem çıktı. Sadece bu alana ektiğim çiçeklerinn yapraklarını yiyen bir yaratık var ve ben bunu bulamıyorum . Neyse Allah razı olsun internet, Facebook var da hemen köyümüzün yeşil parmaklarına sordum, ve dediler ki onlar tabii ki de solucanlar. Nasil yani oldum ve tavsiyelerine uyarak bir gece elimde fener ile gidip baktım ve ne göreyim, mahallenin tüm solucanları toplanmışlar sanırsın Üsküdar’da iftar çadırı. Yani tam da çocukluğumun ‘pis tıytıl sersem tıytıl yeme yapyaklayımı kıtıy kıtıy ” tekerlemesine uyan bir durum söz konusu. Bitkilerin öylece yerlerinden kıpırdayamıyor olmalarına da ayrıca üzüldüm.Hayatımda ilk defa tek tek solucan toplayıp bir kavanoza koydum ve de onları ölüme terk ettim. Evet evet biliyorum bu solucanlarla baş etmek için farklı yöntemler varmış tabii ama ben onlara çok kızmış idim. Daha sonrası için de en etkili olan peletleri kullandim, bir daha da kendileri ile görüşmedik.
O günden bugüne o alanda domates yetiştirmeye devam etmekteyim. Ha bir de geçen sene yetiştirdiğim patlıcan var. Bir tane sadece ve sadece bir adet patlıcan ama olsun, benim icin bir ilk idi ve farkettim ki ben patlıcan çiçeği de görmemişimö mor renklı bir çiçek olacağını hiç düşünmemiştim. Beni ayrı mutlu eden bir çiçek idi. 🙃
Bir başka küçük alanda da ki bu alanda yine yükseltilmiş durumda, yükseltmeyi de ben eski bir Ikea dolabını kullanarak yapmış idim, neyse onun icinde de nane, maydanoz veee çilek yetiştirmekteyim. Çilek deyince aklınıza reçel gelmesin hemen, o çileklerin müşterisi hazır, ben biraz tatlansa mı diye beklerken bana kalmıyor. İki güvercin var, hayatta bana bırakmıyorlar. Yani kendim için yetiştiriyor olamam herhalde di mi bu kadar yaban hayati varken çevremde sincap,solucan, kuş derken. Ha bir de arılar var tabii
Arılar deyince balarılarından bahsediyorum onları memnun etmek önemli imiş, hem yıllar önce izlediğim animasyon Arılar filminden hem de arkadaşım Yonca Tokbaş‘ın anlattıkları sayesinde bu balarılarına iyi davranalım sloganı ile yola çıkıp bahçeye biraz da arıların sevdiği çiçeklerden de ekelim yoluna gidince Lavanta da ekmiş idim bahçenin önde arkada çeşitli köşelerine ektim ve fakat sadece iki bölgede toplamda 5 tane yetiştirebildim. Bu arada itiraf ediyorum Lavantanin cekiciligi sadece arılara yonelik degil kocamcan bile gelip geçerken farkeder, bir dokunup kokusunu almak ister oldu.
Bugün de yine böyle arıların bu lavantaların üstünde cirit atmasını izledim. Hem izledim hem de bahçedeki yaban otlarını temizledim. Artık içeri girmeden önce de biraz daha yakından baktım lavantalara. Arıların bitkinin dalları ve çiçekleri üzerindeki turunu, çiçeklerden özüt toplamak icin uyguladıkları seçiciliğ izledim ve farkettim ki lavanta dalları arasında boynunu bükmüş olanlar var, arılar onlara hemen hic uğramıyor ve sadece daha bir taze daha bir canlı olanlara gidiyor. Önce bu dallar ne olacak ki, bıraksam mı kesip atsam mı diye düşündüm ve bu arada da kesmiş oldum. Sonrasında daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yaptım, bu kestiklerimden bir buket yaptım ve evde bir küçük vazoya ki vazom da aslında bir porselen bir sütlük, koydum. Sonra bu vazoyu koyabileyim diye mutfak masamın uzerindeki kıvır zıvırı kaldırıp, açık pembe örtümü örttüm ve de bu bir tutamcık lavantamın içinde olduğu vazo sütlüğü üzerine yerleştirdim. Kendimi öyle iyi ve mutlu hissettim ki.. ve hatta biraz da gurur duydum kendimle, öyle ya sonuçta tüm bu döngü benim için bir ilk idi ve bu lavantaları bir gün eve koyarım niyeti ile ekmemiştim ki ben.
Mutluluk denilen şey oldukça göreceli bir his ve sizi neyin mutlu edeceğini önceden kestirmek pek de kolay degil. Ama şu bir gerçek ki bir şeyi ilk kez yaptığınızda hissettiğiniz o tatlı heyecan güzel şey.
Bu durumda şöyle bir sorum var, hadi deyin bakalım, en son ne zaman bir şeyi ilk defa yapmıştınız?


Charing Cross Sokağında bir Düşes
Ben bir kitap okudum, adı Charing Cross Sokağı 84 numara, ya da orjinal adı ile 84th Charing Cross Road. Bendeki baskıda iki hikaye var, birbirinin devamı olan hikayeler. İlki yani kitap ile aynı adı paylaşan hikayede Amerika’da oturan yazar Helene Hannf ile İngiltere Londra’da bulunan sarraf, Frank Doel ile yapılan yazışmalar var. 20 yıl boyunca yapılan yazışmaların sadeliği, içtenliği ve karşıklıklı güven, sevgi ve saygı muhteşem. İş ilişkisi olarak başlayan bir yazışmadan değişen hayatlar.
Helene Hanff Amerika’da yazı sanatı üzerine çalışmalar yaparken Sir Arthur Thomas Quiller-Couch kitapları ile tanışıyor. Q olarak tanınan yazarın kitaplarını ve bu kitaplarda bahsedilen diğer yazarları okumaya başlıyor. Hatta 5 ciltlik eseri, bu araya giren ve okuması gerektiğini düşündüğü kitaplar sayesinde 11 yılda bitiriyor. 1940’larda Amerika’da bulamadığı ya da sadece New York kitapçılarında aramaya üşendiği için İngiltere’de Londra’da Charing Cross sokağında bir sarraftan sipariş etmeye başlıyor. 1949’da kitap siparişleri ile başlayan bu yazışma 1969’a gelindiğinde artık sıkı bir dostluğa dönüşmüştür. Helene kitaplarını beklerken o dönemde savaş sonrası karne ile yaşamakta olan İngiliz dostlarına et,yumurta ve naylon çorap göndererek kalplerinde önemli bir yer ediniyor.
Charing Cross Sokağı 84 numara kitabı önemli bir edebiyat ürünü olarak sayılmayabilir ancak yazarın mektuplarındaki içtenliği, hayata bakışı ve daha sonrasında bu kitabı sayesinde önünde açılan kapıdan sade ve samimi bir yaklaşımla geçmesi ve bir sonraki kitabının, Bloomsbury Düşesi, da konusu olan Londra seyahatini anlatışı bence çok güzel ve etkileyici.
Charıng Cross Sokagı 84 numara kitabını şans eseri kütüphaneden almıştım, içinde iki ayrı hikaye olduğunu bilmiyordum. Okuyup bitirdiğimde farkettim ki yıllarca kitaplardan filmlerden okuyup izlediği Londra’ya ilk defa benim doğduğum sene, 1971’de gelebilmiş ve kendisini Londra’da kaldıgı süre boyunca Bloomsbury Düşesi olarak hissettiği dönemi de aynı adlı hikaye altında anlatmış. Kitabı bitirdiğim gün benim 47. doğumgünüme denk gelince Londra’ya gidip bu sefer Helene Hanff’ın gözünden gezmek istedim. Sağolsun eşim de bu gezimde beni yanlız bırakmadı.
Hafif yağmurlu kapalı bir Çarşamba sabahı Highgate Hill’i tırmanarak Waterlow Park’a gittik. Mayor Waterlow için yapılmış olan anıtın önünde oturup manzarayı seyre daldık. Orada o ağaçlara Helene Hanff’ın da bakmış olduğunu düşünmek çok keyifli idi. Ben 47 yıldır burada olduğuna şaşırıyorum bu agaçların ama aslında bu park 127 yıldır burada imiş. Şehrin zenginleri bu tepelere bahçe içinde evler yapınca dönemin valisi Waterlow bu alanı halka “bahçesi olmayanlara bir bahçe olsun” diyerek bırakmış. Evet, geçen 47 yılda o ağaçlar uzamış ve de şehrin ve tabii St Paul’un siluetini kapatmıştı ama olsundu. Daha sonra artık bir sanat evi olarak kullanılan Lauderdale House’da kahvemizi görüp göreceğim en minik ve de bir o kadar da lezzetli makaronlar eşliğinde içtik. Helene Hanff’ın bahsettiği Sundial / Güneş Saati de hala orada duruyor. Parktan ayrılırken bir de Çilek Ağacı ile karşılaştım ki hayatımda çileğin ağacı olduğunu bile bilmiyordum. Hiç beklemediğin bir anda yeni birşeyle karşılaşmak ne güzel! Çok gezen mi bilir çok okuyan mı diye sorarlardı biz çocukken ve okumayı seçmemiz gerekirdi. Oysa bak hem okuyup hem gezince daha çok şey öğreniyorsun.
Parktan sonra Russel Square’e gittik. Helene Hanff’ın bahsettiği su fıskıyesi, öğlen yemeğinde parkın çimenlerine yayılmış genç yaşlı Londralıları ve hatta tüm gün kapalı olan havanın pes edip sonunda açıveren güneşi ile Helene’in neden bu parkı bu kadar sevdiğini de anlamış oldum, yıllardır önünden geçip gitmiş olmama hiç girmeyelim. Bu ihmalimizi çimenlere serilip piknik yaparak telafi etmeye çalıstık.
Helene Londra’yı ve hatta Oxford’u kitabını okuyup seven okurları sayesınde geziyor hemen her akşam bir yemeğe davet ediliyor ve böylece Londra’da kalışını karşılayabilyecek ekonomık rahatlığı oluyor. Okurları ve Amerika’daki arkadaşlarının İngiltere’deki arkadaşları onu bir an bile yanlız bırakmıyorlar. Her iki hikayesinin de en büyük ortak yanı insanların hayatına gerçek anlamda ilgi gösterirsen onların da seninle ilgileneceği ve senin için ellerinden geleni yapacaklarını örneklerle gösteriyor olması.
Benim için “beni etkileyen kitaplar listesine “ girecek bir kitap daha..
.
Beraber yürüdük bu yollarda
Özellikle Amerika seyahatimiz sırasında kitapçı gezmeye bayılırız ailecek. Bu son gidişimizde LA’de Barnes and Nobles ın yanısıra BookSoup adlı bir başka kitapçıyı da gezme imkanımız oldu. Bu gezilerde en büyük sıkıntı almak istediğimiz kitapların bavula sığmaması oluyordu ama ona da bir çözüm bulduk teknoloji sağolsun. Seçtiğimiz kitapları Amazon.uk den sipariş ettik ve eve döndüğümüzde bizi bekliyorlardı.
Bu bahsedeceğim kitabı da son gün dönerken buldum. Barnes N Nobles da din temalı kitaplar arasında bulunması bir süre tereddüt etmeme sebep olduysa da siparişimi verdim. Kitabın adı “I will push you.” https://www.illpushyou.com/
Kitapta kahramanlar iki çocukluk arkadaşı. Hikayenin evvelinde yani kitapta bahsedilen hikayeden öncesi de zaten bir ayrı güzel yaşanmışlık iken bu seyahat ile bir ayrı derinliğe geciyorlar. Kitabın Türkçesi henüz yok galiba ama umarım tez zamanda bu konuya da el atan birisi olur.
Justin tam olarak neden ve hatta ne olduğunu bulmaları bile yıllar süren, geçerli bir tedavisi olmadığı için hastalığın tedavisinden ziyade Justin’in ve çevresindekilerin hayatını kolaylaştırmaya yönelik çözümlere daha çok odaklanılan bir hayata gecmesıne neden olan amansız bir kas hastalığına yakalanmış. Önce ayaklar sonra ellerinin hakimiyetini kaybetmesi ile eşinin yanısıra arkadaşı yani kitabın ikinci kahramanı Patrick de Justin’in elleri ve ayakları olmuşlar. Ayrıca Justin’in çocukları da bu görev dağılımında önemli yer alıyorlar günlük yaşantılarında. Bu konuda da Justin ve eşi Kristin ile yapilan görüşmede bu yardımlaşmanin çocukların gelişiminde nasılda olumlu olduğundan bahsediyorlar. Youtube da var, izleyin.
Kitabin konusu Justin’in bir televizyon programında gördüğü ve özellikle Hristiyanlar icin bir çeşit Hac niteligindeki bir mesafeyi gitmek istemesi ile başlıyor. Kuzey Ispanya’da Camino de Santiago adlı bu dağ yolu geçilmesi zor patikalardan olusan bir rota. Can arkadasi Patrick’e ne yapmak istedigini soylediginde ise Patrick bu fikri sonuna kadar destekleyeceğini soyleyip onunla beraber yola dusuyor. Hikayenin bu yolculuğa hazırlık aşaması da yolculuğun kendisi kadar önemli, alınan maddi ve manevi destekler muazzam.
Maceraları 500 mil yani 799kmlik bir dağ yolunu yürüyerek ama daha da onemlisi Justin’in tekerlekli sandalyesini iterek katetmeleri uzerine. Yol boyunca hem bireysel hem de birbirleri ile olan ilişkilerinden etkilenen içsel dünyalarini farkediyorlar. Bu süreç boyunca önce diğer insanlardan yardım almaktan kaçınsalar da bir süre sonra fiziksel olarak ihtiyaçları olduğu ortaya cikiyor. Kendileri için fiziksel olan bu yardımların yolda karşılaştıkları diğer yürüyüşçüler icin oldukça kuvvetli manevi etkilerini görmek özellikle Patrick için çok yeni bir kavram ve olumlu bir kazanım oluyor. Justin bu konuda zaten oldukça ileride, çünkü hayatını idame ettirebilmesi icin en basit şeyler için bile yardıma ihtiyaci var. Kitabın sonlarına doğru Patrick bu farkındalığı yani kontrolü elinde tutmak zorunda olmadığını anlamaya başladığında aralarında geçen konusma cok etkili. Mesela Justin diyor ki, “Patrıck, diger insanlara da güvenmelisin, onların da yapabileceği ve ya başaramayacağı riskini almalı ve izin vermelisin. Her ne kadar arada bir seni mahçup etseler de genelde başaracaklardir.”
Justin önceleri sevdiklerine yük oldugunu düşünmüş, ama daha sonra eşinin ve Patrick’in ona yardım ederken, onun hayatını bir nebze olsun kolaylaştırdıkları için mutlu olduklarını farketmiş. Tıpkı bu yolculuk sırasında diğer insanların onun sandalyesini kah iterek kah taşıyarak bir işe yaradıklarını hissettiklerini farkettigi gibi. Şöyle bir inanışı var ki canı gönülden katılıyorum, ” kişinin yardım ederek kazanacagi iç huzuru engellememelisin”. Sonuçta Justin bu yardımlar olmazsa bulunduğu yere gelebilmesi imkansız ama yani bu durumu anlayabilmemiz icin ille de elden ayaktan düşüp, çaresiz kalmamiz şart mi? Ustelik çevrendekilere gösterdigin inanç ve güven hem kendin hem de o insanlar icin çok onemli.
Patrick mesela bu yolculuğa kadar hep veren olmus, desteğini yardımlarını esirgememiş ama artık kendisinin alma zamani gelmiş olduğunu farketmis oldu. Bu yolculuk ona kontrolü her zaman elinde tutmak zorunda olmadığını ve yükünü evet gerçek anlamda yükünü paylaşabileceği, onunla beraber omuzlayacak yardımcıların olduğunu farketmesine bir araç oldu.
Kitabin dini teması da var evet ama ben bunun bir hristiyanlik kitabi olarak gormedim. Sonuçta çıktığım yolda Allahın bana yardımcı olacağına olan inancimin Muslumanlik ve ya Hristiyanlik ve ya bir başka din ile ilgisi yok. Inanç inanctir ve insana, dogaya ve bir koruyucu gücün varlığına inanmak ki bu benim için Allah, insana iyi gelir.
Bu link onların yasadıklarını gosterıyor ama fırsatınız olursda kıtabı mutlaka okuyun.
Çılgın gençlik kararları yaşlılıkta başa bela (mı?)
22 November 2015Kasım ayındayiz, Arda ile gittiğimiz alışveriş merkezindeki restoran girişinde yer gösterilmesini bekliyoruz. Önümüzdeki 5 kişilik grup dikkatimi çekiyor. 3 yetişkin bayan, bir kız çocuğu ve bir yaşlıca beyden oluşan grubun elemanlarının torun,anne,teyze,anneanne ve tabii ki dede olduğunu düşünüyorum. Bu beyefendiyi yazının geri kalanında Dede olarak tanımlayacağım.
Her ne kadar bayan grubu vıdı vıdı konuşuyorsa da Dede öyle dimdik bekliyor. Bir süre sonra farkediyorum Dede’nin bir sağlık problemi olmalı çünkü biraz da tutuk bir hali var.
Bu arada yerlerimize oturmuş ve bir şekilde onu görebilecek konumda kalmışım. Dışarda buz gibi ayaza inat pırıl pırıl parlayan Kasım güneşinin gözümde parlamasıni da hesaba katınca iç mekanda Dedeyi izlemekten başka bir çarem kalmıyor.
Bahsettigim gibi Dede biraz tutuk, fazlaca sakin, sessizce bekliyor. Yemekleri geldiğinde farkediyorum ki elleri de titriyor. Hatta bir keresinde elinde kaşık bir iki dakika evet o kadar uzun sure bekledi sonra kaşığını ağzına götürdü. Kabaca Parkinson tarzı bir rahatsızlık olabileceğini düşündüm.
Bütün bunlar arasında ellerinin üzerinde ki dövmeleri de farketmiştim. Her iki elinin üzerinde desenini tam anlayamadığım ince ince işlenmiş dövmeler vardı. Vücudunda başka biryeri göremiyordum ama sadece ellerinde olmadığından emindim.
İlk aklıma gelen, “bak ya gördün mü gençken yaptırmışsın şimdi kel alaka kalmış” işte bak oldu. Hemen daha bu düşüncemin beynimdeki geçidi bitmeden bir başka düşünce yetişti ve resme girdi. Bu yeni düşünce bana bu karşımda sakince yemeğini yiyen Adamın şu anda bulunduğu duruma gelmeden önce nasıl bir hayat yaşadığını ve aslında gayet keyif aldığını, vücudu üzerinde şu anda kontrolü olmasa da eskiden çok değil sadece kısa bir süre öncesine kadar patronun o olduğunu söyledi.
Dedim tabii ya, bundan daha güzeli olabilir mi? Eminim benim görebildiklerim ve göremediklerim de dahil olmak üzere o dövmeler cesur, kuvvetli, arzulu yaşanmış bir hayatı anlatıyor.
İngilizlerin cenaze ve anma törenlerinde dediği gibi ” Let’s celebrate his life” , yaşanmış ve yaşanmakta olan bir hayatı kutlayalım!

◦
Sana güveniyorum arkadaşına güvenmiyorum
Dun Arda’yı okuldaki arkadaslarından birinin evinden alıyorum bir yandan da Babası ile ayaküstü tanışma konuşmaları yapıyoruz.
Arkadaşı bize gelecek ve gece yatıya kalacak, yani durmak yok.Çocuğun diş fırçasını da almasını beklerken Arda bir heyecan bana tüfekle atış yaptığını söylüyor.
Açıkcası çok da dikkat etmeden gülümsüyorum ve eve doğru yola çıkıyoruz.
Yol boyunca çocuk bir çok şey anlatıyor ve ben bu tüfek olayını unutuyorum. Hani önce yanlız kalınca konuşacağız seklinde ertelemiştim ama iste cocuk bize gelince unutmuşum. Ta ki aksam onları odaya gönderdiğimizde Basri’nin hatırlatmasına kadar.
Bizim ki gerçekten de bir tüfekle bir gazoz kutusunu vuruyor, filme almışlar bir de üstelik bizim akıllı Instagram’a koymuş marifet ya!
Hemen siliyorum, ona da sabah görmesi icin bir mesaj bırakıyorum. Sabah Arda gayet anlayışli. Tüfek kullanımında cocuğun babasının haberi olduğunu söylüyor. Ben şaşkınım!
Sabah oluyor, cocuğu kahvaltı sonrasında evine götürmek üzere yola çıkıyoruz.
Arabada geçen konuşmalarda sinirlerimizi iyice geriyor. Konu hızlı arabalar ve fiyatları..Bu cocuk Arda ile yaşıt olmasına rağmen bizim risk olarak gördüğümüz aktiviteler onun icin tehlike arz etmiyor.
Daha kötüsü Arda onun hayatını eğlenceli buluyor.
Yıllarca bu cümle kulaklarımızda çinladi durdu.
Arda büyüdükce arkadas cevresinde degisiklikler olacağını biliyor ve kendimizce risk çalışmaları yapıyorduk. Ama Allah var bu hiç aklımıza gelmemişti. Bizim hızlı arabalara yaklaşımımızı gören Arda hiç eğlenceli olmamakla suçluyor bizi, çocuk ise merak etme babam seni bizim spor arabayla gezdirir diyor! Basri ile bakışiyoruz, tedirginlik diz boyu.
Neyse cocuğun evine geliyoruz, ben bu sefer anne ile konuşuyorum Basri telefonda meşgul. Daha biz iki kelime etmeden Arda çocukla beraber koşarak yanımızdan geciyor ve sonradan onların olduğunu öğrendiğimiz spor arabanın sürücü koltuğuna yerleşiyor ve bir heyecanla o kendinden pek emin cocuğun da talimatları ile arabayı çalıştırıyor.
Bu bir otomatik araba, bir yığın düğmesi olandan yani arabayı çalıştırmak icin anahtarın deliğe girmesi gerekmediği gibi hareket ettirmesi de an meselesi, nasıl durur o ayrı!
Arda’yı arabadan çıkarırken cocuğun annesi “aa bisey olmaz bizimki hep yapıyor” diyor!
O an anlıyorum ki her ikimiz de anneyiz ama tehlikelerimiz korkularımız aynı degil. Onun icin 12 yasında bir cocuk yanlızken arabayı çalıştırabilir ya da bir küçük bahçede bir tüfekle boş kutulari da vurabilir. Kabul ediyorum her cocuk her ebeveyn farklıdır ama sana emanet edilmiş, daha once hiç görmediğin bir cocuğa tüfek vermek ve ya arabayla oynamasına izin vermek bana dogru gelmiyor.
Derdimizi Arda’ya anlatmamız cok onemli, cocuk iyi bir insan ve arkadas olabilir ama evi tehlikeli, alışkanlıkları can yakacak kadar riskli. Arda bunu anladi neyse ki ve çocukla iliskisini kendisini tehlikeye atmayacak sekilde tutuyor.
Simdi soruyorum size, sizin icin normal olanın bir baskası icin riskli olabileceğini düşünmek bu kadar zor mudur? Yoksa Bu sadece kültürel ve sosyoekonomik etkenlere gore şekillenir ve de dogrusu yok mudur? Sana emanet olarak evine misafir edilmiş bir cocuğun saglıgından ve de hayatından sorumlu olmak degil mıdır yetiskin gözetimi.
Lütfen bana bir deyiverin çok şey mı istiyorum!
Öyleyse mutluyum- 1
Araştırmalar birbiri ardına yapılıyor, hani nedir nasıldır ve nedendir ki bazı insanlar mutludur da diğerleri değildir diye?
Ya da niye kimileri mutlu olduklarını rahatça ifade ederlerken diğerleri daha bu yeterli mi acaba diye düşünür durur şu fani dünyada.
Var mıdır acaba bir formülü? Gençlik aşısı gibi bir ümitsiz tez mi yoksa gerçekten var mı sıkıcı hayatımıza katabileceğimiz bir yolu yöntemi mesela.
Geçenlerde önüme çıkan bir Huffingtonpost.com yazısında canlı ve neşeli diye tabir ettiğimiz, hayat dolu olarak gördüğümüz o mutlu insanların hayat tarzını ve de karakterini belirleyen hepi topu 21 tane, artık alışkanlık olmuş huyları olduğunu bulmuşlar diye yazıyordu.
Ben de baktım tabii bakalım şu kısa hayatımda ( 42 nedir ki?) ben bu listedekilerden yapmış mıyım, hani yaptıysam alışkanlık olucak kadar tekrarlamış mıyım falan amaç gruba dahil olabilir miyim onu anlamak derken baktım benim de bir listem varmış.
Siz yabancı değilsiniz, işte benim listem:
1.Küçük şeylerden mutlu olmak…
2.Bahçeme bir bitki dikip, önce tuttu diye sonra çiçek açtı diye keyif almak.
3.Beni merak edenlerimin olması
4.Benim merak ettiğim insanların olması
5. Arandığım da yüzümü güldürenim var
6.Aradığımda sesimi duyduğuna mutlu olduğunu kalpten hissettiğim var
7.Konuştuğumda neşesini kaptığım var
8.Sesimde sıkıntıyı hissedenim var
9. güvende hissettiğim insanlar grubum var,
10. en güzeli de benim de icinde oldugum gruplar var olduğunu bilmek
11.Yeni mekanları kesfedebiliyorum
12.Keşfettiğim yeni yerleri paylaşmak istediklerim var
13.Keşfettiğimi paylaştığımda aynı hissi hissetmezse diye korktuğum var, demek ki insanları tanıyabiliyorum
14.Bir zamanlar Minik elleri ile beni saran oğlum büyüyor ve beni yapıcı eleştiri ve fikirleri ile sarıyor, gururlanıyorum
15.Beraber yola çıktığım ve yolculuğa devam etmeye can attığım sevgilim var
16.Fikirlerim dikkate alınıyor, eh kırkı geçtik
17.Sağlığım yerinde çok şükür
18.Ailem eksilmiyor artıyor ne mutlu
Hmm listem baya uzadı.
19.Çevrelerinde mutlu insanlar bulunduruyorlarmış, eh siz kendinizi biliyorsunuz
20.Gercekten gülümsüyor ve gülüyorlarmış. Göz kenarlarımdaki çizgiler gülme konusunda başarılı olduğumu ispatlıyor bence.
21.İngilizcesi Resileance olan direnmek, eski haline geri dönebilmek olarak tercüme edilen bir karakter özelliği varmış bu ınsanlarda. Benim tecrübemle inatçı, yılmayan ve kolay kolay pes etmeyen diye tanımlanabilir. Ben her ahval ve şeraitte iddialı olmasam da bana inananlar sayesinde sonuna kadar gidebiliyorum.
İşte böyle benim listem bu, sonuç olarak olay elindekilerin kadrini kıymetini bilmek dersek kendimi mutlu ve de mutluluğundan memnun insanlar grubuna aldım.
Ya siz?
Kanal Facebook
Ben bu haftasonu çok yoruldum, sizleri tahmin bile edemiyorum.
Uzaklardan ulkemi takip etmeye çalıştım ve de kendimle gurur duydum cunku cok dogru insanları tanımıştım.
Bana hayatla ilgili en dogru bilgiyi verecekleri almisim hayatıma.
Beni tanıyanlar bilir ben cok uzun zaman önce TV’den haber almayı bıraktım. Cunku bilgi denilen sey güvendiğin yerden alınır. Bir insana güvenmişsen söylediğini dinlersin ve de inanırsın canı gönülden. Dediğini yaparsın demiyorum o ayrı bisey, ama sana dogru bilgi verdigini bilirsin.
Yıllar önce Başkan’ın Adamları diye bir film izlemiştimWag the Dog orijinal adı ile yayınlanan bu filmi hatırlayanlar filmde US Baskanı icin onemli olan bir donemde ulkenin ve dunyanin dikkatini başka tarafa çekmek icin çevrilen film icinde bir film olarak ozetleyebilirim. Uydurma bir iç savas çıkardıkları ülkenin ınsanlarının bile haberi olmayan bu savaşı US başkanının ihtiyacı olan süre boyunca Tv yayınlıyor herkes ah vah seklinde. O bahsi gecen ülkede yaşayan es dost aranıyor diyorlar ki yok oyle birsey ama dinleyen kim, TV’de görmüşler demek ki dogru!!!
İste ben bu filmi izlediğimden beri TV’den haber almıyorum,hasbelkader gelen habere cok da inanmıyorum ancak tanidigim bildigim birine doğrulatana kadar.
Bu haftasonu gördük ki TV haber kanalı dedigin sey senin icin uygun görülen bilgiyi veren bir kanaldan öteye geçemiyor. Gerektigi kadar yeterince! Nasıl olmuşta inanmışsak bu kanalın bize her zaman dogru haber vereceğine! Babalarımızın atalarımızın ajans dedikleri ile alakası yok.
Ben son 5-6 yıldır bilgisayar ve internet yolu ile iletişim kuruyorum, yeri geldiginde izlemek yeri geldiginde direk ulaşmak icin kullanıyorum.o kadar güncel ve anında görüntü direk haber degeri olan bilgiye ulaştım ki vay be dedim!
Hic bir zaman unutmayalim dunyada her turlu bilgi var . Bilinci yerinde olan herkes hangi kanalı izleyeceğine hangi radyoyu dinleyecegine kendi karar verecektir.
Ben de Facebook kanalını seyretmekteyim :

Ha aklıma bir film daha geldi, o da Tom Cruise’in Bir Kac İyi Adam filmi idi. Hani hatırlarsanız bir askeri us icinde bir er öldürülüyor ve öldüren askerler emir aldıklarını iddia ediyorlar. Filmde Tom Cruise askerleri savunuyor ve sonuçta emrin en yüksek rütbeden geldigi ortaya çıkıyor. Er ve Çavuş kurtuldu sandığınız anda ise hapse mahkum ediliyorlar neden mı cunku her emir her sartta ne olursa olsun uygulanmaz.
Haftasonu gösteriyi dağıtın emrini aşırı şiddet kullanın diye anlayan, gercek anlami ile bu kastedilmis bile olsa hiç sorgulamadan uygulayan herkes suçludur.
Kızarkadaşlar günü
Bugün 2007 senesinde yazdığım bir yazımı alıyorum buraya.Aslında blogta eski notlar arasında bu yazı var olabilir ama yine yeniden okunmaya değer buluyorum.Yakında kitabı yeniden okuyacağım ara ara okumakta fayda var!
Buket Uzuner’in 1993 senesinde okuduğum kitabı Benim Adım Mayıs tekrar okumaya basladim. Kitap gecesinde konuşacağız biliyorum ama ben bekleyemedim, kusura bakmayın artık. Sıcağı Sıcağına yazmak istedim hissettiklerimi. Kitabı okuyanlar bilir okuyacaklar olduğu için anlatmak istemiyorum ama küçük öykücüklerden oluşan bir güzel kitap.
İlk hikayesine şöyle başlıyor: Dostluklarıyla beni çok mutlandırmış ve artık yittiğinde hep kederlendiğim bütün kız arkadaşlarıma hala sevgiyle….
Düşündüm benim kız arkadaşlarımı ve bu cümlenin ne kadar doğru olduğunu. Benim kızkardeşim yok, olsun isterdim. Küçükken farketmedim ama kızkardeşe ihtiyacım varmış ve ben her kızarkadaşıma olası bir kardeş ümidiyle yaklaşmışım. Aileden gelen göçebe hayatımda gittiğim şehirlerde, okullarda oluşturduğum arkadaşlıklarda hep kardeşlik yaşamaya çalıştım. Ve son 15 senedir de beni hep mutlandırmış kızarkadaşlarim, dostlarım oldu. Çok şükür ki yitirmedim, hastalıklar, yollar engellemiyor bizi.
Bugün bunları anlatma nedenim Buket Uzuner’in hikayesini okuduğumda hissettiklerim. Diyor ki basireti bağlanmiş sanki ve kızarkadaşını en ihtiyacı olduğu zamanda aramamış, ne konuşacağını bilemediği için ertelemiş!Şimdi pişman çünkü o kişi yitip gitmiş anılarda kalmış. Görüşmüyorlar artık. Ne kolayca kaybediyoruz dedim kendime insanları, yaşamımızın bir dönemine damgasını vurmuş güzel insanları. Oysa onlarla o binayı inşa ederken nasılda terlemiştik, uğraşmıştık. Sonradan akıl edemedim dediğimiz ne çok ihmali yapıyoruz en sevdiğimiz bizi çok eskiden bilen insanlara karşı .
Hikayeyi bitirdiğimde annem aklıma geldi. Geçen sene çok sevdiği bir arkadaşı vefat etti, kadıncağızın son 20 yılda yaşadıklarını –bir trafik kazası ile gelen tüm beden felci, kanser …; sayarsak aslında kurtuldu Nihal teyze. Ama annem kendini hiç affedemiyor, son zamanlarında yanına gidemediği, gitmediği, gitmeyi akıl edemediği için. Affetmesine olanak yok çünkü Nihal Teyzenin kızı affetmiyor, gelmediniz aramadınız diyor oysa sizi beklemişti diyor…Annemse basiretim bağlandı kızım bilemedim ki öleceiğini diyor ama nafile. Bazı hatalardan dönülmüyor.
Ve 30 yılın sonunda bana diyor ki annem “arkadaşlarına verdiğin önemi takdir ediyorum kızım” diyor, oysa hep kızardı onlar yüzünden ailemi ihmal ettiğim için, kısacık seyahatimi bile arkadaşlarımı görmeye yönelik planladığım için. Ben arkadaslarımı da en az ailemi özlediğim kadar cok özlüyorum. Biliyor musunuz ben aslında hergun msn ve Viber’de chat yaptığım arkadaşımdan mektup bekliyorum, hani o pul yapıştırdığmız zarfı ile postalanan nostaljik mektuplardan. İçinde yazanları zaten biliyorum chatte öğrendim ama olsun o mektuba dokunmak bile benim günü güzelleştiriyor.
Demem o ki lütfen basiretinizin bağlanmasına izin vermeyin, aileniz tabii ki öncelikli ama arkadaşlarınızı özellikle kız arkadaşlarınızı ihmal etmeyin, sizi ihmal etmelerine de izin vermeyin, belki onlarında basireti bağlanmıştır çözün o bağı tekrar sizin olsunlar. Kilometrelerin, dünyevi salak saçma işlerin aranıza girmesine izin vermeyin. O hergün saatlerce konuştuğunuz telefonu bu sefer onu aramak için kullanın, hattın öbür ucunda sesinizi duyacak kişinin yüzüne bir gülümseme kondurmak dünyalara değer lütfen ihmal etmeyin, ve ertelemeyin
Ve beni affedin sabah sabah boyle duygusal basladigim icin ama durduramadım kendimi, ertelemek istemedim.
-
Arşivler
- Şubat 2026 (2)
- Ocak 2026 (1)
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS



