Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Domates

Kantindeyim.  Uzun olmasa da yine de var olan sıradayım.

Siparişimi verdim, hatta paramı da ödedim bekliyorum. Günün sabah erken saatine denk düşen, curcuna kalabalığı geçmiş aslında. Kantinde çalışanlardan sadece  iki kişiyi görüyorum tezgah arkasında.  Diğerleri içeride depo tarafında ya da yoğun geçen sabah dalgasından sonra hak edilmiş bir istirahat halinde, yani sigara içmek üzere dışarıda olmalılar. 

Ben sadece bir küçük baget ekmek istedim hatta  içine de domates dilimleri koyacaklar extra ücreti ile. İşte o domatesler olmasaydı gerek kalmayacaktı beklemeye.  Araya girip, benim ekmeği verseniz de ben gitsem de denmiyor buralarda, sıranı bekleyeceksin.  O kadar ki bu sıraya girme alışkanlığı sokakta öyle ayakta dursanız bir dükkanın önünde çok değil on dakikaya sıra oluşur yanınızda.

Beklerken benim ekmeğimi kim verecek acaba diye kendimce çaktırmadan izliyorum tezgah arkasındaki sakin ve  ahenkli çalışmayı. İleride benim siparişimi alan kadın makineden bir tost çıkarıyor, demek servis sırası bana gelmemiş. Bir başka kadın önceden alınmış siparişlerin aromalı yulaf sütlü kahveli içeceklerini yapıyor. İçerden yeni çıkan bir tanesi elinde bir kocaman kutuyla bana doğru geliyormuş onu farkediyorum şimdi. Tezgah arkasında ilerliyor hala, ama fırın benim tarafımdaymış ona geliyormuş meğer. Elindeki kutuda patatesler varmış, yaklaşınca gördüm. Kumpir yapılacak öğlen müşterileri için belli ki. Tek tek alıp  patatesleri diziyor fırın tepsisi içine. Onu izlerken  Ankara’ya gidiyor hafızam. Yıllar öncesinden bir fotoğraf çıkıyor karşıma. Bir masa etrafında 8-10 kişiyiz. Çok ama çok genciz hepimiz. Üzerimde beyaz bir gömlek ve mavi angora yeleğim var, bir de kot pantolonum. O mavi yelek hala duruyormuş da annem elime tutuşturduydu geçtiğimiz kış sağolsun saklamış, eh ben de kullandım desem. 35 sene sonra. Fotoğrafta başka ne vardı diye bakıyorum daha bir dikkatli. Masada bir takım yiyecekler, elimizde de yemekleri sunmaya yarayacak tutaçlar. 1990’ların baharında, üniversite ilk yılında, Fakültenin kermesi olmalı. Nasıl da heves etmiştik bir masadada biz satalım bir şeyler diye. Hepimizin yurtta kalıyor oluşumuzu engelden saymamış, hatta en kolayından kumpir yapıp satarız diye de olayı hafife almıştık. Kıtır vardı Tunalıhilmi‘de, sanırım ilk defa kumpir orada yemiştim. Görmüşüz ya patates fırınlanıyor, sonra da işte içine biraz yağ biraz peynir, üzerinede  ne sos istersen koyuyorsun. Çözdük biz bu işi diyoruz. Hem ne kadar zor olabilirki. Tek bir sorun var diye düşünüyoruz, patatesleri nerede pişireceğiz   konusu. Onuda gider, Kıtır’dan alırız diye üzerinde çok da tasalanmadan karar vermişiz.  Kaça aldıkta kaça satacağız detayına girdik mi, tüm bunları bir peçeteye yazdık mı hatırlamıyorsam da sohbet sırasında  çok keyiflice çözdüğümüz heyecanlı operasyon için gün geldiğinde yaşadıklarımız tabii ki çok başka. En basitinden kermeste satışların başlama saati 11:30 olarak belirlenmiş ya sabah erkenden gittik biz TunaliHilmi’ye orada bir aksaklık yok. Ama Kıtır’ın  elemanları bize daha açılmamış gözlerle bakmışlardı ne işi var bunların bu saatte burada diye.  Sanırım o zamanlar sabah kahvaltısı falan da vermiyorlardı ki hazırda hiçbir şey yoktu mekanda. Adamların orada olması bile tesadüf eseri gibiydi, öyle anlamsız alakasız bakmışlardı bize.  Rica minnet fırını açtırdık o saatte açmıyorlarmış meğer, ısındı bir zahmet fırın, sonra da patatesler atıldı içine.  Bu aşama tahminimizden daha uzun sürmüştü, pişmelerini beklememiz de cabası. Sonra da taksi ile gitmiştik Hacettepe’ye Sıhhiye kampüsüne. Allah’ım biz ne biçim hesaplamıştık bu işlemleri, alacağız satacağız hop olacak diye.  Ne salaklık ne saflık. Fotoğrafta hepimiz gülüyoruz ama bir daha da yapmamaya yemin etmişiz o ayrı.

Bu arada kadın patatesleri koymayı bitirince fırının kapağını kapatıyor benim de anılarıma açılan kapağı kapatıp  gerçek hayata dönmem gerekiyor. Kermesdeki masa etrafında çektirdiğimiz fotoğrafımızı da yerine koyuyorum.  Hatırladığım kişilerden başka kimler vardı acaba orada diye bir ara fotoğrafın aslını da bulsam keşke. 

Tezgah arkasındaki kadınla göz göze geliyoruz şimdi.

Size servis yapıldı mı diye soruyor, evet evet diyorum paramı ödemiştim sadece ekmek ve domates istiyorum. Ben bir iki dilim domates koyar herhalde demiştim, sağolsun en incesinden üç dilim yerleştiriyor ekmeğin içine. Teşekkür ediyorum bageti elime tutuşturduğunda, çıkıyorum kantinden.

Evden getirdiğim beyaz peynirimle domatesli ekmeğimi buluşturmak için koridoru bir çırpıda geçiyorum. Yok canım aç olmamla hiç alakası yok bu hızlı yürümenin. Koridorun diğer ucunda şirket çalışanlarına ayrılmış, mutfak tabir edilen ama aslında  sadece alt kısmına üç tane tezgahaltı buzdolabının, üzerine de iki orta boyu mikrodalga fırın yerleştirilmiş bir tezgahdan ibaret odacıktayım şimdi. Bir de çay kahve yapacaksan diye sıcak su veren bir cihaz var tezgahta, yanına lavabo konulmuş bir de. Kupadaki sallama çay poşeti ile çay yapmak için sıcak suyu dolduruyorum. Buzdolabından çıkardığım saklama kabındaki peyniride ekmeğin içine domateslerin yanına koydum. Ofise geri dönebilirim. Masa başında yiyeceğim sandevicimi, beklerken yeterince zaman kaybettim emailler beni bekler.

Yarın mavi yeleğimi giysem mi?

Ağustos 23, 2025 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, yaziatolyesinden, zeynep'ce, İyiki | , , , , | 3 Yorum

Sadece ayak izinizi bırakabilirsiniz.

Yer yeşilli sarılı bir çayır. Üzerimizde bulutsuz en mavisinden gökyüzü. Yol boyu hem gidiş hem geliş yönünde gruplar halinde yürüyenlere katılmışız. Manzaranın muhteşemliği tepemizde parlayan güneşin bizi rahatsız etmesine izin vermiyor sanki.

Bugün yürüdüğümüz yer bölgedeki çiftlikler tarafından mera olarak kullanılıyor. Dünyanın bu yöresinde sadece ayak izini bırakacağından eminsen çiftlik sahipleri ekili tarlanın kenarından ve ya hayvanlarının otladığı meradan edeplice yürüyerek geçmene izin veriyorlar. Ekinleri ezmeden, inekleri koyunları rahatsız etmeden yürüyüp gidiyorsun. Köpekli gezenler için mesela özellikle uyarılar oluyor, tasmasız geçmeyin diye.

Yürüyüş boyunca öbek öbek gruplar halinde meraya yayılmış hayvanları görüyoruz. Gözlerinden huzur, vücutlarından sağlık fışkıran inekler daha düz alanları almışlar , ilerde yamaca doğru beyaz çakıltaşı gibi görünenler de koyunlar aslında. Biz pek akıllı insanlara göre onlar düşünmüyormuş ya, her gün önlerinden geçen bu iki ayaklı yaratıkları izlerken, akıllarından ne geçiyor diye onların yerine ben düşünüyorum. Mesela hep aynı insanlar diyorlar mıdır bizim için yoksa farkımızı görebiliyorlar mıdır. İddiaya giriyorlar mıdır acaba, bugün kaç tane şapkalı geçecek, ya da kaçı kısa boylu, insancası çocuk, olacak diye.

İrlanda’da arabamızla yaptığımız seyahatin batı kıyılarına düşen günlerindeyiz. Dört bir yanında, gidip kendi gözlerimle görmeden tahayyül edemediğim bir med-cezir ilişkisi yaşıyor okyanus ile. Seyahatimizin ilk gününde bizi şaşkına uğratmıştı ne yalan söyleyeyim. Yol boyunca kenardan size eşlik ederken bataklık hissi veren alanlar zamanı gelince, su seviyesinin yükselmesi ile yerine göre bir dere, ya da denizine kavuşmuş marina olacak ve sizi bu hali bile büyüleyen yeşili bol manzaraya su mavisinin tonları da katılacak sabredin. Marinada karaya oturmuş gibi duran irili ufaklı tekneler diplerini yalayan su dalgaları ile salınacaklar. İşleyişini anlayınca ve de kabullenince huzur veren bir döngü.

Bu, yaşamın bir parçası olmuş ilişki sonucu adanın çevresinde geniş kumsalların yanısıra deli dalgaların yarattığı, fantastik filmlere arka plan olmayı haketmiş ve hatta ilham olmuş bile diyebileceğim ürkütücü yar ve uçurumlar oluşmuş. Aralara da insanlar yerleşmişler. Bugun seyahat rotamız bizi pek ünlü , Cliffs of Moher diye bilinen yarların üzerindeki bir meraya getiriyor. İlle de bu manzarayı ben de görmeliyim diyen insanlar için lütfen ayrılmış daracık patikadan yürüyoruz, meranın asıl ve asil sahipleri ineklere saygıda kusur etmeyerek.

Meranın yayıldığı yarın açık kenarındaki uçurumun dibinde okyanus var. Yarı oluşturan kayalık yapı Pamukkale’nin travertenlerinin havuzlarını andırıyor. Ama burada kayalar koyu siyah renkteler. Dalgaların bıraktığı minik göllenmelerde kuşlar toplaşmış, hamam sefası yapıyor gibiler.

Patikanın bir yanına insanlar okuyup anlasınlar da dikkatli olsunlar düşmesinler, kurtarma ekiplerine gereksiz iş çıkarmasınlar diye uyarıcı tabelalar konmuş.

Ya peki bu hayvanları koruyan nedir diye düşünmeden edemiyorum. Meranın sahibi insanın rolü burada ortaya çıkıyor. Belli ki biraz da deneme yanılma ile gitmişler. Tahta çit yapmışlar önce ama yetmemiş olmalı ki onları durdurmaya, birde elektrikli hat geçmişler çitlerin üzerine. Açık havada, o en sessiz anda duyulan çıtır çıtır çıt sesi o elektrikli tellerden geliyor. Acaba kendilerinin korunmakta olduğunumu yoksa bir hapiste olduklarınımı düşünüyorlardır dünyanın en güzel manzarasına sahip bu inekler.

Dikkatli adımlarla, manzaraya hiç bir fotoğrafın hakettiğini veremeyeceğimizden gayet emin, hiç değilse içimize çekerek yürüyoruz. İlerde yamaç tarafında bir başka grup inek daha görüyorum. Onlar biraz daha geride kalmaya karar vermişler sanki demeye kalmadan bir hareketlenme oluyor ve koşmaya başlıyorlar. Demek onları da heyecanlandıran bir şeyler olabiliyormuş. Koştukları yönde elinde bir kova olan bir adam var. Ama hedefi inekler değil atlar aslında. Atları böylece yeni farkediyoruz. İnekler çağrının kendileri için olmadığını bir şekilde anlıyorlar ve duruyorlar. Herkes yerini biliyor köşesine çekiliyor, inatlaşma yok, açgözlülük hiç yok. Belli ki onların kovası ya da insanı başka.

Bu arada en az on tane at adamın çevresini sardılar bile. Mutlu bir kavuşma yaşanıyor gibi bir halleri var. Adam nerdeyse kayboluyor aralarında ama sanki bir şey bekleniyor gibi hissediyorum. Bakınıyorum etrafa, uzaklara, ne olabilir diye. Uçuruma daha yakın olan kısımda aradığımı buluyorum. Bir çocuk görüyorum, çok değil onlu yaşlarının başlarında bir çocuk bu. Yerinde yükselebildiği kadar havaya zıplayıp el kol hareketleri yaparak yönlerini değiştirmeye çalıştığı iki at daha varmış meğer o tarafta. Onları diğerlerinin yanına gitmeleri için ikna etmeye çabalıyor, belli ki çok açılmışlar. Neden sonra onlar da bir koşu diğerlerine katılıyorlar. Peşlerinden de çocuk koşuyor. Ekip tamamlanınca adam atların arasından çıkıyor ve meranın içlerine doğru yürümeye başlıyor. Atlar sakince onu takip ediyor. Insan eli doğaya değiyor ama bozmayabiliyor isterse.

Kayalık yar ne kadar sağlam görünse de yıllardır dalgalarla boğuşmaktan yorgun düşen bölgelerinin çökme riski var. Bu yüzden de bazı bölgeler artık insan erişimine kapatılmış. İzin verilen en uzak noktaya gidip dönüyoruz. Manzara gerçekten müthiş.

Dönüş yolunda denizi daha çok izliyorum. Uzaklarda irili ufaklı başka adalar ve onlara yolcu taşıyan tekneler gelip geçiyor.

Denize bakarken karadaki bir direk dikkatimi çekiyor. Üzerinde bir kuş var bana bakıyor sanki. Dürbünüm olmadığı için çok üzgünüm. O direk üzerindeki kuşu daha net görebilmeyi isterdim. Kuzey denizlerinin ünlü denizpapağanı Puffin olabilir mi diye telefonumun kamerasından görmeye çalışıyorum ama nafile. Net göremesem de ben onu farkedeyim diye kendince en güvenli mesafeden bana bakan başka ne olabilir ki. Ben Puffin olsun istiyorum.

Puffin gördüm ben diye de heyecanlanıyorum hatta.

Ağustos 9, 2025 Yazan: | #deniyorum, bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, seyahat, zeynep'ce, İyiki | , , , , , , , , | 2 Yorum

Camdaki Kız

Küçük bir çocuk gibiyim..divanın üzerine tırmanmışım pencereden dışarı bakıyorum. Oldukça geniş ve yüksek bir pencere bu, odanın bu duvarını enine kaplayan türden. Dışarıda manzara öyle çok aman aman bir şey değil. Nedense dizlerim koltuğun, – eskilerden çekyat dediğimiz bir üçlü koltuk cama paralel yerleştirilmiş ve yönü odanın içine bakıyor o pencere camı da onun arkasında kalıyor, oturma yerinde dizlerim var, dirseklerimi pencere pervazına göbeğimi de koltuğun sırt yastığına dayamışım camdan dışarıya bakıyorum. Çocuk gibiyim dedim ya. Arkamda kapı var içinde olduğum odanın kapısı. Çatkapı açıp giriyorlar odaya. İki popo görecek ilk giren kapıdan, ne kadar da ayıp. Bunu düsününce gülümsüyorum kendi kendime, dert ettiğim şeye de bak. Yıllar önce okuduğum Bir Çift Yürek adlı bir nevi anılarını anlattığı kitabında yazar Marlo Morgan da biraz sonra yakılacak olan kıyafetlerinin bu amaçla hazırlanmış olan odun yığınına atsınlar diye Avustralyalı Aborijin topluluğuna verirken sütyenini nasılda görünmeyecek ve dikkat çekmeyecek şekilde katlayıp diğer çamaşırlarını arasına koyduğundan bahseder. Anlattığına göre kimsenin umrunda değilmiştir aslında onun çamaşırı vesaire ama o beynine işlenmiş olan tabular yüzünden birazdan kendi başına ne gelecegini bile bilmediği bir ortamda aman iç çamaşırım görünmesin dürtüsüne uygun devam etmiş. Gerçi bak şimdi bunları yazarken aklıma geldi şimdilerde öyle bir durum özen kalmadı bile, bu durumda benim oda kapısını açan kişi ne görecek diye tasalanmama hiç mi hiç gerek yok deyip geçiyoruz.

Pencerenin manzarası hepsinden azar azar olacak şekilde doğa  beton teknoloji dağ kırsal alan. Cem Yılmaz’ın hepsinden azar azar ortaya karışık hikayesi gibi de diyebilirsin.

Sola bakarsan dağ manzarası var. Kış ortası olmasına rağmen yeşilini kaybetmemiş ama tabi ağaçların yapraklarını dökmesi ile evlerinin daha bir ortaya çıktığı Toroslar manzarası. Yayla köylerinde evlerin ışıkları vardı bu sabah perdeyi ilk açtığımda. Sabah dediğim 6:30 -7 suları, tabii Aralık ayı olunca sabahları gün geç aydınlanıyor. Dün gece, bu odadaki ilk gecemizde o tarafa bakmak hiç aklıma gelmemiş ne garip. Gerçi gece değil o tarafa hiç pencereden dışarı bakmamıştım. Şimdi hava güneşli güzel, yeşili kayası yerinde bir dağ manzarası. Bulunduğum bina ile dağ arasında otoban var, Mersin Adana otobanı çok yoğun diyemem ama boş da kalmıyor.

Doğa manzarasına bakarsan yazıya devam edemezsin diyor yazar Virginia Woolf Orlando adlı eserinde gerçekten de öyle oluyor. Evet bir yandan da onu okuyorum. Okuyorum dediysem bir sayfayı bitirmem 1 saat aldı. Doğaya buluyorum ben ilk anda suçu ama aslında sık sık gelen telefonla konuşmalar ile öylesine dalgın dalgın duvara pencereye bakmak arasında okumaya çalışmak başlı başına yanlış değil mi!

Pencereden bakmaya devam edersem tam karşımda iki koca bina var. Bu binalar çok da dar olmayan, pencerelerinden birbirine bakanlara hava alma imkanı verecek şekilde bir V harfinin kanatlarını oluşturuyorsa mesela bende o V ye içerden karşıdan bakıyorum. Manzaramın beton kısmını onlar oluşturuyor. Bu binaların ötesinde berisinde irili ufaklı başka binalar ve bunlar arasında araçların gidiş gelişlerine olanak sağlayan yollar var. Araçlar bir görünüp bir kayboluyorlar o binaların çevresindeki tepeciklerin iniş çıkışlarında.

Teknolojik bölümü ise bana göre teknolojik demek lazım, pencereden aşağıya doğru bakarsan biraz da sağa doğru eğersen kafanı hatta işte orada bir kocaman bir helikopter pisti var. Kullanılıyor mu, ihtiyaç olmuş mu bilemedim. Televizyonda sağlık temalı dizilerde olur ya hep, burada da bizde de var işte.

Evet bu koca binalar Mersin Şehir Hastanesi’ne ait.

Ben de işte o koca şehir hastanesinin içinde, geçirdikleri cerrahi operasyon sonrası yatacak olan hastaların kaldıkları binada, genel cerrahı katında Onkoloji Cerrahisi kanadında bir odadayım. Küçük bir çocuk gibi pencereden bakıyorum annem gelsin diye beklemekteyim. Gideli çok olmadı aslında, sanırım 2 saat kadar. Henüz telaşlanmaya gerek yok.

Kış aylarında pazardan gelişini hatırladım bak şimdi, Ankara’da Emek mahallesindeki evimizde. Çizmesini çıkartmaya yardım etmem gerekirdi. Sonra o ellerini ilk iş kaloriferde ısıtmak isterdi ama getirdiklerini yerleştirmek için mutfağa geçerdi çok da oyalanmadan. Küçüktük o zaman O da, ben de.. O şimdiki yaşımdan gençti ben onlu yaşlarda o ise otuzlu. Eski fotoğraflara bakınca hani çocukların bebeklik döneminde çekmişiz ve ilk iş aman ne kadar da büyümüş dediğimiz fotograflara bakınca, ben annem ve babamın ne kadar da genç olduklarına fark ediyorum. Benim bu yaşımda onlar çoktan torunlara geçmişler bile. Ne mutlu..

Torunların hayatımıza katıldığı dönem aralığı açılınca Annemin yolunu bekleyen küçükler ve büyüklerle beş torun, iki gelin bir damat üç evlat, ve tabii 55 yıllık bir hayat arkadaşı, kendi kardeşleri arkadaşları.. Hepsine haber veren, telefonlara bakan benim. Annemin telefonunu aldım elime Whatsapp grupları sağolsun yazdım mesajları gönderdim.. Annem ameliyatta iken ben bu odada göbeğimi koltuğun sırt kısmına dayalı öylesine manzaraya bakar beklerim sanki diye düşünmüştüm ama Allah razı olsun herkes heyecanla bekliyor. Fark ediyorum, O benim annem evet ama onlar için de bir anne, teyze, hala, büyükanne, yenge, arkadaş, kardeş, eş.. her biri için ayrı önemli ve anlamlı. Ne mutlu ona.

Yaklaşık 4 saat sonra ameliyattan çıkmış olduğu, ve en önemlisi de her şeyin yolunda olduğu haberi geliyor. Çok şükür.. Bu arada babam, abimler ve kardeşim ve eşi ve torunlar, teyzemler falan herkes hastanedeyiz zaten onlara telefonla haber vermeye gerek yok. Diğer herkese ya kişisel ya da grup üzerinden iyi haberi geçiyorum. Herkes bir süredir tuttuğu nefeslerini bırakıyor sanki, rahatlıyoruz. Tedavi sürecindeki önemli bir aşamayı geçtik çok şükür.

Bir akşam yoğun bakımda kalacakmış, biz de pılımızı pırtımızı toplayıp eve dönüyoruz.

Ertesi sabah annemle tekrar hastanede buluşuyoruz. Odamızın manzarası çok değişmese de aynı binada aynı katta aynı kanatta bir altı gün daha kalıyoruz. Bir kere oda değiştirsek de manzaramız çok da değişmiyor. Cephemiz ve tabii helikopter pisti ve karşıdaki iki bina aynen duruyor. Senin pencereden dışarı baktığın zamana, gündüz ve ya akşam oluşuna, gökteki güneşe ve aya göre değişen bir manzara aslında. Biraz da hayal katabiliriz hatta.. İşte bak gece dolunay zamanı imiş o da yardımcı olsun sana, karanlıkta görünmeyen yolları bayırları deniz saysan, tek tük geçen arabalarda boğazın vazgeçilmezi tekneler olsa, gündüz dağda gördüğün evlerin yanıp sönen ışıkları da Boğazda karşı kıyının evleri olsa..olur mu olur.. yeterki iste, hayal bu..

Annem bitmek bilmeyen dizilerinden izliyor gibi yapıyor, ama aslında bir yandan gelen telefonlarına, bir yandan da bekleyen mesajlarına yetişmeye çalışıyor yattığı yerden. Oldukça rutin bir hayat var hastanede, sabah 5 gibi kan tahlili için kan alımına geliyor hemşireler 6 gibi kahvaltı geliyor ve saat 7:30 dan itibaren de doktorun visiti var. Sonrasında pansumancı geliyor günde bir defa. Seyyarını yapmışlar, önünde arabası ile tüm katları geziyor bu pansumancı kişisi. Servise yatışlar çıkışlar da pansumancının geçişine endeksli. Biz çıkacaktık diyen hastaya pansumanınız yapılsında öyle diyorlar. Yani doktor hasta çıkabilir demiş olabilir ama en son pansumancı görmeden taburcu olmak diye bir şey yok. Annemin doktorumuzla pazarlığı sürüyor, yılbaşında evde olur muyum olurum değil mi şeklinde.. Doktorumuz oldukça sakin ve tum diğer kat sağlık personeli gibi güleryüzle bakarız diyor her seferinde.

Hastane odasında refakatçi gözüyle yaşam hastanın durumuna göre farklılık gösteriyor olmalı. Mesela benim pencereden dışarı bakacak zamanım oluyor, hele de hastamız kendi kendine hızlıca iyileşme sürecinde ilerlerken, refakatçi olarak sakince sürenin dolmasını bekliyorum. TV de dizileri izlemek yerine anılarımın içine düşüyorum. Çocukken yine böyle hastane cephelerine bakarak yaşadığımız evlerimiz olmuştu onları hatırlıyorum. Tabii evden sıcak huzurlu odandan ya da mutfağın balkonundan, babanın dizinde oturmuş karşı binadaki hastanenin odalarına bakıp sorular sormak bir çocuk için babasıyla sohbet sebebinden öteye gitmiyor. Baba, şu mavi ışıklı odada ne var : hangi odadan bahsediyorsun kızım sağda 3. katın en sonundaki odadan mı gibi sorularla evet hayır diyerekten yerini belirlediğimiz oda için babam her akşam bir başka isim uydururdu. Biz abimle ama dün o oda için başka bir şey söylemiştin diye tantana ederdik. Babam evimizin balkonunun bakmakta olduğu hastanede çalışırdı o zamanlar ve çocuk aklımızla bu durumda da her odayı bilmesi gerektiğini düşünürdük. Babam da bizi oyalamak ve gün boyu bizimle ilgilenen anneme yardımcı olabilmek adına saatlerce her bir odayı tek tek anlatırdı bize. Binaya dışardan bakmak ıle içinde olup, o odada gün saymak ayrı bir şeymiş.

Ben Cem Yılmaz ın refakatçi adlı skecindeki refakatçiye dönüşmeden çıkıyoruz hastaneden. Yılbaşına girerken evde olacağız. Yine herkeslere haber gidiyor.

30 Aralık 2023,de pansumancının da olurunu aldıktan sonra çıkıyoruz, yoldan ilaçlarını da alıyoruz ve evlerinin olduğu sokağa giriyoruz. Binanın önüne gelince park etmemi beklemiyor ve hemen evine çıkıyor. Biz babamla eşyaları eve taşırken Annemin yaptığı ilk iş dairenin denize bakan pencerelerine gidip perdelerini açmak oluyor. Çiçeklerine de dokunuyor ihmal etmiyor onları, babam annemin yokluğunda özenle bakmış sağolsun.

Aralık ayının son günlerine inat parlayan güneş sayesinde pırıl pırıl parlamakta olan Akdenizle karşılaşan deniz renkli gözleri bir başka canlanıyor sanki.. Özleşmişler..

PS: Eskilerden de bir yazı okumak isterseniz belki diye link ekliyorum , umarım onu da beğenirsiniz :

Olur mu ki?

Şubat 3, 2024 Yazan: | bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce, İyiki | 1 Yorum

Listen kadar konuş 🤷‍♀️

2023’e gireli oldu bir 6 ay, sosyal medyada gündemi taşıyan, kullanıcıyı takip eden tüm uygulamaların çalışanları için önemli bir döneme girmiş olmalıyız.

2022 sonundan hatırlarsanız nasıl listelerle tamamladık.

Her bir yanımızdan bu yıl neler yaptınız listeleri çıktı önümüze. Yılın o 365 gününün bilançosunu yaptırdı sosyal medya, en çok kiminle görüştün, en çok hangi müziği dinledin, hangi araca bindin şeklinde yıllık listeler.

Sonra hiç utanmadan arlanmadan paylaşsana hadi görsün herkes diye gaza getiriyor seni bir de.

Bütün bu verileri üzerimizde taşıdığımız elektronik aletlerden, girip çıktığımız digital sosyal ortamlardan topluyor. Digital ayak iziniz diye önümüze koyuyor sonra da. Benim bildiğim ama çoğunu kullanmadığım daha başka bir çok uygulama var, yürüdüğünü yediğini uyuduğunu ve hatta kadınsal döngünü takip eden.

Bana bu sene neler dinledin listesi yapmadi Spotify, nerelere kimlerle gitmişşsin sen bakayım dosyasını da FB yollamadı. Önce bir neden acaba dedim, öyle ya digital olarak kayıt yapmamışsan hiç yaşamamış olabilirsin!

Herkes gibi ben de bu geçtiğimiz bir sene içinde indim çıktım tepeleri huzur yaylasında yürürken ya da mutluluk heyecanı denizinde yüzerken. Dijital kayıt yapmadıysam da dijital teknolojiyi kendi amacıma kullandım bol bol. Heryere yetişmeye çalıştım sanki oturduğum yerden, yetiştim gibi hissettim.

Ama benim bu sene dinlediklerimi sadece ben dinledim, sanırım o yüzden öyle çok çalanlar dinlenenler listesine adlarını yazdıramadılar.

O yüzden de listemi ben yapayım dedim.

İlk önce yanıbaşımda herhangi bir teknolojik alete yapışık olmadan dinlediklerimden başlayacağım.

Sıranın başını kocam alıyor; son beş yıllık döneme göre iki başımıza geçirdiğimiz günler 2022 yazından itibaren giderek azaldı ama uzun uzun yürüyüşlerin, inişli çıkışlı tonlamalarının hararetine bir de havanın neminin ya da rüzgarının yönünün yarattığı basınç eklenmesinden etkilenerek yapılan uzun sohbetlerde genelde dinleme sürem konuşma süremden daha uzun.

Sonrasında büyüklerimi dinledim. 2021 Mayıs 2022 Temmuz arasında Türkiye’de yaşayınca yanıbaşımda olan annem, babam ve kayınvalidemi bol bol dinledim. Her birinin beklentisi, ihtiyacı, aldığı ve verdiği ayrı önemli olan bu sohbetlerde dinlediklerim konuştuklarımdan çok olsun isterdim, becerebildim mi bilmiyorum. Umarım onların hayal ettiği kaliteyi verebilmişimdir.

Yanıbaşımda olup da beni dinleyenler de vardı çok şükür ki bence bu çok daha önemli bir liste.

Ezgi ve Fulya var mesela, beni en çok dinleyenler listemizde baya baya yukarlarda, bu sene. Teker teker ya da üçümüz beraberken, Türkiyenin çeşitli köşelerinde, karda kışta, buz gibi soğukta ve deli sıcakta, susuyor olsan bile konuşmanın akışında olduğun o harika ortamlarda. Ben de dinledim onları, yani öyle olduğunu düşünüyorum. Eşit dağılım yapmışızdır umarım, hep onlar beni dinlememiştir değil mi? Ama öyle iyi geliyor ki insanı dinleyecek birinin olması.

Kocam dinledi beni, konuşma sıram gelince artık kendi istediklerimi dinletebildiğim aşamaya gelmişim bak bu benim için bir çeşit Nirvana.

Teknolojiden yararlanıp, yanıbaşımda gibi dinlediklerim sırasının birinciliğini paylaşıyorlar Arda ve Funda. İstanbul trafiği sağolsun belirledi uzunluğunu Funda ile günlük görüşmelerimizin, dedim ya teknoloji sağolsun hiç mi kesilmez😉

Oğlumu dinliyorum gözlerim kapalı, onu dinleme kısmı bu konuşmalarımızda daha bir keyifli, umut ve heyecan verici oluyor. Bak istese bu kaydı verebilirdi bana WhatsApp ya da Facetime. 2022 de en çok kiminle görüntülü arama yaptınız listesi. Gerçi liste uzun değil, ama her bir görüşme oldukça uzun, bilmiyorum listeler için süre mi yoksa sayı mı önemli.

Bu arada gerekli gereksiz yerli yersiz fotolarımız da olmuş tabii, FB da onları toparlayıp getirir dedim ama öyle sanal dünyada nefes alanların dosyalarından çok daha kısa olunca o da gelmedi.

Gidip gördüğüm, gezdiğim deneyimlediğim heryer her şey iyi ki yapmışım, varsın FB beni yeterli görmesin. 2021 ve 2022 yıllarının seyahatleri hep bir son dakika kararı, haydi hop rastgele şeklinde çıkılan yolculuklarla dolu. Yolun üstünde ya da yakınında bir eş dost akraba varsa direksiyonu o tarafa kırarak yapılan güzergah değişikliklerinden yararlanıp nerde akşam orada sabah gezilerinden oldu bu sene. Yoldan arayıp, geçiyorduk uğrayalım deyiverdiğimiz dost ziyaretlerinde dur FB için foto çekeyim demiyor insan, anı yaşıyor keyfine varıyor. Ne güzel insanlar biriktirmişim diye mutlanıyor.

Peki bu sene sıklıkla cevaplamak zorunda kaldığınız sorular listesi oluyor mu acaba?

Benim sadece bu son sene değil ama son iki senenin tartışmasız en çok maruz kaldığım ve içtenlikle sorulduğundan hiç şüphem olmasa da cevaplamakta artık yorulduğum sorusu eve dönmek nasıl? Bu iki senede evin neresi olduğunu tanımlamamız gerekti ama hala tam bir karar varamadık biz bu durumda nerden nereye gittiğimiz ya da döndüğümüz bir muamma. Ama ülke bağımsız herkesten gelen ortak soru, eve dönmek nasıl bir şey Mersindekiler de Twyford’dakiler de taşındığımız zaman aynı soruyu sordular biz de aynı şekilde cevapladık, şimdilik iyiyiz.

Sene sonlarının neler yaptınız listelerinden sonra en gıcık ikinci listesi de yeni yılda neler yapmak istersin listeleri. İlginç olanı FB ve Spotify bu sene için öngörü listesi yapmıyor, her şeyi senden bekliyor, malzemeyi alıyor senden sonra ortaya karışık bir yeni icat ile çıkıyor karşımıza.

Ben yeni yıldan bir şey bekleyerek girmiyorum, bakalım neler yaşayacağım şeklinde oluruna bırakıyorum sanırım. Benim dilek ve beklentilerim daha çok Hıdrellez akşamını bekliyor. Hatta Hıdrellezden bir kaç hafta sonra canım bir şey dilemek istese daha kaç defa uyuyacağız hıdrellez icin acaba diye hayıflanıyorum.

The Obliteration Room at Tate Modern 2023

Ocak 12, 2023 Yazan: | Entertainment, seyahat, Taşınma, zeynep'ce, İyiki | , , , , , | Yorum bırakın

Susuyorsam elbet bir sebebi var

Ne konuşayım ki sizinle ben. Söylediklerinizi de anlamıyorum zaten güya aynı dili konuşuyormuşuz, hiç sanmıyorum. Kapıdan girişiniz, çıkışınız, oturuşunuz bile farklı geliyor bana artık sanki sizi tanıyamıyorum.

Siz sanıyorsunuz ki bu olsa olsa yaşlılıktan. Gülüyorum bunlara, bu varsayımlarınıza ama kızmıyorum. Kızamıyorum. Nereden bileceksiniz ki henüz bu yaşa, bu yaşanmışlığa gelmediniz. Biraz daha kalıp görmek isterim o hallerinizi de ama yoruldum, korkarım bekleyemeyeceğim.

Yaşımı soranlar oluyor sık sık, onlar ayrı bir eğlence benim için, ne yapacaksa yaşımı öğrenip! Hayal ettiğinden fazla söylemişsem ay çok genç gösteriyorsunuz diyorlar bir de utanmadan. Hatta kimileri yaşlanınca sizin gibi olsam keşke diyor ya, gülümsüyorum sadece. Ama hani derler ya sen gülümse kimine yalandan, kimine inattan, kimine sevgiyle diye işte benimkinin hangisi olduğunu da artık soran düşünsün bir zahmet.

Düşüpte kalçamı incitmeseydim zor çıkartırdınız siz beni evden, evimden. Hastaneye gidelim iyileşince geri geleceksin diye de söz vermiştiniz birde utanmadan. Neymiş kendi başıma yaşayamazmışım! Sanki gençler düşmüyor hiç. Anneannen düşüp bacağını kırdığında daha 31 yaşındaydı, altı ay hiç kıpırdamadan yatmıştı kadıncağız. O kadar kıpırdatmak istememiştiki doktoru, hastaneden eve sedyede değil kendi yatmakta olduğu yatağın üzerinde, tahtravandaki Kleopatra edasıyla taşınmıştı. Diyeceğim o ki, herkes düşebilir bunda bu kadar abartacak bir şey yoktu.  

Düşmemin sebebi ve sonucu çok önemli değil artık. Bulunduğum bu yaşlılar evinden bir şikayetim yok, takılıyoruz işte. Zamanında seni ve kardeşlerini kreşe bırakırken bir gün sizinde tüm iyi niyetinizle beni yaşlılar kreşine bırakacağınızın farkındaydım tabii. Darılmadım gücenmedim merak etmeyin. Hem yediğim önümde yemediğim arkamda diyebilirim. Bilirsin yemek yapmayı hiç sevmedim, bana kalsa peynirli makarna gayet lezzetli bir yemek ve her gün yenilebilir. Babanın doğaçlama yemekleri, çorbaları, salataları ne lezzetli olurdu di mi. Neyse işte bana yemek yapanı bulmuşum neden bunu yaptın dermiyim hiç, afiyetle yerim.

Ama farkındayım kafana takıyorsun bu sizlerle konuşmayışımı ve sebebini de hep yaşlılığa bağlıyorsunuz. İşin aslını bir kere anlatmaya çalışacağım, aç kulağını da iyi dinle, tekrarı yok bunun.

Eskiden, daha gençken diyelim, bir şeyler anlatmaya izah etmeye, her birinizle ayrı paylaşmaya çalışırdım ama şimdi siz o kadar uzaklaştınız ki benden. Yok yok duygusal anlamda değil hele mesafeler anlamında hiç değil. Hem ben alışkınım mektuplarla, mesajlarla, telefonlarla yaşamaya. Zaten ilk çekip giden de ben değil miydim yollara gurbetlere. Ama neler neler toplamıştım benimle o ilk gidişlerimde, diyar diyar gezdirdiklerim öğrencilikten çeyizimden, annelik günlerimden, can dostlarımdan, yok olup giden arkadaşlarımdan kalan özel ve anlamlı eşyalar derken konteynırlar dolusu taşınmalar yaşadım. Sizlere de yaşattım tabii.  Beni takip etmeye çalışan eş dost, hani bir yarışma yapılsa mesela, ee şimdi nerede yaşıyorsunuz sorusuna en çok maruz kalan kişi yarışması, ben birinci olurdum herhalde. Herkes ama yaşlısı genci ülke bağımsız herkes mi sorar kardeşim eve dönmek nasıl evinize yerleştiniz mi diye. Yabancıların bir sorusu daha var bak o da gayet iyidir, sen de bilirsin.  Son kararın mı tarzında bir sorudur ama yani benim son kararım olabilir mi.  Özellikle de bir yere yerleşme konusunda.  

Ayrıca eve dönmek dedikleri nedir, neyi kast etmektedirler, hiç düşündün mü? Diyelim ki sen eve döndün, peki döndüğün ev bıraktığın ev midir? Bak ben bunu tee on bir yaşındayken öğrenmiştim, o evler asla aynı değildir. Sana anlatmış mıydım, 11 yaşında iken yatılı okula gidince ben, benim yatağımı dayına, benden yedi yaş küçük olan kardeşime vermişler annemler. Bir de hiç üşenmeyip çocuğun kenarlarında düşmesin diye parmaklıkları olan pek sevimli karyolasını da kırıp atmışlar. Bizimki de mecburen benim yatağa geçmiş tabii. Neyse aradan iki hafta kadar süre geçip de okuldan ailemi ziyarete diye geldiğimde kapıda beni görünce nasıl paniklemişti yavrucuk, eyvah yatağın sahibi geldi, bana ne olacak şimdi korkusuyla erkenden yatmıştı.  Ancak ertesi sabah oturma odasındaki somyede yatıyor bulunca benim yanıma gelmişti. Düşünsene evdeki saltanatımın yıkılması için 15 gün yetmiş aradan 20 küsur yıl geçtikten sonra hangi ülke hangi eve geri dönüş olur ki.  Sanki zaman yerinde mi duruyor da seni bekleyecek millet.  

Önemli olan yaşadıkların, mutlu muydun gittiğin yerde, giderkenki heyecanın sana yardımcı oldu mu?

Diyorsun ya ben de taşındım anne ne var bunda diye. Ama kabul etmelisin ki sizinkisi ile bizimkisi aynı değildi ki kuzum. Bizim zamanımızdaki taşınmalarda o kamyon yüklendi mi, geride bıraktıklarınla bir daha görüşmeyeceğinin o korkunç yalnızlığı, üzüntüsü, yıkımı vardı. O gün o anda biten yok olmaya mahkum arkadaşlıklar vardı. Koca bir yaz boyunca kendini avuttuğun, okullar açılsın ilk iş aşkımı itiraf edeceğim ve biliyorum oda beni seviyor inancı ile dönülen sınıflarda onu bulamamaktı hayal kırıklığı denen şey. Eskileri atıp yenilere yer açmaktı belki de bilemiyorum.

Bu iyi bir şey miydi ya da hangisi güzeldi.

İçinde bulunduğum yaş sayesinde sizinle yeni jenerasyon taşınmalardan da yaptım tabii.  Ayrılsanız da mekandan sanal ortamlarda her daim iletişim halinde olmakla gurbete gitmiş sayılıyor mu insan acaba. Bunlardan da yaptım, hiçbir şeyden eksik kalmadım yani. Sokaklararası, mahalle içinde, şehirler arası,ülkeler arası derken sonuçta işte dönüp dolaşıp şu küçük odaya gireceğimi de biliyordum. Hepi topu iki bavuldan fazla eşyaya izin vermeyeceklerini de neyseki çok çok daha önce öğrenmiştim. Belkide o yüzdendi her bir taşınmada daha da küçük eve doğru gitmelerim.  Eşyanın sahibi yanında olmayınca o eşya taşıyana yük olurmuş diye okumuştum ondan mıydı acaba bu yükümü hafifletme çabalarım. Yoksa o nehir gezisinde hani sen daha küçüktün Saint Petersburg‘dan Moskova’ya giden nehir gemisindeki turda, o zamanlar benim için bile yaşlı sayılabilecek kadınların kulak misafiri olduğumuz konuşmasından mı etkilenmiştim. Arkadaşına dünyadan bezmiş bir halde anlatıyordu kısa saçlı tıknazca olanı, artık fotoğraf çektirmiyormuşmuş çünkü kendisi ölüp gidince çocukları gelinleri öff ne bu böyle her yerden bir fotoğraf demesinlermişmiş. Ne garip gelmişti bu düşünce şekli bana o zaman ama fark etmeden basılan fotoğraflarımın sayısı da giderek azalmış, aman canım teknolojik olarak saklamalara geçtim ben derken de her bir telefon değişiminde silivermiştim bir kısmını.  

Neyse ne diyordum sizinle konuşmama sebebim benim konuşma yeteneğimi kaybetmem ya da o pek meşhur yaşlılık hastalıklarından falan değil sadece evet sadece size hiç bir şey anlatmak istemiyor olmam. Bu kadar basit.

Size o kadar uzak ki benim anlatabileceklerim, eski zaman masalları gibi gelecektir kulağa.  

Oysa sen gidince ve hatta diğer ziyaretciler de yokken, özellikle de hemşireler odalarına çekilince görmelisin bizi. Aynı dönem çocukları nasıl ortak dil bulursa öyle anlaşıyoruz biz kendi aramızda. Akşam geç saatlerde odalardan birinde toplaşıyoruz, her gece bir başka oda olmasına özen gösteriyoruz. Gençliğimizde yaptığımız ev ziyaretleri gibi oluyor bir bakıma. Arada kapı önünde ayrılamadığımız bile oluyor inanmazsın. Bir muhabbet bir muhabbet dönüyor ki hani sabahlar olmasın durumu. Tabii sonra da sabah uyanamıyoruz ama hemşireler verdikleri ilaçlardan sanıyorlar, tam bir komedi yani.

İşte bu grup olarak aramızda hani imzalanmamış ama severek yapılan türden karar verdiğimiz anlaşma gereği sizinle artık zaman harcamayacağız. Size bizim bildiklerimizi hatıralarımızı anlatmakla zaman kaybetmeyeceğiz çünkü sizin hızlı dünyanızda bize yer yok. Aslında kendinizle öyle meşgulsünüz ki hayatınızda kimseye yer yok. Çok da kızamıyorum bu durumunuza. Kendime de pay çıkartıyorum. Sonuçta kardeşlerinle sen bir yandan çalışıp bir yandan ev işi, aile büyükleri falan derken koşturmaca içinde olan bir anne baba tarafından büyütüldünüz. Kanınız bize nazaran daha hızlı akıyor.Daha da ürkütücü olanı torunlarım sizden de hızlı. Hatta aynı anda birkaç şeyi yapabilen, izleyebilen bir jenerasyon şimdikiler oysa bizim zamanımızda yürürken sakız çiğnemek bir marifet sayılırdı.

Sizlerle ve hemşirelerle konuşmayacağız anlaşması sadece ve sadece özel günlerde askıya alınıyor. O da bildiğin anlamda bayram seyran özelinden değil bak yanlış anlaşılma olmasın. Her ayın üçüncü Perşembesi ziyarete gelen kütüphaneciye dayanamıyoruz bir tek ona anlatıyoruz, her bir kafadan ses çıkarcasına sohbetler ediyoruz görmelisin. Şİmdi doğruya doğru bize ne soracağını ağzımızdan nasıl laf alacağını öyle iyi biliyor ki, direnmek mümkün değil. Merak ediyorsun değil mi nesi var onun diye. Kıskanma hiç. Hem neden şaşırıyorsun anlamıyorum, kitapları ayrı severim kütüphanecileri ayrı sayarım bilirsin. Özenerek topladığı itinayla kutulara yerleştirdiği onca alet edevat malzeme her birinin ayrı anısı var bizim için. Mesela geçen gün getirdiği kutudan çıkan Walkman ve karışık kasedin yarattığı heyecanı ya da sökülen çoraplarını onarırken kullandığım kapı tokmağına benzeyen yumurtamsı aleti yıllar sonra yeniden gördüğümdeki mutluluğumu da anlayamazsın.

Diyorum ya benim konuşmak istediklerimi sen dinlemek istemiyorsun. En başta ilgin, ilgin olsa zamanın yok. Çorap söküğü tamiri de neymiş akşam sipariş edip sabah teslim aldığın yenisi varken.

Yani canım oğlum ben hafızamı ya da konuşma yeteneğimi falan kaybetmedim. O çok ünlü hastalıklardan da yok bende tasalanma. Benimkisi söyleyecek bir şeyi olmayan kişinin içine düştüğü kaliteli yalnızlık durumu ya da anlatacaklarımı dinleyecek olmadığı için anlatmamayı tercih etme durumu.

Ama aklında olsun duymayı dinlemeyi çok istersen o kütüphaneci kadının geldiği güne denk getir ziyaretini, bir de o zaman gör beni.

Kasım 2, 2022 Yazan: | #biryazihareketi, #deniyorum, İyiki | , | 2 Yorum

Leylek leylek havada…

Sabahın o çok erken saatinde odama giren güneşin ittirmesi ile kendimi salona atıyorum.

Uykum var, vücudum öyle olduğu konusunda ısrarlı ama beynim uykuya geçemiyor.

Yattığım yerden pencereye bakıyorum. Kocaman, gereğinden yüksek bir komşu binanın beşinci kattan yukarısına bakmaktayım. Beşinci kattan yukarısı göz hizamda çünkü ben bizim binanın beşinci katındayım. Komşu binaya laf atıyorum ama benim içinde oldugumda az değil, 10 katlı.

Binanın benden tarafında serin bir gölge var ve bir sürü de kuş uçuşmakta.

Birddedektif ve Şermin Yaşar’ın kızdığı bir tanımlama tabii bu, havada uçan her canlıyı kuş deyip geçiyor olmamız ama işte ne diyeyim. Bu konuda da eğitim şart. Bilebildiğim kuşlar martı, karga, güvercin, leylek, flamingo ve bir de kızıl çaylak. Sonra kuğu, ördek, kaz, tavuk, hindi onları da saymak gerekir mi acaba? Serçe, kırlangıç ve sığırcık var ayrıca ama ben çoğu zaman ayrımını yapamam.

Bu arada aklıma geldi, acaba neden havada ve ya karada bir leylek görünce pek bir seviniyoruz. Yani ben çok mutlu oluyorum, sizi bilemeyeceğim tabii. Onları her gördüğümde ta çocukluğumun Eskişehir’indeki çatılara bacalara kurdukları yuvalarında lak-lak-lak seslerine kadar gidiyorum mesela. Düşünüyorumda korkarım seslerini sadece o zamanlarda duyabilmiştim. Eh yuvalarında gevezelik etmekte oldukları bir zamanda binanın yanından yürüyerek geçtiğim için farketmiş olmalıyım. Oysa son donemde hep araç icinde yolculuk yaparken görmekteyim onları, dolayisiyla da seslerini de duymuyorum.

En son yere ayak basmış olarak gördüğümde Amsterdam’da bir parkta yürümekte idi, Covid19 kabusun artık son uzatmaların yaşanmakta olduğunu umduğumuz ama karantinaların ısrarla ta 2021 baharına kadar sarktığı dönemde beraberce uçuş yasaklarının bitmesini beklemekteydik.

Leyleklerin insanı mutlu etmesinin sebebi onları arada bir ve hatta çok çok az görüyorsun diye de olabilir tabii. Öyle kırlangıçlar, serçeler, martılar, güvercinler ve kargalar gibi her yerden çıkmıyorlar. İngiltere’de mesela sahil kenarlarındaki martılar gelip elindekini kapacak kadar çevik ve büyükler. Venedik’te de görmüştüm o hırsız martılardan. Sadece Istanbul’da Boğaz’daki martilar birisinin onları beslemesini bekliyor sanki. Sonra kargalar da pek bir iri, şehrin çöplerini kurcalayıp kalan pizza vesaire parçalarını gayet güzel yediklerinden olsa gerek. Bahçemdeki çilekleri ve ağaçlarımın çiçeklerini didikleyen güvercinler de var. Ama bahçeme gelen bir leylek henüz olmadı.

Ya da bu heyecanın sebebi havada leylek görmek çok gezeceksin anlamına geliyor inancından kaynaklanıyor olabilir mi! ” Oo, leyleği havada görmüşsün” şeklinde bir cümleyi muhakkak duyarsınız ola ki birazcık fazladan gezmişseniz o sene. Peki acaba leylekleri gördüğümüz için mi geziyoruz yoksa gezdiğimiz için mi onları görüyoruz? Mesela ben bahar aylarında yollarda isem mutlaka görüyorum. Hatta geçenlerde sürü halindelerdi ve araba icinde olmama rağmen onları gören yine sadece bendim. Araç içindeki diğer yolculara da yine benim göstermem, bakın bakın işte oradalar havada şeklinde debelenmem gerekti.

Tecrübelerime dayanarak kendi soruma cevap olarak diyorum ki öyle evde oturup bir leylek geçse de ben de artık gezsem diye bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Şehirlerde bu koca koca binaların arasından geçmeleri zor, onlar sizi kırlarda bayırlarda beklemekteler.

Pencereden kuşların sabah uçuş egzersizlerini de izliyorum bir yandan. Gayet kontrollü bir şekilde binaya doğru uçup duvara çarpmaya ramak kala hop geri dönmekteler. 5-10 tane kuşun aynı anda yaptığını görüyorum, içlerinden en az biri şimdi çarpacak diyorum ama çok iyi ayarlayıp kurtarıyorlar kendilerini. Her sabah bu uçuşu yapıyor olmalılar. Acaba bu bir eğitim mi? Yani bu kuşlar belkide daha bu baharda doğdular ve uzun yollara çıkmadan önce burada komandalar gibi eğitim alıyor olabilirler mi? Mesela sığırcık kuşlarının o sürüler halinde uçarken oluşturdukları çok ilginç manzaralar oluyor, tam bir uyum icinde uçuşları ile ünlüler bilirsiniz eminim. Belki de bu sabah uçuşları daha sonra o gruba katılabilmek için yapılan antremanlardır.

Ben bunları düşünürken kuşlar yavaş yavaş bu çılgın uçuş taliminden vazgeçtiler. Hava sıcaklığının artması da bir sebep olabilir tabii. Mersin’de yaz sıcaklığı sabah 7’den itibaren başlayabiliyor malum.

Uykusuzum kalacağım diye homurdanarak kalkmıştım yatağımdan ama şimdi iyi ki güneşten rahatsız olup uyanıp yerimi değiştirmişim diyorum.

Bu anlatmaya çalıştığım manzaranın bir fotoğrafını hatta videosunu çekmiş olmalıydım ki buraya koyabileyim ama yerimden kalkıp telefonumu almaya gidersem büyüsünü kaybedeceğim korkumdan kayıt altına alamadım kusura bakmayın. Bursa Eskikaraağaç köyünde bulunan Leylek Köyünden bir güzel ailenin fotoğrafını kabul ediniz.

Temmuz 27, 2022 Yazan: | #deniyorum, GEZGIN DOGANS, kissadan hisse- derlemeler, seyahat, zeynep'ce, İyiki | , , , , , | Yorum bırakın

Antakya bahanesiyle geçmişe yolculuk

Sene 2022, Şubat ayındayız, sabah saat 6:30da Antakya’ya doğru Mersin’den yola çıktık.

Tatlı bir heyecan vardı arabada.. daldan dala sohbetler edildi, aa burası neresi ,Tarsus’u geçmişiz bile derken Adana trafiğine laf edildi, neden benzinci çok az diye tahminler yürütüldü. Gidiş nispeten heyecanlı hevesli idi dönüşte ise artık yoldan da bu yolculuktan da sıkılmışlardı.

Birinin yolda çişi geldi ama ille de istediği benzinci olsun dedi, diğerinin de gelmişti aslında ama hiç ses etmeden beklemeyi tercih etti.

Bir tanesi buraya kadar gelmişken ille de arkadaşımla da görüşmek istiyorum dedi ve ziyaretin orta yerinde beni bekleyin hemen gelirim deyip evden çıktı, ne zaman geleceği nereye gittiği bilinemedi. Aynı kişi burada olduğumu kimseye, yani oğullarına, söylemiyoruz da demişti oysa. 

İkisi yolda mola verdiğimiz benzincide satılan bir ürün fiyatı üzerine iddiaya girdiler. Üçüncüsü hemen tamam kim kaybederse bize çikolata alacak diye yangına körükle gitti.Oysa kimsenin öyle bir şey yapmaya niyeti yoktu, hatta kaybeden bu fikre çok bozuldu, ne münasebet niye alacakmışım diye isyan etti.

Ben uyumak istiyorum bunlar sussunlar dedi bir başkası ama kendisi de dahil bir türlü susmadılar.

Bir diğeri tam da gideceğimiz evde yolumuzu bekleyenlere telefon edip net adresi alması gereken yerde bana ne siz arayın dedi, sustu ve biz Antakya içinde sağa mı sola mı bilemeden, ama saygılı bir sessizlik içinde bir çözüm düşünürken, hiç bilmediğimiz bir trafikte, öylesine, usul usul bir süre gitmek zorunda kaldık. Neyseki arabadaki diğer üç silahşör ortaklaşa tahminler ve hatıralar arasından bulup çıkarttılar yolu, sen şimdi düz git buradan, karşında Valinin Göbeğinden sola karşı yöne dön… Vali kim, Vali’nin Göbeği nedir yahu diyemedim, Asi Nehrini sağda bırakarak ilerle derken taziye evini bulmuştuk neyseki.

Bir gece öncesinden niyet edip başladığımız bu günübirlik gezimizi arabada geçen 3.5 saati gidiş, bir diğer 3.5 saati geliş olacak şekilde 7si arabada, bir 5 saati de ziyaret sürecinde geçmişti. Eve vardığımda eşim haydi anlat nasıl geçti yolculuk diye sorunca farkettim.

Aslında sabah 5.30 telefonu ile başlamıştım ben güne..

Günaydın kızım uyandın mı? Sen gelmesen de giderdik biz aslında babanla.

Günaydın anne, yoldayım geliyorum, sizi o kadar uzun yola göndermem, ben sürerim dedim ya arabayı.

Aynı konuşmayı akşam da yapmıştık, geçen hafta gelen cenaze haberine Covit kısıtlamaları sebebi ile icabet edemedik ama yarın ki 7.gün duasına gitme kararı aldık diye aradıklarında.

Telefonla konuşurken eşimle de gözlerimizle konuşmuş ne yapacağımız konusunda anlaşmıştık bile. O gelmeyecekti, evde kalıp kendi annesi ile ilgilenmesi gerekiyor zaten gelmesine gerek de yok tanımıyor bile onları.

Ya ben? Ben tanıyor muyum? Baba tarafından uzakça ama yakın ve meğer babamlar için önemli yerleri olan kişilermiş. Bu Mersin’e taşınıp aile ve akrabaya yakın olmak, daha önce hiç duymadığın hısım akraba ile de tanışma fırsatı veriyor bana.

Günübirlik gider geliriz, öyle çanta hazırlamaya gerek yok demişti annem akşam ama sabah ellerindeki poşette börekler, biraz kek- önceki günden kalmışmış, bir iki su şişesi şeklinde indiler aşağı. Yanlarında halam da varmış demeye kalmadan yanıbaşımda da amcam beliriveriyor. Onlar da geliyormus meğerse. Hazırız, sürücü ben, yanda babam arkada diğerleri. Ailenin en büyükleri ile yapılacak bu gezi için ben ayrıca heyecanlanıyorum şimdi. Nedeni cenaze olsa da bu yolculuğun keyfini çıkartacağım.

Yol boyunca ailenin hısım akraba kategorisinden Antakya’daki fertleri ile olan hikayeler anlatılıyor. Ben tam bir sarı taksi şoförü gibiyim, bahsedilen hemen hiç kimseyi tanımıyorum, hikayeler yepyeni ve çok çok canlı. Yüzümde bir gülümseme..

Mersin’in içinden kırmızı ışıklarda uzun uzun bekleye bekleye geçiyoruz sonra otobana atıyoruz kapağı. Otobanda Antakya yoluna ayrılmadan önce sırası ile Batısı ve Doğusu ile Tarsus’u, Ankara’ya ayrılan çıkışı ile Yenice’yi, sonra da yine Batısı ve Doğusu ile Adana’dan geciyoruz. Yol boyu çok benzinci az olur düşüncesi ile benzini doldurmuş babam ama yine de durabilecek bir yer arıyor gözlerim. Bizimkisi ihtiyaç molası olacak olursa. Adana’da sabah trafiğine yetişiyoruz. Erken yola çıkmanın cezası gibi onlarca minibüse takılıyoruz. Adana Organize Sanayi Bölgesinin işçi servisleri imiş bu takip etmek zorunda kaldığımız konvoy.

Bu arada araç içinde sohbet bir derinleşiyor, o dedi bu demedi şeklinde ama genelde geçilen yerler hakkında yorumlarda sürüyor. Adana’dan çıkmışız bile. Sırayla İncirlik üssü, Arsuz, İskenderun İsdemir hikayelerin biri bitiyor biri başlıyor tıpkı birbiri ardına bıraktığımız köyler şehirler gibi.. biraz çevreye bakıp biraz en son ne zaman oradan geçtik hesaplaşmaları..yanında kim vardı şeklinde anılarla Antakya’ya giriyoruz.

Yol boyunca bir defa verdiğimiz mola için durduğumuzda babamla amcam yer değiştirmişler, Antakya içinde yol tarifini amcam yapacakmış.

Arabada beş kişi.. biri ben şoför Nebehat, diğerleri annem, babam, amcam ve halam.

18/02/2022

Kapak resmini aldığım bu kitabı derleyen: Haydar Ergülen

Mart 16, 2022 Yazan: | #deniyorum, bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, gezgindoganlar family trip rocks, seyahat, Turkiye seyahatleri, zeynep'ce, İyiki | , , , , | Yorum bırakın