Dolunay mı o?
Ekranımda beliren resme daha bir dikkatli bakıyorum. Dolunay var mıydı o fotoğrafı çekerken diye düşünüyorum. Kendi hafızamdaki dosyaları açıp kapatıyorum o günlere ait. Fotoğrafı 2024’de Christmas tatilinde gittiğimiz Budapeşte’de çekmiştim. Şehrin Tuna nehrine de bakan bir buz pistinde kayanları gösteren, masmavi gökyüzü altında sert ayazı olan bir kış fotoğrafı. Ama gün içinde bir saat idi aslında, nerden çıktı dolunay diye bir soru oluşuyor kafamda. Öte yandan pekala olabilirdi de tabii, ay gün içinde de gökyüzünde asılı bir tablo gibi duruyor sonuçta sen gör ve ya görme. Ama dolunay zamanı mıydı? Gerçekten var mıydı. Çok hastaydım o seyahat boyunca, o yüzden mi atladım acaba diye de tasalanıyorum. Sonra pek güzel olmuş, nasıl da denk gelmiş deyip geçiyorum.Gerçek hayat çağırıyor.
Aradan zaman geçmiş telefon ekranımda başka bir resim var şimdi. Uygulamayı öyle ayarlamışız çekilmiş fotoğraflardan seç beğen göster şeklinde. Var olsun pek de heyecanlı oluyor şimdi ne çıkacak acaba diye bekliyorsun. Radyoda çıkacak şarkılardan fal tutmak gibi. Hani sıradaki parça tüm sevdiklerimize gelsin diye heyecanla beklediğimiz, artık ne çıkarsa bahtımıza. Ara Güler’in dediği gibi rastgele çekilen fotoğrafların daha güzel olması gibi, rastgele dinlediğimiz şarkılar da daha bir bize hitap ediyor sanki.
İşte bu fotoğraf da da harika bir dolunay var yine.
Kabul etmeliyim artık bu görmekte olduğum beyaz daire biçimi dolunay değil. Ekranımda fotoğrafın üzerine binen dijital saatin dakika ve saatleri ayırmaya yarayan noktalarının altta olanı aslında.
Tıpkı insan hafızasında tutulan, üst üste binen fotoğraflar ve isimler gibi. Hatırlanmakta olana eklenen yeniler çıkarılan istenmeyenlerle artık o da ilk andaki kayıt gibi değil çoktandır.
Gülümsüyorum kendi şaşkınlığıma. Kendimi tebrik etmeyi de atlamıyorum bunu farkedebildiğim için, aferin sana, sende daha iş var diyorum.
Sonra ekranda resim değişiyor.

Gelirken yanında ne getir,biliyor musun?
Sisten göz gözü görmüyordu havaalanından eve giderken. Güneşin doğmasına az bir süre kalmıştı eve vardığımızda ama biz yine de iyimser ve bilmiş şekilde, sabah siz uyanana kadar bu sis kalkar merak etmeyin demiştik. Ama kalkmadı. Ne o sabah ne de ertesi gün. Hafifledi ama şehrin havası hep var olduğu iddia edilen mavi gökyüzü, sapsarı güneş derecesine geçemedi. Hepi topu iki gün kalacaklardı.
Sen kalk ülkeler arası seyahat et, birkaç bina göreceğim değişik bir şehirmiş diye yollara düş, nazlı gelin misali yüzgörümlüğü istesin senden o şehir. Yıllardır görüşmemiştik ve ne güzel bizi görmeye geldiler diye düşünsek de onların asıl görmek istedikleri o pek ünlü binaları ile Dubai idi kabul edelim. Geldikleri saate kadar sis falan yoktu. Araba ile gittik almaya havaalanına sabah üçte. Dönüşte yani taş çatlasa bir saat sonra, arabanın önünü göremeyeceğimiz yoğunlukta bir sis vardı. Araçların sis lambaları etkili bir şeymiş test ettik onayladık. Bir de tabii sabahın erken saatinde yolların boş olmasının da yardımı oldu bu sürüşte. Tamamen içgüdüsel olarak bulutun içinde ilerledik. Tabii son üç yılınızda aynı yolu defalarca kullanmışsanız çıkışı kavşağı hatırlıyor insan. Dubai o kadar karmaşık bir yollar kavşaklar sistemine geçmemişti henüz, sene 2005. Bir tane Şeyh Zayed yolu var bir de Emirates Road dediğimiz otoban var kullanımda. Ara sokaklarda değilseniz sorun yok. Ara sokakların sorunu yerleşim bittiyse yol da bitiyor, yani hop çöl kumuna dalarsınız. Ama neyseki benim o ara sokaklarla işim yok. Gri zemin üzerinden güçlü neon ışıkları sayesinde fark edebildiğim bina reklam panoları bana yol tarif ediyor neyseki. Tam zamanında Ibn Batuta Mall’un yanına geldiğimi farkediyorum bu Jebel Ali liman kavşağına az kaldı demek. Denize paralel olarak uzanan ve Dubai’den Abu Dhabi yönüne giden bu cetvelle çizilmiş gibi olan dümdüz yolda bu kavşaktan çıkışı kaçırmamalıyım. Aksi halde hep birlikte Abu Dhabi’ye gitmiş olacağız arada başka çıkış yok henüz. Jebel Ali liman kavşağından çıkıyoruz ama limana değil karaya içeriye doğru kıvrılıyoruz. Bağlantı yolu kullanılarak daha iç taraftaki Emirates Road denilen o zamanların otobanına doğru gidilecek, sonra da Emirates Road üzerindeki dönel kavşak kullanılarak evimizin olduğu Green Community East Garden Apartments adlı siteye girilecek. Dubai şehir merkezinden uzakta sayılan bir köşede, çölün ortasında idi bizim ev, yani en azından ilk on senesinde diyeyim. Evin de içinde olduğu site 2004 yılında yapıldı. İnşaatın bitip de binaların teslim edildiği ilk gün taşındığımız daireyi görmek için bölgeye ilk gidişimde, bu şimdi kullandığımız yolun kenarında develer geziyordu. Site yapılıp ve daha sonra da insanlar yerleşince bu develer yerlerini kamyon kervanına bıraktılar. Hint asıllı, araçlarını süslemeyi pek seven şoförleri sayesinde üzerleri yanar döner janjanlı ışıklarla süslü kamyonlar tek sıra halinde yolun en sağ şeridinde dizilmiş yavaş yavaş ilerlediği bir kervan oldu o Emirates Road üzerinde her daim. Öyle bir kervan ki iki kamyon arasından geçecek bir araçlık yer bulmak sabır işi olur diye hoşlanmazdık ama o sis içinde sürüş sürecinde onların oluşturduğu ışıklı set beni rahatlatmıştı, eve gelmiştik işte.
Misafirlerimiz odalarına çekilirken, sabaha kalkar merak etmeyin dedik o bulut için ama kalkmadı. Cuma ve cumartesi günü nispeten hafiflemiş bir bulut içinde ilerleyip binaların ihtişamını değilse de kendilerini duvar diplerine kadar gelmek suretiyle görmeyi başardık.
Burj al Arab mesela, yelken otel diye geçen ve ölmeden önce görülmesi gerekenler listesinde olan hani. Diğer tüm turistler gibi bizim bahtsız ziyaretçilerimizi de Dubai’ye çeken oydu aslında. Konumu sayesinde sanki denize açılmış yelkenli imajını verdiği düşünülen o otelin önünde poz verilsin diye tüm turist gruplarının getirildiği yere biz de gittik tabii. Görüş net olmayınca binanın yanına kadar gittik hatta ve elzem fotoğrafımızı da çektik. Ama arkada denize ulaşan derinlik yerine gri bir fon üzerinde bir bina ve iki kişi olarak çıktı pozumuz ancak. O ikinci günün gecesi geç saatlerde yeter bu kadar eziyet diye düşünmüş olmalı ki sis kalktı gitti. Zaten sis kalkmasa onları Türkiye’ye evlerine geri götürecek olan uçak da kalkamayacaktı.
Gökyüzünde, o bulut senin bu bulut benim diye içlerinden süzülen uçağın bu bulutlar toplaşıp havaalanına indi diye kalkamaması da ayrı bir durumdur.
Fotoğraf deyince bir başka ziyaretçiyi daha hatırladım. Pek yetenekli bir fotoğrafçıydı kendisi. Siyah-beyaz film kullanır ve sonra da evinin banyosunda hazırladığı karanlık odada basardı fotoğrafları . Sağ olsun birkaç kere bana da izin vermişti o işlem sırasında yanında olabilmiştim. Negatifin pozitife geçiş yaptığı o mucize ana tanıklık etmiştim. Bir hafta sonu için topladı kameralarını ve tabii eşini de aldı geldi. Onun hayalinde sadece binalar değil çöl de vardı bu sefer. Uçsuz bucaksız çöl alanının fotoğrafını çekecek özellikle de tepecikler arasındaki kumların uçuşmasını yakalayacaktı deklanşöründe. Hayal bu idi ama gerçek olamadı, yapamadı. Dubai ona bu zevki yaşatmadı. Yağmurlu bir günde geldiler, yağmurda kaldılar ve yağmuru da alıp gittiler. Dört gün kaldılar, iki günü aralıksız olmak üzere toplam 3 gün yağmur yağdı, güneş onlara yüzünü hiç göstermedi. O yıllarda Dubai’de yılda hepi topu 4-5 gün yağmur yağardı aslında. Ömrü hayatında bu kadar yağmuru böyle kısa bir sürede görmemiş olan şehir neye uğradığını şaşırdı, yollarda göletler oluştu, evlerin damları aktı, havaalanı binası su aldı hem çatıdan hem pencerelerden. Yağmurun ara verdiği üçüncü gün biz çöle gittik yine de ama çölün tüm kum tanecikleri birbirine yapışıp kalmıştı sanki. Fotoğrafçımız yağmur var diye birbirine haber eden, sokağa koşup altında duran heyecanlı insanların fotoğrafını çekebildi ancak. Yağmura sevinen çöl insancıkları diye sergiye koyabilirdi istese.
İşte bu yüzden ziyarete gelirken ne getirelim diye sorana, Kendi güneşinizi yanınızda getirmeyi unutmayın derim, gerisi kolay.

Sadece ayak izinizi bırakabilirsiniz.
Yer yeşilli sarılı bir çayır. Üzerimizde bulutsuz en mavisinden gökyüzü. Yol boyu hem gidiş hem geliş yönünde gruplar halinde yürüyenlere katılmışız. Manzaranın muhteşemliği tepemizde parlayan güneşin bizi rahatsız etmesine izin vermiyor sanki.
Bugün yürüdüğümüz yer bölgedeki çiftlikler tarafından mera olarak kullanılıyor. Dünyanın bu yöresinde sadece ayak izini bırakacağından eminsen çiftlik sahipleri ekili tarlanın kenarından ve ya hayvanlarının otladığı meradan edeplice yürüyerek geçmene izin veriyorlar. Ekinleri ezmeden, inekleri koyunları rahatsız etmeden yürüyüp gidiyorsun. Köpekli gezenler için mesela özellikle uyarılar oluyor, tasmasız geçmeyin diye.
Yürüyüş boyunca öbek öbek gruplar halinde meraya yayılmış hayvanları görüyoruz. Gözlerinden huzur, vücutlarından sağlık fışkıran inekler daha düz alanları almışlar , ilerde yamaca doğru beyaz çakıltaşı gibi görünenler de koyunlar aslında. Biz pek akıllı insanlara göre onlar düşünmüyormuş ya, her gün önlerinden geçen bu iki ayaklı yaratıkları izlerken, akıllarından ne geçiyor diye onların yerine ben düşünüyorum. Mesela hep aynı insanlar diyorlar mıdır bizim için yoksa farkımızı görebiliyorlar mıdır. İddiaya giriyorlar mıdır acaba, bugün kaç tane şapkalı geçecek, ya da kaçı kısa boylu, insancası çocuk, olacak diye.
İrlanda’da arabamızla yaptığımız seyahatin batı kıyılarına düşen günlerindeyiz. Dört bir yanında, gidip kendi gözlerimle görmeden tahayyül edemediğim bir med-cezir ilişkisi yaşıyor okyanus ile. Seyahatimizin ilk gününde bizi şaşkına uğratmıştı ne yalan söyleyeyim. Yol boyunca kenardan size eşlik ederken bataklık hissi veren alanlar zamanı gelince, su seviyesinin yükselmesi ile yerine göre bir dere, ya da denizine kavuşmuş marina olacak ve sizi bu hali bile büyüleyen yeşili bol manzaraya su mavisinin tonları da katılacak sabredin. Marinada karaya oturmuş gibi duran irili ufaklı tekneler diplerini yalayan su dalgaları ile salınacaklar. İşleyişini anlayınca ve de kabullenince huzur veren bir döngü.
Bu, yaşamın bir parçası olmuş ilişki sonucu adanın çevresinde geniş kumsalların yanısıra deli dalgaların yarattığı, fantastik filmlere arka plan olmayı haketmiş ve hatta ilham olmuş bile diyebileceğim ürkütücü yar ve uçurumlar oluşmuş. Aralara da insanlar yerleşmişler. Bugun seyahat rotamız bizi pek ünlü , Cliffs of Moher diye bilinen yarların üzerindeki bir meraya getiriyor. İlle de bu manzarayı ben de görmeliyim diyen insanlar için lütfen ayrılmış daracık patikadan yürüyoruz, meranın asıl ve asil sahipleri ineklere saygıda kusur etmeyerek.
Meranın yayıldığı yarın açık kenarındaki uçurumun dibinde okyanus var. Yarı oluşturan kayalık yapı Pamukkale’nin travertenlerinin havuzlarını andırıyor. Ama burada kayalar koyu siyah renkteler. Dalgaların bıraktığı minik göllenmelerde kuşlar toplaşmış, hamam sefası yapıyor gibiler.
Patikanın bir yanına insanlar okuyup anlasınlar da dikkatli olsunlar düşmesinler, kurtarma ekiplerine gereksiz iş çıkarmasınlar diye uyarıcı tabelalar konmuş.
Ya peki bu hayvanları koruyan nedir diye düşünmeden edemiyorum. Meranın sahibi insanın rolü burada ortaya çıkıyor. Belli ki biraz da deneme yanılma ile gitmişler. Tahta çit yapmışlar önce ama yetmemiş olmalı ki onları durdurmaya, birde elektrikli hat geçmişler çitlerin üzerine. Açık havada, o en sessiz anda duyulan çıtır çıtır çıt sesi o elektrikli tellerden geliyor. Acaba kendilerinin korunmakta olduğunumu yoksa bir hapiste olduklarınımı düşünüyorlardır dünyanın en güzel manzarasına sahip bu inekler.
Dikkatli adımlarla, manzaraya hiç bir fotoğrafın hakettiğini veremeyeceğimizden gayet emin, hiç değilse içimize çekerek yürüyoruz. İlerde yamaç tarafında bir başka grup inek daha görüyorum. Onlar biraz daha geride kalmaya karar vermişler sanki demeye kalmadan bir hareketlenme oluyor ve koşmaya başlıyorlar. Demek onları da heyecanlandıran bir şeyler olabiliyormuş. Koştukları yönde elinde bir kova olan bir adam var. Ama hedefi inekler değil atlar aslında. Atları böylece yeni farkediyoruz. İnekler çağrının kendileri için olmadığını bir şekilde anlıyorlar ve duruyorlar. Herkes yerini biliyor köşesine çekiliyor, inatlaşma yok, açgözlülük hiç yok. Belli ki onların kovası ya da insanı başka.
Bu arada en az on tane at adamın çevresini sardılar bile. Mutlu bir kavuşma yaşanıyor gibi bir halleri var. Adam nerdeyse kayboluyor aralarında ama sanki bir şey bekleniyor gibi hissediyorum. Bakınıyorum etrafa, uzaklara, ne olabilir diye. Uçuruma daha yakın olan kısımda aradığımı buluyorum. Bir çocuk görüyorum, çok değil onlu yaşlarının başlarında bir çocuk bu. Yerinde yükselebildiği kadar havaya zıplayıp el kol hareketleri yaparak yönlerini değiştirmeye çalıştığı iki at daha varmış meğer o tarafta. Onları diğerlerinin yanına gitmeleri için ikna etmeye çabalıyor, belli ki çok açılmışlar. Neden sonra onlar da bir koşu diğerlerine katılıyorlar. Peşlerinden de çocuk koşuyor. Ekip tamamlanınca adam atların arasından çıkıyor ve meranın içlerine doğru yürümeye başlıyor. Atlar sakince onu takip ediyor. Insan eli doğaya değiyor ama bozmayabiliyor isterse.
Kayalık yar ne kadar sağlam görünse de yıllardır dalgalarla boğuşmaktan yorgun düşen bölgelerinin çökme riski var. Bu yüzden de bazı bölgeler artık insan erişimine kapatılmış. İzin verilen en uzak noktaya gidip dönüyoruz. Manzara gerçekten müthiş.
Dönüş yolunda denizi daha çok izliyorum. Uzaklarda irili ufaklı başka adalar ve onlara yolcu taşıyan tekneler gelip geçiyor.
Denize bakarken karadaki bir direk dikkatimi çekiyor. Üzerinde bir kuş var bana bakıyor sanki. Dürbünüm olmadığı için çok üzgünüm. O direk üzerindeki kuşu daha net görebilmeyi isterdim. Kuzey denizlerinin ünlü denizpapağanı Puffin olabilir mi diye telefonumun kamerasından görmeye çalışıyorum ama nafile. Net göremesem de ben onu farkedeyim diye kendince en güvenli mesafeden bana bakan başka ne olabilir ki. Ben Puffin olsun istiyorum.
Puffin gördüm ben diye de heyecanlanıyorum hatta.

Arkamda kim var!
Amsterdamdayız Rijk müzesini geziyoruz..
Görevlinin biri yanımıza gelmiş, farkında bile değiliz. Bir şaşkınlık yaşıyoruz haliyle adam bizimle konuşunca ilk anda! Ama sonra adamın uyarısını dikkate alıp hemen kendimize çekidüzen veriyoruz. Peki bu görevli bize ne söylemiş olabilir sizce? “Ya tabi haklı adam, dedirten konu ne olabilir ?
Siz bu sorunun cevabını ararken ben de Adabı-muaşeret kurallarının ne gibi şartlarda oluştuğunu düşünmeden edemiyorum. Kural dediysem yazılı kurallardan bahsetmiyorum görgü kurallarından bahsediyorum.
Tüm seyahatlerimizde ve hatta evden herhangi bir sebeple çıkışımızda bile sırtımızda bir çanta olmasına alıştık. En azından birimizde bir çanta oluyor, içine su kabı, defter, kalem, inceli kalınlı ceketler gibi mevsimlik ekstralar ve tabi mevsimsiz laptop/bilgisayar alıyoruz. Bu sırt çantalarımız küçülmüyor asla! Müzede de öyleyiz tabi, sırtımızda çantalarımızla normal cüssemizin 1,5 katı olmuş durumdayız ve görevlinin bize yaptığı uyarı tamda bu konudan kaynaklanıyor:
..çantalarınızı sırtınızda değil önünüzde taşıyın böylece kapladığınız alan küçülsün ve başkaları da rahat edebilsin!
Ne kadar da haklı bir uyarı değil mi? Yanımızda taşımakta olduğumuz eşyaların biz fark etmeden başkalarına zarar verebilecek olduğunu hiç düşündünüz mü?
Açık alanda da olsa yolda yürürken normalde ortalama 150-180 santim 60-90 kg arası insanlar zaten omuz omuza yürümeye çalışıyoruz ama vücudumuzun bir uzvu olmayıp elimizde taşıdığımız şemsiye, sırtımızda çanta, ya da çekelediğimiz kabin boyu çantalar ile gereğinden fazla yer işgal etmekteyiz ve de çevremize zarar teşkil edebiliyoruz hiç düşündünüz mü?
Ya kapalı ortamlara ne demeli?
Uçakta koridorda oturduğunuz zamanları hatırlayın mesela. Bir arkadaşım koridora oturmamak için ne gerekirse yapıyor, ekstra para lazımsa onu da veriyor ve asla oturmuyor. Neden bu kadar kasıyor ki diye düşünürken kafama yediğim çantayı hatırlıyorum. Kocaman ve de ağır çantasını oturmakta olan masum yolcunun kafasına çaktığının farkında bile olmayan çanta sahibine ben ne desem boş.
Sonra şemsiyeler! Ben onları da sevmiyorum ve kullanmıyorum. Ingiltere’de yaşayıpda şemsiyesi olmayan bir bizim ev olmalı. Yağmur yağdığında ayrı yağmadığında ayrı riskleri var bence ne diyeyim. Sırt çantasına göre daha kontrollü olacaktır sahibi canım desek de uygulamada hiç de öyle olmuyor. Her ne kadar elindeyse de taşıyan kişi yine bi-haber verdiği rahatsızlıktan, o kendini kuru tutmayı başardığı için memnun halinden. Açık halinde iken şemsiyenin iskeletinin uçlarının yanından geçen kişilerin surat hizasında, yüzüne gözüne çakmış olabilme ihtimalini hiç düşünmüyor. Nişantaşı’nda zamanın modasına uyup perma yaptırdığım için normalden daha dalgalı olan saçlarıma takılan şemsiyeden saçımı kurtarana kadar adamla ayni yöne gitmek zorunda kalmıştım mesela! Evet travmam büyük bu konuda ne yapalım! Kapalı haliylede bir silah gibi çarpıp duruyor insanlara zaten, sahibi nereye koyacağını bilemiyor gibi taşıyor olunca. Hani baston olarak kullansa anlayacağım ama öyle de olmuyor. Belki de kalabalık ortamlarda şemsiye taşımak ve açmak yasak olmalı hani Singapur’da sakız çiğnemek yasak ya onun gibi işte. Acaba neden yasak olmuş ve de nasıl başarmışlar?
İlle de şemsiye taşıyacaksa şemsiyenin açılmış hali sadece taşıyanın kafasını ve omuzlarını korurken omuz dışına taşımayacak şekilde yapsalar, fanus gibi hani bu sıkıntıları da çözer. Ama şu bir gerçek ki şemsiyenin çevresine zararlı olduğu anlar kullanım halindeyken değilde daha çok kullanılma ihtimali yüzünden yanımıza alıp gün boyu atıl bir şekilde elimizde kapalı bir sopa olarak taşıdığımız anlar. Kullanılmadığında katlanıp çantaya girenler de var ama genelde insanlar şehiriçinde bile olsalar golf sahasında ya da plajda gibi kocaman şemsiyeler kullanır oldular.
Plaj şemsiyesi demişken aslında Türkçe’de kullandığımız şemsiye sözcüğünün kökü şems yani güneş ve şemsiye şemsten yani güneşten korunmak amaçlı araç anlamında. Tahmin ettiğiniz gibi aslında yağmura hasret bir coğrafyadan çıkma bir kelime, bu bilgi kulağımıza küpe olsun.
Hiç unutmuyorum, Arda yıllarca yağmurlu Ingiltere’de yaşadıktan sonra Dubai’nin deli güneşinin altında geniş bir şemsiyenin gölgesinde ilerleyen kadını gördüğünde ne alaka olmuştu ilk anda, hatta yağmurun olmadığı bu yerde neden şemsiyesi var ki diye sormuştu gülerek. Ama ihtiyacı belirleyince aracı icat edip, o ihtiyaca gore adını da koymakta olduğumuzu yaşayarak öğrenmiş oldu, ben de sayesinde düşünmüş oldum.
İçinde yaşadığımız coğrafya ve kültür kullandığımız eşyalara ismini vermekte peki ya davranışlarımıza etkisi nedir?
Müzedeki uyarıya geri donersek, Türkiye’de bir çok insan çantasını önünde taşır özellikle de kalabalık ve müze gibi kapalı yerlerde ama bunun nedeni asla ve asla başkalarına yardımcı olayım değildir. Amacı kendi güvenliği ve çantasının içindeki kişisel eşyaların emniyeti içindir çünkü evet çantasını kaptırması işten bile değildir o coğrafyada. Görgü kuralının güvenlik ihtiyacına karıştığı bir davranış şekli ama özünde her iki türlü de çevrenden haberdar olmayı içinde bulunduğun ortam farkında olmanı istiyor ve gerektiriyor.
Önüm arkam sağım solum sobe..

Listen kadar konuş 🤷♀️
2023’e gireli oldu bir 6 ay, sosyal medyada gündemi taşıyan, kullanıcıyı takip eden tüm uygulamaların çalışanları için önemli bir döneme girmiş olmalıyız.
2022 sonundan hatırlarsanız nasıl listelerle tamamladık.
Her bir yanımızdan bu yıl neler yaptınız listeleri çıktı önümüze. Yılın o 365 gününün bilançosunu yaptırdı sosyal medya, en çok kiminle görüştün, en çok hangi müziği dinledin, hangi araca bindin şeklinde yıllık listeler.
Sonra hiç utanmadan arlanmadan paylaşsana hadi görsün herkes diye gaza getiriyor seni bir de.
Bütün bu verileri üzerimizde taşıdığımız elektronik aletlerden, girip çıktığımız digital sosyal ortamlardan topluyor. Digital ayak iziniz diye önümüze koyuyor sonra da. Benim bildiğim ama çoğunu kullanmadığım daha başka bir çok uygulama var, yürüdüğünü yediğini uyuduğunu ve hatta kadınsal döngünü takip eden.
Bana bu sene neler dinledin listesi yapmadi Spotify, nerelere kimlerle gitmişşsin sen bakayım dosyasını da FB yollamadı. Önce bir neden acaba dedim, öyle ya digital olarak kayıt yapmamışsan hiç yaşamamış olabilirsin!
Herkes gibi ben de bu geçtiğimiz bir sene içinde indim çıktım tepeleri huzur yaylasında yürürken ya da mutluluk heyecanı denizinde yüzerken. Dijital kayıt yapmadıysam da dijital teknolojiyi kendi amacıma kullandım bol bol. Heryere yetişmeye çalıştım sanki oturduğum yerden, yetiştim gibi hissettim.
Ama benim bu sene dinlediklerimi sadece ben dinledim, sanırım o yüzden öyle çok çalanlar dinlenenler listesine adlarını yazdıramadılar.
O yüzden de listemi ben yapayım dedim.
İlk önce yanıbaşımda herhangi bir teknolojik alete yapışık olmadan dinlediklerimden başlayacağım.
Sıranın başını kocam alıyor; son beş yıllık döneme göre iki başımıza geçirdiğimiz günler 2022 yazından itibaren giderek azaldı ama uzun uzun yürüyüşlerin, inişli çıkışlı tonlamalarının hararetine bir de havanın neminin ya da rüzgarının yönünün yarattığı basınç eklenmesinden etkilenerek yapılan uzun sohbetlerde genelde dinleme sürem konuşma süremden daha uzun.
Sonrasında büyüklerimi dinledim. 2021 Mayıs 2022 Temmuz arasında Türkiye’de yaşayınca yanıbaşımda olan annem, babam ve kayınvalidemi bol bol dinledim. Her birinin beklentisi, ihtiyacı, aldığı ve verdiği ayrı önemli olan bu sohbetlerde dinlediklerim konuştuklarımdan çok olsun isterdim, becerebildim mi bilmiyorum. Umarım onların hayal ettiği kaliteyi verebilmişimdir.
Yanıbaşımda olup da beni dinleyenler de vardı çok şükür ki bence bu çok daha önemli bir liste.
Ezgi ve Fulya var mesela, beni en çok dinleyenler listemizde baya baya yukarlarda, bu sene. Teker teker ya da üçümüz beraberken, Türkiyenin çeşitli köşelerinde, karda kışta, buz gibi soğukta ve deli sıcakta, susuyor olsan bile konuşmanın akışında olduğun o harika ortamlarda. Ben de dinledim onları, yani öyle olduğunu düşünüyorum. Eşit dağılım yapmışızdır umarım, hep onlar beni dinlememiştir değil mi? Ama öyle iyi geliyor ki insanı dinleyecek birinin olması.
Kocam dinledi beni, konuşma sıram gelince artık kendi istediklerimi dinletebildiğim aşamaya gelmişim bak bu benim için bir çeşit Nirvana.
Teknolojiden yararlanıp, yanıbaşımda gibi dinlediklerim sırasının birinciliğini paylaşıyorlar Arda ve Funda. İstanbul trafiği sağolsun belirledi uzunluğunu Funda ile günlük görüşmelerimizin, dedim ya teknoloji sağolsun hiç mi kesilmez😉
Oğlumu dinliyorum gözlerim kapalı, onu dinleme kısmı bu konuşmalarımızda daha bir keyifli, umut ve heyecan verici oluyor. Bak istese bu kaydı verebilirdi bana WhatsApp ya da Facetime. 2022 de en çok kiminle görüntülü arama yaptınız listesi. Gerçi liste uzun değil, ama her bir görüşme oldukça uzun, bilmiyorum listeler için süre mi yoksa sayı mı önemli.
Bu arada gerekli gereksiz yerli yersiz fotolarımız da olmuş tabii, FB da onları toparlayıp getirir dedim ama öyle sanal dünyada nefes alanların dosyalarından çok daha kısa olunca o da gelmedi.
Gidip gördüğüm, gezdiğim deneyimlediğim heryer her şey iyi ki yapmışım, varsın FB beni yeterli görmesin. 2021 ve 2022 yıllarının seyahatleri hep bir son dakika kararı, haydi hop rastgele şeklinde çıkılan yolculuklarla dolu. Yolun üstünde ya da yakınında bir eş dost akraba varsa direksiyonu o tarafa kırarak yapılan güzergah değişikliklerinden yararlanıp nerde akşam orada sabah gezilerinden oldu bu sene. Yoldan arayıp, geçiyorduk uğrayalım deyiverdiğimiz dost ziyaretlerinde dur FB için foto çekeyim demiyor insan, anı yaşıyor keyfine varıyor. Ne güzel insanlar biriktirmişim diye mutlanıyor.
Peki bu sene sıklıkla cevaplamak zorunda kaldığınız sorular listesi oluyor mu acaba?
Benim sadece bu son sene değil ama son iki senenin tartışmasız en çok maruz kaldığım ve içtenlikle sorulduğundan hiç şüphem olmasa da cevaplamakta artık yorulduğum sorusu eve dönmek nasıl? Bu iki senede evin neresi olduğunu tanımlamamız gerekti ama hala tam bir karar varamadık biz bu durumda nerden nereye gittiğimiz ya da döndüğümüz bir muamma. Ama ülke bağımsız herkesten gelen ortak soru, eve dönmek nasıl bir şey Mersindekiler de Twyford’dakiler de taşındığımız zaman aynı soruyu sordular biz de aynı şekilde cevapladık, şimdilik iyiyiz.
Sene sonlarının neler yaptınız listelerinden sonra en gıcık ikinci listesi de yeni yılda neler yapmak istersin listeleri. İlginç olanı FB ve Spotify bu sene için öngörü listesi yapmıyor, her şeyi senden bekliyor, malzemeyi alıyor senden sonra ortaya karışık bir yeni icat ile çıkıyor karşımıza.
Ben yeni yıldan bir şey bekleyerek girmiyorum, bakalım neler yaşayacağım şeklinde oluruna bırakıyorum sanırım. Benim dilek ve beklentilerim daha çok Hıdrellez akşamını bekliyor. Hatta Hıdrellezden bir kaç hafta sonra canım bir şey dilemek istese daha kaç defa uyuyacağız hıdrellez icin acaba diye hayıflanıyorum.

Yaşam kendiliğinden gelir
Living comes naturally/Yaşam doğal olarak gelecektir!
Bu sloganı ilk gördüğümde Dubai-Abu Dhabi arasındaki, görece denize en uzaktan geçen paralelde, genelde kamyonların kullandığı çevre yolunda, tam olarak nereye gittiğimi bilmeden yol almaktaydım. Çıkmam gereken dönel kavşakta asılı kocaman bir reklam yazısı idi bu slogan. İlk anda çok dikkat etmemiştim ama aslında benim de aramakta olduğum yeni yapılmakta olan yerleşim alanının yerini göstermeye yarayan bir afiş idi.
Yaşam kendiliğinden doğal olarak gelir.
Sene 2004, Dubai’ye taşınalı daha iki senecik olmuş. O dönemde oldukça kısıtlı sayıdaki kiralık evlerden Arda’nında büyümesi ile değişen ihtiyacımıza uygun olanı ararken, bir arkadaşımın tavsiyesiyle düşmüştüm yola.

Ünlü Sheikh Zayed Road’un üzerindeki binaların sayısı henüz 15’i geçmemiş, Burj Khalifa’nın adı bile yok. Uzun bir sure gitmiştim. Hatta hani Dubainin yaşamsal alanlarının bittiğinin işareti olan, o iki devasa gitarın oluşturduğu çapraz heykeli ve arkasındaki Hard Rock cafe binasını da geçmiş sonra denizden uzaklaşarak çöle doğru yol almıştım.
Artık kamyonları ile tam bir çevre yolu kıvamındaki Emirates Road’a çıkmıştım. Kuzey Emirliklerden gelip, Dubai’nin dışından geçip, güneydeki başkent Abu Dhabi’ye doğru uzayan, gidiş geliş dörderden sekiz şeritli bir otoyol. Yolun dışında kalan alan bildiğin sarı çöl kumu ile kaplı boş arazi. Bir süredir daha ne kadar gideceğim acaba sorusu ile ilerlemekteyken, yoldan ayrılmam gereken kavşakta önüme iki tane deve çıkıyor. Hızlıca arkadaşımı arayıp soruyorum doğru mu bu gördüklerim diye, gülüyor ve evet evet, sen devam et diyor. Bildiğin hörgüçlü develer ile bir sürede yan yana gidiyoruz. Onlar yanımda sakince ilerliyor, ben ise Allah’ım haydi hayırlısı nereye geldim acaba diye düşünürken yoldan hafifçe alçak bir alanda kalan inşaatı görüyorum. Inşaatın tozları çöl kumlarına karışmış kamyonlar işçiler ve tabii binaları görüyorum.
Bir süredir daha ne kadar gideceğim acaba sorusu ile ilerlemekteyken, yoldan ayrılmam gereken kavşakta önüme iki tane deve çıkıyor. Hızlıca arkadaşımı arayıp soruyorum doğru mu bu gördüklerim diye, gülüyor ve evet evet, sen devam et diyor. Bildiğin hörgüçlü develer ile bir sürede yan yana gidiyoruz. Onlar yanımda sakince ilerliyor, ben ise Allah’ım haydi hayırlısı nereye geldim acaba diye düşünürken yoldan hafifçe alçak bir alanda kalan inşaatı görüyorum. Inşaatın tozları çöl kumlarına karışmış kamyonlar işçiler ve tabii binaları görüyorum.

Satış ofisinde görevliye aradığım ev kriterlerini bahsettiğimde gözleri parlıyor. İki odalı dairelerden var elinde belli ki, tamamen villalardan oluşan bir site olmayacak burası. Bu iyi haber. Ben extra isteklerimi de sıralıyorum tabii hemencecik bahçe katında olsa iyi olur ama şart değil, ha birde 2 otoparkı olmasınıda ihmal etmiyorum.
Beni yerleşkenin içersinde özenle serpiştirilmiş villalara değilde, giriş katının üzerinde 3er kat olan binalardan birine götürüyor. Yanındaki diğer apartmanlarında cephesi olan ortak bahçeye direk salondan erişimi bulunan giriş katındaki bu daireye ilk görüşte bayılıyorum. Satış görevlisi daireden çok sitede planlanan diğer ortak kullanım alanlarından bahsediyor ısrarla. Efendim site içerisinde birden fazla havuz, oyun alanları, spor salonları, okulları ve bir de alışveriş merkezi yapılıyormuş, ve hatta heryer yemyeşil olacakmış vaadlerini çokta inanamadan dinliyorum. Türkiye’den alışkanlık hedeflenen sürede vaadedilenlerin bir çoğunun yapılamayacağı konusunda tereddütlerimiz olsa da şehir içersinde sıkışmış olduğumuzu kabul ediyor ve evi tutuyoruz. Ama gerçekten de insanın inanası gelmiyor bu çöl kumundan ibaret alanın bir gün bir bahçe olabileceğine.
Takvimlerde 1 Nisan’a denk gelen siteye taşınma günümüzde birde çöl fırtınası olması bizi ürkütmüyor değil. Eve taşındığımız o ilk günler ve hatta haftalarda üzerinden gidilmesi gereken bir çok aksaklık çıkıyor, kendime bir not alıyorum yeni inşaat sonrası bir eve taşınmak için acele etmemelisin şeklinde. Pencerelerde sineklik olmayışının bedelini Ardacık ödüyor, evde geçirdiği ilk 2 geceden sonra çocuğu kreşe almak istemiyorlar, vücudundaki izlerin su çiçeği spotları olduğu şüphesi ile, oysa onlar sadece sivrisinek ısırığı, çocukta bir hastalık yok ama düşünün ne kadar çok sivrisinek ısırmış yavrucağı.
Günler haftaları kovalıyor, biz evin içini yerleştirip, sivrisineklerle savaşırken dışarda hummalı bir çalışma sürüyor. Ve çok geçmeden hem bizim binanın önünde, hem ara sokaklarda yeşil bahçeler, çiçekler ortaya çıkıyor. İnsanlar akın akın boş dairelere, villalara yerleşiyor, havuzlarda yüzenlerin sesleri yükseliyor. Otoyoldaki kamyonlara karışan sayıları giderek artan araçlar o reklam panosunun oradan yerleşkeye doğru döner oluyorlar. Gerçektende o posterde yazdığı gibi yaşam yavaş yavaş ve doğal olarak kendiliğinden bu çöl ortasında insan eliyle yaratılan vahaya geliyor.
Hayatımız bir film olsaydı ve ekranda 2022, Ingiltere yazsaydı ancak böyle bir geçiş olurdu herhalde. Mutfaktaki dolabın en üst rafına borcam tepsiyi koymakta iken aklımdan geçenlermiş meğerse bunların hepsi! Yaşam kendigilinden gelir!
Aradan yaklaşık 18 sene geçmiş neredeyse. Biz yine yeniden hareketlenmişiz ve İngilterede üçüncü dönemimiz başlamış. Insan ayni eve kaç defa taşınabilir ki!
Bu sefer yanımızda konteynırları dolduran kutularımız yok, elimizde birer bavul ile geldik Basri ile, yıllardır bizimle gezmekte olan emektar eşyalarımızı Mersin’e bıraktık. İki bavula ne sığarsa artık. Ha birde Arda’nın iki senedir üniversite öğrencisi olduğu dönemden, öğrenci evinden getirdiği üç beş parça ile yeniden başladık eski evimizdeki yeni yaşantımıza.
İddialıyız, ihtiyacımız oldukça alacağız dedik eşyaları, şu anda hemen her şey, çatal tabak bardak yastık havlu ne varsa ancak üçümüze göre.
Alınan her eşya sık dokunup ince eleniyor. O ünlü gerçekten ihtiyacın mı var yoksa sadece istiyor musun sorusunu cevaplamak yetmiyor, üzerine en az bir hafta kadar daha düşünüp, debelenip ve hala alman gerekiyorsa alıyorsun. İrrite edici ve kısıtlayıcı gibi görünse de eğlenceli bile olabiliyor. Alınma izni çıksa bile önceliklendirmen gerekiyor alışverişi. Alınması gerekiyor biliyorsun ama şimdi mi sonra mı, ya da ne kadar sonra sorusu var önünde aşman gereken.
Mesela salona alacağımız hepi topu bir tane koltuk üzerine, iki kişilik mi 3 kişilik mi olsun, içinden yatak da çıksın, ana rengi ne olsun konuşmalarından karar aşamasına hızlıca geçilmesinde ta Kanada’dan misafirimiz geleceği ve hatta misafirin artık vizesini de almış olması haberinin ulaşması etkili oluyor. Tam bu sırada kanun hükmünde kararname ile hiç akla gelmeyecek bir başka şey öncelik kazanıyor ve biz bahçeye bbq/mangalı da hemen almak durumunda kalıyoruz. Ne alaka evde oturacak koltuk yokken bbq mangal nerden çıktı demeyin hiç. Arda haklı olarak İngiltere’nin görüp gördüğü en sıcak ve kuru yaz döneminde bahçeyi kullanmayı ihmal etmememiz gerektiğini ve tabii mangala arkadaşlarımızı çağırmamızın öncelikli olduğunu hatırlatınca siparişi veriliyor. Hatta eve aynı saatlerde giren Ikea mobilya kutularından önce mangalın ızgarası vidası takılıyor. Önceliklerimizi midemiz mi yönlendiriyor nedir?
Bir önceki haftasonunda önce yürüyüş yapar sonra bahçede otururuz diye gelen arkadaşlarımız için almış olduğumuz, küçük ikram ve sunum tabaklarımız ve bahçe masasını da sayarsak bahçemiz kullanıma gayet hazır. Ama tabii gelenlerin kendi bahçe sandalyelerini getirmeleri şartı ile. Neyseki sorun olmuyor, zaten herkeste var, kimse gocunmuyor. Mangal operasyonu ile bahçedeki hayat icin, yatılı misafirimiz sayesinde de evdeki yorgan, yastık ve tabak çanak sayısında çok değil hala gerektiği kadar yeterince kıvamında artış olması kaçınılmaz.
Denk gelebilirsem bir sekilde katılmaktan mutluluk duyduğum ve daha once sizinle de buradan paylaştığım, MacMillan Vakfının bağış kampanyası için yaptığımız kekin borcamını dolabın en üst rafına yerleştiriyordum ben aslında bu sabah. Rutin bulaşık makinesi boşaltma hallerindeydim yani. O ara raflarda yükselen tabakları, sıralanan irili ufaklı bardakları, kupaları, ikinci raftaki minik ama çeşitli ikramlık tabakları farkettim işte.
Geldiğimden bu yana sadece iki ay geçti ve özenerek, sakınarak, abartmayacağım diyerek, ihtiyacı belirleyip, ne erken ne geç tam zamanında, gerektiği kadar yeterince aldık diye de kendimi onayladığım bir anda farkediyorum ki onlar çoktan gelip ikişerli üçerli gruplar halinde dolabıma yerleşmişler bile.
İnsanların yanı sıra eşyanın da bu olabilecek en organik haliyle, kendiliğinden,
..ama sizin bana gerçektende ihtiyacınız var
diye direterek evimizin içine girmesi ve boş odalarda, dolap raflarında kendisine uygun birer yer bulup, yerleşivermesini yaşamaktaymışım da haberim bile yokmuş.
Bakalım daha neler kimler içeri girmeye çalışacak, heyecanla beklemedeyim. Sizi de haberdar ederim 😉
PS: photos from http://myheartlivesinlondon.blogspot.co.uk/p/uae.html https://www.constructionweekonline.com/projects-tenders/article-7947-park-life
Leylek leylek havada…
Sabahın o çok erken saatinde odama giren güneşin ittirmesi ile kendimi salona atıyorum.
Uykum var, vücudum öyle olduğu konusunda ısrarlı ama beynim uykuya geçemiyor.
Yattığım yerden pencereye bakıyorum. Kocaman, gereğinden yüksek bir komşu binanın beşinci kattan yukarısına bakmaktayım. Beşinci kattan yukarısı göz hizamda çünkü ben bizim binanın beşinci katındayım. Komşu binaya laf atıyorum ama benim içinde oldugumda az değil, 10 katlı.
Binanın benden tarafında serin bir gölge var ve bir sürü de kuş uçuşmakta.
Birddedektif ve Şermin Yaşar’ın kızdığı bir tanımlama tabii bu, havada uçan her canlıyı kuş deyip geçiyor olmamız ama işte ne diyeyim. Bu konuda da eğitim şart. Bilebildiğim kuşlar martı, karga, güvercin, leylek, flamingo ve bir de kızıl çaylak. Sonra kuğu, ördek, kaz, tavuk, hindi onları da saymak gerekir mi acaba? Serçe, kırlangıç ve sığırcık var ayrıca ama ben çoğu zaman ayrımını yapamam.
Bu arada aklıma geldi, acaba neden havada ve ya karada bir leylek görünce pek bir seviniyoruz. Yani ben çok mutlu oluyorum, sizi bilemeyeceğim tabii. Onları her gördüğümde ta çocukluğumun Eskişehir’indeki çatılara bacalara kurdukları yuvalarında lak-lak-lak seslerine kadar gidiyorum mesela. Düşünüyorumda korkarım seslerini sadece o zamanlarda duyabilmiştim. Eh yuvalarında gevezelik etmekte oldukları bir zamanda binanın yanından yürüyerek geçtiğim için farketmiş olmalıyım. Oysa son donemde hep araç icinde yolculuk yaparken görmekteyim onları, dolayisiyla da seslerini de duymuyorum.

En son yere ayak basmış olarak gördüğümde Amsterdam’da bir parkta yürümekte idi, Covid19 kabusun artık son uzatmaların yaşanmakta olduğunu umduğumuz ama karantinaların ısrarla ta 2021 baharına kadar sarktığı dönemde beraberce uçuş yasaklarının bitmesini beklemekteydik.
Leyleklerin insanı mutlu etmesinin sebebi onları arada bir ve hatta çok çok az görüyorsun diye de olabilir tabii. Öyle kırlangıçlar, serçeler, martılar, güvercinler ve kargalar gibi her yerden çıkmıyorlar. İngiltere’de mesela sahil kenarlarındaki martılar gelip elindekini kapacak kadar çevik ve büyükler. Venedik’te de görmüştüm o hırsız martılardan. Sadece Istanbul’da Boğaz’daki martilar birisinin onları beslemesini bekliyor sanki. Sonra kargalar da pek bir iri, şehrin çöplerini kurcalayıp kalan pizza vesaire parçalarını gayet güzel yediklerinden olsa gerek. Bahçemdeki çilekleri ve ağaçlarımın çiçeklerini didikleyen güvercinler de var. Ama bahçeme gelen bir leylek henüz olmadı.
Ya da bu heyecanın sebebi havada leylek görmek çok gezeceksin anlamına geliyor inancından kaynaklanıyor olabilir mi! ” Oo, leyleği havada görmüşsün” şeklinde bir cümleyi muhakkak duyarsınız ola ki birazcık fazladan gezmişseniz o sene. Peki acaba leylekleri gördüğümüz için mi geziyoruz yoksa gezdiğimiz için mi onları görüyoruz? Mesela ben bahar aylarında yollarda isem mutlaka görüyorum. Hatta geçenlerde sürü halindelerdi ve araba icinde olmama rağmen onları gören yine sadece bendim. Araç içindeki diğer yolculara da yine benim göstermem, bakın bakın işte oradalar havada şeklinde debelenmem gerekti.
Tecrübelerime dayanarak kendi soruma cevap olarak diyorum ki öyle evde oturup bir leylek geçse de ben de artık gezsem diye bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Şehirlerde bu koca koca binaların arasından geçmeleri zor, onlar sizi kırlarda bayırlarda beklemekteler.
Pencereden kuşların sabah uçuş egzersizlerini de izliyorum bir yandan. Gayet kontrollü bir şekilde binaya doğru uçup duvara çarpmaya ramak kala hop geri dönmekteler. 5-10 tane kuşun aynı anda yaptığını görüyorum, içlerinden en az biri şimdi çarpacak diyorum ama çok iyi ayarlayıp kurtarıyorlar kendilerini. Her sabah bu uçuşu yapıyor olmalılar. Acaba bu bir eğitim mi? Yani bu kuşlar belkide daha bu baharda doğdular ve uzun yollara çıkmadan önce burada komandalar gibi eğitim alıyor olabilirler mi? Mesela sığırcık kuşlarının o sürüler halinde uçarken oluşturdukları çok ilginç manzaralar oluyor, tam bir uyum icinde uçuşları ile ünlüler bilirsiniz eminim. Belki de bu sabah uçuşları daha sonra o gruba katılabilmek için yapılan antremanlardır.
Ben bunları düşünürken kuşlar yavaş yavaş bu çılgın uçuş taliminden vazgeçtiler. Hava sıcaklığının artması da bir sebep olabilir tabii. Mersin’de yaz sıcaklığı sabah 7’den itibaren başlayabiliyor malum.
Uykusuzum kalacağım diye homurdanarak kalkmıştım yatağımdan ama şimdi iyi ki güneşten rahatsız olup uyanıp yerimi değiştirmişim diyorum.
Bu anlatmaya çalıştığım manzaranın bir fotoğrafını hatta videosunu çekmiş olmalıydım ki buraya koyabileyim ama yerimden kalkıp telefonumu almaya gidersem büyüsünü kaybedeceğim korkumdan kayıt altına alamadım kusura bakmayın. Bursa Eskikaraağaç köyünde bulunan Leylek Köyünden bir güzel ailenin fotoğrafını kabul ediniz.

Durdurun arabayı inecek var!
Hiç bir sıkıntı yokken sırf hareket ettiği için araç içindeyken bulantısı olması insanı ne ilginç değil mi?
Daha önce araştırmam gerekmemişti, başına gelmeyince farkında bile olmadığın sıkıntılardan bu araç tutması.
Yıllar önce yataktan kalkamadığım, kendimi bir topaçın içindeymiş gibi hissettiğim zaman bile bu kadar detaylı araştırma ihtiyacı hissetmemiştim itiraf ediyorum. O zaman topaç içinde dönüyor gibi hissetme nedenimin iç kulaktaki denge reseptörlerinin iltihaplanması olduğunu öğrenmek yetmişti, iki şişe ilacımızı da alınca geçmişti de sonra zaten. Ama bu araç tutması olayı bambaşka. Yani bir defa hayat kalitesini çok etkiliyor o kesin.
Kayınvalidemin giderek artan bir şekilde araç tutmasından muzdarip olması, kısa bir yolculuğun bile eziyete dönüşmesi sonucunda bir çıkar yol bulmaya çalıştım. Nöroloji doktorumuzun da kulak içinde kireçlenmelerin olmuş olabileceği tarzında bir açıklaması ilgimi de çekmişti. Ve daha da önemlisi bu aracın önüne oturunuz, gözünüzü yolda bir yere odaklarsanız rahat edersiniz tavsiyeleri de işe yaramaz olmuştu.
Araştırmaya Nöroloji Bilimi uzmanı Dean Burnett’in içinde araç tutmasının fizyolojisini de anlattığı The Idiot Brain -Salak Beyin diye çevirebileceğimiz kitabı ile başladım. Çok akıcı, açıklayıcı bir anlatımı olan kitaptan öğrendiklerimi özetlemeye çalışacağım.
Hareket halindeki bir taşıtın ki bu araba, otobüs, tren, uçak ve deniz araçları olabilir, içinde seyahat etmekte olan bir yolcunun araç tutması sebebi ile rahatsız hissetmesinin nedenine gelmeden önce anlatacaklarım var. Öncelikle olaya karışanlara bakalım.
Gözümüzle görmesek bile elimizin, bacağımızın, burnumuzun yerini konumunu bildiğimiz, ağzımıza bardağımızı kaşığımızı her daim yerleştirebilmemizi sağlayan sisteme propriyosepsiyon deniliyor. Bu algılamaya en büyük yardımcı iç kulaktaki kemiksi tüpçüklerin içinde bulunan sıvı ve bu sıvının hareketliliğini beyne ileten nöronlardan oluşan Vestibüler sistem. Bu sıvının tüpçükler içersinde yerçekimine göre aldığı konum sayesinde de beynimiz bizim pozisyonumuzu anlayabiliyor. Sıvı tüpçüğün tepesinde ise başaşağı durmaktasınız hemen pozisyonunuzu değiştirin sinyalleri geliyor beynimizden mesela.
Vestibüler sistem ve içalgı kişinin hareket halindeyken yani yürürken, koşarken, emeklerken, zıplarken yani vücudu ile yapmakta olduğu tüm o fiziksel aktiviteden veriler topluyor. İnsanın ortalama bir hızda ayaklarını yere vurmasının vücutta yarattığı aşağı-yukarı hareketindeki ritim, beyin tarafından yürümekte olduğumuz şeklinde kaydediliyor. Bu hareket sırasında içinden geçmekte olduğumuz hava akımı da hızımıza uygun ve hatta vücudun tüm organları ve sıvıları özellikle iç kulaktakiler uyum halinde sallınımdalar.
Bu hareketlilikte diğer bir duyu sistemi de işin içine giriyor. Gözleriniz! Size yürüyüşünüz boyunca eşlik eden gözleriniz, içinden geçmekte olduğunuz ortamda yakalayabildiği tüm hareketli hareketsiz cisimlerden haberdar ediyor beyninizi. Cismin veya kendi vücudunuzun hareket halinde olduğunu, çevremizde gördüklerimizin sizin konumunuza göre nerdeler algılamasını da yine içalgı ve vestibüler sistem ortak çalışması ile yapıyorsunuz. Yani birbiri ile uyumlu ve hızlı bir iletişim halinde olan sistemler söz konusu.
Araç içindeyken işte bu iletişimde problem çıkıyor. Bir kere aracı kullanan kişi hariç araç içinde herkes pasif olarak transport halinde. Bu durumda beyine gelen verilerde karmaşıklık var. Aracın yarattığı hareketlilik ritmi ile insanın yürürken koşarken oluşturduğu ve alışageldiği ritim aynı değil. Hala ayağımızı burnumuzun yerini biliyoruz, propriyoseptif algılamada sorun yok. Ama gözlerimiz devamlı çevremizde bize yakınlaşan, bizden uzaklaşan cisimlerin varlığından haberdar ediyor. Vestibüler sistemden toplanan verilerde de tüpçüklerdeki sıvıların yavaş titreşim hareket ettiğine yönelik veriler akmakta. Ancak bu hareket yürüyüş kaynaklı bir ritimde değil. Beyin vücudun transport edildiğini anlıyor ama bu hareket olması gerekenden çok daha hızlı oluyor algısında ve bir şeyler yapmalıyım alarmını veriyor. Kişi bilinçli olarak, araç içindeyim problem yok diyerek telkin etmeye çalışsa da bilinçaltına hükmedemiyor. Beyin en iyi bildiği savunma mekanizmasını çalıştırıyor, bulantı ve kusma başlıyor. Beynimiz vücut içinde zehir olarak tanımlanan her ne ise onu atmalıyım tarzı bir kodlamaya sahip. Bu vücudu koruma metodu nasıl bir gıda zehirlenmesinde işe yarıyorsa burada da yapması çok normal.
Şimdi düşünüyorumda içinde bulunduğumuz aracın penceresinin açılması ile içeri dolan hava akımı da iç kulak tarafından hareketin varlığını ve tipini algılamaya yardımcı olabiliyor olmalı. Kısa mesafede işe yaradığını da görmüştüm ama bana daha çok psikolojik bir rahatlama gibi gelmişti. Oysa gayet fizyolojik imiş.
Bu gayet normal fizyolojik sıkıntının aslında tüm insanlarda olması gerekir ancak olmuyor. Neden olmuyor kısmını araştırmaya devam etsinler bu arada bir grup bilim insanı ve girişimci bir gözlük icat etmişler.
Sonuca değil de sebebine odaklanan bir Fransız şirket, Boarding Glasses, bir gözlük fikri ile çıkmış. Hatta Citroen firması da desteklemiş onları ve Seetroen adı altında onlar da üretmişler. Daha sonra tabii bir çok başka firma da çıkmış. Ben fotoğraftakini aldım mesela.
Gözlük her iki göze birer tane cam gelecek şekilde yapılan normal iskeletinin yanısıra, birer halka çerçevede yanlarda olacak şekilde tasarlanmış. Taktığınızda birer yuvarlak cam da yanlarda var. Bunun sebebi gözün görme alanını tamamen kontrol altına alabilmek. Bunu takan yolcu biraz garip görünüyor ama işe yarıyor o kesin.
Bu çerçevede kullanılan optik camları numaralı değil ama esnek bir çerçeve ve numaralı gözlük üzerine takılabiliyormuş. Zaten camlar değil çerçevesindeki sıvının işlevselliği burada önemli. İskelette göz altına gelecek şekilde mavi bir sıvı yerleştirilmiş. Aracın hareketine uygun şekilde, hızlanmasına, yavaşlamasına, dönüşlerine göre bu mavi sıvı göz çevresinde hareket ediyor. Öndeki sıvı sağa sola, yan camların çerçevesindeki sıvı ise ileri geri hareketler yapıyor. Bu sayede yapay bir ufuk çizgisi oluşuyor görme alanında. Kişinin odaklanması ve dolayısıyla gözlerin de beyne vücudun gerçek bir hareket halinde olduğunu anlatabilecek veriler yollayabilmesini sağlıyor.
Denemeye değer bir alet, özellikle de geleneksel yollar ile önüne geçemediğiniz bir durumunuz varsa aklınızda olsun.

Antakya bahanesiyle geçmişe yolculuk
Sene 2022, Şubat ayındayız, sabah saat 6:30da Antakya’ya doğru Mersin’den yola çıktık.
Tatlı bir heyecan vardı arabada.. daldan dala sohbetler edildi, aa burası neresi ,Tarsus’u geçmişiz bile derken Adana trafiğine laf edildi, neden benzinci çok az diye tahminler yürütüldü. Gidiş nispeten heyecanlı hevesli idi dönüşte ise artık yoldan da bu yolculuktan da sıkılmışlardı.
Birinin yolda çişi geldi ama ille de istediği benzinci olsun dedi, diğerinin de gelmişti aslında ama hiç ses etmeden beklemeyi tercih etti.
Bir tanesi buraya kadar gelmişken ille de arkadaşımla da görüşmek istiyorum dedi ve ziyaretin orta yerinde beni bekleyin hemen gelirim deyip evden çıktı, ne zaman geleceği nereye gittiği bilinemedi. Aynı kişi burada olduğumu kimseye, yani oğullarına, söylemiyoruz da demişti oysa.
İkisi yolda mola verdiğimiz benzincide satılan bir ürün fiyatı üzerine iddiaya girdiler. Üçüncüsü hemen tamam kim kaybederse bize çikolata alacak diye yangına körükle gitti.Oysa kimsenin öyle bir şey yapmaya niyeti yoktu, hatta kaybeden bu fikre çok bozuldu, ne münasebet niye alacakmışım diye isyan etti.
Ben uyumak istiyorum bunlar sussunlar dedi bir başkası ama kendisi de dahil bir türlü susmadılar.
Bir diğeri tam da gideceğimiz evde yolumuzu bekleyenlere telefon edip net adresi alması gereken yerde bana ne siz arayın dedi, sustu ve biz Antakya içinde sağa mı sola mı bilemeden, ama saygılı bir sessizlik içinde bir çözüm düşünürken, hiç bilmediğimiz bir trafikte, öylesine, usul usul bir süre gitmek zorunda kaldık. Neyseki arabadaki diğer üç silahşör ortaklaşa tahminler ve hatıralar arasından bulup çıkarttılar yolu, sen şimdi düz git buradan, karşında Valinin Göbeğinden sola karşı yöne dön… Vali kim, Vali’nin Göbeği nedir yahu diyemedim, Asi Nehrini sağda bırakarak ilerle derken taziye evini bulmuştuk neyseki.
Bir gece öncesinden niyet edip başladığımız bu günübirlik gezimizi arabada geçen 3.5 saati gidiş, bir diğer 3.5 saati geliş olacak şekilde 7si arabada, bir 5 saati de ziyaret sürecinde geçmişti. Eve vardığımda eşim haydi anlat nasıl geçti yolculuk diye sorunca farkettim.
Aslında sabah 5.30 telefonu ile başlamıştım ben güne..
Günaydın kızım uyandın mı? Sen gelmesen de giderdik biz aslında babanla.
Günaydın anne, yoldayım geliyorum, sizi o kadar uzun yola göndermem, ben sürerim dedim ya arabayı.
Aynı konuşmayı akşam da yapmıştık, geçen hafta gelen cenaze haberine Covit kısıtlamaları sebebi ile icabet edemedik ama yarın ki 7.gün duasına gitme kararı aldık diye aradıklarında.
Telefonla konuşurken eşimle de gözlerimizle konuşmuş ne yapacağımız konusunda anlaşmıştık bile. O gelmeyecekti, evde kalıp kendi annesi ile ilgilenmesi gerekiyor zaten gelmesine gerek de yok tanımıyor bile onları.
Ya ben? Ben tanıyor muyum? Baba tarafından uzakça ama yakın ve meğer babamlar için önemli yerleri olan kişilermiş. Bu Mersin’e taşınıp aile ve akrabaya yakın olmak, daha önce hiç duymadığın hısım akraba ile de tanışma fırsatı veriyor bana.
Günübirlik gider geliriz, öyle çanta hazırlamaya gerek yok demişti annem akşam ama sabah ellerindeki poşette börekler, biraz kek- önceki günden kalmışmış, bir iki su şişesi şeklinde indiler aşağı. Yanlarında halam da varmış demeye kalmadan yanıbaşımda da amcam beliriveriyor. Onlar da geliyormus meğerse. Hazırız, sürücü ben, yanda babam arkada diğerleri. Ailenin en büyükleri ile yapılacak bu gezi için ben ayrıca heyecanlanıyorum şimdi. Nedeni cenaze olsa da bu yolculuğun keyfini çıkartacağım.
Yol boyunca ailenin hısım akraba kategorisinden Antakya’daki fertleri ile olan hikayeler anlatılıyor. Ben tam bir sarı taksi şoförü gibiyim, bahsedilen hemen hiç kimseyi tanımıyorum, hikayeler yepyeni ve çok çok canlı. Yüzümde bir gülümseme..
Mersin’in içinden kırmızı ışıklarda uzun uzun bekleye bekleye geçiyoruz sonra otobana atıyoruz kapağı. Otobanda Antakya yoluna ayrılmadan önce sırası ile Batısı ve Doğusu ile Tarsus’u, Ankara’ya ayrılan çıkışı ile Yenice’yi, sonra da yine Batısı ve Doğusu ile Adana’dan geciyoruz. Yol boyu çok benzinci az olur düşüncesi ile benzini doldurmuş babam ama yine de durabilecek bir yer arıyor gözlerim. Bizimkisi ihtiyaç molası olacak olursa. Adana’da sabah trafiğine yetişiyoruz. Erken yola çıkmanın cezası gibi onlarca minibüse takılıyoruz. Adana Organize Sanayi Bölgesinin işçi servisleri imiş bu takip etmek zorunda kaldığımız konvoy.
Bu arada araç içinde sohbet bir derinleşiyor, o dedi bu demedi şeklinde ama genelde geçilen yerler hakkında yorumlarda sürüyor. Adana’dan çıkmışız bile. Sırayla İncirlik üssü, Arsuz, İskenderun İsdemir hikayelerin biri bitiyor biri başlıyor tıpkı birbiri ardına bıraktığımız köyler şehirler gibi.. biraz çevreye bakıp biraz en son ne zaman oradan geçtik hesaplaşmaları..yanında kim vardı şeklinde anılarla Antakya’ya giriyoruz.
Yol boyunca bir defa verdiğimiz mola için durduğumuzda babamla amcam yer değiştirmişler, Antakya içinde yol tarifini amcam yapacakmış.
Arabada beş kişi.. biri ben şoför Nebehat, diğerleri annem, babam, amcam ve halam.
18/02/2022

-
Arşivler
- Şubat 2026 (2)
- Ocak 2026 (1)
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS



