Antakya bahanesiyle geçmişe yolculuk
Sene 2022, Şubat ayındayız, sabah saat 6:30da Antakya’ya doğru Mersin’den yola çıktık.
Tatlı bir heyecan vardı arabada.. daldan dala sohbetler edildi, aa burası neresi ,Tarsus’u geçmişiz bile derken Adana trafiğine laf edildi, neden benzinci çok az diye tahminler yürütüldü. Gidiş nispeten heyecanlı hevesli idi dönüşte ise artık yoldan da bu yolculuktan da sıkılmışlardı.
Birinin yolda çişi geldi ama ille de istediği benzinci olsun dedi, diğerinin de gelmişti aslında ama hiç ses etmeden beklemeyi tercih etti.
Bir tanesi buraya kadar gelmişken ille de arkadaşımla da görüşmek istiyorum dedi ve ziyaretin orta yerinde beni bekleyin hemen gelirim deyip evden çıktı, ne zaman geleceği nereye gittiği bilinemedi. Aynı kişi burada olduğumu kimseye, yani oğullarına, söylemiyoruz da demişti oysa.
İkisi yolda mola verdiğimiz benzincide satılan bir ürün fiyatı üzerine iddiaya girdiler. Üçüncüsü hemen tamam kim kaybederse bize çikolata alacak diye yangına körükle gitti.Oysa kimsenin öyle bir şey yapmaya niyeti yoktu, hatta kaybeden bu fikre çok bozuldu, ne münasebet niye alacakmışım diye isyan etti.
Ben uyumak istiyorum bunlar sussunlar dedi bir başkası ama kendisi de dahil bir türlü susmadılar.
Bir diğeri tam da gideceğimiz evde yolumuzu bekleyenlere telefon edip net adresi alması gereken yerde bana ne siz arayın dedi, sustu ve biz Antakya içinde sağa mı sola mı bilemeden, ama saygılı bir sessizlik içinde bir çözüm düşünürken, hiç bilmediğimiz bir trafikte, öylesine, usul usul bir süre gitmek zorunda kaldık. Neyseki arabadaki diğer üç silahşör ortaklaşa tahminler ve hatıralar arasından bulup çıkarttılar yolu, sen şimdi düz git buradan, karşında Valinin Göbeğinden sola karşı yöne dön… Vali kim, Vali’nin Göbeği nedir yahu diyemedim, Asi Nehrini sağda bırakarak ilerle derken taziye evini bulmuştuk neyseki.
Bir gece öncesinden niyet edip başladığımız bu günübirlik gezimizi arabada geçen 3.5 saati gidiş, bir diğer 3.5 saati geliş olacak şekilde 7si arabada, bir 5 saati de ziyaret sürecinde geçmişti. Eve vardığımda eşim haydi anlat nasıl geçti yolculuk diye sorunca farkettim.
Aslında sabah 5.30 telefonu ile başlamıştım ben güne..
Günaydın kızım uyandın mı? Sen gelmesen de giderdik biz aslında babanla.
Günaydın anne, yoldayım geliyorum, sizi o kadar uzun yola göndermem, ben sürerim dedim ya arabayı.
Aynı konuşmayı akşam da yapmıştık, geçen hafta gelen cenaze haberine Covit kısıtlamaları sebebi ile icabet edemedik ama yarın ki 7.gün duasına gitme kararı aldık diye aradıklarında.
Telefonla konuşurken eşimle de gözlerimizle konuşmuş ne yapacağımız konusunda anlaşmıştık bile. O gelmeyecekti, evde kalıp kendi annesi ile ilgilenmesi gerekiyor zaten gelmesine gerek de yok tanımıyor bile onları.
Ya ben? Ben tanıyor muyum? Baba tarafından uzakça ama yakın ve meğer babamlar için önemli yerleri olan kişilermiş. Bu Mersin’e taşınıp aile ve akrabaya yakın olmak, daha önce hiç duymadığın hısım akraba ile de tanışma fırsatı veriyor bana.
Günübirlik gider geliriz, öyle çanta hazırlamaya gerek yok demişti annem akşam ama sabah ellerindeki poşette börekler, biraz kek- önceki günden kalmışmış, bir iki su şişesi şeklinde indiler aşağı. Yanlarında halam da varmış demeye kalmadan yanıbaşımda da amcam beliriveriyor. Onlar da geliyormus meğerse. Hazırız, sürücü ben, yanda babam arkada diğerleri. Ailenin en büyükleri ile yapılacak bu gezi için ben ayrıca heyecanlanıyorum şimdi. Nedeni cenaze olsa da bu yolculuğun keyfini çıkartacağım.
Yol boyunca ailenin hısım akraba kategorisinden Antakya’daki fertleri ile olan hikayeler anlatılıyor. Ben tam bir sarı taksi şoförü gibiyim, bahsedilen hemen hiç kimseyi tanımıyorum, hikayeler yepyeni ve çok çok canlı. Yüzümde bir gülümseme..
Mersin’in içinden kırmızı ışıklarda uzun uzun bekleye bekleye geçiyoruz sonra otobana atıyoruz kapağı. Otobanda Antakya yoluna ayrılmadan önce sırası ile Batısı ve Doğusu ile Tarsus’u, Ankara’ya ayrılan çıkışı ile Yenice’yi, sonra da yine Batısı ve Doğusu ile Adana’dan geciyoruz. Yol boyu çok benzinci az olur düşüncesi ile benzini doldurmuş babam ama yine de durabilecek bir yer arıyor gözlerim. Bizimkisi ihtiyaç molası olacak olursa. Adana’da sabah trafiğine yetişiyoruz. Erken yola çıkmanın cezası gibi onlarca minibüse takılıyoruz. Adana Organize Sanayi Bölgesinin işçi servisleri imiş bu takip etmek zorunda kaldığımız konvoy.
Bu arada araç içinde sohbet bir derinleşiyor, o dedi bu demedi şeklinde ama genelde geçilen yerler hakkında yorumlarda sürüyor. Adana’dan çıkmışız bile. Sırayla İncirlik üssü, Arsuz, İskenderun İsdemir hikayelerin biri bitiyor biri başlıyor tıpkı birbiri ardına bıraktığımız köyler şehirler gibi.. biraz çevreye bakıp biraz en son ne zaman oradan geçtik hesaplaşmaları..yanında kim vardı şeklinde anılarla Antakya’ya giriyoruz.
Yol boyunca bir defa verdiğimiz mola için durduğumuzda babamla amcam yer değiştirmişler, Antakya içinde yol tarifini amcam yapacakmış.
Arabada beş kişi.. biri ben şoför Nebehat, diğerleri annem, babam, amcam ve halam.
18/02/2022

Yol boyu
Ankara Mersin karayolu, sağımda Tuz Gölü var, uzunca bir sure bir yaklaşıp bir uzaklaşacağız birbirimize. Yukardan, uçaktan mesela, bakan birine tipki bir Hollywood filmi sahnesi gibi olur mu diye düşünmekteyim. Hani uzun ince bir yolda ilerleyen tek araba oluyor ya, tepeden biraz arabaya yaklaşarak sürücüye odaklanıyor sonra biraz uzaklaşıp da yolu göstererek çekiyor kamera. Renk ve ya arabanın tipini, üstü açık mıydı, önemi yok çünkü sanırım her türlüsü ile çekilmiştir o filmler. Müzik olarak ne olurdu acaba Hollywood yerine Netflix çekseydi bu filmi.
Ben en iyisi içinde olduğum arabaya geri doneyim, kameranın nerden odaklandığına dikkat etmeden.
Bu son 6 ay da o kadar çok geçtik bu E90 karayolundan ama hala O21A çıkışını kaçırma endişem var. Kaçırır ve E90da devam edersem, Pozantı kasabasının içinden geçmem gerekir ki bunu hiç istemiyorum. Çocukluğumda Toros dağlarının en dar ve tek doğal geçiti olan Gülek Boğazından geçerken yaşadığım korkular aklıma geliyor. 70li yılların teknolojisi ile yapılmış arabalar ve kamyonların o dağ yollarında birbirini kollayarak yol aldığı zamanlardan bahsediyorum. O yollarda verdiğimiz molalardan da keyf almaz, rahatlama ve dinlenme icin verilen bu kısa duraklamalardan aksine tedirgin olurdum.
Sayın yolcularımız aracımız Şekerpınarı Dinlenme Tesislerine giriş yapmaktadır. Yarım saat çay ve istirahat molası verdik. Çaylar şirketten. Mola süresinin sonunda lütfen aracımızdaki yerlerinizi alınız.
ya da
Mersin’den Istanbul istikametine gitmekte olan Mersin Seyahat Turizmin sayın yolcuları mola süreniz dolmuştur aracınızdaki yerlerinizi almanız rica olunur.
anonsları arasında giriş çıkış yapan, ya da bir süredir park halinde olan şehirlerarası otobüslerin arasında durur, trafiğin hala akmakta olduğu yola bakar ve biraz önce o daracık dağ yollarında geçtiğimiz kamyonların biz molayı bitirip de yola çıktığımızda yeniden önümüzde olacaklarına hayıflanırdım. Of ya yine mi geçilecek bu kamyonlar diye endişelenirdim.
Sonra 80lerin sonları 90 baslarında Pozantı otobanı yapıldı. Şimdilerde ise Gülek boğazından kimsenin haberi yok. Bu son cümleyi sesli söylemiş olmalıyım kendi sesim aracın içini dolduruyor, gülümsüyorum.
Haziran ayının uzun günleri, geç inen akşam karanlığı içinden geçmekte olduğum uçsuz bucaksız boşluğu görmemi de sağlıyor. Bir iki tepecik var uzaklarda. Hiç ağaç da dikilmemiş. Yanından kenarından geçmekte olduğum Tuz Gölü kurumuş, insanlar var üzerinde yürüyen. Oysa geçen kis üzerinde erkenden batan güneşin gölün üzerine vuran aksi ile pek bir güzel manzarası vardı. Şimdi o yürüyen insanlar gölün üstünde direkler gibi görünüyor. Korkuluk gibi de diyebilirim. Ne tuhaf, butun korkuluklar insan seklinde yapılır tarlalarda, en korkutucu ve ürkütücü yaratık oldugundan mi, yoksa iki sopa biraz saman, bir iki de eski kıyafet giydirmek daha mi kolay.
Bak bak, Tuz Gölünde yürüyorum fotoğrafı olmadan olmaz tabii, çekilmezse o selfie orada yürüdüğümüzü idrak edemiyoruz sanki.
Sırası mı şimdi bunu diye dürtüyorum kendimi. Verilmesi gereken kararlar, varılması mecburi mekanlar varken. Çıkışa gelince gitmem gereken değil de diğer yöne gitsem ne olur acaba, dünya yuvarlak yine döner gelir miyim ki o şimdi gitmem gereken noktaya. Okulda ilk öğrendiklerimizden değil miydi o dünya yuvarlaktır, hep sağına gidersen başladığın noktaya gelirsin miydi neydi? Peki ama hiç değişmeden mi gelirim? O uzun yolculuktan etkilenmeden yani? Ne bileyim kimseye denk gelmeden, etkilesmeden. Ya yorgunluğu olmaz mi? Yol yorgunluğu, insan yorgunluğu..
Ben böyle bu uzun ince yolda giderken yanımdan bir araç geçiyor. Gelmeden yani gelip geçmeden önce aynadan farketmeme neden olan yanıp sönen ışıklar bana o çakarlı araçları hatırlatıyor. Dünyanın hemen her köşesinde polis ve acil kurtarma araçları olur bu ışıkları kullananlar. Ve sadece gercek ihtiyac halinde kullanırlar. Ama iste bu benim memlekette böyle olmuyor. Tüm kuralları kendileri icin yeniden düzenleyen güzide vatandaşların ülkesinde trafikte yol üstünlüğü olması gerektiğine kendi kendine karar vermiş ve buna canı gönülden inanan insanlar tarafından araçlarına takılmış. Özellikle İstanbul’da öyle çok geciyor ki bunlardan trafikte kimse onlara yüz vermez olmuş, acaba ters bir şey mi var diye heyecanlanan bile yok, çakarlı geçiyor yine deniliyor sadece. Benimse aklıma çakar çakmaz çakan çakmak geliyor, gülümsüyorum ağlanacak halimize. Bunlardan Istanbulda çok olurdu Anadolunun ortalarında ne işi var ki acaba.
Tuz Gölü kıyıları artık sağ tarafımdaki yerini uçsuz bucaksız gibi duran tarlalara bırakmış. Ilerde kavak ağaçları görünmeye başladı, Aksaray’a yaklaşıyorum. Ne ilginçtir, yıllarca gidip geldiğim bu güzergahta Aksaray il sınırlarına geldiğimizi hep o kavak ağaçlarını gördüğüm nokta olarak belirlemişim. Aksaray yanıbaşından geçen şehirlerarası yoldan en iyi yararlanmasını bilen şehir olsa gerek. Yaklasık 10 km lık bir hat boyunca sağlı sollu dinlenme tesisleri kurulmuş, bir hareket bir bereket durumu var. Tabii Niğde tarafından otoban açılınca bu hat üzerine düşen araç sayısı azalmış ama yine de tesisleri ayakta tutmaya yetiyor. Şehrin çıkışında Toroslar kadar ihtişamlı olmasa da Hasandağı karşılıyor yolcuyu, bu sefer sol tarafımızda bir sure eşlik edecek.
Ovaydı, göldü, dağdı derken sanırım ben çıkışı çoktan geçtim. Gitmem gereken yöne dönmüşüm bile. İstemsiz otomatik bir hareket mi ya da su son 15 yıldır kullanageldiğimiz navigasyon cihazındaki sesi takip etmeye kodlanmış halimizden mi.
Yolun çehresi değişmiş, etrafımda araçlar artmış, o çakarlıdan anlamalıydım. Toroslara da çok çok yaklaşmışız artık. Dikkatli olmazsam Kırkgeçitler viyadük ve tünelleri arasında Gülek geçişini kaçırmam işten değil.
İstanbul’dan beri Kuzey Marmara Otoyolundan girip Ankara Niğde otobanı ıle devam eden güzergahtan son sürat gelen özel araçlar, iniş sırasında yapabilecekleri en yüksek hızlarına ulaşmış fazladan yüklenmiş kamyonlar, upuzun tırlar ve en kısa yokuştan aşağı inerken bile ürken ben, hep birlikte Toroslardan Akdenize doğru inişteyiz. Öyle bir iniş ki bu, fren balataları ve tekerlerin kendilerini gösterecekleri yer. Yolun yanında özenle hazırlanmış kaçış rampasını işaret eden tabelalar var. Köprüden önce son çıkış, kaçış rampası hep bu otobanlar sayesinde hayatımıza giren levhalardan. En çok da buna gülüyorum, en az 100 km daha benzinci yoktur haberiniz olsun! Ee önce de yoktu, ne yapacağız?
Menzile varmak üzereyim.
Yolda düşünürüm, üzerinden geçerim dediklerimin yerine beynimin beni bambaşka şeylere götürdüğü bir yolculuk daha.
Şehre girdik. Saat itibariyle nispeten rahat bir şehir içi trafiği var neyseki. Gitmemiz gereken adresi bulmak zor olmadı. İkinci bir emre kadar yaşamak kararı aldığımız şehr-i Mersin’i az çok bilsek de son dakikada kaybolmamak icin konum atmasını istemiştik kayınvalideden.
İlginç bir duygu durumundayım adını koyamadığım. Mersin’e de ve hatta aynı binada oturan kayınvalidemin evine de daha önce gelmiştim ama bu sefer ki ziyaret değil. Bu binada daha önce görmediğim bir dairenin içinde, bunlardan ayrılamam diyerek seçtiğimiz, Amsterdamdan yolladığımız eşyalarımız var. 20 yıl içinde toplanmış ve elden çıkartmayalım dediğimiz, yükte hafif pahada ağır ama bir tırın içinde hepi topu 10 m3lük hacim kaplayan eşyalar.
Arabanın yolcu tarafındaki kapıyı açıp iniyorum. Aracı park eden eşim yanıma geliyor, benzer duygular onda da olmalı. Harekete geçmeden önce uzerinde o kadar çok düşündük, konuştuk ki yolculuk boyunca tek kelime etmemiş olmamıza şaşırmadan gülümseyip, bina girişine geçiyoruz.
Açılacak kutularımız, yerleşecek bir yuvamız var.



Fransız Rivyerası da neymiş
Türkiyeye doğru yaptığımız yolculukta 3. ve 4. günümüzdeyiz.
3. Gün Cumartesi 20 Temmuz: Paris – Marsilya 775km
Bugün tum yolculuğumuz boyunca en uzun sürdüğümüz mesefelerden, arada durup da bir şehir gezmek yerine direk Marsilya’ya gidip akşam olmadan bir denize girmek istedik ve hemen hemen 10 saat sürmüş olduk. Paris’ten erkenden çıktğımızı düşünmüştük ancak yaz mevsimi, trafik oldukca kalabalikti. WAZE navıgasyon uygulamamız bizi kestirme olduğunu iddia ettigi bir baska yoldan Grenobal/Alpler tarafindan geçirdi. Bu yolda aracı kullanan yine bendim. Kendimi bölgenin en yüksek viyadüklerinden birinde buldum. Bisikletle yokuş aşağı inerken ürken ben, en ufak bir hatamda aşağıya uçacağımızı bildiğim bu viyadükten geçerken panik atak geçirmek üzereydim diyebilirim. Durup da şöfor değişimi yapabileceğimiz ilk firsatta aracı Basriye verdim. Ben ona verdikten sonraki ilk virajda da yol normal bildiğin karayoluna döndü zaten.
Aksam üzeri Marsilyaya, Fransız Rivyerasının bu güzel kıyı kentine gunesin artik yakmdığı bir saatte, Akdenize ulasmis olduk. Direk plaja gidiyoruz ve gencler hemen denize girmek uzere hareketleniyor. Bu seyahatimiz boyunca göreceğimiz sahil kasaba ve şehirlerinin ortak ozelligi tertemiz bir deniz ve ulasimi kolay plajlar. Akdenizliyiz biz de sonuçta ama hava durumu yani tam anlamıyla havanın nemindeki fark sanırım bu bölgelerin farkını yaratan etkenlerden.
Gezinin devamında değişen tablo, durakladığımız diğer kasaba ve plajları gördükçe anlıyorum ki deniz aynı deniz olabilir ama kullanıcılar ve yöneticiler o plajı sıralamaya sokan ve yerini belirleyen en önmlı faktörler.
Fransız Rivyerasını Marsilyadan başlayıp Cannes, Nice, Monaco olarak gezeceğiz yarın. Bu gece Salon de Provence bolgesinde bir Premierre Express otelde kalıyoruz.
- 4/ Gün Pazar 21 Temmuz Marsilya Cannes Nıce Monaco Milan 553km
Salon de Provence dakı otelden sabahın köründe çıkıyoruz yine. 1.5 saaat kadar yol aldıktan sonra kahvaltıyı Cannes in bir ara sokağındaki patiseride yapıyoruz. Cırcır böceklerinin sesleri ve dar sokağa bakan evlerin mimarisinde Akdeniz kokuyor. Şehrin isminin bir önemi yok o tablo tüm Akdeniz ve Ege sahili boyunca var aslında.
Hedefimiz bir plaj bulup denize girebilmek. Cannes shir merkezinde bir an ümitsizliğe düşsek de ücretsiz otoparkı ve daha da önemlisi arabayı parkedecek yer buluyoruz. Plaj boyunca ucretsiz olarak yayılabılıyorsunuz, sadece şezlong ve şemsiye istersenşz ucret var. Duş almal ve soyunma kabinleri de makul bir şekilde yerleştirilmiş. Zaman olarak günün ortasına yani güneşin en etkili ve tehlikeli saatine denk gelmiş olduğuğmuz için kısa kesiyoruz ama gönlümüz orada kaldı o kesin.
Sonrasında kıyı şeridinden Monakoya doğru gidiyoruz. Nice de aractan sadece manzaraya bakabilmek için iniyoruz. İşte bu noktada gencler bize teşekkür ediyorlar, onlara bu imkanı verdiğimiz ve getirdiğimiz için.
Monakoya geldiğimizde görevimiz Monako F1 pistinden geçmek. Monako F1 yarışları sehrin caddelerinde yapılıyor biliyorsunuz öyle ayrı bir pist yok. Gerçekten de o daracık yollarda extra işaretler,virajlarda extra yapılar var onlarda geçiyoruz. İlk denememiz zor oluyor biraz çıkışı kaçırıyourz falan ama Basrı çok sakin. İşlemi tamamlamak için geri dönüyor ve Monakodan mutlu ayrılıyoruz.
Ayrılıyoruz dıyorum ama onlar nasıl dar ve dik yollardı anlatamam. İstanbulda da araba sürdüm ama burası bir efsane.
Sonrasında daracık dağ yolları, korkunç güzel ama bir o kadar da tehlikeli viyadüklerden geçerek Milana varıyoruz. Bu yolun alternatıfı 6 saat kıyı şeridinden, bu yol dağdan tüneller ve viyadüklerle 3 saat.. ve 79 euro
Kıyı şeridinden uzaklaşınca yollar genişliyor ve dağlar da bitiyor bir ara. Milana vardığımızda açız. Otele gitmeden önce yemek yemek ve hatta Milan Katedralini görmek istiıyoruz. Aracımızı parkediyoruz. Ve hiç ummadığımız bir şekilde sivrisinekler tarafından kabura dönüyoruz. Gerçi benim durumum biraz ilginç, hayatımda il defa bana gelmiyorlar. Sadece 1 tane ısırığım var diğerleri perişan oluyorlar 5*10 dakika içinde. Sanırım Milan şehrindeki kanalların sivrisinekle mücadelesi yapılmamış. Hemen kendi kişisel mücadelemiz için svrisinek kovucu spreylerimizi buluyoruz. Ben onları Venedik ve Türkiye için almıştım ama orada gerek olmuyor.
Milanda bir küçük pizzacı buluyoruz hemen. Gencler pızzalarını cok begenıyorlar. Bız de Brassola ve Buffalo mozerall salata yıyoruz. Başarılı bir karar, tüm yemekler çok başarılı.
Daha sonra gencler Mılan katedralıne Duomo di Milano ya doğru gidiyorlar, biz bıraz daha yavaştan alıyoruz. Onlarla tekrar buluştuğumuzda hallerınden pek mutlular. İlk önce Brukselde buldukları Lıme marka scootter lardan bulmuslar. Brükselde nasıl kullanılırı keşfetmişlerdi, Paris ve Marsilyada pekiştirdiler ve sanırım en rahat Milanda bindiler. Bu Lime scooter ve çalışma sistemı gezı boyunca sohbet konumuz idi. Ardanın ilerde yapabileceği işler konusunda da örnek olması denk geldi.
Bu gece Milan da yatıyoruz. Otelin nasıl bir kalitesi olduğunu çok hatırlamıyor Basri, tutarken pek dikkat etmemiş ama neyse ki başarılı bir otel çıkıyor ve hatta ertesi sabah kahvaltımızı da burada yapıyoruz.
Az gittik uz gittik, Türkiye’ye arabamızla gittik! 10 gun 3500 km
Az gittik uz gittik, Türkiye’ye arabamızla gittik!
Bu yaz Basri de ben de çalışmıyoruz. Ne oldu da aklımıza düştü bilmiyorum ama Türkiye’ye araba ile gidelim diye heveslendik.Yani bu fikrimiz hep vardı da daha zamanı var gibiydi. Avrupa’da konaklayarak gidebileceğimiz bir rota oluştururuz, geze geze gideriz dedik. Biz bu planı karavan ile yaparız diyorduk ama şimdi karavan almaya gerek yok kendi arabamız ile gidelim diye karar verdik. Arda’nın da bizimle böyle bir yolculuğa çıkmasını garantilemek için de bir arkadaşını getirmesine izin verdik, o kız arkadaşını getirmeyi tercih etti.
Tatili yapalım fikri Nisan’da atılmıştı, haftalarca detaylı rota ve kalacak yer planlaması yapılmış ve 18 Temmuz sabahı erkenden yola çıkılmıştı. 26 Temmuz aksam saat 6da Bozcaada feribotuna bindigimizde arabamızla 3500 km yol katetmiştik. 28 Temmuz geceyarısı aracımızı Istanbulda parkettiğimizde ise gectigimiz 10 günde uzun ince yollarda kıvrıla kıvrıla gitmis, dağları aşmış, 4 deniz geçmis ve 5 ülkede, 14 sehir gezmistik. 29 Temmuzda artık arabaya dokunmadık, dinlenmek onun da hakkıydı tabii. Biz de tabanvay ve Marmaray ile 3 gunde Istanbul u gezdik ve bitti. Evet tatil icin bize ayrılan sure bitti ve hatta dün itibariyle evlere dönüldü bile.
Bakin neler neler yaptık bu yolculukta.
- Gün Perşembe, 18 Temmuz: Twyford-Bruksel-Paris 744km
Sabah 4’te evden ilk feribota yetişmek icin yola çıkıyoruz. İngiliz Kanalını geçerek Fransanın Dunkirk limanına varıyoruz. İlk durak Brüksel’de Cook and Book kitabevi. Burası Brüksel’in dış mahallelerinde bir sitede yer alıyor. Sitenin ortak alanına bakan dükkanların her biri birbirine küçük geçişlerle bağlanmışlar ve aynı isim altında işlem yapıyorlar. Dükkanların içleri ise 8 ayrı konsepti verecek şekilde tasarlanmış, her birinde birer de restoran ve ya café de bulunan şık mağazalar olmuşlar. Bu mağazayı gezip Brüksel şehir merkezine gidiyoruz. Arabamızı parkettiğimiz yere para ödemek zorunda kalmamış olduğumuza ayrıca mutluyuz.
18 Temmuz gecesi için Airbnb den Paris’te Thiasis bölgesinde bir daire ayarlamıştık. Akşam üzeri Brüksel’den ayrılıp Paris’e yola cıkıyoruz. Paris girişinde şiddetli bir yağışla karşılaşıyoruz, havanında kararması ile görüş mesafemiz cok düşüyor. Yol ışıklarının olmayışına bir de bizim ön farları gereğinden fazla yere doğru çevirmiş olmamız da ekleniyor. UK’de trafik akışına göre tasarlanmış aracımızdaki farları Avrupa’ya geçerken daha feribotta değiştirmiştik, yani farların yönü aşağıya doğru idi ve sanırım biraz fazla kısmıştık. Bir ara durup hem bu ayarları yeniden yaptık hem de şoför değiştirdik, aracı artık Basri sürecekti. Brüksel’den yani kuzeyden geliyorduk, Parisin etrafından dolaşıp güneyine geçmemiz gerekti. Nihayet güneye geçtiğimizde de yağmurun bu tarafa hiç uğramamış olduğunu gördük ve hatta yol ışıkları da vardı. Evi bulduk, iceri girdikten 10 dakika sonra hepimiz uyuyorduk. Uzun bir gun olmustu ve onumuzde daha cok vardi.
- Gün Cuma, 19 Temmuz:
Tam gün Paris’teyiz bugün.
Gezelim görelim listemiz Arda ve Beth’in listesinden farklı bu defa. Onlar tipik turistik yerleri görecekler mesela sabah 9 girişi için Versaille Sarayına bırakıyoruz. Oradan da Paris’e geçecekler. Biz de bu fırsatı değerlendirip EGA’dan arkadasim Didem’i ve ailesini evinde ziyaret ediyoruz. Bu sayede Paris’in Twyford’unu görmüş oluyoruz. Didem,sevgili eşi ve pırlanta gibi iki kızı ile beraber Paris’e yakın bir koyde oturuyor, yani tıpkı bizim Twyford ile Londra ilişkisi gibi. Trenle gidip gelebildiği ama keşmekeşinden uzak kalabildiği bir Paris. Sabah kahvemizi içip biz de kendi Parisimizi bulmak için Didem ve eşi Vincent’dan ayrılıyoruz.
Paris’te Les Marais bölgesinde Marché des Enfants-Rouges da yemeğimizi bir İtalyan lokantasında yiyoruz. Orecchiette Truffle dedikleri trufle yagi ile yapilan ve makarnasi da kulak memesi şeklinde olan bu makarnaya bayıldım, Sonrasında yine aynı bölgede sokaklarda dolaşıyor ve gençlerin gelmesini bekliyoruz. Hava o kadar guzelki ne heykeli oldugunu çok bilmediğim bır anıtın önğndeki banka oturduğumuzda, kafamı Basrinin dizlerine koyup, biraz uzanıyorum. Bir 10 dakika kadar kestirmişim sanırım. Yattığım yerden, gözümü actığımda yolun karşısında bir dükkanın üst katından bana bakan bu oyuncak panda ile kaşılaşıyorum. Kafenin üst penceresinden bakan bu kocaman panda bir kez daha hatırlatıyor arada bir kafayı kaldırıp yukarıyada bakmak lazım diye.
Derken gençler geliyor. Bu bölgede biraz daha mağazaları özellikle de Supreme, Nıke Lab gibi önünde sıraya girdiğin dükkanları dolaşıyoruz. Sonra Arda’nın isteği üzerine şehrin bir başka köşesine gidiyoruz. Pigalle denilen bu bölgede Arda’nın ilgisini çeken mekan basketbol ve Nike camiasında çok ünlü olan Pigalle Basketbol Sahası. Bu basketbol sahasi birkac girisimci tarafindan belediyeden özel izinle kiralanmis ve daha sonra da Nike ile yapilan anlasma sonucunda sahanın tabanını iyi seviyede basketbol oynanabilir hale getirilmis aslında üç binanın ortasında kalmış bir küçük arsa. Karsisinda da Pigalle basketbol magazasi var. Mağaza ve saha kapanmadan yetisiyoruz ve hatta Arda 1 saat kadar basketbol oynamak, sahanin fikir babasi da gelince karsilikli maclar yapma imkani yakaliyor. Basri ve ben halimizden memnunuz, ülke bağımsız basketbol oynayabildiğini bunun için planlar yaptığını görmek bizi mutlu ediyor. Ama Beth için çok yeni bir durum bu neyseki şikayetçi görünmüyor.
19 Temmuz gecesini de Paris’te bu Airbnb’den tuttuğumuz dairede geçiriyoruz. Aksam saatinde trende bu daireye doğru giderken farkediyorum bir koca gün geçirdik Paris’te ama Seine nehrini görmedim diyorum Basri’ye. Ve bir kez daha ne istediğime dikkat etmem gerektiğini hatırlıyorum kısa sürede. Trenin bir süredir durduğu durağın aslında inmemiz gereken durak olduğunu farkeden ben Basri ve genclerin inmesini sağlıyorum ama ben kendim inmekte gecikiyorum ve tren hareket ediyor. Trenin bir sonraki durağında iner geri dönerim diyorum kendimce. Elimde telefonum var ama pili yok. Biliyorum Basri ve gencler benim dönüşümü bekleyecekler, panik yok yani. Trenden inip de geri dönüş yapabileceğim durağa varana kadar geçtiğimiz yollar sanki uzadikca uzuyor, tren ilk durakta durmuyor ve ben nehri de görüyorum.
Bu arada 19 Temmuz gecesi Paris sokaklarında Cezayir ve Senegal asıllı halk Afrika kupası sonucunu kutlamak için hazırlık yapıyor. Maç bitip de kupa sahibini bulduğunda sokaklarda olmadığımız için şanslıyız.
Yarın il hedefimiz Akdeniz.. Fransiz Rivyerası neymiş bir gidip bakalım
Yollarda büyüyen çocuk
Sanırım bu yazıyı taslak halinde bırakalı bir 5 sene olmuş yeni bir seyahate çıkmak için hazırlandığımız şu günlerde önüme düşünce bu yılın seyahatleri yazılarına buradan başlayayım dedim.
Tarih Şubat 2014
Yer İstanbul Atatürk Havaalanı Yeşilköy
Arda ile bir uçak yolculuğuna çıktık geçenlerde.
Bu dönüş yolculuğu aslında gidişte babamız da yanımızda idi,dönüşte sadece ikimiz varız.
Farkettim de uzun süredir ana oğul başbaşa yola çıkmamışız. Oysa eskiden ne çok seyahatimiz olurdu sadece O ve ben. Bir de O’nun araba koltuğu, puseti, çekiştirerek gezmeyi sevdigi o penguen canta.

Bu çanta sayesinde havaalanlarinda geçen uzun saatler eziyete dönmemisti. İçini ozenle seyahat için seçtiği oyuncak, kitap ne varsa doldurur sonra da elinden bırakmazdı.
Gerçi bizim uçak seyahatlerimiz daha bırakın bu çantayı çekmeyi henüz kendi başına oturamadığı döneme rastlar. İlk uçak yolculuğunu 3 aylıkken Istanbul Adana arasında yapmıştı. Emzik ve sütünü biberondan içme alışkanlığı bu ve diğer birçok Dubai- Istanbul-Adana yolculuğunda işimize yaradi.
Seyahatlerimiz tabii uçaklarla sınırlı değildi. Sadece bir tatil döneminde Dubai -İstanbul uçak, İstanbul -Bursa-Eskişehir otobüs, Eskişehir-Ankara arası tren, Ankara-Mersin otobüs, Adana-Istanbul-Dubai uçak yolculuğu yapmışlığımız var. Arada feribota binilmiş, gerekirse halk otobüsü minibüs ne varsa indi bindi ( bindi indi miydi?) yapılmıştı.
Yolculukta kullandigimiz arac değişse de yanımızda hep kitap ve oyuncak arabalarımız oldu. Hatta bir Eskişehir Ankara arası tren yolculuğunda vagondaki diğer çocuklarla koridorda yerlerde arabalarıyla oynamışlardı, paylaşmanın en güzel örneğini görmüştük. Kitaplar da oyle, ansiklopedi, komedi roman ne varsa, okurdu.
Yaklaşık 9 sene boyunca küçük ayıcık Ted de bizimle gelmişti bu seyahatlere mesela. Hatta onunda pasaportu olmalı deyip yapıvermiştik. İkiye katlanmış A4’ten yapılmış bu pasaportu kontrollerde göstermek şart idi. Biraz şaşırsalar da ülke bağımsız pasaport kontrolü yapan amcalar hiç kızmadılar oğluma.
Gurbetçi Arda icin hayatinin ilk 3 senesi uçağa binilir İstanbul’a gidilir seklinde gecti, hatta o kadar ki gunlerden birgün bindiğimiz uçak bizi Bangkok’a götürünce cok kızmış,”ben İstanbul’a gidecektim, kuzenlerimle oynayacaktım” diyerek uçaktan inmeyi reddetmişti.
Kalkışta, inişte uçuş sırasında herhangi bir sarsıntı da elini tutar, henüz uçak koltuğunu doldurmayacak kadar küçük bedeni mutlu bir heyecanla sarsılırken ben kendi korkularımı unuturdum.
Butun bunlari düşünürken aslında ben yine Istanbul Havaalanındayim, yemek bölümünde Cafe Nero’dayim, karşımda 12 yaşında bir Arda var. Oturmuş hem sütünü iciyor, hem de biraz once bir heves aldırdığı ve de şüphesiz uçakta bitirecegi kitabini, The Fault in Our Stars, okuyor. Boyu boyuma gelmis, sırtında Nike’dan anneanneye aldırdığı pek havalı çantası var ama en önemlisi yanında taşıdığı artık penguen çantası değil, içini yine kendisinin yerleştirdiği kabin boy bavul..
Ne kaldi ki şurada daha büyük bir bavulu yerleştirip de “Anne, ben gidiyorum” deyip tek başına çıkacağı yolculuklara..
PS: Meraklısına bu fotoğraf Istanbul Ataturk Havaalanı Cafe Nero’dan degil, Edinburgh’da adını unuttuğum bir lokal kafeden.
Oğlum Bebeğim buyüyor ama bu iyi birşey mı?
Bu hafta Arda yepyeni bir yaşa daha girdi ve de 12 oldu.
Bir süredir bekliyorduk aman bir heyecan falan derken geleneksel yatılı doğumgunu partimizi de yaptık. Yaşları 11-12 arasında değişen 5 erkek cocuğu yatiya geldiler. Adına bakmayın siz oyle yatmaya uyumaya falan gelmiyor bu cocuklar. Hepsini salona yerleştirmiş ha simdi yatarlar derken Gece 11.30’da Arda yanıma gelip odasına gitme ve uyuma izni aldı, digerleri 12:30’da hala konuşuyordu.
Neyse efendim asıl konu bu parti degil tabii.
Partiden sonra maç, antreman, dersler ve en son da buz gibi havada dışarıda yapılan beden eğitimi dersi derken dogumgununun hemen akabinde hastalandı bizim ki.
Ilk gece verdik ilaç yattı. Ama tabii uzun sürmedi geri geldi, bu sefer ateş de var, başım ağrıyor burnum tıkalı sizlanmalari falan falan, siz anladınız.
Ateşi var dediysem kaç derece olduğunu bilmiyorum. Kulaktan ölçen aman efendim pek bir hassas o aletleri kullanmayalı çok oldu. Zamanında paranoyaya bağlamış, cocuk ateslendiginde dakka başı kulaktan ölçen anneden eser yok. Eminim biliyorsunuzdur. Hani kulağın icine doğru yerleştiriyoruz sonra da bipleyene kadar bekledigimiz aletlerden. Bir ara hatırlıyorum her iki kulaktan da ikişer defa falan ölçmüş ve de aynı sayı çıkmıyor diye aleti suçlamıştım. Bu obsesif donemi nasıl anlatmışsam artik doktorumuz ateşin kaç derece olduğunu net ve gercek anlamda bir sayıyla bilmemin şart olmadıgını anlattığında can kulağı ile dinlemiştim. Oğluşumun alnına dudaklarımı dokundurduğumda hissedecegim sicakliğa göre ne gerekiyorsa yapmamin yeterli olacağını söyledi. Tabii o donemde artık bebeklikten de çıktığımız icin daha uygun olan bu yöntemi öpmek icin fırsat kollayan anne ben tabii bunu cok sevdim. Bir de yine ısrar edersem alından okuyan bir band tavsiye etti ki hala daha o banddan kullanırım.
Neyse Arda uzun zamandır ateşlenecek kadar kötü olmamıştı, genelde ayakta geçirebilecek türden olurdu. Gerçi su çiçeği çıkartmakta olduğunu bile 2. Günde anladığımızı göz önüne alırsak bu hastalanma olaylarını biraz hafife mı alıyoruz nedir?
Neyse iste ateş olayı da olunca ecza dolabına girildi tabii. Paracetamol – İbobrufen, hangisi derken birden aklıma dozaj geldi.
Oyle ya 12 yaş altı ve üstü gibi ibareler hatırlıyorum. Farkettim ki artık kullanılacak olan ateş düşürücü parasetomol ne varsa dozu falan değişecek ve hatta utanmasak yetişkin dozuna gelmişiz.
Netekim ben bunu akıl edene kadar bizim ki yetersiz doz almış oldu. Ateş istenen hızda düşmedi ama sorun da çıkmadı, çok şükür.
Ertesi gün doktor muayenemizde dozu ne kadar artırabileceğimizi sorduk ve de hemen uyguladık ve de gercekten cocuk gözünü açtı:)
Evet cocuklar büyüyor, düşe kalka oksure aksıra… Grip, soğuk algınlığı her ne ise hastalıkları aynı da olsa artık büyük adam muamelesi görmeye başladılar bile. Once ayakları büyüdü ayakkabı yetiştiremedik, sonra akılları büyüdü laf yetiştiremedik, az kaldı boyuda olacak benden uzun ben öpmeye alnına yetişemeyeceğim. Hadi bir de uzaklarda olursa ateşini hissetmeye oralara hiç yetişemeyeceğim.
Galiba işte o zaman ya bir termometre alinacak ya da alından öperek ateşten anlayan biri bulunacak.
Ekim ayında Turkiye İstanbul Mersin
-
Arşivler
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
- Ekim 2022 (1)
- Eylül 2022 (2)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS





































