Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Kanal Facebook

Ben bu haftasonu çok yoruldum, sizleri tahmin bile edemiyorum.
Uzaklardan ulkemi takip etmeye çalıştım ve de kendimle gurur duydum cunku cok dogru insanları tanımıştım.
Bana hayatla ilgili en dogru bilgiyi verecekleri almisim hayatıma.
Beni tanıyanlar bilir ben cok uzun zaman önce TV’den haber almayı bıraktım. Cunku bilgi denilen sey güvendiğin yerden alınır. Bir insana güvenmişsen söylediğini dinlersin ve de inanırsın canı gönülden. Dediğini yaparsın demiyorum o ayrı bisey, ama sana dogru bilgi verdigini bilirsin.
Yıllar önce Başkan’ın Adamları diye bir film izlemiştimWag the Dog orijinal adı ile yayınlanan bu filmi hatırlayanlar filmde US Baskanı icin onemli olan bir donemde ulkenin ve dunyanin dikkatini başka tarafa çekmek icin çevrilen film icinde bir film olarak ozetleyebilirim. Uydurma bir iç savas çıkardıkları ülkenin ınsanlarının bile haberi olmayan bu savaşı US başkanının ihtiyacı olan süre boyunca Tv yayınlıyor herkes ah vah seklinde. O bahsi gecen ülkede yaşayan es dost aranıyor diyorlar ki yok oyle birsey ama dinleyen kim, TV’de görmüşler demek ki dogru!!!
İste ben bu filmi izlediğimden beri TV’den haber almıyorum,hasbelkader gelen habere cok da inanmıyorum ancak tanidigim bildigim birine doğrulatana kadar.
Bu haftasonu gördük ki TV haber kanalı dedigin sey senin icin uygun görülen bilgiyi veren bir kanaldan öteye geçemiyor. Gerektigi kadar yeterince! Nasıl olmuşta inanmışsak bu kanalın bize her zaman dogru haber vereceğine! Babalarımızın atalarımızın ajans dedikleri ile alakası yok.

Ben son 5-6 yıldır bilgisayar ve internet yolu ile iletişim kuruyorum, yeri geldiginde izlemek yeri geldiginde direk ulaşmak icin kullanıyorum.o kadar güncel ve anında görüntü direk haber degeri olan bilgiye ulaştım ki vay be dedim!
Hic bir zaman unutmayalim dunyada her turlu bilgi var . Bilinci yerinde olan herkes hangi kanalı izleyeceğine hangi radyoyu dinleyecegine kendi karar verecektir.
Ben de Facebook kanalını seyretmekteyim :

20130603-192956.jpg
Ha aklıma bir film daha geldi, o da Tom Cruise’in Bir Kac İyi Adam filmi idi. Hani hatırlarsanız bir askeri us icinde bir er öldürülüyor ve öldüren askerler emir aldıklarını iddia ediyorlar. Filmde Tom Cruise askerleri savunuyor ve sonuçta emrin en yüksek rütbeden geldigi ortaya çıkıyor. Er ve Çavuş kurtuldu sandığınız anda ise hapse mahkum ediliyorlar neden mı cunku her emir her sartta ne olursa olsun uygulanmaz.
Haftasonu gösteriyi dağıtın emrini aşırı şiddet kullanın diye anlayan, gercek anlami ile bu kastedilmis bile olsa hiç sorgulamadan uygulayan herkes suçludur.

Haziran 3, 2013 Posted by | kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , | Yorum bırakın

Kızarkadaşlar günü

Bugün 2007 senesinde yazdığım bir yazımı alıyorum buraya.Aslında blogta eski notlar arasında bu yazı var olabilir ama yine yeniden okunmaya değer buluyorum.Yakında kitabı yeniden okuyacağım ara ara okumakta fayda var!

Buket Uzuner’in 1993 senesinde okuduğum kitabı Benim Adım Mayıs tekrar okumaya basladim. Kitap gecesinde konuşacağız biliyorum ama ben bekleyemedim, kusura bakmayın artık. Sıcağı Sıcağına yazmak istedim hissettiklerimi. Kitabı okuyanlar bilir okuyacaklar olduğu için anlatmak istemiyorum ama küçük öykücüklerden oluşan bir güzel kitap.

İlk hikayesine şöyle başlıyor: Dostluklarıyla beni çok mutlandırmış ve artık yittiğinde hep kederlendiğim bütün kız arkadaşlarıma hala sevgiyle….

Düşündüm benim kız arkadaşlarımı ve bu cümlenin ne kadar doğru olduğunu. Benim kızkardeşim yok, olsun isterdim. Küçükken farketmedim ama kızkardeşe ihtiyacım varmış ve ben her kızarkadaşıma olası bir kardeş ümidiyle yaklaşmışım. Aileden gelen göçebe hayatımda gittiğim şehirlerde, okullarda oluşturduğum arkadaşlıklarda hep kardeşlik yaşamaya çalıştım. Ve son 15 senedir de beni hep mutlandırmış kızarkadaşlarim, dostlarım oldu. Çok şükür ki yitirmedim, hastalıklar, yollar engellemiyor bizi.

Bugün bunları anlatma nedenim Buket Uzuner’in hikayesini okuduğumda hissettiklerim. Diyor ki basireti bağlanmiş sanki ve kızarkadaşını en ihtiyacı olduğu zamanda aramamış, ne konuşacağını bilemediği için ertelemiş!Şimdi pişman çünkü o kişi yitip gitmiş anılarda kalmış. Görüşmüyorlar artık. Ne kolayca kaybediyoruz dedim kendime insanları, yaşamımızın bir dönemine damgasını vurmuş güzel insanları. Oysa onlarla o binayı inşa ederken nasılda terlemiştik, uğraşmıştık. Sonradan akıl edemedim dediğimiz ne çok ihmali yapıyoruz en sevdiğimiz bizi çok eskiden bilen insanlara karşı .

Hikayeyi bitirdiğimde annem aklıma geldi. Geçen sene çok sevdiği bir arkadaşı vefat etti, kadıncağızın son 20 yılda yaşadıklarını –bir trafik kazası ile gelen tüm beden felci, kanser …; sayarsak aslında kurtuldu Nihal teyze. Ama annem kendini hiç affedemiyor, son zamanlarında yanına gidemediği, gitmediği, gitmeyi akıl edemediği için. Affetmesine olanak yok çünkü Nihal Teyzenin kızı affetmiyor, gelmediniz aramadınız diyor oysa sizi beklemişti diyor…Annemse basiretim bağlandı kızım bilemedim ki öleceiğini diyor ama nafile. Bazı hatalardan dönülmüyor.

Ve 30 yılın sonunda bana diyor ki annem “arkadaşlarına verdiğin önemi takdir ediyorum kızım” diyor, oysa hep kızardı onlar yüzünden ailemi ihmal ettiğim için, kısacık seyahatimi bile arkadaşlarımı görmeye yönelik planladığım için. Ben arkadaslarımı da en az ailemi özlediğim kadar cok özlüyorum. Biliyor musunuz ben aslında hergun msn ve Viber’de chat yaptığım arkadaşımdan mektup bekliyorum, hani o pul yapıştırdığmız zarfı ile postalanan nostaljik mektuplardan. İçinde yazanları zaten biliyorum chatte öğrendim ama olsun o mektuba dokunmak bile benim günü güzelleştiriyor.

Demem o ki lütfen basiretinizin bağlanmasına izin vermeyin, aileniz tabii ki öncelikli ama arkadaşlarınızı özellikle kız arkadaşlarınızı ihmal etmeyin, sizi ihmal etmelerine de izin vermeyin, belki onlarında basireti bağlanmıştır çözün o bağı tekrar sizin olsunlar. Kilometrelerin, dünyevi salak saçma işlerin aranıza girmesine izin vermeyin. O hergün saatlerce konuştuğunuz telefonu bu sefer onu aramak için kullanın, hattın öbür ucunda sesinizi duyacak kişinin yüzüne bir gülümseme kondurmak dünyalara değer lütfen ihmal etmeyin, ve ertelemeyin

Ve beni affedin sabah sabah boyle duygusal basladigim icin ama durduramadım kendimi, ertelemek istemedim.

20130507-082838.jpg

Mayıs 7, 2013 Posted by | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , , , | Yorum bırakın

Sufle!

“If you haven’t picked the right people with the right spark to share your dream with, it’s like trying to bake a soufflé without the correct number of egg whites. The damned thing just won’t rise.”
Diyor ki araştırmacı yazar çevrenizde sizinle hayallerinizi paylaşacak kişiler yoksa bir yere ulaşamazsınız, tıpkı eksik yumurtayla pişirmeye çalıştığınız suflenin kabaramayacaği gibi! Bugünlerde okuduğum kitap iş dünyasındaki başarılar üzerine yazılmış ama insan ilişkileri söz konusu ise tum hayat icin geçerli diye düşünüyorum.
İnternette dolaşan mutluluğun anahtarı hep pozitif olun ve çevrenizde negatif insan bulundurmayın seklinde ki uyarılardan degil bu, gerçi o da doğru ya!
Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyorduk biraz da denk geldi diyelim. Dedi ki “siz” yani Basri ve ben “hayatınızda hedefler koyup o hedefe doğru ilerlemeye çalışıyorsunuz, yolda çıkan engellere de hedefin önemine, değiştirebilir olup olmamasına göre direniyorsunuz. Bunu nasıl yapıyorsunuz?” İşte hemen bu konuşmanın akabinde yine bir tren yolculugunda okumak icin evdeki kitaplıktan çektiğim kişisel gelişim tarzı kitabın rastgele açtığım sayfalarında yukarıya da bir kısmını aldığım konu vardı. Dedim ya denk geldi!Ya da sırf o konuşma yüzünden daha çok ilgimi çekti bilemeyeceğim!
Bizim önce dalga geçerek adını “5 yıllık ekonomi ve kalkınma planı” olarak koyduğumuz bu planlar doğrultusunda ilerliyoruz aslında biz, tıpkı hükumet gibiyiz muhalefet de var tabii, hele son 10 yıldır Arda saolsun tam muhalefet!
Neyse yazar olayı iş dünyasında çevrenizde sizin fikirlerinizi sizin gibi hissederek gerçekleştirmek isteyecek tiplerle iş kurun diyor, amacı şirketinize eleman alırken sadece teknolojik olarak ürünü ve ya servisi yapabilecek mi diye değil aynı hedefe beraber gidebilecek miyiz bu kişiyle diye de duşunun özellikle de yönetim kurulunuzda bu tiplerden bulundurun diyor. Çok da haklı!
Bence bu tarz secimi insan tüm özel hayatına da yansıtmalı. Hani aynı hayalleri paylaşmak dedikleri romantik türden bile olur. Yeter ki sizi o hedefe ulaşmak icin desteklesin, köstek olmasın.
Biraz da işim gereği diyelim hayatın birçok kesiminden insanla konuşuyorum, onlar için iş yaşamlarında önemli aşamalardan bahsediyoruz ve de sadece iş değil tam bir ülke şehir değiştirme gibi gerçekten ciddi değişiklikler de var düşünülmesi konuşulması gereken. Farketiyorum ki yeri geliyor iş ve kariyer açısından çok iyi bir adım da olsa eşlerin olaya sıcak bakmaması ile herşey bitebiliyor! Diyebilirsiniz ki herşey karşılıklı ve sonuçta aynı fedakarlık bekleniyor her iki taraftan da. Evet sonuçta bir fedakarlık bu ama bu gelişmeye ve getirdiklerine kendini feda etmek olarak degil de bunun sonunda ben ne kazanabilirim bunun bana ne yararı olur diye bakmak daha doğru degil mı?
Ortak bir hedef belirlemek ve bu hedefe giderken yapılan her fedakarlığı not alıp ılerde bak senin yüzünden bunu yapamadım demek yerine sayende neler yaptım diye bakmak benim
istediğim.
Hem is yaşamında eleman/ortak istediğiniz gibi çıkmadıysa ortaklık biter gider ama evlilik ğyle mı ya, iyi günde kötü günde beraber olacağız diye soz verdik bir kere.

20121203-091341.jpg

Aralık 3, 2012 Posted by | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | | 2 Yorum

30 undan sonra yapamadigin teksey: Dostluk (mu acaba? ne dersiniz)

30’undan sonra yapamadığın tek şey: Dostluk
Yazan kim bilmiyorum, gecenlerde posta kutuma gelen maillerden biri, hoşuma gitti aldım buraya koydum. Altta mavı ile de kendi fikirlerimi ekledim. siz ne dersiniz:

——–

Bu bir lanet olmalı. Sevdiğim herkes uzakta. Hem de çok uzakta. Bırak şehir dışında olmayı ülke dışında. Hatta kıta dışında. Okyanuslar ötesinde. Sürekli bir gurbet hissindeyim. Vatanımda gurbet çekiyorum. Arkadaşlarımın gurbetini çekiyorum. Onlar gitti, gurbette kalan ben oldum. Geçenlerde yazıyordu. Sevdiklerinden ne kadar uzakta yaşıyorsan o kadar mutsuz oluyormuşsun. Sevdiğin aynı şehirde ise bir birim mutluysan aynı mahallede olduğu zaman iki birim mutlu oluyormuşsun. Bendeki talihe bakın ki aynı mahalleyi geçtim aynı şehri bile tutturabildiğim yok. Hepsi çok uzakta. 

İnsan 30 yaşından sonra arkadaş yapamıyor kendine. Koca yapıyor, karı yapıyor, çocuk yapıyor, arkadaş yapamıyor. Yapsa da eskiler gibi olmuyor. Halbuki uykuya dalar gibi arkadaş olurduk okuldayken. Arkadaş olmak için yaratılmış gibiydik. Bir hafta içinde böbrek verecek hale gelirdik. 

Neden olmuyor bu işler 30’undan sonra? Neden olamıyor? 

Oysa o ne güzel bir iştah, o ne güzel bir açlıktı.. Herkes herkese açtı. Seçer, bulur buluştururduk “ruh ikizlerimizi. ” Ne de çok ruhtaşımız vardı. Hiç açıkta kaldığımı hatırlamıyorum. Ruhumun güzel bir ikizi mutlaka olurdu yanı başımda. Ölümüne sevdiğim, uğrunda her şeyi göze alabileceğim, her şeyiyle güzel, her şeyiyle doğru, her şeyiyle kabul ettiğim… Basbayağı bir aşkla bağlı olduğum… 

Evinde yatıya kalmadığım tek bir arkadaşım yoktu. Evler, odalar, yataklar sonuna kadar açıktı. Giysiler karışırdı, herkesin evinde herkesin bir parçası olurdu. Çamaşır makineleri herkesin çamaşırını yıkardı. Kimse gocunmazdı. 

Şimdi ne zor. Herkes kapalı kutu. Herkes kapanmış, kaplumbağa olmuş. Bir kahve içimi zorlu randevulara bakıyor. Yatıya kalmak bir tabu. Evler de gönüller de sımsıkı kapalı. 

Gençliğin en çok bu yanını özlüyorum. Ne güzelliğini, ne diriliğini, ne başıboşluğunu. Aynı yazarı, aynı şairi seviyoruz diye kuruluveren dostlukları özlüyorum. Birbirimize yazdığımız o uzun, o sapıklık derecesindeki ayrıntılı mektupları özlüyorum. Birbirimizi eleştirmeyişimizi özlüyorum. Birbirimizin dedikodusunu yapmayışımızı özlüyorum. Sevgili olarak kimseleri yakıştırmayışımızı özlüyorum. Arkadaşımı koruyacağım diye annemle yaptığım şiddetli kavgaları özlüyorum. Kavgayı değilse de kavganın altındaki ruhu özlüyorum. Dünyaya karşı arkadaşımın koruyucu meleği olmayı özlüyorum. Veya öyle olduğumu sanmayı…

Çocuğum olsaydı tek bir arkadaşında bile kusur bulmayacaktım. Öyle söz vermiştim kendime. Bırakacaktım arkadaşlık uykusunda mışıl mışıl uyusunlar. Bırakacaktım eve istedikleri gibi girip çıksınlar. Bırakacaktım istedikleri gibi buzdolabını talan etsinler. Bırakacaktım istedikleri gibi sevsinler birbirlerini. Tek bir laf etmeyecektim. Kimseyi evine yollamayacaktım. Kızımın arkadaşı kızım, oğlumun arkadaşı oğlum olacaktı. 

30’undan sonra arkadaş yapılamıyor. Kötülükten değil. Başka bir şey. Ama neden çözemiyorum…..

İste böyle söylüyor yazar, yazan kisiyi tanımıyorum, bir arkadas o kişinin yazısını bana da yollamış, 35 inden sonra edindiğim bir arkadaşım  kendisi ve ben de aşağıdakileri yazıvermişim kendisine buraya da almak istedim:

Bence 30 undan sonra arkadas bulma kuralları daha farklı olduğu için zorlanıyoruz. Kolay olsun okuldaki universitedeki gibi hemen yanıbaşında oturanla oluversin  istiyoruz. Ama kazın ayağı öyle değil, 30 undan sonra arkadaşlık kurmak icin gercekten emek vermen gerekiyor. Ve ne yazık ki kalan sen giden dostlarınsa yenilerini bulmak gerektiğini farkedemeden yanlız kalıyorsun. O yüzden de ben giden olmayı tercih ediyorum, tabii bıraktıklarımla ilişkimi koparmadan –ki bu aslında göründüğünden daha zor; yenilerini bulmaya çalışıyorum.J

 

Ama katılıyorum 30 undan sonra işler daha zor ve sen artık tek değilsin ve yeni kurduğun arkadaşlıklar da eşin çocuğun da etkili oluyor. Biraz da yardımları da oluyor tabii çocukların arkadaslarının ailelerinden uyanlar oluyor, eşinin şirketinden de birileri olacaktır belki ama dönüp dolaşıp iş yine sana geliyor. Sen ne kadar istiyorsun bu ilişkinin kurulmasını… emek verecek misin, uğraşacak mısın bakalım…

Yapı olarak arkadaş gelsin beni bulsun diyorsan üzgünüm yok öyle bir şey, radio frekansı gibi aslında hep yayın var etrafında ama sen o kanalı ayarlamadıkça aynı frekansta buluşamıyorsun. Yani senin araman ve de yayındaki cazırtılardan  kurtulman gerekiyor. Sonra?

Sonrası

“enjoy the showJ”

Mart 3, 2009 Posted by | kissadan hisse- derlemeler | Yorum bırakın

Hayatinizdaki hic bir dakikayi kacirmayin sonra uzulursunuz!

Metrodaki kemancı…Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.

Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.

Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.

Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı…

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi…

Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?

Joshua Bell metroda çalarken adli bu yazi bana mail grubumdan geldi, paylasmak ve unutmamak icin hemen buraya almışım sanırım 2009 yılında. Belliki çok etkilenmişim.

Şimdi sene olmuş 2024.

Bu yazıda bahsi geçen olay üzerine yazılan iletiler ile karşılaştım bol bol bu arada gecen sürede. O ilk heyecanı vermiyor bana ve hatta sevmiyorum da bu diğer insanlara yüklenen suçlamayı da. Bir durup dinlemediniz diyor ya..

Peki sorarım size bir insan neden metrodadır.. en basiti evine gidiyordur, ya da işine. Yani aylak aylak duracak zamanı yok.. yakalaması bir tren var ki ailesine hızlıca ulaşabilsin ve az olan zamanını sevdikleri ile beraber geçirsin.

Metroda ve de şehrin sokaklarında çalan müzisyenlere teşekkür ediyorum, hoş bir seda olarak kalıyorlar aklımızda. Eksiklikleri kesinlikle farkediliyor bunu da bilsinler hatta.

O ilk yazıyı yazan kişi bu müzik gelip geçenlerde nasıl bir etki yapmış olabilir diye araştırmamış. Bir sosyal deney yapılmış evet ama adamın önünden geçen kişileri ilerde durdurup biraz önce duydunuz, farkettiniz mi diye sormuşlar mı, yok öyle bir şey yapılmamış. Direk dinlemediniz diye iddia etmiş. Durmadık ya önünde..

Ama durup da dinlemediğimiz için kızmasın kimse, biz içinden geçtiğimiz o anda kulağımızdan içeri girmeyi başaran tınıyla yolculuğumuza devam ettik sevdiysek yüzümüzde bir gülümseme bile oldu bence.

Hemen değil ama bir gün hepsini de dinlemek için konserine de gideriz.

Ocak 15, 2009 Posted by | kissadan hisse- derlemeler | Yorum bırakın