Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Charing Cross Sokağında bir Düşes

 

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben bir kitap okudum, adı Charing Cross Sokağı 84 numara, ya da orjinal adı ile 84th Charing Cross Road.  Bendeki baskıda iki hikaye var, birbirinin devamı olan hikayeler. İlki yani kitap ile aynı adı paylaşan hikayede Amerika’da oturan yazar Helene Hannf  ile İngiltere Londra’da bulunan sarraf, Frank Doel ile yapılan yazışmalar var. 20 yıl boyunca yapılan yazışmaların sadeliği, içtenliği ve karşıklıklı güven, sevgi ve saygı muhteşem.  İş ilişkisi olarak başlayan bir yazışmadan değişen hayatlar.

Helene Hanff Amerika’da yazı sanatı üzerine çalışmalar yaparken Sir Arthur Thomas Quiller-Couch kitapları ile tanışıyor. Q olarak tanınan yazarın kitaplarını ve bu kitaplarda bahsedilen diğer yazarları okumaya başlıyor. Hatta 5 ciltlik eseri, bu araya giren ve okuması gerektiğini düşündüğü kitaplar sayesinde 11 yılda bitiriyor.  1940’larda Amerika’da bulamadığı ya da sadece New York kitapçılarında aramaya üşendiği için İngiltere’de Londra’da Charing Cross sokağında bir sarraftan sipariş etmeye başlıyor. 1949’da  kitap siparişleri ile başlayan bu yazışma 1969’a gelindiğinde artık sıkı bir dostluğa dönüşmüştür. Helene kitaplarını beklerken o dönemde savaş sonrası karne ile yaşamakta olan İngiliz dostlarına et,yumurta ve naylon çorap göndererek kalplerinde önemli bir yer ediniyor.

Charing Cross Sokağı 84 numara kitabı önemli bir edebiyat ürünü olarak sayılmayabilir ancak yazarın mektuplarındaki içtenliği, hayata bakışı ve daha sonrasında bu kitabı sayesinde önünde açılan kapıdan  sade ve samimi bir yaklaşımla geçmesi ve bir sonraki kitabının, Bloomsbury Düşesi, da konusu olan Londra seyahatini anlatışı bence çok güzel ve etkileyici.

Charıng Cross Sokagı 84 numara kitabını şans eseri kütüphaneden almıştım, içinde iki ayrı hikaye olduğunu bilmiyordum. Okuyup bitirdiğimde farkettim ki yıllarca kitaplardan filmlerden okuyup izlediği Londra’ya ilk defa benim doğduğum sene, 1971’de gelebilmiş ve kendisini Londra’da kaldıgı süre boyunca Bloomsbury Düşesi olarak hissettiği dönemi de aynı adlı hikaye altında anlatmış. Kitabı bitirdiğim gün benim 47. doğumgünüme denk gelince Londra’ya gidip bu sefer Helene Hanff’ın gözünden gezmek istedim. Sağolsun eşim de bu gezimde beni yanlız bırakmadı.

Hafif yağmurlu kapalı bir Çarşamba sabahı Highgate Hill’i tırmanarak Waterlow Park’a gittik. Mayor Waterlow için yapılmış olan anıtın önünde oturup manzarayı seyre daldık. Orada o ağaçlara Helene Hanff’ın da bakmış olduğunu düşünmek çok keyifli idi. Ben 47 yıldır burada olduğuna şaşırıyorum bu agaçların ama aslında bu park 127 yıldır burada imiş. Şehrin zenginleri bu tepelere bahçe içinde evler yapınca dönemin valisi Waterlow bu alanı halka  “bahçesi olmayanlara bir bahçe olsun” diyerek bırakmış. Evet, geçen 47 yılda o ağaçlar uzamış ve de şehrin ve tabii St Paul’un siluetini kapatmıştı ama olsundu. Daha sonra artık bir sanat evi olarak kullanılan Lauderdale House’da kahvemizi görüp göreceğim en minik ve de bir o kadar da lezzetli makaronlar eşliğinde içtik. Helene Hanff’ın bahsettiği Sundial / Güneş Saati de hala orada duruyor. Parktan ayrılırken bir de Çilek Ağacı ile karşılaştım ki hayatımda çileğin ağacı olduğunu bile bilmiyordum. Hiç beklemediğin bir anda yeni birşeyle karşılaşmak ne güzel! Çok gezen mi bilir çok okuyan mı diye sorarlardı biz çocukken ve okumayı seçmemiz gerekirdi. Oysa bak hem okuyup hem gezince daha çok şey öğreniyorsun.

Parktan sonra Russel Square’e gittik. Helene Hanff’ın bahsettiği su fıskıyesi, öğlen yemeğinde parkın çimenlerine yayılmış genç yaşlı Londralıları ve hatta tüm gün kapalı olan havanın pes edip sonunda  açıveren güneşi ile Helene’in neden bu parkı bu kadar sevdiğini de anlamış oldum, yıllardır önünden geçip gitmiş olmama hiç girmeyelim. Bu ihmalimizi çimenlere serilip piknik yaparak telafi etmeye çalıstık.

Helene Londra’yı ve hatta Oxford’u kitabını okuyup seven okurları sayesınde geziyor hemen her akşam bir yemeğe davet ediliyor ve böylece Londra’da kalışını karşılayabilyecek ekonomık rahatlığı oluyor. Okurları ve Amerika’daki arkadaşlarının İngiltere’deki arkadaşları onu bir an bile yanlız bırakmıyorlar. Her iki hikayesinin de en büyük ortak yanı insanların hayatına gerçek anlamda ilgi gösterirsen onların da seninle ilgileneceği ve senin için ellerinden geleni yapacaklarını örneklerle gösteriyor olması.

Benim için “beni etkileyen kitaplar listesine “  girecek bir kitap daha..

 

 

 

.

Mayıs 31, 2018 Yazan: | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, zeynep'ce | Yorum bırakın

Beraber yürüdük bu yollarda

Özellikle Amerika seyahatimiz sırasında kitapçı gezmeye bayılırız ailecek. Bu son gidişimizde LA’de Barnes and Nobles ın yanısıra BookSoup adlı bir başka kitapçıyı da gezme imkanımız oldu. Bu gezilerde en büyük sıkıntı almak istediğimiz kitapların bavula sığmaması oluyordu ama ona da bir çözüm bulduk teknoloji sağolsun. Seçtiğimiz kitapları Amazon.uk den sipariş ettik ve eve döndüğümüzde bizi bekliyorlardı.

Bu bahsedeceğim kitabı da son gün dönerken buldum. Barnes N Nobles da din temalı kitaplar arasında bulunması bir süre tereddüt etmeme sebep olduysa da siparişimi verdim. Kitabın adı “I will push you.” https://www.illpushyou.com/

Kitapta kahramanlar iki çocukluk arkadaşı. Hikayenin evvelinde yani kitapta bahsedilen hikayeden öncesi de zaten bir ayrı güzel yaşanmışlık iken bu seyahat ile bir ayrı derinliğe geciyorlar. Kitabın Türkçesi henüz yok galiba ama umarım tez zamanda bu konuya da el atan birisi olur.

Justin tam olarak neden ve hatta ne olduğunu bulmaları bile yıllar süren, geçerli bir tedavisi olmadığı için hastalığın tedavisinden ziyade Justin’in ve çevresindekilerin hayatını kolaylaştırmaya yönelik çözümlere daha çok odaklanılan bir hayata gecmesıne neden olan amansız bir kas hastalığına yakalanmış. Önce ayaklar sonra ellerinin hakimiyetini kaybetmesi ile eşinin yanısıra arkadaşı yani kitabın ikinci kahramanı Patrick de Justin’in elleri ve ayakları olmuşlar. Ayrıca Justin’in çocukları da bu görev dağılımında önemli yer alıyorlar günlük yaşantılarında. Bu konuda da Justin ve eşi Kristin ile yapilan görüşmede bu yardımlaşmanin çocukların gelişiminde nasılda olumlu olduğundan bahsediyorlar. Youtube da var, izleyin.

Kitabin konusu Justin’in bir televizyon programında gördüğü ve özellikle Hristiyanlar icin bir çeşit Hac niteligindeki bir mesafeyi gitmek istemesi ile başlıyor. Kuzey Ispanya’da Camino de Santiago adlı bu dağ yolu geçilmesi zor patikalardan olusan bir rota.  Can arkadasi Patrick’e ne yapmak istedigini soylediginde ise Patrick bu fikri sonuna kadar destekleyeceğini soyleyip onunla beraber yola dusuyor. Hikayenin bu yolculuğa hazırlık aşaması da yolculuğun kendisi kadar önemli, alınan maddi ve manevi destekler muazzam.

Maceraları  500 mil yani 799kmlik bir dağ yolunu yürüyerek ama daha da onemlisi Justin’in tekerlekli sandalyesini iterek katetmeleri uzerine. Yol boyunca hem bireysel hem de birbirleri ile olan ilişkilerinden etkilenen içsel dünyalarini farkediyorlar. Bu süreç boyunca önce diğer insanlardan yardım almaktan kaçınsalar da bir süre sonra fiziksel olarak ihtiyaçları olduğu ortaya cikiyor. Kendileri için fiziksel olan bu yardımların yolda karşılaştıkları diğer yürüyüşçüler icin oldukça kuvvetli manevi etkilerini görmek özellikle Patrick için çok yeni bir kavram ve olumlu bir kazanım oluyor. Justin bu konuda zaten oldukça ileride, çünkü hayatını idame ettirebilmesi icin en basit şeyler için bile yardıma ihtiyaci var. Kitabın sonlarına doğru Patrick bu farkındalığı yani kontrolü elinde tutmak zorunda olmadığını anlamaya başladığında aralarında geçen konusma cok etkili.  Mesela Justin diyor ki, “Patrıck, diger insanlara da güvenmelisin, onların da yapabileceği ve ya başaramayacağı riskini almalı ve izin vermelisin. Her ne kadar arada bir seni mahçup etseler de genelde başaracaklardir.”

Justin önceleri sevdiklerine yük oldugunu düşünmüş, ama daha sonra eşinin ve Patrick’in ona yardım ederken, onun hayatını bir nebze olsun kolaylaştırdıkları için mutlu olduklarını farketmiş. Tıpkı bu yolculuk sırasında diğer insanların onun sandalyesini kah iterek kah taşıyarak bir işe yaradıklarını hissettiklerini farkettigi gibi. Şöyle bir inanışı var ki canı gönülden katılıyorum, ” kişinin yardım ederek kazanacagi iç huzuru engellememelisin”. Sonuçta Justin bu yardımlar olmazsa bulunduğu yere gelebilmesi imkansız ama yani bu durumu anlayabilmemiz icin ille de elden ayaktan düşüp, çaresiz kalmamiz şart mi? Ustelik çevrendekilere gösterdigin inanç ve güven hem kendin hem de o insanlar icin çok onemli.

Patrick mesela bu yolculuğa kadar hep veren olmus, desteğini yardımlarını esirgememiş ama artık kendisinin alma zamani gelmiş olduğunu farketmis oldu. Bu yolculuk ona kontrolü her zaman elinde tutmak zorunda olmadığını ve yükünü evet gerçek anlamda yükünü paylaşabileceği, onunla beraber omuzlayacak yardımcıların olduğunu farketmesine bir araç oldu.

Kitabin dini teması da var evet ama ben bunun bir hristiyanlik kitabi olarak gormedim. Sonuçta çıktığım yolda Allahın bana yardımcı olacağına olan inancimin Muslumanlik ve ya Hristiyanlik ve ya bir başka din ile ilgisi yok. Inanç inanctir ve insana, dogaya ve bir koruyucu gücün varlığına inanmak ki bu benim için Allah, insana iyi gelir.

Bu link onların yasadıklarını gosterıyor ama fırsatınız olursda kıtabı mutlaka okuyun.

Şubat 22, 2018 Yazan: | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, Uncategorized, zeynep'ce | , , | Yorum bırakın

Çılgın gençlik kararları yaşlılıkta başa bela (mı?)

22 November 2015Kasım ayındayiz, Arda ile gittiğimiz alışveriş merkezindeki restoran girişinde yer gösterilmesini bekliyoruz. Önümüzdeki 5 kişilik grup dikkatimi çekiyor. 3 yetişkin bayan, bir kız çocuğu ve bir yaşlıca beyden oluşan grubun elemanlarının torun,anne,teyze,anneanne ve tabii ki dede olduğunu düşünüyorum. Bu beyefendiyi yazının geri kalanında Dede olarak tanımlayacağım. 

Her ne kadar bayan grubu vıdı vıdı konuşuyorsa da Dede öyle dimdik bekliyor. Bir süre sonra farkediyorum Dede’nin bir sağlık problemi olmalı çünkü biraz da tutuk bir hali var.

Bu arada yerlerimize oturmuş ve bir şekilde onu görebilecek konumda kalmışım. Dışarda buz gibi ayaza inat pırıl pırıl parlayan Kasım güneşinin gözümde parlamasıni da hesaba katınca iç mekanda Dedeyi izlemekten başka bir çarem kalmıyor.

Bahsettigim gibi Dede biraz tutuk, fazlaca sakin, sessizce bekliyor. Yemekleri geldiğinde farkediyorum ki elleri de titriyor. Hatta bir keresinde elinde kaşık bir iki dakika evet o kadar uzun sure bekledi sonra kaşığını ağzına götürdü. Kabaca Parkinson tarzı bir rahatsızlık olabileceğini düşündüm. 

Bütün bunlar arasında ellerinin üzerinde ki dövmeleri de farketmiştim. Her iki elinin üzerinde desenini tam anlayamadığım ince ince işlenmiş dövmeler vardı. Vücudunda başka biryeri göremiyordum ama sadece ellerinde olmadığından emindim.

İlk aklıma gelen, “bak ya gördün mü gençken yaptırmışsın şimdi kel alaka kalmış” işte bak oldu. Hemen daha bu düşüncemin beynimdeki geçidi bitmeden bir başka düşünce yetişti ve resme girdi. Bu yeni düşünce bana bu karşımda sakince yemeğini yiyen Adamın şu anda bulunduğu duruma gelmeden önce nasıl bir hayat yaşadığını ve aslında gayet keyif aldığını, vücudu üzerinde şu anda kontrolü olmasa da eskiden çok değil sadece kısa bir süre öncesine kadar patronun o olduğunu söyledi. 

Dedim tabii ya, bundan daha güzeli olabilir mi? Eminim benim görebildiklerim ve göremediklerim de dahil olmak üzere o dövmeler cesur, kuvvetli, arzulu yaşanmış bir hayatı anlatıyor. 

İngilizlerin cenaze ve anma törenlerinde dediği gibi ” Let’s celebrate his life” , yaşanmış ve yaşanmakta olan bir hayatı kutlayalım! 

 ◦ 

Nisan 3, 2016 Yazan: | kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , , , | Yorum bırakın

Sana güveniyorum arkadaşına güvenmiyorum

Dun Arda’yı okuldaki arkadaslarından birinin evinden alıyorum bir yandan da Babası ile ayaküstü tanışma konuşmaları yapıyoruz.
Arkadaşı bize gelecek ve gece yatıya kalacak, yani durmak yok.Çocuğun diş fırçasını da almasını beklerken Arda bir heyecan bana tüfekle atış yaptığını söylüyor.
Açıkcası çok da dikkat etmeden gülümsüyorum ve eve doğru yola çıkıyoruz.

 Yol boyunca çocuk bir çok şey anlatıyor ve ben bu tüfek olayını unutuyorum. Hani önce yanlız kalınca konuşacağız seklinde ertelemiştim ama iste cocuk bize gelince unutmuşum. Ta ki aksam onları odaya gönderdiğimizde  Basri’nin hatırlatmasına kadar.
Bizim ki gerçekten de bir tüfekle bir gazoz kutusunu vuruyor, filme almışlar bir de üstelik bizim akıllı Instagram’a koymuş marifet ya!
Hemen siliyorum, ona da sabah görmesi icin bir mesaj bırakıyorum. Sabah Arda gayet anlayışli. Tüfek kullanımında cocuğun babasının haberi olduğunu söylüyor. Ben şaşkınım! 

Sabah oluyor, cocuğu kahvaltı sonrasında evine götürmek üzere yola çıkıyoruz.
Arabada geçen konuşmalarda sinirlerimizi iyice geriyor. Konu hızlı arabalar ve fiyatları..Bu cocuk Arda ile yaşıt olmasına rağmen bizim risk olarak gördüğümüz aktiviteler onun icin tehlike arz etmiyor.
Daha kötüsü Arda onun hayatını eğlenceli buluyor.

Yıllarca bu cümle kulaklarımızda çinladi durdu.
Arda büyüdükce arkadas cevresinde degisiklikler olacağını biliyor ve kendimizce risk çalışmaları  yapıyorduk. Ama Allah var bu hiç aklımıza gelmemişti. Bizim hızlı arabalara yaklaşımımızı gören Arda hiç eğlenceli olmamakla suçluyor bizi, çocuk ise merak etme babam seni bizim spor arabayla gezdirir diyor! Basri ile bakışiyoruz, tedirginlik diz boyu.

Neyse cocuğun evine geliyoruz, ben bu sefer anne ile konuşuyorum Basri telefonda meşgul. Daha biz iki kelime etmeden Arda çocukla beraber koşarak yanımızdan geciyor ve sonradan onların olduğunu öğrendiğimiz spor arabanın sürücü koltuğuna yerleşiyor ve bir heyecanla o kendinden pek emin cocuğun da talimatları ile arabayı çalıştırıyor. 

Bu bir otomatik araba, bir yığın düğmesi olandan yani arabayı çalıştırmak icin anahtarın deliğe girmesi gerekmediği gibi hareket ettirmesi de an meselesi, nasıl durur o ayrı!

Arda’yı arabadan çıkarırken cocuğun annesi “aa bisey olmaz bizimki hep yapıyor” diyor!

O an anlıyorum ki her ikimiz de anneyiz ama tehlikelerimiz korkularımız aynı degil. Onun icin 12 yasında bir cocuk yanlızken arabayı çalıştırabilir ya da bir küçük bahçede bir tüfekle boş kutulari da vurabilir.  Kabul ediyorum her cocuk her ebeveyn farklıdır ama sana emanet edilmiş, daha once hiç görmediğin bir cocuğa tüfek  vermek ve ya arabayla oynamasına izin vermek bana dogru gelmiyor. 

Derdimizi Arda’ya anlatmamız cok onemli, cocuk iyi bir insan ve arkadas olabilir ama evi tehlikeli, alışkanlıkları can yakacak kadar riskli. Arda bunu anladi neyse ki ve çocukla iliskisini kendisini tehlikeye atmayacak sekilde tutuyor.

Simdi soruyorum size, sizin icin normal olanın bir baskası icin riskli olabileceğini düşünmek bu kadar zor mudur? Yoksa Bu sadece kültürel ve sosyoekonomik etkenlere gore şekillenir ve de dogrusu yok mudur?  Sana emanet olarak evine misafir edilmiş bir cocuğun saglıgından ve de hayatından sorumlu olmak degil mıdır yetiskin gözetimi. 

Lütfen bana bir deyiverin çok şey mı istiyorum! 

Ekim 10, 2014 Yazan: | bizden haberler..., kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , , , | Yorum bırakın

Öyleyse mutluyum- 1

Araştırmalar birbiri ardına yapılıyor, hani nedir nasıldır ve nedendir ki bazı insanlar mutludur da diğerleri değildir diye?
Ya da niye kimileri mutlu olduklarını rahatça ifade ederlerken diğerleri daha bu yeterli mi acaba diye düşünür durur şu fani dünyada.

Var mıdır  acaba bir formülü? Gençlik aşısı gibi bir ümitsiz tez mi yoksa gerçekten var mı sıkıcı hayatımıza katabileceğimiz bir yolu yöntemi mesela.

Geçenlerde önüme çıkan bir Huffingtonpost.com  yazısında canlı ve neşeli diye tabir ettiğimiz, hayat dolu olarak gördüğümüz o mutlu insanların hayat tarzını ve de karakterini belirleyen hepi topu 21 tane, artık alışkanlık olmuş huyları olduğunu bulmuşlar diye yazıyordu.
Ben de baktım tabii  bakalım şu kısa hayatımda ( 42 nedir ki?) ben bu listedekilerden yapmış mıyım, hani yaptıysam alışkanlık olucak kadar tekrarlamış mıyım falan amaç gruba dahil olabilir miyim onu anlamak derken baktım benim de bir listem varmış.

Siz yabancı değilsiniz, işte benim listem:

1.Küçük şeylerden mutlu olmak…

2.Bahçeme bir bitki dikip, önce tuttu diye sonra çiçek açtı diye keyif almak.

3.Beni merak edenlerimin olması

4.Benim merak ettiğim insanların olması

5. Arandığım da yüzümü güldürenim var

6.Aradığımda sesimi duyduğuna mutlu olduğunu kalpten hissettiğim var

7.Konuştuğumda neşesini kaptığım var

8.Sesimde sıkıntıyı hissedenim var

9. güvende hissettiğim insanlar grubum var,

10. en güzeli de benim de icinde oldugum gruplar var olduğunu bilmek

11.Yeni mekanları kesfedebiliyorum

12.Keşfettiğim yeni yerleri paylaşmak istediklerim var

13.Keşfettiğimi paylaştığımda aynı hissi hissetmezse diye korktuğum var, demek ki insanları tanıyabiliyorum

14.Bir zamanlar Minik elleri ile beni saran oğlum büyüyor ve beni yapıcı eleştiri ve fikirleri ile sarıyor, gururlanıyorum

15.Beraber yola çıktığım ve yolculuğa devam etmeye can attığım sevgilim var

16.Fikirlerim dikkate alınıyor, eh kırkı geçtik

17.Sağlığım yerinde çok şükür

18.Ailem eksilmiyor artıyor ne mutlu

Hmm listem baya uzadı.

19.Çevrelerinde mutlu insanlar bulunduruyorlarmış, eh siz kendinizi biliyorsunuz

20.Gercekten gülümsüyor ve gülüyorlarmış. Göz kenarlarımdaki çizgiler gülme konusunda başarılı olduğumu ispatlıyor bence.

21.İngilizcesi Resileance olan direnmek, eski haline geri dönebilmek olarak tercüme edilen bir karakter özelliği varmış bu ınsanlarda. Benim tecrübemle inatçı, yılmayan ve kolay kolay pes etmeyen diye tanımlanabilir. Ben her ahval ve şeraitte iddialı olmasam da bana inananlar sayesinde sonuna kadar gidebiliyorum.

İşte böyle benim listem bu, sonuç olarak olay elindekilerin kadrini kıymetini bilmek dersek kendimi mutlu ve de mutluluğundan memnun insanlar grubuna aldım.

Ya siz?

20131013-193106.jpg

20131013-193138.jpg

Ekim 13, 2013 Yazan: | kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , , | Yorum bırakın

Kanal Facebook

Ben bu haftasonu çok yoruldum, sizleri tahmin bile edemiyorum.
Uzaklardan ulkemi takip etmeye çalıştım ve de kendimle gurur duydum cunku cok dogru insanları tanımıştım.
Bana hayatla ilgili en dogru bilgiyi verecekleri almisim hayatıma.
Beni tanıyanlar bilir ben cok uzun zaman önce TV’den haber almayı bıraktım. Cunku bilgi denilen sey güvendiğin yerden alınır. Bir insana güvenmişsen söylediğini dinlersin ve de inanırsın canı gönülden. Dediğini yaparsın demiyorum o ayrı bisey, ama sana dogru bilgi verdigini bilirsin.
Yıllar önce Başkan’ın Adamları diye bir film izlemiştimWag the Dog orijinal adı ile yayınlanan bu filmi hatırlayanlar filmde US Baskanı icin onemli olan bir donemde ulkenin ve dunyanin dikkatini başka tarafa çekmek icin çevrilen film icinde bir film olarak ozetleyebilirim. Uydurma bir iç savas çıkardıkları ülkenin ınsanlarının bile haberi olmayan bu savaşı US başkanının ihtiyacı olan süre boyunca Tv yayınlıyor herkes ah vah seklinde. O bahsi gecen ülkede yaşayan es dost aranıyor diyorlar ki yok oyle birsey ama dinleyen kim, TV’de görmüşler demek ki dogru!!!
İste ben bu filmi izlediğimden beri TV’den haber almıyorum,hasbelkader gelen habere cok da inanmıyorum ancak tanidigim bildigim birine doğrulatana kadar.
Bu haftasonu gördük ki TV haber kanalı dedigin sey senin icin uygun görülen bilgiyi veren bir kanaldan öteye geçemiyor. Gerektigi kadar yeterince! Nasıl olmuşta inanmışsak bu kanalın bize her zaman dogru haber vereceğine! Babalarımızın atalarımızın ajans dedikleri ile alakası yok.

Ben son 5-6 yıldır bilgisayar ve internet yolu ile iletişim kuruyorum, yeri geldiginde izlemek yeri geldiginde direk ulaşmak icin kullanıyorum.o kadar güncel ve anında görüntü direk haber degeri olan bilgiye ulaştım ki vay be dedim!
Hic bir zaman unutmayalim dunyada her turlu bilgi var . Bilinci yerinde olan herkes hangi kanalı izleyeceğine hangi radyoyu dinleyecegine kendi karar verecektir.
Ben de Facebook kanalını seyretmekteyim :

20130603-192956.jpg
Ha aklıma bir film daha geldi, o da Tom Cruise’in Bir Kac İyi Adam filmi idi. Hani hatırlarsanız bir askeri us icinde bir er öldürülüyor ve öldüren askerler emir aldıklarını iddia ediyorlar. Filmde Tom Cruise askerleri savunuyor ve sonuçta emrin en yüksek rütbeden geldigi ortaya çıkıyor. Er ve Çavuş kurtuldu sandığınız anda ise hapse mahkum ediliyorlar neden mı cunku her emir her sartta ne olursa olsun uygulanmaz.
Haftasonu gösteriyi dağıtın emrini aşırı şiddet kullanın diye anlayan, gercek anlami ile bu kastedilmis bile olsa hiç sorgulamadan uygulayan herkes suçludur.

Haziran 3, 2013 Yazan: | kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , | Yorum bırakın

Kızarkadaşlar günü

Bugün 2007 senesinde yazdığım bir yazımı alıyorum buraya.Aslında blogta eski notlar arasında bu yazı var olabilir ama yine yeniden okunmaya değer buluyorum.Yakında kitabı yeniden okuyacağım ara ara okumakta fayda var!

Buket Uzuner’in 1993 senesinde okuduğum kitabı Benim Adım Mayıs tekrar okumaya basladim. Kitap gecesinde konuşacağız biliyorum ama ben bekleyemedim, kusura bakmayın artık. Sıcağı Sıcağına yazmak istedim hissettiklerimi. Kitabı okuyanlar bilir okuyacaklar olduğu için anlatmak istemiyorum ama küçük öykücüklerden oluşan bir güzel kitap.

İlk hikayesine şöyle başlıyor: Dostluklarıyla beni çok mutlandırmış ve artık yittiğinde hep kederlendiğim bütün kız arkadaşlarıma hala sevgiyle….

Düşündüm benim kız arkadaşlarımı ve bu cümlenin ne kadar doğru olduğunu. Benim kızkardeşim yok, olsun isterdim. Küçükken farketmedim ama kızkardeşe ihtiyacım varmış ve ben her kızarkadaşıma olası bir kardeş ümidiyle yaklaşmışım. Aileden gelen göçebe hayatımda gittiğim şehirlerde, okullarda oluşturduğum arkadaşlıklarda hep kardeşlik yaşamaya çalıştım. Ve son 15 senedir de beni hep mutlandırmış kızarkadaşlarim, dostlarım oldu. Çok şükür ki yitirmedim, hastalıklar, yollar engellemiyor bizi.

Bugün bunları anlatma nedenim Buket Uzuner’in hikayesini okuduğumda hissettiklerim. Diyor ki basireti bağlanmiş sanki ve kızarkadaşını en ihtiyacı olduğu zamanda aramamış, ne konuşacağını bilemediği için ertelemiş!Şimdi pişman çünkü o kişi yitip gitmiş anılarda kalmış. Görüşmüyorlar artık. Ne kolayca kaybediyoruz dedim kendime insanları, yaşamımızın bir dönemine damgasını vurmuş güzel insanları. Oysa onlarla o binayı inşa ederken nasılda terlemiştik, uğraşmıştık. Sonradan akıl edemedim dediğimiz ne çok ihmali yapıyoruz en sevdiğimiz bizi çok eskiden bilen insanlara karşı .

Hikayeyi bitirdiğimde annem aklıma geldi. Geçen sene çok sevdiği bir arkadaşı vefat etti, kadıncağızın son 20 yılda yaşadıklarını –bir trafik kazası ile gelen tüm beden felci, kanser …; sayarsak aslında kurtuldu Nihal teyze. Ama annem kendini hiç affedemiyor, son zamanlarında yanına gidemediği, gitmediği, gitmeyi akıl edemediği için. Affetmesine olanak yok çünkü Nihal Teyzenin kızı affetmiyor, gelmediniz aramadınız diyor oysa sizi beklemişti diyor…Annemse basiretim bağlandı kızım bilemedim ki öleceiğini diyor ama nafile. Bazı hatalardan dönülmüyor.

Ve 30 yılın sonunda bana diyor ki annem “arkadaşlarına verdiğin önemi takdir ediyorum kızım” diyor, oysa hep kızardı onlar yüzünden ailemi ihmal ettiğim için, kısacık seyahatimi bile arkadaşlarımı görmeye yönelik planladığım için. Ben arkadaslarımı da en az ailemi özlediğim kadar cok özlüyorum. Biliyor musunuz ben aslında hergun msn ve Viber’de chat yaptığım arkadaşımdan mektup bekliyorum, hani o pul yapıştırdığmız zarfı ile postalanan nostaljik mektuplardan. İçinde yazanları zaten biliyorum chatte öğrendim ama olsun o mektuba dokunmak bile benim günü güzelleştiriyor.

Demem o ki lütfen basiretinizin bağlanmasına izin vermeyin, aileniz tabii ki öncelikli ama arkadaşlarınızı özellikle kız arkadaşlarınızı ihmal etmeyin, sizi ihmal etmelerine de izin vermeyin, belki onlarında basireti bağlanmıştır çözün o bağı tekrar sizin olsunlar. Kilometrelerin, dünyevi salak saçma işlerin aranıza girmesine izin vermeyin. O hergün saatlerce konuştuğunuz telefonu bu sefer onu aramak için kullanın, hattın öbür ucunda sesinizi duyacak kişinin yüzüne bir gülümseme kondurmak dünyalara değer lütfen ihmal etmeyin, ve ertelemeyin

Ve beni affedin sabah sabah boyle duygusal basladigim icin ama durduramadım kendimi, ertelemek istemedim.

20130507-082838.jpg

Mayıs 7, 2013 Yazan: | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , , , | Yorum bırakın

Sufle!

“If you haven’t picked the right people with the right spark to share your dream with, it’s like trying to bake a soufflé without the correct number of egg whites. The damned thing just won’t rise.”
Diyor ki araştırmacı yazar çevrenizde sizinle hayallerinizi paylaşacak kişiler yoksa bir yere ulaşamazsınız, tıpkı eksik yumurtayla pişirmeye çalıştığınız suflenin kabaramayacaği gibi! Bugünlerde okuduğum kitap iş dünyasındaki başarılar üzerine yazılmış ama insan ilişkileri söz konusu ise tum hayat icin geçerli diye düşünüyorum.
İnternette dolaşan mutluluğun anahtarı hep pozitif olun ve çevrenizde negatif insan bulundurmayın seklinde ki uyarılardan degil bu, gerçi o da doğru ya!
Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyorduk biraz da denk geldi diyelim. Dedi ki “siz” yani Basri ve ben “hayatınızda hedefler koyup o hedefe doğru ilerlemeye çalışıyorsunuz, yolda çıkan engellere de hedefin önemine, değiştirebilir olup olmamasına göre direniyorsunuz. Bunu nasıl yapıyorsunuz?” İşte hemen bu konuşmanın akabinde yine bir tren yolculugunda okumak icin evdeki kitaplıktan çektiğim kişisel gelişim tarzı kitabın rastgele açtığım sayfalarında yukarıya da bir kısmını aldığım konu vardı. Dedim ya denk geldi!Ya da sırf o konuşma yüzünden daha çok ilgimi çekti bilemeyeceğim!
Bizim önce dalga geçerek adını “5 yıllık ekonomi ve kalkınma planı” olarak koyduğumuz bu planlar doğrultusunda ilerliyoruz aslında biz, tıpkı hükumet gibiyiz muhalefet de var tabii, hele son 10 yıldır Arda saolsun tam muhalefet!
Neyse yazar olayı iş dünyasında çevrenizde sizin fikirlerinizi sizin gibi hissederek gerçekleştirmek isteyecek tiplerle iş kurun diyor, amacı şirketinize eleman alırken sadece teknolojik olarak ürünü ve ya servisi yapabilecek mi diye değil aynı hedefe beraber gidebilecek miyiz bu kişiyle diye de duşunun özellikle de yönetim kurulunuzda bu tiplerden bulundurun diyor. Çok da haklı!
Bence bu tarz secimi insan tüm özel hayatına da yansıtmalı. Hani aynı hayalleri paylaşmak dedikleri romantik türden bile olur. Yeter ki sizi o hedefe ulaşmak icin desteklesin, köstek olmasın.
Biraz da işim gereği diyelim hayatın birçok kesiminden insanla konuşuyorum, onlar için iş yaşamlarında önemli aşamalardan bahsediyoruz ve de sadece iş değil tam bir ülke şehir değiştirme gibi gerçekten ciddi değişiklikler de var düşünülmesi konuşulması gereken. Farketiyorum ki yeri geliyor iş ve kariyer açısından çok iyi bir adım da olsa eşlerin olaya sıcak bakmaması ile herşey bitebiliyor! Diyebilirsiniz ki herşey karşılıklı ve sonuçta aynı fedakarlık bekleniyor her iki taraftan da. Evet sonuçta bir fedakarlık bu ama bu gelişmeye ve getirdiklerine kendini feda etmek olarak degil de bunun sonunda ben ne kazanabilirim bunun bana ne yararı olur diye bakmak daha doğru degil mı?
Ortak bir hedef belirlemek ve bu hedefe giderken yapılan her fedakarlığı not alıp ılerde bak senin yüzünden bunu yapamadım demek yerine sayende neler yaptım diye bakmak benim
istediğim.
Hem is yaşamında eleman/ortak istediğiniz gibi çıkmadıysa ortaklık biter gider ama evlilik ğyle mı ya, iyi günde kötü günde beraber olacağız diye soz verdik bir kere.

20121203-091341.jpg

Aralık 3, 2012 Yazan: | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | | 2 Yorum

30 undan sonra yapamadigin teksey: Dostluk (mu acaba? ne dersiniz)

30’undan sonra yapamadığın tek şey: Dostluk
Yazan kim bilmiyorum, gecenlerde posta kutuma gelen maillerden biri, hoşuma gitti aldım buraya koydum. Altta mavı ile de kendi fikirlerimi ekledim. siz ne dersiniz:

——–

Bu bir lanet olmalı. Sevdiğim herkes uzakta. Hem de çok uzakta. Bırak şehir dışında olmayı ülke dışında. Hatta kıta dışında. Okyanuslar ötesinde. Sürekli bir gurbet hissindeyim. Vatanımda gurbet çekiyorum. Arkadaşlarımın gurbetini çekiyorum. Onlar gitti, gurbette kalan ben oldum. Geçenlerde yazıyordu. Sevdiklerinden ne kadar uzakta yaşıyorsan o kadar mutsuz oluyormuşsun. Sevdiğin aynı şehirde ise bir birim mutluysan aynı mahallede olduğu zaman iki birim mutlu oluyormuşsun. Bendeki talihe bakın ki aynı mahalleyi geçtim aynı şehri bile tutturabildiğim yok. Hepsi çok uzakta. 

İnsan 30 yaşından sonra arkadaş yapamıyor kendine. Koca yapıyor, karı yapıyor, çocuk yapıyor, arkadaş yapamıyor. Yapsa da eskiler gibi olmuyor. Halbuki uykuya dalar gibi arkadaş olurduk okuldayken. Arkadaş olmak için yaratılmış gibiydik. Bir hafta içinde böbrek verecek hale gelirdik. 

Neden olmuyor bu işler 30’undan sonra? Neden olamıyor? 

Oysa o ne güzel bir iştah, o ne güzel bir açlıktı.. Herkes herkese açtı. Seçer, bulur buluştururduk “ruh ikizlerimizi. ” Ne de çok ruhtaşımız vardı. Hiç açıkta kaldığımı hatırlamıyorum. Ruhumun güzel bir ikizi mutlaka olurdu yanı başımda. Ölümüne sevdiğim, uğrunda her şeyi göze alabileceğim, her şeyiyle güzel, her şeyiyle doğru, her şeyiyle kabul ettiğim… Basbayağı bir aşkla bağlı olduğum… 

Evinde yatıya kalmadığım tek bir arkadaşım yoktu. Evler, odalar, yataklar sonuna kadar açıktı. Giysiler karışırdı, herkesin evinde herkesin bir parçası olurdu. Çamaşır makineleri herkesin çamaşırını yıkardı. Kimse gocunmazdı. 

Şimdi ne zor. Herkes kapalı kutu. Herkes kapanmış, kaplumbağa olmuş. Bir kahve içimi zorlu randevulara bakıyor. Yatıya kalmak bir tabu. Evler de gönüller de sımsıkı kapalı. 

Gençliğin en çok bu yanını özlüyorum. Ne güzelliğini, ne diriliğini, ne başıboşluğunu. Aynı yazarı, aynı şairi seviyoruz diye kuruluveren dostlukları özlüyorum. Birbirimize yazdığımız o uzun, o sapıklık derecesindeki ayrıntılı mektupları özlüyorum. Birbirimizi eleştirmeyişimizi özlüyorum. Birbirimizin dedikodusunu yapmayışımızı özlüyorum. Sevgili olarak kimseleri yakıştırmayışımızı özlüyorum. Arkadaşımı koruyacağım diye annemle yaptığım şiddetli kavgaları özlüyorum. Kavgayı değilse de kavganın altındaki ruhu özlüyorum. Dünyaya karşı arkadaşımın koruyucu meleği olmayı özlüyorum. Veya öyle olduğumu sanmayı…

Çocuğum olsaydı tek bir arkadaşında bile kusur bulmayacaktım. Öyle söz vermiştim kendime. Bırakacaktım arkadaşlık uykusunda mışıl mışıl uyusunlar. Bırakacaktım eve istedikleri gibi girip çıksınlar. Bırakacaktım istedikleri gibi buzdolabını talan etsinler. Bırakacaktım istedikleri gibi sevsinler birbirlerini. Tek bir laf etmeyecektim. Kimseyi evine yollamayacaktım. Kızımın arkadaşı kızım, oğlumun arkadaşı oğlum olacaktı. 

30’undan sonra arkadaş yapılamıyor. Kötülükten değil. Başka bir şey. Ama neden çözemiyorum…..

İste böyle söylüyor yazar, yazan kisiyi tanımıyorum, bir arkadas o kişinin yazısını bana da yollamış, 35 inden sonra edindiğim bir arkadaşım  kendisi ve ben de aşağıdakileri yazıvermişim kendisine buraya da almak istedim:

Bence 30 undan sonra arkadas bulma kuralları daha farklı olduğu için zorlanıyoruz. Kolay olsun okuldaki universitedeki gibi hemen yanıbaşında oturanla oluversin  istiyoruz. Ama kazın ayağı öyle değil, 30 undan sonra arkadaşlık kurmak icin gercekten emek vermen gerekiyor. Ve ne yazık ki kalan sen giden dostlarınsa yenilerini bulmak gerektiğini farkedemeden yanlız kalıyorsun. O yüzden de ben giden olmayı tercih ediyorum, tabii bıraktıklarımla ilişkimi koparmadan –ki bu aslında göründüğünden daha zor; yenilerini bulmaya çalışıyorum.J

 

Ama katılıyorum 30 undan sonra işler daha zor ve sen artık tek değilsin ve yeni kurduğun arkadaşlıklar da eşin çocuğun da etkili oluyor. Biraz da yardımları da oluyor tabii çocukların arkadaslarının ailelerinden uyanlar oluyor, eşinin şirketinden de birileri olacaktır belki ama dönüp dolaşıp iş yine sana geliyor. Sen ne kadar istiyorsun bu ilişkinin kurulmasını… emek verecek misin, uğraşacak mısın bakalım…

Yapı olarak arkadaş gelsin beni bulsun diyorsan üzgünüm yok öyle bir şey, radio frekansı gibi aslında hep yayın var etrafında ama sen o kanalı ayarlamadıkça aynı frekansta buluşamıyorsun. Yani senin araman ve de yayındaki cazırtılardan  kurtulman gerekiyor. Sonra?

Sonrası

“enjoy the showJ

Mart 3, 2009 Yazan: | kissadan hisse- derlemeler | Yorum bırakın

Hayatinizdaki hic bir dakikayi kacirmayin sonra uzulursunuz!

Metrodaki kemancı…Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.

Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.

Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.

Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı…

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi…

Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?

Joshua Bell metroda çalarken adli bu yazi bana mail grubumdan geldi, paylasmak ve unutmamak icin hemen buraya almışım sanırım 2009 yılında. Belliki çok etkilenmişim.

Şimdi sene olmuş 2024.

Bu yazıda bahsi geçen olay üzerine yazılan iletiler ile karşılaştım bol bol bu arada gecen sürede. O ilk heyecanı vermiyor bana ve hatta sevmiyorum da bu diğer insanlara yüklenen suçlamayı da. Bir durup dinlemediniz diyor ya..

Peki sorarım size bir insan neden metrodadır.. en basiti evine gidiyordur, ya da işine. Yani aylak aylak duracak zamanı yok.. yakalaması bir tren var ki ailesine hızlıca ulaşabilsin ve az olan zamanını sevdikleri ile beraber geçirsin.

Metroda ve de şehrin sokaklarında çalan müzisyenlere teşekkür ediyorum, hoş bir seda olarak kalıyorlar aklımızda. Eksiklikleri kesinlikle farkediliyor bunu da bilsinler hatta.

O ilk yazıyı yazan kişi bu müzik gelip geçenlerde nasıl bir etki yapmış olabilir diye araştırmamış. Bir sosyal deney yapılmış evet ama adamın önünden geçen kişileri ilerde durdurup biraz önce duydunuz, farkettiniz mi diye sormuşlar mı, yok öyle bir şey yapılmamış. Direk dinlemediniz diye iddia etmiş. Durmadık ya önünde..

Ama durup da dinlemediğimiz için kızmasın kimse, biz içinden geçtiğimiz o anda kulağımızdan içeri girmeyi başaran tınıyla yolculuğumuza devam ettik sevdiysek yüzümüzde bir gülümseme bile oldu bence.

Hemen değil ama bir gün hepsini de dinlemek için konserine de gideriz.

Ocak 15, 2009 Yazan: | kissadan hisse- derlemeler | Yorum bırakın