Antakya bahanesiyle geçmişe yolculuk
Sene 2022, Şubat ayındayız, sabah saat 6:30da Antakya’ya doğru Mersin’den yola çıktık.
Tatlı bir heyecan vardı arabada.. daldan dala sohbetler edildi, aa burası neresi ,Tarsus’u geçmişiz bile derken Adana trafiğine laf edildi, neden benzinci çok az diye tahminler yürütüldü. Gidiş nispeten heyecanlı hevesli idi dönüşte ise artık yoldan da bu yolculuktan da sıkılmışlardı.
Birinin yolda çişi geldi ama ille de istediği benzinci olsun dedi, diğerinin de gelmişti aslında ama hiç ses etmeden beklemeyi tercih etti.
Bir tanesi buraya kadar gelmişken ille de arkadaşımla da görüşmek istiyorum dedi ve ziyaretin orta yerinde beni bekleyin hemen gelirim deyip evden çıktı, ne zaman geleceği nereye gittiği bilinemedi. Aynı kişi burada olduğumu kimseye, yani oğullarına, söylemiyoruz da demişti oysa.
İkisi yolda mola verdiğimiz benzincide satılan bir ürün fiyatı üzerine iddiaya girdiler. Üçüncüsü hemen tamam kim kaybederse bize çikolata alacak diye yangına körükle gitti.Oysa kimsenin öyle bir şey yapmaya niyeti yoktu, hatta kaybeden bu fikre çok bozuldu, ne münasebet niye alacakmışım diye isyan etti.
Ben uyumak istiyorum bunlar sussunlar dedi bir başkası ama kendisi de dahil bir türlü susmadılar.
Bir diğeri tam da gideceğimiz evde yolumuzu bekleyenlere telefon edip net adresi alması gereken yerde bana ne siz arayın dedi, sustu ve biz Antakya içinde sağa mı sola mı bilemeden, ama saygılı bir sessizlik içinde bir çözüm düşünürken, hiç bilmediğimiz bir trafikte, öylesine, usul usul bir süre gitmek zorunda kaldık. Neyseki arabadaki diğer üç silahşör ortaklaşa tahminler ve hatıralar arasından bulup çıkarttılar yolu, sen şimdi düz git buradan, karşında Valinin Göbeğinden sola karşı yöne dön… Vali kim, Vali’nin Göbeği nedir yahu diyemedim, Asi Nehrini sağda bırakarak ilerle derken taziye evini bulmuştuk neyseki.
Bir gece öncesinden niyet edip başladığımız bu günübirlik gezimizi arabada geçen 3.5 saati gidiş, bir diğer 3.5 saati geliş olacak şekilde 7si arabada, bir 5 saati de ziyaret sürecinde geçmişti. Eve vardığımda eşim haydi anlat nasıl geçti yolculuk diye sorunca farkettim.
Aslında sabah 5.30 telefonu ile başlamıştım ben güne..
Günaydın kızım uyandın mı? Sen gelmesen de giderdik biz aslında babanla.
Günaydın anne, yoldayım geliyorum, sizi o kadar uzun yola göndermem, ben sürerim dedim ya arabayı.
Aynı konuşmayı akşam da yapmıştık, geçen hafta gelen cenaze haberine Covit kısıtlamaları sebebi ile icabet edemedik ama yarın ki 7.gün duasına gitme kararı aldık diye aradıklarında.
Telefonla konuşurken eşimle de gözlerimizle konuşmuş ne yapacağımız konusunda anlaşmıştık bile. O gelmeyecekti, evde kalıp kendi annesi ile ilgilenmesi gerekiyor zaten gelmesine gerek de yok tanımıyor bile onları.
Ya ben? Ben tanıyor muyum? Baba tarafından uzakça ama yakın ve meğer babamlar için önemli yerleri olan kişilermiş. Bu Mersin’e taşınıp aile ve akrabaya yakın olmak, daha önce hiç duymadığın hısım akraba ile de tanışma fırsatı veriyor bana.
Günübirlik gider geliriz, öyle çanta hazırlamaya gerek yok demişti annem akşam ama sabah ellerindeki poşette börekler, biraz kek- önceki günden kalmışmış, bir iki su şişesi şeklinde indiler aşağı. Yanlarında halam da varmış demeye kalmadan yanıbaşımda da amcam beliriveriyor. Onlar da geliyormus meğerse. Hazırız, sürücü ben, yanda babam arkada diğerleri. Ailenin en büyükleri ile yapılacak bu gezi için ben ayrıca heyecanlanıyorum şimdi. Nedeni cenaze olsa da bu yolculuğun keyfini çıkartacağım.
Yol boyunca ailenin hısım akraba kategorisinden Antakya’daki fertleri ile olan hikayeler anlatılıyor. Ben tam bir sarı taksi şoförü gibiyim, bahsedilen hemen hiç kimseyi tanımıyorum, hikayeler yepyeni ve çok çok canlı. Yüzümde bir gülümseme..
Mersin’in içinden kırmızı ışıklarda uzun uzun bekleye bekleye geçiyoruz sonra otobana atıyoruz kapağı. Otobanda Antakya yoluna ayrılmadan önce sırası ile Batısı ve Doğusu ile Tarsus’u, Ankara’ya ayrılan çıkışı ile Yenice’yi, sonra da yine Batısı ve Doğusu ile Adana’dan geciyoruz. Yol boyu çok benzinci az olur düşüncesi ile benzini doldurmuş babam ama yine de durabilecek bir yer arıyor gözlerim. Bizimkisi ihtiyaç molası olacak olursa. Adana’da sabah trafiğine yetişiyoruz. Erken yola çıkmanın cezası gibi onlarca minibüse takılıyoruz. Adana Organize Sanayi Bölgesinin işçi servisleri imiş bu takip etmek zorunda kaldığımız konvoy.
Bu arada araç içinde sohbet bir derinleşiyor, o dedi bu demedi şeklinde ama genelde geçilen yerler hakkında yorumlarda sürüyor. Adana’dan çıkmışız bile. Sırayla İncirlik üssü, Arsuz, İskenderun İsdemir hikayelerin biri bitiyor biri başlıyor tıpkı birbiri ardına bıraktığımız köyler şehirler gibi.. biraz çevreye bakıp biraz en son ne zaman oradan geçtik hesaplaşmaları..yanında kim vardı şeklinde anılarla Antakya’ya giriyoruz.
Yol boyunca bir defa verdiğimiz mola için durduğumuzda babamla amcam yer değiştirmişler, Antakya içinde yol tarifini amcam yapacakmış.
Arabada beş kişi.. biri ben şoför Nebehat, diğerleri annem, babam, amcam ve halam.
18/02/2022

Yol boyu
Ankara Mersin karayolu, sağımda Tuz Gölü var, uzunca bir sure bir yaklaşıp bir uzaklaşacağız birbirimize. Yukardan, uçaktan mesela, bakan birine tipki bir Hollywood filmi sahnesi gibi olur mu diye düşünmekteyim. Hani uzun ince bir yolda ilerleyen tek araba oluyor ya, tepeden biraz arabaya yaklaşarak sürücüye odaklanıyor sonra biraz uzaklaşıp da yolu göstererek çekiyor kamera. Renk ve ya arabanın tipini, üstü açık mıydı, önemi yok çünkü sanırım her türlüsü ile çekilmiştir o filmler. Müzik olarak ne olurdu acaba Hollywood yerine Netflix çekseydi bu filmi.
Ben en iyisi içinde olduğum arabaya geri doneyim, kameranın nerden odaklandığına dikkat etmeden.
Bu son 6 ay da o kadar çok geçtik bu E90 karayolundan ama hala O21A çıkışını kaçırma endişem var. Kaçırır ve E90da devam edersem, Pozantı kasabasının içinden geçmem gerekir ki bunu hiç istemiyorum. Çocukluğumda Toros dağlarının en dar ve tek doğal geçiti olan Gülek Boğazından geçerken yaşadığım korkular aklıma geliyor. 70li yılların teknolojisi ile yapılmış arabalar ve kamyonların o dağ yollarında birbirini kollayarak yol aldığı zamanlardan bahsediyorum. O yollarda verdiğimiz molalardan da keyf almaz, rahatlama ve dinlenme icin verilen bu kısa duraklamalardan aksine tedirgin olurdum.
Sayın yolcularımız aracımız Şekerpınarı Dinlenme Tesislerine giriş yapmaktadır. Yarım saat çay ve istirahat molası verdik. Çaylar şirketten. Mola süresinin sonunda lütfen aracımızdaki yerlerinizi alınız.
ya da
Mersin’den Istanbul istikametine gitmekte olan Mersin Seyahat Turizmin sayın yolcuları mola süreniz dolmuştur aracınızdaki yerlerinizi almanız rica olunur.
anonsları arasında giriş çıkış yapan, ya da bir süredir park halinde olan şehirlerarası otobüslerin arasında durur, trafiğin hala akmakta olduğu yola bakar ve biraz önce o daracık dağ yollarında geçtiğimiz kamyonların biz molayı bitirip de yola çıktığımızda yeniden önümüzde olacaklarına hayıflanırdım. Of ya yine mi geçilecek bu kamyonlar diye endişelenirdim.
Sonra 80lerin sonları 90 baslarında Pozantı otobanı yapıldı. Şimdilerde ise Gülek boğazından kimsenin haberi yok. Bu son cümleyi sesli söylemiş olmalıyım kendi sesim aracın içini dolduruyor, gülümsüyorum.
Haziran ayının uzun günleri, geç inen akşam karanlığı içinden geçmekte olduğum uçsuz bucaksız boşluğu görmemi de sağlıyor. Bir iki tepecik var uzaklarda. Hiç ağaç da dikilmemiş. Yanından kenarından geçmekte olduğum Tuz Gölü kurumuş, insanlar var üzerinde yürüyen. Oysa geçen kis üzerinde erkenden batan güneşin gölün üzerine vuran aksi ile pek bir güzel manzarası vardı. Şimdi o yürüyen insanlar gölün üstünde direkler gibi görünüyor. Korkuluk gibi de diyebilirim. Ne tuhaf, butun korkuluklar insan seklinde yapılır tarlalarda, en korkutucu ve ürkütücü yaratık oldugundan mi, yoksa iki sopa biraz saman, bir iki de eski kıyafet giydirmek daha mi kolay.
Bak bak, Tuz Gölünde yürüyorum fotoğrafı olmadan olmaz tabii, çekilmezse o selfie orada yürüdüğümüzü idrak edemiyoruz sanki.
Sırası mı şimdi bunu diye dürtüyorum kendimi. Verilmesi gereken kararlar, varılması mecburi mekanlar varken. Çıkışa gelince gitmem gereken değil de diğer yöne gitsem ne olur acaba, dünya yuvarlak yine döner gelir miyim ki o şimdi gitmem gereken noktaya. Okulda ilk öğrendiklerimizden değil miydi o dünya yuvarlaktır, hep sağına gidersen başladığın noktaya gelirsin miydi neydi? Peki ama hiç değişmeden mi gelirim? O uzun yolculuktan etkilenmeden yani? Ne bileyim kimseye denk gelmeden, etkilesmeden. Ya yorgunluğu olmaz mi? Yol yorgunluğu, insan yorgunluğu..
Ben böyle bu uzun ince yolda giderken yanımdan bir araç geçiyor. Gelmeden yani gelip geçmeden önce aynadan farketmeme neden olan yanıp sönen ışıklar bana o çakarlı araçları hatırlatıyor. Dünyanın hemen her köşesinde polis ve acil kurtarma araçları olur bu ışıkları kullananlar. Ve sadece gercek ihtiyac halinde kullanırlar. Ama iste bu benim memlekette böyle olmuyor. Tüm kuralları kendileri icin yeniden düzenleyen güzide vatandaşların ülkesinde trafikte yol üstünlüğü olması gerektiğine kendi kendine karar vermiş ve buna canı gönülden inanan insanlar tarafından araçlarına takılmış. Özellikle İstanbul’da öyle çok geciyor ki bunlardan trafikte kimse onlara yüz vermez olmuş, acaba ters bir şey mi var diye heyecanlanan bile yok, çakarlı geçiyor yine deniliyor sadece. Benimse aklıma çakar çakmaz çakan çakmak geliyor, gülümsüyorum ağlanacak halimize. Bunlardan Istanbulda çok olurdu Anadolunun ortalarında ne işi var ki acaba.
Tuz Gölü kıyıları artık sağ tarafımdaki yerini uçsuz bucaksız gibi duran tarlalara bırakmış. Ilerde kavak ağaçları görünmeye başladı, Aksaray’a yaklaşıyorum. Ne ilginçtir, yıllarca gidip geldiğim bu güzergahta Aksaray il sınırlarına geldiğimizi hep o kavak ağaçlarını gördüğüm nokta olarak belirlemişim. Aksaray yanıbaşından geçen şehirlerarası yoldan en iyi yararlanmasını bilen şehir olsa gerek. Yaklasık 10 km lık bir hat boyunca sağlı sollu dinlenme tesisleri kurulmuş, bir hareket bir bereket durumu var. Tabii Niğde tarafından otoban açılınca bu hat üzerine düşen araç sayısı azalmış ama yine de tesisleri ayakta tutmaya yetiyor. Şehrin çıkışında Toroslar kadar ihtişamlı olmasa da Hasandağı karşılıyor yolcuyu, bu sefer sol tarafımızda bir sure eşlik edecek.
Ovaydı, göldü, dağdı derken sanırım ben çıkışı çoktan geçtim. Gitmem gereken yöne dönmüşüm bile. İstemsiz otomatik bir hareket mi ya da su son 15 yıldır kullanageldiğimiz navigasyon cihazındaki sesi takip etmeye kodlanmış halimizden mi.
Yolun çehresi değişmiş, etrafımda araçlar artmış, o çakarlıdan anlamalıydım. Toroslara da çok çok yaklaşmışız artık. Dikkatli olmazsam Kırkgeçitler viyadük ve tünelleri arasında Gülek geçişini kaçırmam işten değil.
İstanbul’dan beri Kuzey Marmara Otoyolundan girip Ankara Niğde otobanı ıle devam eden güzergahtan son sürat gelen özel araçlar, iniş sırasında yapabilecekleri en yüksek hızlarına ulaşmış fazladan yüklenmiş kamyonlar, upuzun tırlar ve en kısa yokuştan aşağı inerken bile ürken ben, hep birlikte Toroslardan Akdenize doğru inişteyiz. Öyle bir iniş ki bu, fren balataları ve tekerlerin kendilerini gösterecekleri yer. Yolun yanında özenle hazırlanmış kaçış rampasını işaret eden tabelalar var. Köprüden önce son çıkış, kaçış rampası hep bu otobanlar sayesinde hayatımıza giren levhalardan. En çok da buna gülüyorum, en az 100 km daha benzinci yoktur haberiniz olsun! Ee önce de yoktu, ne yapacağız?
Menzile varmak üzereyim.
Yolda düşünürüm, üzerinden geçerim dediklerimin yerine beynimin beni bambaşka şeylere götürdüğü bir yolculuk daha.
Şehre girdik. Saat itibariyle nispeten rahat bir şehir içi trafiği var neyseki. Gitmemiz gereken adresi bulmak zor olmadı. İkinci bir emre kadar yaşamak kararı aldığımız şehr-i Mersin’i az çok bilsek de son dakikada kaybolmamak icin konum atmasını istemiştik kayınvalideden.
İlginç bir duygu durumundayım adını koyamadığım. Mersin’e de ve hatta aynı binada oturan kayınvalidemin evine de daha önce gelmiştim ama bu sefer ki ziyaret değil. Bu binada daha önce görmediğim bir dairenin içinde, bunlardan ayrılamam diyerek seçtiğimiz, Amsterdamdan yolladığımız eşyalarımız var. 20 yıl içinde toplanmış ve elden çıkartmayalım dediğimiz, yükte hafif pahada ağır ama bir tırın içinde hepi topu 10 m3lük hacim kaplayan eşyalar.
Arabanın yolcu tarafındaki kapıyı açıp iniyorum. Aracı park eden eşim yanıma geliyor, benzer duygular onda da olmalı. Harekete geçmeden önce uzerinde o kadar çok düşündük, konuştuk ki yolculuk boyunca tek kelime etmemiş olmamıza şaşırmadan gülümseyip, bina girişine geçiyoruz.
Açılacak kutularımız, yerleşecek bir yuvamız var.



Olacaksan mandal ol

Karşımdaki duvarda ipler gerilmiş üzerine küçük küçük ayıcıklar asılmış. Öyle iple bağlamamışlar, kancaları da yok! Kendileri kadar minik mandallarla tutturulmuşlar. Ne şirinler diye düşünüyorum. Once ayıcıkları görüyorum zaten, nasıl oluyor da duruyorlar diye dikkat edince de mandalları.
Oysa mandalları ancak ipe çamaşır asmaya kullanırdık biz. Evine göre balkonda, terasta, damda. Ha bir de bak evin içinde olurdu bazen bu işlem. Özellikle soğuk kış günlerinde, üzerlerindeki temiz yıkanmış çamaşır kokusunu kaybetmesinler ve bir de dışardaki kalorifer ve soba bacalarından çıkan is ve kurum sinmesin diye korumak adına kâh kalorifer peteğine, kâh sobanın etrafına dizilirdi o çamaşırlar. Ama çoğunlukla koridora ya da oda içinde duvardan duvara çapraz gerilmiş ipler üzerine serilirdi. Koridorda yürümek, oturma odasında da televizyonu seyretmek bir iş olurdu o çamaşır günlerinde.
Evin içine asılacak çamaşırın olmadığı günlerde ise bu ipleri kaldırmazdık tabii. Eh o kadar ayarlanmış hersey, kim geri çıkaracak. İşte o boş günlerde de balkonda ve ya icerde farketmez iplerin üzerindeki mandalları toplamak gerekirdi. Bana çok anlamsız gelirdi gerçi, ne gerek vardi ki dursunlardı işte orada! Ama efendim, öyle dışarda kalırlarsa çürürlermiş, yağmurdan soğuktan, içerde olanlar da göze hoş görünmüyormuş zaten, mazzalah bir misafir gelse aniden. Toplar mandal sepetine koyardık.
Ama gerçekten de çürürdü, kırılırdı o mandallar zaman içinde. Tam çamaşırı asacaksın, kıstırmışsın iki uzun sapından yaylı kıskacın, ucunu da çamaşıra tutturmuşsun hani tam da o anda işte, çot atıverir o yay, fırlar gider kalan parçalarıyla mandal da aşağıya. Refleksin iyiyse tutarsın çamaşırı. Yani insallah tutarsın! Yoksa çamaşır da gider valla. Şöyle sallana salına paraşütten hallice süzülür. Yine de şanslı isen taa aşağıya yere düşer, şansın yoksa o zaman üzgünüm, sizinki alt komsunun balkonuna kağıttan uçak misali yumuşak bir iniş yapar. Yere düşse iyi, alt tarafı kirlenir yeniden yıkarsın. Ama ya komsuya düşerse, onu almak daha bir eziyet. Muhtemel evde degillerdir de zaten. Diyelim ki evdeler ama ya düşen parça bir iç çamaşır ise, hadi bakalım, git iste komşudan donunu.
Tüm bu heyecanı önleyen alet ise küçük, tahtadan ve ya plastik materyalden yapılma.
Bir mandala ne kadar da güveniyor insan. Mandal kelimesi Arapça da kapma, yakalama sözcüğünün alet adıymış. Çok daha anlamlı geliyor bak, kapma ve yakalama işlemlerini yapan gereç diye düşününce. Çamaşırı kapan, yakalayan tutturgaç da diyebilirlerdi. İçinde sıkıştırılmış bir yay ile iki tahta ya da plastik parçadan oluşan bu aleti insanoğlu nasıl keşfetmiş, kullanmaya başlamış ki. İlk kullananlar eşyalarını nasıl emanet etmişler bu minik çelimsiz tutturgaca. Yani düşünsene, çamaşırın ucundan tutuyorsun ipin üzerinden geçiriyorsun, hatta kuruması kolay olsun diye ipin öte tarafına bırakıverdiğin parçasını da kısa bırakıyorsun. Sonra ipin uzerinden kayıp gitmesin, rüzgârda uçmasın diye çamaşırın ip uzerindeki iki tarafına birer mandal koyuyorsun ve bırakıveriyorsun boşluğa. Inaniyorsun ki o çelimsiz mandal o koca nevresimi, havluyu ya da incecik çorabı yakalayacak, kapacak ve tutacak ve direnecek rüzgara ve tabii yercekimine, bekleyecek. Taa ki çamaşırın sahibi gelip de toplayana kadar.
Bu tarz bir güven ilişkisinden bahsetmişti Sex and the City dizisinin başkahramanı Carrie. Bölümlerden birinde bir araştırma gereği trapez atlaması yapıyordu ve yükseklerden boşluğa kendini bırakan insan nasıl da karşıdaki trapezcinin onu havada yakalayacağına, uzanan ellerini kapacağına ve tutacağına güvenebiliyor diye sormuştu kendine. Ne ilginç, hiç tanımadığınız insanlara güveniyorsun, uçağı kullanan pilota, otobüsü süren şoföre. Hamileyken ben mi arabamı kullanayım taksiye mi bineyim soruları olmuştu, nedense Istanbul’un o manyak taksicilerine daha bir güveniyordu ailemdeki herkes. Insan yaş aldıkça sanırım daha bir korku başlıyor. Arda paraşütle atlamak istiyor mesela, bende yürek Selanik. Oysa ben anneme sormamıştım bile Fethiye’den dağın tepesinden yamaç paraşütü ile atladığımda. Hiç tanımadığım birinin talimatlarıyla bir mandalın ipe dolanmış çamaşırı tutuşundan daha da az bir kuvvetle belki de tutuvermiştim benimle tandem atlayan gencin uzattığı kordonları. Güven denilen şey bir garip duygu o kesin.
Mandalların tuttuğu ayıcıklara bakıyorum yine. Bana çocukluğumun Ankara Emek mahallesindeki evinin oturma odasını hatırlatıyorlar. O oturma odasında soğuk kış günlerinde çamaşır asmakta kullandığımız ipler ve uzerinde kukla niyetine oynattığımız mandallar. Evet bizim evde o mandallar tutturgaçtan, kapma aracından çok daha farklı bir amaçla daha kullanılırdı. Kardeşimin yemek yemesini sağlamak adına şaklabana döndüğümüz yemek saatlerinin vazgeçilmez oyuncakları.
Aklımı kurcalayan bir soru var, acaba bir sandalyaye falan mı çıkıyorduk o mandallara ulaşmak icin, yüksektelerdi sonucta ve kısa boylu ilkokul öğrencileri idik biz.
Ama var ya o oyunlar sırasında tıpkı çamaşırı tutup kavradıkları gibi kardeşimin dikkatini kaparlardı ve o tabaklar biterdi.
Şimdiki çocukları ikna edebilir misiniz acaba ip uzerinde oynatılan tahta mandallarla?
622 nolu konteynır
Konteynırınız şu anda Singapur’da dıyor telefonda karşımdaki adam.
Ben Ingiltere’deyim. Konteynır yola Dubai’den çıkmıştı.Bu Singapur ne alaka, siz beni delirtmeye mi çalışıyorsunuz Allah aşkına!
Karşımdaki oldukça sakin eh siz tam bir konteynır almadınız ki diyor. İçinde sizin de eşyalarınız da var evet ama sizden başka iki ayrı kargo grubu daha var. Önce onlar boşaltılacak, o limandan yeni kargo alınacak sonra o kargoların da gideceği teslimat noktaları üzerinden yeni bir rota yapılacak. Kargonuz size ulaşacak merak etmeyin ama tam olarak gün veremiyorum size.
Ama adama çok da kızamıyorum, eşyamız az, tam yük olmayız boşa para harcamayalım diye düşünmüştüm ve parçalı adı verilen bir taşıma üzerine anlaşma yapmıştım. Bu kadar uzayacağını tahmin edemedim.
En azından konteynırın nerede oldugunu biliyorum bak diye de kendimi teselli etmekteyim. Öyle ya Mesut söylemişti zamanında bu kocaman kibrit kutuları yolculuğun herhangi bir anında o devasa yuk gemilerinden denize kayıp gidebiliyormuş ve bulunmuyormuş bir daha da. Batmaz ki meret, bır kıyıya vuruyordur ve muhakkak birileri buluyordur da, sahibine ulaşmıyor sonuçta.
Taşımacılık yapmak amaçlı konteynır sahibi olduğumuz bir zaman dilimi de oldu aslında. Dubai’de yaşadığımız dönemde arkadaşımız Mesut’un lojistik firmasının kurulumu aşamasında yatırımcı olmuş idik ve iki tane konteynırımız vardı. Gerçi içinde ne var, nereye gitti, geri geldi mi diye hiç düşünmemiştim.Sonra da zaten firma kapanınca satılmışlardı. Kaybolmamış olmaları da ayrı iyi tabii. Eh yani olasılıklar içindeydi sonuçta.
Bu dev dikdörtgen kutular sadece yük taşımada kullanılmıyorlar bilirsiniz. Geçici ev ihtiyacını da çözme konusunda çok işe yarıyorlar. Kenarlarına pencere kapı koyup, içine de tesisat falan döşerseniz gayet de rahat ve konforlu olabiliyorlar hatta. Yani en azından 2001 yılında Moskova da Fulyaları ziyaretimizde kaldığımız şantiyedeki konteynırın banyosu İstanbuldaki evimin banyosundan büyüktü mesela.
Israrlı bir takip ve ya sabır çekimleri arasında Ekım 2015 te Dubaiden yola çıkan eşyalarımız 2015 yılı bıtımıne bır hafta kala Ingiltereye sağsalim vardılar, kapının önüne bırakıldılar.
Teslimatta yasadıklarımız ayrı bir macera idi, onu da ayrıca yazarım. Bu sefer bir raf üstünde duran ahsap bir yelkenliye bakarken, yük gemisi olsaydı diye başlayan bir konuşmanın bana hatırlattıkları ile oldu zaten öyle planlı bir yine bir gün taşınıyoruz yazısı değildi bu yani.
Ama tabii taşınırken dikkat edilecekler konulu uzuunnn listemize bu konuyu da ekledik. Önümüzdeki maçlara, pardon taşınmalara bakıyoruz..
Benim adım ikinci
Ben ailenin ikinci çocuğuyum
Ben doğduğumda ikinciler ebeveynler daha birincinin şokunu atlatmadan gelirlerdi.
Benden eskiler döneminde anneler ve çocukları biri karnında biri kucağında hatta diğeri de bacağında şeklinde olurmuş.
Ben annelerin ikinciden sonra akıllandığı ve 3. icin durup düşündüğü bir zamanda doğmuşum. Ama yine de benim yaş grubumdakiler genelde 3 çocuklu ailelere mensuptur. Öte yandan doğduğum dönemle doğurduğum dönem arasında bir şeyler değişmiş, o kesin. 3 çocuğu olan tanıdığım o kadar az ki. 3 çocuklu bir ailenin 3. çocuğunun hayata bakışını burada anlatmıştım, hatırlarsınız.
Tecrübem herhangi bir şeyi yapıp yapmamayı düşünüyorsanız demek ki yapmayacaksınız. Bu tip olaylara balıklama dalmak lazım.
Eskilerin dediği gibi aradan çıkartmak da denilebilir. Öyle ikinciyi yapayım mı diye düşündün mü bil ki orada kalıyorsun, yapmıyorsun.
Tabii bunu yaş 40’i geçtikten sonra yazıyorum. Evet bildiniz ben tek çocuk yaptım, o çok düşünenlerdenim yani.
Ben bir ikinciyim ve bu yazıyı 2014 yılında tam olarak hatırlayamadığım bir nedenle yazmaya başlamışım sonra bitirmemiştim. Bugünlerde kardeşimin ikinci oğlunun aileye katılması ile yeniden ve yerinde izleme fırsatı bulduğum bu ikinci olmak nasıl bir şeydir onu konuşmak istedim sizinle.
Şimdi, abimle aramızda 20 ay var. Rivayetlere göre olayın en başından itibaren zamansız yola çıkıp daha da beteri beklenenden erken gelip abimin pabucunu dama atmışım.
Doğruluk payını bilemeyeceğim ama sonuçta bir rekabet ortamına doğduğum kesin. Tabii ben bütün bu aşağıda yazacağım farkları kendi çocuğum olunca ve de çevredekilerin çocuk sayıları arttıkça anladım. Bakalım siz de benim gibi düşünüyor musunuz?
Bir kere her ne kadar kıyaslamam dese de ebeveynler daha doğduğu andan itibaren ilki böyle değildi demeye başlıyor. Hatta sıra farklı olsaydı 2.cocuk hiç yapmazdım diyen bile var.
Sonra ikinciler için ilklere sağlanan ev güvenlik alanında ihtimam ve özende ve tabii yaşanan telaş ve panikte gözle görülür, hissedilir bir azalma oluyor. Bir kere evde uyku saatinde kesin sessizlik ortamı yaratılmıyor, oyuncaklara erişim ilkinde yapıldığı gibi ay gelişimine gore değilde o sırada odaya ne yayılmışsa seklinde oluyor. 3 yaş altı üstü gibi kutu üstü uyarılar pek de dikkate alınamıyor.
Öte yandan her ateşli hastalık durumunda doktora koşulmuyor, ikincinin bağışıklık sistemi çok daha dayanıklı oluyor. Çocuk kreşe geldiğinde hastalanmaya virüslere hazır oluyor.
Bir ikinci de olsam kendimi şanslı gördüğüm alanlar da var tabii.
Aynı cinsiyeti paylaşmıyorum diye abimden kalanları kullanmam biraz daha sınırlı olmuştu mesela. Tabii benim dönemimde öyle her çocuğa ayrı oda takımı gibi aktiviteler yoktu ama en azından ben yeri geldiginde farklı oldugumu yaşayabiliyordum.
Ikinci olmanın en büyük avantajı ise önünüzde size yol açan, sizden once o hakkın kavgasını vermiş biri olması. Ama tabii aynı sekilde dayağı ( fiili anlamda degil tabii) yemiş de oluyor o kişi. Çok sevdiğim atasözlerinden olan “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” ortamı sık sık istemsiz de olsa sağlanabiliyor. Bu durum sayesinde yeri geliyor biz ikinciler ailenin gözünde daha uyumlu bir cocuk aşamasına geçebiliyoruz. Bazen de fırsatçı olduğumuzdan dem vuruluyor. Ben ise izle ve öğren konusunda daha deneyimliyiz diyorum.
Ya siz? Siz sıralamada kaçıncı geldiniz bu dünyaya?

Bir varmış bir yokmuş
Tatilden döndüğünüzde aklınızda sadece gezip gördüğünüz yerler mi kalıyor yoksa orada bir şekilde temas ettiğimiz insanları da hatırlıyor musunuz?
Yanı siz onların hayatından bir kaç gün ve ya saatliğine geçip kendi hayatınıza geri gidiyorsunuz ya sonrasında ne oluyor orada? O garson, otel yöneticisi ve ya rehber ne yapıyor, sizin yokluğunuzu hissediyor mu acaba? Ya da sizinle yaptığı o ayaküstü sohbetlerin bir anlamı var mı onun içinde?

Mesela bu yaz Malta’da kaldığımız 10 günlük sürede en az 5 gece Vino’s adlı barında sohbet ettiğimiz, hatta Dünya kupası finalini de beraber izlediğimiz Bertu, bizi hatırlıyor mu? Bizim aklımızda yalınayak, nevi şahsına münhasır bir adam olarak kaldı, peki ya o bizim icin ne düşündü acaba?
Ya da İskoçya’da, adanın batı kıyı şeridinde, 1790 da Strontium madeninin bulunması sebebiyle ismini de bu madenden alan Strontian köyünde kendi halinde bir pansiyon, restoran ve aktivite merkezi olan Ariundel Centre i işleten o bayan. Orada iki gece kalınca bir 24 saatlik rutinini de görmüş olduk ve oradan ayrılmamızı izleyen günlerde kendimi sık sık, onu o her birini tek başına yapmakta olduğu aşçılık, komi, otel yöneticisi ve temizlikçi gibi işlerinin başındadır şimdi diye düşünürken yakaladım. O koşturmaca arasında bizi farketti mi bilmem.
Ben kendi adıma gezilerimizde denk geldiğimiz insanlardan, yaptığımız konuşmalardan bir şeyler kapıyor olduğumuzu düşünüyorum. Seyahatlerim sürecinde denk geldiğim insanları, bulundukları yerle olan iletişimlerini izliyor, anlamaya algılamaya çalışıyorum.
StPetersburg-Moskova arası Beyaz geceler nehir teknesindeki 9 gecelik gezide tura çıkan grupların farklı beklentilerinin aynı geziden alınacak kollektif zevk konusunda çok etkili oldugunu öğrendim mesela.
Kahire’de Gizza bölgesine piramitleri görmeye giderken aldığım turdaki rehber bana manzara iç açıcı olmasa da anlatıma biraz duygusal bir hikaye katınca katlanılabileceğini öğretti mesela. Nasıl mı? Bizim gecekondu mahallelerinde hakir gördüğümüz binaları Amerikan turistlere , büyük bir özgüvenle, bu binaların dışı sıva kaplı çünkü sık sık kum fırtınası olur, boyasak da nafile biz içerden izolasyon yapıyoruz diyebilmesi. Hatta iki katlı binanın damında görünen, bir iki kat daha çıkılması için açık bırakılmış demir filizlerini de aileler burada birbirine çok düşkündür, çocuklar evlenince buraya yeni kat çıkılır, beraberce yaşamaya devam edilir şeklinde anlatması.
Aslında öyle ille de geziye çıkmaya, uzaklara gitmeye de gerek yok. Evden çıksak, yolda iki insana denk gelsek, onlarla konuşmasak bile onları duysak sadece.
Hani derler ya kumsalda öylece duran bir taşı kaldırıp tekrar aynı yerine koysanız bile o taşın altında ve çevresinde yaşayan canlıların hayatına bir etkiniz olmuştur diye. İşte ben de onu merak ediyorum, nasıl bir etkileşim olmuştur acaba ve bu farkedilmeyen ya da önemsenmeyen etkileşimden taraflar ne öğrenmiş, ne katmıştır kendine.
Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde insanlar karşılaşır ama farkında bile olmazmış..
Sen devam et!
Arda’nın ısrarı ile ilk defa şehir içinde bisiklete biniyorum.
Yalnız seçtiğimiz bisiklet bana göre ayarlanabilir bir alet değilmiş, selesi oldukça yüksek ve sürdüğüm hepi topu 15 dakikada beni çok rahatsız ediyor ve kenarda beklerim ben sen dolan gel demek zorunda kalıyorum Arda’ya.
Amsterdam’dayız ve en küçüğünden en büyüğüne insanları o kadar rahatlar ki bisiklet üstünde. Yollar da ona göre yapılmış, öyle ki 4 tekerlekli motorlu araç sürücülerinin hayatı baya zor. Ama yeni öğrenen bir bisikletlinin de işi hiç kolay değil açıkçası; motorlu araçlardan ziyade diğer bisikletlilere engel olmak, hatta tehlike yaratmak çok kolay ve o öyle bir durumda olmak istemiyorum.
Daha sonrasında Basri’nin bulduğu bir tren+bisiklet entegre planı ile bisiklet kiralıyoruz. Artık bu ülkede bu şehirde yaşayacak isek bu iki ulaşım aracını hayatımıza katmak durumundayız. Tren+ bisiklet planını da kısaca şöyle anlatayım; devletin yönetiminde olan trenlere aylık abonelik var, bu aboneliklerde indiğiniz istasyondan yine devletin tamir ve bakımını yaptığı bisikletleri ücretsiz alabiliyorsunuz. Bir bakıma bu bisikletlerin kiralanma ve bakim ücretleri de o aboneliğin içinde. Bu bizim çok işimize geldi çünkü böylece haftasonlarında istediğimiz kadar trene ve bisiklete binerek tüm ülkeyi dolaşabilmemize sadece imkan vermedi, özendirdi de.
Ne diyordum? Ha, ilk kiralamayı yaptığımız yerdeki görevli benim sıkıntımı gözümden anlıyor ve bana hiç tasalanma onlar sana göz kulak olacaklar sen sürmene bak diyor. Son zamanlarda duyduğumdan en güzel en destekleyici söz, sen devam et!
Bu bisikletler Dutch Bike denilen, Hollanda’nın en geleneksel büyük tekerlekli ve frensiz vitessiz nam-i diğer kontrapedal bisikletlerinden. Kontrapedal sürmek hiç tecrübe ettiğim bir şey değildi ve açıkçası frensiz yapamam diye korkmaktaydım. Ancak öncelikle diğer araçlardan korkmamamı sağlayan geniş ve tek yön olarak tasarlanmış yollar ve genelde haftasonunda ve ya nispeten az trafik olacağını bildiğimiz saatlerde sürmemiz sayesinde alışmam kolay oldu ve açıkçası artık kontrapedal bisikleti daha bir seviyorum.
Neden mi? Çünkü farkettim ki fren yaptıktan sonra bisiklet üzerinde sakince durabileceğim bir kaç saniye daha oluyor ve hiç de kısa degil bu süre. Yani panik olmaya hiç de gerek yokmuş. Bu saniyelerin uzunluğunu şöyle tarif edebilirim, Formula 1 seyretmişsinizdir muhakkak hani araçların yarışı kazanmaları icin gereken süre saliseler ile ölçülür, saniye büyük kaçar oraya. İste o geçen zamana bisiklet üzerinden bakınca uzunluğunu daha bir iyi anlıyor insan.
Tabii bu ayrı bir düşünceye de götürüveriyor beni, hani derler ya hayat bisiklete binmek gibidir pedalının hep çevrilmesi gerekir durunca düşersin diye.
Oysa düşmeden önce bir süre varmış işte.
Yeter ki panik yapma!




Çocuk Kitapları gibisi var mı?
Kapının önünden tangır tungur bir araç geçiyor. Artık öğrendim, sabahın bu erken saatlerinde, yapabileceği maksimum gürültü ile gelen bu araç sokakta dış cephesi aynı kalacak ama içi farklı olacak binalara tadilat işçilerini taşıyor. Sabah en geç 7.00’den itibaren sokakta bir hareket bir telaş. Evin bulunduğu sokağa paralel alt sokağın köşesinde bakkalın tedarikçileri, ya da tıpkı Türkiye’deki tüpgaz kamyonları, gerçi buradakiler daha küçük ölçekte kamyonetler sokakların darlığı düşünülünce makul boyutlar, girip çıkıyor sabahın erken saatlerinden itibaren. Saat 8 gibi bir de kilise çanları ekleniyor bu telaşa. Yanlış anlamadıysam memurların işe başlama saati 8.
Sabah saatlerinin bu hareketliliği Arda ile yıllar öncesinde okuduğumuz bir çocuk hikaye kitabı aklıma getiriyor. Sanırım adı Küçük Mavi Kamyon gibi birşeydi. Küçük bir köyün marketinin tedarikçisi olan bu kamyon köye öyle büyük gürültü ile girip çıkıyordu ki köy halkını uyandırıyordu ve işte köy ahalisi ne yapsakta onu yavaşlatsak ve ses çıkartmasa diye düşünüyordu falan. Hikaye Ingilizce yazılmış ve bu benim gürültü diye kestirip attığım seslerin her birini tek tek, zangır zangır, tangır tungur, dangır dungur gibi Türkçe karşılığını bulamadığım kelimelerle anlatırdı. Ardanın bu çocuk hikaye kitapları sayesinde İngilterede özellikle şehir dışındaki yaşamı öğrenme şansım olmuştu.
Mesela bir tane de Kaçak Tren vardı ki, hala saklarım. Londra’dan kendisini almadan yola çıkan treni yakalamaya çalışan makinistin, bu muzır trenin peşinde gittiği yol boyunca başına gelenleri ilk okuduğumda henüz Ingiltere’ye de hiç gitmemiş olduğum bir döneme denk gelmişti ve hadi canım bu kadar da uydurmasalarmış olmuştum. Yani öyle ki tren istasyondan çıkıyor, bir sure karayoluna paralel gidiyor. Bizim makinist bir kamyonete biniyor ve onu takip ediyor ama tren yolu karayolundan uzaklaşmaya başlayınca kamyonetten inip hemen yanda akan nehirdeki bir bota atlıyor, bir süre nehir ile paralel giden tren yolu nehirden uzaklaşınca makinist yanda bisikletlileri görüyor, birinin arkasına atlıyor bir sure de öyle gidiyorlar, ta ki koyun sürüsüne gelene kadar, bu sürünün diğer ucundaki atlılar onu alıyor ve tam artık bu iş olmayacak galiba dediğin bir yerde traktörü ile bir çiftçi gelip onu yakındaki bir tepenin üstüne çıkarıyor ki yardıma gelen helikopter onu alabilsin. Helikopterin makinisti tren raylarının bittiği son durakta durdurması için trene havadan yetiştirmesi ile bitiyor hikaye. Defalarca okuduk biz bu kitabı, Arda 2.5-3 yaşlarında idi sanırım ve biz henüz Dubai’de yaşamaktaydık. Değil tren çevremizde ne nehir ne de koyun falan vardı. O zamana kadar olan yaşantımızın da Türkiye’de şehirde olduğu düşünülürse gercekten de böyle bir tren yolculuğunu hayal etmek çok zor idi benim icin. Ama İngiltere’ye gelince gördüm ve de yaşadım ki tren, kamyonet, bisiklet, at, sandal, traktör hepsi bir arada olabiliyormuş.
Dün Valetta-Malta’da kitapçıya girerken alkımda bu sesler ve hikayeler vardı istedim ki içinde Malta’da yaşamı bulabileceğim çocuk kitaplarından alayım, onlardan öğreneyim anlayayım bu ülkeyi ama tabii bu kitapların Ingilizce olmayacağını düşünemedim. Yaklaşık 10 gündür Malta adalarında duymakta olduğum Ingilizce insanı yanıltıyor oysa daha önce burada da bahsettiğim gibi onların kendi dilleri, Maltaca var ve tabii çocuk kitapları bu yerel dilde. Çaresiz burada uzun yıllardır yaşayan bir Ingilizce öğretmeninin korkarım alelade beyaz dizi tadında kalacak bir kitabını alıyorum. Umarım bana Malta ve Gozo adalarındaki yaşamı, kültürü biraz da olsa verir.
Sonra, bu sabah hengamesinden sonrası genelde sessizlik, sokakta sanırsın kimse yok, kimse yaşamıyor ta ki akşam geç saatlere kadar pek bir ses çıkmıyor. Akşam saatlerinde bir araç var, çıkıp da bakmadım ama sanırım hep aynı araç bu, sonuna kadar açtığı müziği ile geçiyor, sanırsın kapıdan omzuna koyduğu o 80lerin çift kaset çalarlı teybi ile girecek ve partiye kaldığımız yerden devam edeceğiz . 80li yıllar derken gerçekten de burada hemen her yerde 80lerin müziği çalıyor. Hatta mümkünse youtube dan da bu parçaların video klipleri falan açılıyor.
Bulunduğumuz sokakta dikkatimizi çeken bir başka şey de binaların kapı numaraları. Alıştığımız ve de nedense tüm dünyada aynıdır diye kabul ettiğimiz tekler çiftler şeklinde yolun iki tarafına paylaştırılan bir düzenleme yapılmamış, başlamışlar sokağın başından soldan saymaya sonuna kadar devam etmişler, 175-176-177 öyle gidiyor. Binaların dış cephesinden aslında binada kaç daire var anlamınız imkansız. Bu Londra’daki evlerde de geçerli. Ben de bina kapısındaki zil sayısına bakmayı adet edindim ve genelde 3-4 daire maksimum görmüştüm. Basri’nin ekmek ve su almak için girdiği ve bir türlü çıkamadığı mahalle bakkalının önünde beklerken çaprazdaki binanın zilleri dikkatimi çekiyor . Üşenmeyip gidip bakıyorum, 11 tane zil var. Ön cephede 4 kat görünen bina içe ve arkaya doğru genişliyor olmalı. Daha da komiği zillerin numarası da sıralı değil. Sanki bilmiyorsan beni bulamazsın der gibi.
Tam merakıma yenilip açık kapıdan içeri girecekken Basri geliyor, bakkala girdiğine bin pişman söyleniyor. Küçük ve dar ötesi mekanda sırada kendisinden iki önceki müşterinin lakayt bir şekilde kasayı extra bir 15 dakika meşgul etmesine kızıyor. Oysa bakkalın belli ki yerel müşterisi o kadın ve bakkal iki gün sonra gidecek turistler icin müşteriyi uyarmayı tercih etmiyor.
Haklı adam, sen bugün varsın yarın yoksun.
Yarın yolcusun. 10 günlük mecburi tatili bitirdin. Bu sarı sıcak balrengi binaların arasında kaldığın yeter, yeşil ve serin İngiltere seni bekler.
PCR testlerini yaptırdın hazırsın.
Hadi madem yolun açık olsun
Pasaport..bilet..adaptör
Klimalar biraz önce çalışmaktaydı ama şimdi çalışmıyor, neden olabilir ki?
Önce elimizdeki kumandanın düğmelerine basıyoruz, tık yok!
Ne kadar süre geçiyor bilemiyorum, çok değil ama kesinlikle hemen denilecek kadar az da değil,aklıma biraz önce kapattığım iki tane elektrik prizi geliyor. Öyle ya evin o odasını kullanmayacaktık ve çocukluğumdan kalma tasarruf kuralları ile onları kapatıvermiştim. Bu, prize elektrik gelsin-gelmesin diye konulan anahtar kontrolü sadece Birleşik Krallık Standartlarında olan bir ek güvenlik, bu kadar yer gezdim British Standart kullanılan yerler haricinde bu sistem yok. Gerekliliği tartışma götürür ama eğer alışık değilseniz alet mi bozuk acaba diye kesin telaş yaparsınız.
Koşup açıyorum o anahtarları ve ta-da! klimalar yeniden çalışmaya başlıyor.
Klimaların çalışmasını çok da sevmiyoruz aslında ama sonuçta kullanacağımız kesin, kaçış yok, hava nemli ve sıcak. Üstelik kalmakta olduğumuz evin öyle ifil ifil esecek, hatta arada cereyan yapacak dereceye gelebilecek esintiye maruz kalacak karşılıklı iki penceresi bile yok. Ev büyük ihtimalle binanın dükkan katının eve döndürülmesi ile dubleks daire haline gelmiş. Zaten farkettik ki kentte özellikle bizim kaldığımız bölge olan Valetta bölgesine kentsel dönüşüm gelmiş, birçok eski binanın duvarında bir dışını bozmadan içini yeniden yapmaya yönelik insaat izin ilani var, eski binalar turistlere yönelik odalara çevrilmeye başlanmış.
Bizim tuttuğumuz evin kapısı da zaten dükkan kapısı gibi, hani yaz aylarında at önüne iki tabure, salla zarları oyna tavlanı türünden, yüksek tavanla birleşen iki kanadı ile ardına kadar açılabilecek ahsap kapılardan ama tabii renovasyon sonucunda edepli, tek kapı açsak da olur hale gelmiş. İki yan kanadının üst bölmelerine pencere yapmışlar, yine ahşaptan olan kapakları açınca eve ancak ışık giriyor.
Bu girdiğiniz kapıdan ilk önce mutfak ile karşılaşıyorsunuz, göreceli geniş bir boş alandan geçip üst katta ki kapısız yatak odası bölmesine geçtiğiniz gibi bir de aşağıya ana yatak odası olarak planlanmis mahzene inen merdivenlerle karşılaşıyorsunuz. Mahzen tabii güzel bir odaya dönüşmüş, bir de duş/tuvalet banyo eklenmiş mekana hatta çamaşır makinesi de içinde olacak şekilde küçük ama ferah olmuş.
Evdeki ikinci pencere alt kattaki banyoda. Olması gerekenden daha bile büyük ama çok da ışık almıyor.
Evden ilk dışarı çıktığımda dışardan bu pencere nereye bakıyor acaba diye aranıyorum, fakat bulamıyorum, kot farkı ile ne tarafa açılıyor anlaşılmıyor. Eve dönünce ilk iş içerden açıyorum ki karşıma bir küçük termosifon çıkıyor, şaka gibi. Pencere yolun altında kalan bir boşluğa açılıyor ve bu alanın yol ile buluştuğu yerin üzeri bir mazgal ile kapanmış. Neden güneş enerjisi kullanılmıyor ki diye düşünürken şöyle bir de soru geliyor aklıma, bu termosifon aslında dış cephede korunmasız olarak duruyor. Yani üzerinde bir tel ızgara var ama sonuçta yağmur suları toplanmayacak mı acaba bu mazgalda? Biz varken yağmur yağmasın bari demekten başka bir çarem yok sanırım.
Malta’nin eski bir Birleşik Krallık kolonisi olduğu düşünülünce prizinden, trafiğine bir küçük İngiltere olmasına şaşmamak lazım.

Tüm devlet yazışmaları ve işlemleri İngilizce. Oysa halkın kendi arasında kullandığı dil farklı, orjinali Arapçadan esinlenmiş Maltaca dilinde gırtlaktan gelen sesler var, ancak yazıda kullanılan alfabe Latin alfabesi. Wikipedianın dediğine göre de Maltaca söz varlığının yaklaşık üçte birini Arapça kökenli kelimeler oluşturuyor ve bunlar genellikle günlük hayatta kullanılan temel kelimeleri kapsıyormuş. Yakın komşu Sicilyaca ve İtalyanca da katılımı ile Malta ve kardeş adacıkların kendine özgü bir dil oluşmuş ama hemen herkes gayet iyi İngilizceyi de konuşuyor. Hatta öyle ki ülkenin önemli gelir kaynaklarından biri de İngilizce dil okulları.
Malta ülke olarak üç adadan oluşuyor ve renklerden gidecek olursak en sarısı büyükçe olan Malta adası en yeşili de Gozo adası diyebiliriz. Adanın doğal coğrafik yapısı, uzun yaz ayları söz konusu olunca binaların ve tarihi eserlerin hemen hepsi bu bal rengi taştan yapılmış. Binaya rengi veren sadece canlı renklere boyanmış kapı ve pencere ahşapları.

Zaten tarihi evlerin içinde yaşıyorlar, kale surlarının arasından trafik akmaya çalışıyor. Tarih ve bu tarihe dayalı turizm adanın en büyük gelir kaynağı olunca da bu tarihi korumak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Kalmakta olduğumuz Valetta bölgesi çok değil bir 20 sene önce evsizlerin ve yakındaki tersanenin genelde kaçak işçilerinin mesken tuttuğu, tekin olmayan bir bölge iken hükümetin gentrification-kentsel nezihleştirme programı sayesinde kısa sürede bugünkü gözde turizm ve yerleşim yeri haline gelmiş.
Evsahibemiz Chou, Şu diye okunur, özellikle bu bölgede 15-20şer kardeşten oluşan koyu katolik ailelerinin yüklü miras intikal vergileri yüzünden ilgilenmedikleri evlerin de bu program sayesinde paylaşılmasının kolaylaştırıldığını ve sonucunda da evlerin bakıma alındığını bir çırpıda bir aksam vakti evinin önünde karşılaştığımızda ayaküstü anlatıveriyor.
Ayaküstü yaptığımız sohbetin sonunda bizi kendi gittiği lokal puba yolluyor, pubın sahibi Bertu’ya selamımı söyleyin demeyi de ihmal etmiyor. 4 gece sonunda yeni bir yere gidiyoruz diye heyecanlanıp bir hevesle Vinos’a vardığımızda

farkediyoruz ki geldiğimizden beri dönüp dolaşıp kendimizi kah sabah kahvesinde kah aksam içkisinde hep aynı sokakta bulmaktayız. İşte yalınayaklı Bertu’nun Vinos’u da burada ve adadaki diğerlerine çok benzese de bizce en şirini olan ve her ne kadar adı St John caddesi olsa da bizim için merdivenli sokaktaki 3. favori mekanımız oluyor
Masaya oturup da kendimizi tanıtırken Bertu güleryüzü ile hemen uyarıyor ve merdivenli sokakta nasıl güvenli oturulur hatırlatıyor,sırtını aşağıya verme diyor! bir kez daha adada misafirperverliği ve içtenliği hissediyoruz.
Genel anlamıyla adanın tüm sokakları daracık, mesela Mdina bölgesine giderken kullandığımız otobüsün şoförüne hayran kalıyorum, her biri birbirinden küçük dönel kavşaklarda ileri geri yapa yapa sakin ve kararlı ilerliyor gün boyu.Dar caddelerdeki trafikte boğulanlar Valetta bölgesindeki denize bakan sokakların merdivenli olmasının keyfine varmayı da çok iyi biliyorlar. Günün değişik saatlerinde bu merdivenlere atılmış masa ve ya minderlerde servis yapıyor restoranlar,café ve publar.
Başından sonuna 4-5 ayrı restoranın paylaştığı kısacık ve de daracık bir sokakta canlı müzik yapacak olan sanatçı ekip kendilerine sokağın karşılıklı iki duvarı arasına yapılmış balkonu seçmiş, aşağıdaki masalara çalıp söylüyor mesela.
Esnafın çalışma saatleri de bir garip, sabah 08:00-16:00 arası çalışan memurlar, bankalar ve onlara hizmet eden café, restoranlar var. Bir de 13:00-16:00 arasında siesta yapan esnaf var. Akşam yemeğine 20:00’den sonra çıkıyorlar ama saat 18:00’da da yiyecek yer bulabiliyorsunuz. Hemen her saatte acık bıryer var, İtalya’da Modena’da başımıza geldiği gibi aç kalmanız imkansız yani.
Evin önünden geçen araçta Modern Talking-Cheri Cheri Lady çalıyordu da hatırladım. Bunu söylemeden bitirmek olmaz, bu ülkede müzik 80li yıllarda kalmış. Geldiğimizden beri sanki Stüdyo54 karma kasetini dinliyoruz tüm ada, şarkıların sıralaması bile aynı.
Dışardan gelen bu müzik sesi havanın hafiflediğini ve artık akşam yemeği için hazırlanmam gerektiğini hatırlatıyor. Ütüyü elime alıyorum, o da ne ütünün fişi Türkiyedeki gibi ikililerden ancak biraz önce de bahsettiğim British Standartına uygun yanı 3lü girişi var. Kısacası ütü var ama evde kullanabilmek için adaptör gerekiyor.
Neden bu işlerde tek bir standart yok ki? Amsterdam’a taşındığımızda da evdeki hiçbir eletrikli aleti adaptörsüz kullanamadığımızı farkettik mesela, oysa Dubai-İngiltere geçişlerimiz ne kolay olmuştu. Amsterdam’da kısa süre kalıncada hiç bir aleti yenileme fırsatımız olmadı ve aynı adaptör sıkıntısı Türkiye’de de devam ediyor.
Evi taşımış olunca daha kalıcı çözümler buluyor insan ama turist olarak 3 günlüğüne gittiğin bir ülkede şaşkına dönmek işten değil.
Bu durumda da tabii o ülkede hangi elektrik fişini kullanacağız diye tasalanmak, adaptörleri aldığımızdan emin olmak, pasaport ve biletlerin yanısıra gerekli elektrik teçhizatını da unutmadan yola çıkmak önemli hale geliyor benden söylemesi.
Mirasyedinin bitmeyen tatili
Ben kelimelerin kişiye, nesneye ve ya işleve verdiği güç ve anlam var olduğuna inanıyorum.
Hani ben blog adını Gezgindoganlar koyduğumdan beri hem turistik hem de yaşama amaçlı gezip duruyorum diyorum ya ne dersiniz blog adımız yaşam tarzımız etkiliyor olabilir mi?
Atam İzindeyiz söylemi mesela, ne zaman duysam ya da bir aracın arka camında yapıştırılmış olarak görsem İzindeyiz kelimesi iz sürmek, yolunda gitmek anlamında olması gerekirken bana tatilde olmak çağrışımını yapıyor. Hani gelin arabasına yazılan evleniyoruz gibi. Ve ben gordugum bazı insanlarin bir yandan açtığın yolda izini sürmekteyiz anlamında olan bu Atam izindeyiz söylemini söylerken hal ve tavırları ile aslında Atam biz izindeyiz, dönüşte görüşelim diyorlarmış gibi geliyor bana. Çünkü eğer onun açtığı yolda onlar da gidiyor olsalardi hep beraber hedefe ulaşmış olurduk, yan yollarda oyalanmakta olmak yerine.
Sonra mesela Atam sen kalk ben yatam dizelerini pek severler, her 10 Kasımda duyarız. Çocukken ben de okumuşumdur muhakkak. Ama yine aynı şekilde sanki görevi devr almak degil de sen iyi yapıyorsun bu işi ben hiç anlamam o yüzden de ben yatayım sen devam et demektelermiş gibi gelir bana. Öyle ya görevi layıkıyla devr alabilselerdi, alabilseydik hedefe ulaşmış olmaz mıydık?
Gençliğe hitabeyi anlayabilseydik bugün yaşananlar farklı olmaz miydi?
Her yıl yeniden doğmaktasın, keşke yine gelsen diyeceğimize bir kere doğdun, yaşadın ve bize bıraktığın emaneti senin istediğin şekilde daha da iyiye götürüyoruz bak bizimle gurur duymalısın diyeceğimize savruk mirasyedi gibi ah keşke sen yine gelsen de işleri yoluna koysan demekteyiz. Yaptığımız çağrışımlar, dileklerimiz ile kurtarıcı beklemekten öteye gidemediğimizi görüp bu kurtarıcı ben olabilirmiyim diye biraz düşünsek ve harekete geçsek artık.
Karanlıkta biri elinde fener ile gelir mi acaba diye beklemek yerine mumu yakacak olan kibriti çakacak kişi sen ben olabilir miyiz?
Gerekirse ateşi yeniden keşfedecek bilgin bile varken neyi bekliyorsun?

-
Arşivler
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
- Ekim 2022 (1)
- Eylül 2022 (2)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS





































