Unutkan erkekler ‘Hadi’leyen Anneler
Bugün burada yani İngiltere’de anneler günü. Evet bizim gibi Mayıs ayında kutlanmıyor malum farklı olmak lazım ya. Gerçi bizdeki gibi Anna Jarvis’in annesine adadığı bir gün olarak başlamamış.Kısaca anlatmak gerekirse Hristiyanlıkta Pazar günleri kutsal sayılıyor ve aslında gün kiliseye ziyaret ile başlayıp ve sonrasında da aile ile yenilen Pazar öğlen yemeği olarak devam ettirilıyor, hatta Sunday Roast denilen bir yemek yenilmesi adetten. Bu yemekte domuz,kuzu,dana ve ya tavuk artık ne uygun görülmüş ise fırında yapılıyor ve mevsimlik yine fırınlanmış sebzeler ıle yeniliyor. Her ne kadar din herkes için ise de ve de tanrının karşısında eşıt olsan da gerçek hayatta eski zamanlarda varlıklı ailelerin yanında çalışan hızmetkarların Pazar günü izni diye bir kavram yokmuş. Sadece Lent olarak geçen kutsal dönemin 4. Pazarına denk gelen günde zenginlerin yanında hizmetli olarak çalışanlara da izin veriliıyormuş böylece kiliseye gidebiliyor,aıleleri ile görüşebiliyorlarmış. 16.yy da Hristiyanlar ANA (anne anlamında) kiliseye dönmüş oldukları için de bu özel günü anne ile gecirmek anlamında kullanıyorlarmış. Tabii tüm gelenek ve göreneklerde olduğu gıbı bu da döneme uyarlanmış, Anna Jarvis ten de etkilenmeden olmazmış ve 1921 de Anneler Günü ( motherıng day) olarak kutlanmasında sakınca gorulmemiş.Tabii dini takvimin ay takvimi olduğu düşünülürse Lentin başlaması ve Easter ın kutlanacağı tarihler ve tabii Mothering Day her yıl bir başka tarihe denk geliyor. Mart Nisan aylarında önce Anneler Gunu sonra da Easter kutluyoruz yanim.
Neyse olayın tarihi,dini ve wikipedıa tarafından anlamı buymuş. Benim için ise bildiğim anlamı ile yani Anna Jarvis ın annesine adadığı gün olarak kutlamayı tercih ediyorum, işime de geliyor.
Cuma günü Arda’nın okulunda bır kutlama yapıldı tüm anneler davet edildi. Oldukça duygusal anların yaşandığı törende sizinle paylaşmak istediğim bir yer vardı, tahmin edersiniz ki bu yazının yazılma nedeni de bu:))
Okuldaki bu tip toplantı, anma kutlama merasimleri ve hatta disko falan hepsi okulun ic salonunda yapılıyor ve tum okul (200’den fazla öğrenci) ve öğretmenler ve tabii veliler bu salona sığıyoruz. Cocuklar yere oturuyor büyükler sıralara ve ya ayakta.
Törenin sonuna doğru müdirehanim öğrencilerine eğilip -“hani sizin duymaktan nefret ettiğiniz ama annenizin hep tekrarladığı laflar var ya aslında anneleriniz de o lafları söylemekten nefret ediyorlar! ” hep birlikte onayladık tabii. Sonra da bir oyun oynadık gözlerimizi (evet biz anneler dahil) kapadık ve düşündük bu en çok kullanilan ama nefret edilen laf nedir acaba diye.
Siz de düşündünüz mü!
Benim aklıma ilk gelen şey tabii müdirehanimin listesinde çıkmadı, ödevini yap, oda topla falan olamazdı bir Turk annenin lafı degil mı?
Ama daha ilginç olanı tören sonunda Arda ile birbirimize sarıldığımızda karşılıklı ilk sorumuz sen düşündün oldu, ve evet ikimizinde aklına ilk gelen kelime ‘HADİ’ olmuş! İnanabiliyor musunuz?
Yazının başligindaki Hadi’leyen annelerdenim ben de ne yazık ki. Tabii Profilonun reklamindaki gibi o tabak bitecek, hırkani giy gibi tekerlemelerim de var.
Ama en çok Hadi diyorum, ona ne ifade ediyor bilmiyorum çünkü unuttuğu kesin. Geçenlerde alakasız bir yerde adını okuyup aldığım, adı Unutkan Erkekler Hadileyen Anneler kitabını bir heves sipariş ettim, Nesrincim getirdi saolsun. Gerçi kitap bana biraz hafif geldi, yazar Fatma Torun Reid’in psikolog olmasından yola cikarak hadilemelerimde bir azalma olur diye ummuştum. Ama 11 yillik anne olarak huylu huyundan vazgeçemiyormuş, hırkasını giymesi konusunda ısrar etmiyorum ama Hadi demek ayrı, kolay kolay bırakamam, kusura bakmasinlar. Yola yeni çıkanların işine yarar belki ona bisey diyemeyeceğim.
Tören bitiminde muhakkak bir şükür duası ediliyor okul kilise ile bağlantıda, bir katolik okul kadar olmasa da bağlılık onemli. Bu sefer şükür duamız da Annelere sundukları sevgi için teşekkür etti çocuklar ve dünün çocukları. Ben de anneler gününüzü canı yürekten kutluyorum. Mayıs’ta yine kutlarız ne var. Hadi yine iyiyiz:))
Daffodil nam-ı diğer Nergis
Ben çiçeklerin hikayelerini ya da tarihteki sembollerini günlük hayatta temsil ettikleri duyguları falan bilmem, çiçek çiçektir benim için güzellik ve zerafet ifade eder. Babamın her fırsatta anneme getirdiği harika bir seni düşündüm de demektir mesela.
Ama aslında o kadar basit değilmiş bu çiçek insan ilişkisi. Tarihte mitolojide falan yeri varmış, savaşlarda bayraklarda sembol olmuşlar.
Buyuk Brıtanya Imparatorluğunda yer alan toplumların kendilerine özgü özel gün ve haftaları,onları koruyan azizleri var. Mesela War of Roses diye tarihe geçen iç savaş sebebiyle Gül İngilizlerin sembolü olmuş. 1 mart günü de Welsh halkı(Galler bölgesi diye bildigimiz) için önemli bir gün, St David günü ve sembol olarak da Daffodil yani Nergis seçilmiş.Nergis ‘i oldum olası severim, ama bir halk için sembol olduğunu hiç düşünmemiştim. Welsh halkı için önemli olan bu çiçeğin mitolojik hikeyesine gore kendisini çok güzel bulan Narcussius gölde hayran hayran kendini seyrederken düşerek boğuluyor ve gömüldüğü yerde tamamen doğal olarak bu çiçek yetişiyor adını da Narcussius koyuyorlar. Welsh halkının Narcussius ile nasıl bir yakınlığı var bilmiyorum zaten aslında sembollerinden biri Kırmızı bir Ejderha olan bu halkın diğer sembolü de Pırasa! Efsaneye göre 1346’da Welsh’i koruyan Aziz St David Saksonlarla yapılan savaşta Welsh askerlerine migferlerine pırasa bitkisi koymalarını böylece kim dost kim düşman anlayabileceklerini söylemiş, işe de yaramış.
Daffodil ise yine Welsh dilinde Peter’in pırasası olarak geciyormuş ve de baya bir karışıklık yaratınca 20.Yüzyılda Daffodil yani Nergis çiçeğini sembol olarak almışlar.
Benim gecen sene vefat eden müdürüm Graham’da Welsh idi ve her sene St David gunü yanı 1 Mart’ta sirketteki tum bayanlara Nergis verirdi. Kimine gore fanatik bir Welsh kimine göre kibar bir centilmen olan Graham öldükten sonra ekip olarak bunu iş edindik. Nergis çiçeğine ve artık bizim için Graham gunu olan Mart 1’e sahip çıktık her sene 1 Mart gunu Nergis veriyoruz hanımlara.
Şiir Şarkı Opera derken
Bir gün sınıfta öğretmen 5. Sınıf öğrencilerinden bir şiir yazmalarını ister. Bu şiiri istedikleri bir canlıya ve hatta cok sevdikleri oyuncak gibi cansız birşeyi anlatmak için kullanmalarını ister. Sınıfta şaşkın ama cin cocuklar şiir yazmak cok sıkıcı, şiiri onu yazan şairden başkası okumaz ki diye isyan eder.
Öğretmen ise öyle kolay pes etmeyecektir, peki söyleyin bakalım kimler pop müzik seviyor? Hemen eller kalkar havaya! Peki Rock! Ya Rap! Evet evet iste hemen hemen tüm parmaklar havada, öğrenciler şiirden kurtulduk diye hevesli, ama öğretmenin niyeti farklı. Henüz tüm eller havada iken anlatmaya başlıyor o sevdiğiniz müzik türlerinin hepsinde sözler var duyguları anlatan, hepsi özünde birer şiir ama müziğe uyarlanmış oldukları için siz şarkı diyor öyle zevkle okuyorsunuz. Klasik müzikte söz yok ama öğretmenim diyor bir tanesi, öğretmen de cevap çok; Eh o da senin icinde o şiiri yazdırıyor sana, başkasının sözlerine ihtiyacın yok diyor.
Bu Cloud Busting adlı kitaptan yapmaya çalıştığım bir çeviri, tabii kitap çok daha keyifli bir çocuk kitabı. Şiir yolu ile anlatılan arkadaş ilişkilerine dayalı bir kitap. Konusu da çok önemli olan bu kitaptan yine bahsederim ben ama burada anlatmak istediğim şiir gibi bana göre cok zor ve hatta ağır bir yazıyla duygulari hisleri istekleri arzulari anlatım metodunu ne de guzel anlatıyor, ulaşılabilir olduğunu gösteriyor olması.
Bana kimse müzik şiir nota ilişkisini böyle anlatmadı. Ne olurdu anlatsalardı derseniz bilemeyeceğim ama müzik ile daha erken yakınlaşmış olurdum fena mı.
Bu kitabı okumadan kısa bir süre önce sevgili Patricia’yi da alıp bir sinemaya gitmiştik. Dustin Hoffman’ın ilk yönetmenlik denemesi olan Quartet adlı filmi seyretmekti amacımız. Patricia yaşlılıktan, Basri alışkanlıktan ara ara uyusa da Arda ve ben zevkle ve ilgiyle izledik. Film aslında yaşlılar evinde geçiyor ve bu evde kalanların hemen hepsi müzisyen, klasik müzik sanatçısı kimi zamanında keman, piyano çalmış kimi ise söylemiş aryalar ve daha neler neler. Film ve konusu ayrı güzeldi umarım izlersiniz. Hatta izlediğinizde belki bu yukarda yazdığım konu ile benzediği yeri de farkedersiniz. Opera ile rap in aslında nasıl da aynı olduğunu sadece jenerasyon ve kültür farkından alakaları yokmuş gibi durduğunu görürsünüz.
İsviçre
2012 Aralık ayının son gunleri, 2010 kayak hikayeleri adlı yazıdan bu yana tam 2 yıl geçmiş ve de biz yine yeniden yollara düşmüş İsviçre’ye doğru gidiyoruz. Bu sefer hedef direk Bern’e gitmek ve de bir an önce kayak olayına girmek şeklinde. Tabii hasret de gidilecek.
Gidiş yolunda Fransa’da Laon adlı bir kasabada kalıyoruz. Kalıyoruz dediysem yanlış anlaşılmasın bu yolculuklarda sadece geceyi gecirmeye yonelik bir kalıştan bahsediyorum. Kullandığımız oteller en temel ihtiyacınız olan düz bir yatak, temiz çarşaflar ve temiz bir banyo tuvalet ihtiyacınızı karşılamaya yönelik oteller, Fransa da genelde otobana yakın yerleşim birimlerinde oluyorlar. Formule1adlı bu otell zincirinde 3 defa kaldık ve de gayet memnun ayrıldık. Asıl hedefe ulaşırken hiç zaman kaybetmeden dinlenebileceginiz bir mola yeri.
Neyse iste sabahtan yeniden yollara düştük. Fransa otobanları ile Avrupa’yi transit geçişini baya iyi çözmüş. Tabii parasını oduyorsunuz, herhalde toplamda 50€ falan tek yone vermişizdir. Yol kenarındaki mola yerlerini iki ayrı tipte yapmışlar birisinde yemek ve tuvalet ihtiyacınızı giderebiliyorken kuyruklarda baya uzun oluyor. Yok ben birsey almayacağım sadece tuvalete girip çıkacağım ve hatta biraz da bedavadan hava alıp ayaklarimi gerecegim derseniz ‘Aerial’ diye agaclar arasında bina olarak sadece tuvalet bloğu olan bir diğer mola mekanı yapmışlar, sen yeterki dinlen de kaza yapma.
Neyse efendim biz İsviçre’ye planladığımız saatten 1 saat geç olmak uzere vardık. Bu gecikme Ufuk ve Arda tarafından pek hoş karşılanmadı tabii ama önümüzde 7 tane 24 saat olunca idare ettiler.
Kayak olayı için bu sefer hazirlikliyiz. En basta ev sahiplerimiz bu konuyu çözmüşler ve zaten yolculuga daha çıkmadan hemen hemen tüm masraflar belirlenmiş öyle pek sürprize yer bırakılmamış durumdayız. Bu sefer Basri de yanımızda olunca arabalarla dağa çıkabiliyoruz. Ama aracımızın İngiltere’den geldiğini ve de direksiyonun yolun iç kısmında değilde dışarda olduğunu hatirlarsanız bu dağlardaki yolculuklar yer yer korkutsa da başardık heryeri gezdik.
Kayak merkezi olarak Zweisimmen’i secmistik, burada kayak okulu da var zaten bizimkileri ozellikle Fulyayi taniyorlar. Pazartesi’nden itibaren herkes gruplarında kayak olayına başlıyor ve 4 gün boyunca tüm gün kayıyorlar. Tüm gün dediğime bakmayın sabah 8:30 ile ogleden sonra 3:30 arasi kayak zamani sonrasinda evde oyuna zaman kaliyor. Hava yumuşak ve güneşli ve kar kaymaya elverişli, tek sıkıntı son kayak gunü yağan yağmur ama o kadar olurmuş.
Dağlarda agaclarda kar, berrak göller ve nehirler derken bir kez daha hayran kalıyoruz İsviçre’ye. Peynirleri ve çikolataları ile bu doğadan yararlanmayı çok iyi biliyorlar. Dağda arabayla çıkarken korktuğumuz yerlerde yürüyenler ve hatta bisiklete binenler var.
Biz Basri ile kaymadık ve de bol bol cevreyi gezdik. Interlaken,Zürih, Luzern ve tabii Bern arasında en çok Luzern’i beğendik. Emmental ve Gravuer peynirlerinin yapılış koylerine ve de fabrikalarına gittik. Çikolataciya da gittik.
Cok cok keyifli bir geziydi ve de 2013 yılı tatil planini yaptik bile. Arda’nın yeri tamam ama Basri ve benim icin durum oyle degil, kayak yapmayacaksanız kış tatiline gelmeyin dedi evsahipleri. Haklilar tabii biz kaymadigimiz icin onlari da engellemis olduk.
Şimdi ben bu durumu değerlendirip kayak olayına Basri’yi de katmayı planlıyorum. Kayak hikayelerimiz burada bitmemeli değil mı?
Hadi kutlayalım
Geçtiğimiz yıllarda bir arkadaşla doğumgünü kutlaması neden önemlidir yoksa gereksiz bir para tuzağı mıdır diye bir tartışmaya girmistik. Tartışma tabii sanal ortamdaydı çünkü O Almanya’da ben İngiltere’deydim hatta kullandığımız yahoo grup ortamı da Türkiye’de idi.
O o günlerdeki terör olaylarınında etkisi ıle kutlanmaması gerektiğinde ısrar etmiş ben ise ona aşağıya kopyaladağım email ile cevap vermiştim. Birbiri ardına kutlamaya başladığımız 2013’deki doğumgünleri vesilesi ile sizinle de paylaşmak istedim bilmem bana katılır mısınız?
‘Ben yaşadığım hergüne sarılmak istiyorum, oğlumun gözlerindeki ışık sönmesin istiyorum ve ona hayatında kutlanmaya değecek şeyler olduğunu göstermem gerek yoksa günlük telaş arasında yılların geçtiğini nasıl anlayacağım.Her yeni yaşımla en büyük hediyem çevremdeki sevdiklerim ve sağlığımdır diye düşünüyorum ama onlar da elimde ne kadar bilemiyorum..
88 yasinda (şu anda 93 yaşında) bir bayan arkadaşımız var burada, arkadaş diyorum dikkat ediniz Elderly Friend olarak geçiyor, 40 yıldır yasadigi evinde tek basina, araba kullaniyor hala(1 yıl önce bıraktı direksiyonu!),torun çocuğunun Christening töreninden bahsederken gözleri parlıyor, iki haftada bir yaptığımız ziyaret için süsleniyor, Ctesileri sacini yaptiriyor,bizim icin hazırlanıyor nasıl da şık oluyor. Bu kadın savaşı yaşamış , kocasını oğlunu kaybetmiş ve tek kızı ile sık görüşemiyor ama demiyor ki ben yaşlandım artık oturayım,geçen gün kendine harika bir yüzük aldı…Tanışmadan önce bize aracı olan charity bu yaşta Demans olabilecegini soylemisti, ben unutuyorum o unutmuyor neden…
Hayatimda onemi olan tarihleri not etmeyi ve kutlamayi seviyorum ben, gecen sene nerdeydim o onemli gunde simdi nerdeyim diye ic muhasebemi yapiyorum. her bir kutlamayi bir bulusma vesilesi yapmaya calisiyorum.. Ha lutfen kutlama dedigim sey para harcamak degil olmayacak masraflar degil bahsettigim sey, sadece gunun farkinda olmak.. gecen zamanin farkinda olmak..hani eskilerin hasat zamanı dogmussun çok yağmur vardı dediği gibi.
Diyor ki dun okudugum bir yazi da (AXA PPP Healthcare magazin):.. belki de hafızanizda bir problem yoktur, en ufak birseyi hatirlayamiyorum diye unutkanlik basladi diye dusunmeyin belki de sadece artik daha az dikkat ediyorsunuzdur hayatınıza diyor.. Bi dusunsenize aramizda ben dahil istisnalarimiz var her 3-5 yilda bir duzen bozan yer yurt değiştiren ama çoğumuz yillardir aynı sehirde, aynı kisilerle aynı cember de yasiyoruz. Trafik lambasinda biraz uzun durunca farkediyoruz o kuru temizlemeci kapanmis yerine kebapci acilmis diye ama acaba orasi hep kebapci miydi? Hayatiniza yeni bir insan sokuyor musunuz zaman harciyor musunuz bu yeni geleni anlamaya?ya da aranizdan giden icin ne kadar agit yakiyorsunuz?Ilk geldigimizde deliler gibi insan bulalim iki cift laf edelim diye yahoogruplara uye olmustuk simdi gelen her maili acmiyorum ya, hep ayni diye birbirine hava atan insanlarla yasiyorum ama inatla her maili aciyorum ve cevap verebilirsem veriyorum. Biliyorum ki gurbet zordur taki degisen dukkani farketmeyene kadar yenisindir..
Is-guc yasam sartlari.. cocuk 1 cocuk 2 derken.. evet yaslaniyoruz.. ama Ingilizcedeki soruya bakarsaniz: How old are you? OLD… Arda buyuk ninesi icin anne o eski dediginde farketmistim yaslanmak dedigimiz sey eskimek midir diye..
Işte ben bu dunyada benimle beraber eskiyen herkesi bunu kutlamaya cagiriyorum.. Amacim sadece ben eskirken neler olmus onu farketmek.. Luks yerlerde harcayacak ne zamanim ne param var ama hadi arkadaslar toplaniyoruz dedigim de dunyanin en az 3 ulkesinde pesimden gelecek 8-10 arkadasim oldugunu gormek ve de onlarla beraber sanal da olsa paylasarak eskimek istiyorum.
Yanlis mi yapiyorum diye soracaktim.. ama yanlis yapiyorsam lutfen soyleme bu da benim olsun..(bu yazı ilk 2010’da yazılmıştı)
Dun canım oglum 11 yaşına girdı, haftasonunda önce oldukca basarılı bır basketbol macı,tam aman bir husran mı olucak derken bir anda cok keyıfli bır partiye dönüşen dogumgunu kutlamaları,hayal ettiği ama beklemedigi hediyelerini almak ve de telefondan fb den gelen kutlamalar ile 11. yaşına gerektigi gibi girdi ve şimdi hiç utanmadan sıkılmadan 12.yaş gününün planlarını yapıyor.Ben de benımkinı
Her doğumgününüz bir öncekinden daha güzel ve yaşanmaya deger, Her anindan keyif alacaginız kayda geçmeye değer bir hayatinız olsun. Ben de orada olayım!
2012’ye veda
İngiltere ve de kiliseye bağlı bir okulda olunca Christmas onemli bir hale geliyor. Okulun 1. Döneminin ikinci yarısı olan 7 haftalık dönemde herşey bu konu üzerine oluyor. Küçükler Nativity adi verilen İsa’nın doğumunu anlatan hikayede rol alıyor en büyük sınıf ise Christmas kartlarının okul ici dağıtımından sorumlu oluyor, hani su kırmızı posta kutuları var ya meşhur Royal Mail yazan üstünde kırmızı kocaman bir mantar gibi işte ondan bir tane okulun ana salonuna koyuyorlar herkes kart yazıyor yolluyor birbirine. Ben Arda’nın bu kadar hevesle oturup birşeyler yazdığını sadece bu donemde görüyorum en az 30 tane kart yazılıyor bı o kadar da geliyor tabii. Amac buyuklere sorumluluk öğretirken küçüklere de kart yazmak gibi aktivitelerle adres bilmek gibi onemli hayatsal bilgiler öğretiliyor. Bu cocuklarin koca adam oldugunda da kart yazdığı düşünülürse işe yarıyor.
Bir de yılsonu bilançosu var efendim bu yıl neler yaptın ne yapmak isterdin gibi sorular var. Yine küçükler icin amac iyi bir cocuk olup ta Santa’nın hediyelerini hakettin mı gibi bir sonuca götüren bu alışkanlık büyüsen de devam ediyor. Hani bu zaman zaman çıkar ya 5 yas cocuklari Allah’a mektup yazdı seklinde Eh okulda yazılıyor bu mektuplar yani en küçük yastan başlıyor cocuk derdini anlatmaya ifade etmeye ve de istemeye. İsteme kısmına takılmayalım ama olay hayatla bir araya gelmek. Irak’taki askere tesekkur mektubu yazdılar, Obama’ya tebrik kartı attılar düşünebiliyor musunuz? Oysa benim hatırladığım okulda dilekçe yazardik cetin kurallarla ve de hic de isime yaramamıştı gercek hayatta yazarken ilk dilekçemi.
Neyse asıl anlatmak istediğim sey gecen yil neler oldu bu yil ne olsun şeklinde olucakti.
Biz İngiltere İsvicre arasında yaptığımız gidiş dönüş toplamda 20 kusur saatlik araba yolculuğumuzda ( harbiden uzundu) bol bol konustuk. Yukardakilerle baglamak isterseniz bu 2012 hakkinda konusma istegi Arda’dan geldi, arabaya biner binmez er nasıldı bu yılınız diye sorunca farkettik ki
2012 yılı bize cok iyi davranmış hic şikayet etmeye hakkımız yok. Sağlık desen yerinde, okul desen hedefe çok yaklaşmış olmanın haklı gururu, is desen cok şükür istenilen yerlerde daha ne istenir.ha ayrıca bu yil ki tatillerimizde hem bizim gittigimiz hem bize gelenlerle geçirdiğimiz günler açısindan çok keyifli olmus.
2013’ten bunların devamını diledik ve de açıkcası yılın en son tatilini de cok cok guzel geçirip evimize döndük.
2012’de bizi yanliz bırakmayan dost, akraba ve de herkeslere de tesekkur ediyoruz.
Değiş Tonton
Daha 10 günü bile dolmayan bu yeni yılın ilk yazısı ne olucak diye düşünürken birbiri ardına gelen ayrılık,boşanma, ölüm haberleri ile şaşkına döndüm.
Ölüm Allah’ın emri diyoruz da acaba diyorum biz küçükken daha mı az ölüm vardı etrafımızda!
Ya da bu insan ilişkilerindeki yıpranma sonradan mı oldu yoksa hep oradaydı da bizim mi haberimiz yoktu?
“Biz büyüdük ve kirlendi dünya” diye bir şarkısı vardı Yeni Türkü’nün.
Bir araştırmaya göre Ocak ayı boşanmalarda, yani davaların açıldığı dönem olarak en yüksek ay imiş hatta avukatlar Ocak 2’yi hazır beklermiş! Bunu Aralık’ta duysaydım inanmazdım ama artık inanıyorum.
Galiba bunda eskiyi at yeniyi al tarzında pompalanan, yeni yılda yeni kararlar almalısın ısrarı etkili oluyor. Bir diğeri için de tabii bu Chrismas kutlayanlar icin geçerli bu özel dönemin etkilenmesini istemeyip kararın açıklanmasını yeni yıla ertelemek de diyebiliriz.
Su son 9 gunde ortalıkta gördüğümüz o kadar çok zayıflayacağım artık koşucusu var ki inanamazsınız. Bakalım Mart ayına kaç kişi kalacak!
Her ne olursa olsun bu karar sadece o güne ait listenin bir parçası olmasa gerek. Öyle ya bazı hediyeler sadece christmas da alınırken ( yaşlı teyzenin ördüğü ve sadece o etraftayken giyilecek çam ağacı desenli kazak gibi ) yavru köpek hediyesi de bir ömür boyu sürecek sorumluluk getiriyor bunu unutmamak lazım.
Öte yandan başta da söylediğim gibi ölüm Allah’ın emri yapacak fazla bisey yok. Ama diyorum ki etrafımızda hastalıklar ölümlerde mi arttı. Yoksa hep vardı da bizim mi haberimiz yoktu.
Bu teknoloji sayesinde dünyanın neresinde olursanız olun haberimiz olan insanlar ve onların dertleri hastalıkları derken acaba bilmeseydik daha mı iyi olurdu?Tanju Okan’ın şarkısındaki yok olan Balonlar misali !
Ya da bu yukarda bahsettigim kararlara bunların bir etkisi olabilir mi? Sonuçta intiharı bir bulaşıcı hastalık olarak gördüğümü düşünürsek Amerika’daki silahlı okul saldırıları bir imza atmak isteyenlere özgü ve heran salgına dönüşebilecek bir hastalık olarak tanımlayabilirim. Aynı şekilde artık belli bir hayatı yaşamış ve çevresinde hastalık ölüm haberleri artan insan birşeyleri değiştirmeye ilk olarak hergün gördüğü eşinden ayrılarak başlamak istemiş olabilir mi?
Kadın erkek farketmez herkes bir degisiklik arayışında orası kesin..
Ne diyeyim kolay gelsin herkese..
Aşk meşk
Yaklaşık olarak 2 sene önce seyrettigim bir film uzerine şoyle bir not almışım: Aşık olmak denilen his bir kisiye duydugunuz bir his mi yoksa birisiyle paylastigimiz o zamana özgü mü? Acaba aşık olunan kişi ile geçirilen zamandan ne kadar zevk alıyorsan o kadar mı aşıksın? Zaman içinde Aşk ölüyor deniliyor ya hani yoksa bu artık paylaşılan şeyler aynı zevki vermiyor mu demek ! İngilizcede aşık olmak iki şekilde ifade ediliyor: tam kelime anlamı ile: “falling in love” : aşka düşmek
ve “Being in love with someone” Birisi ile aşkta olmak.
Türkçe’de ise basitçe aşık olmak diye kullanılıyor neye ve kime aşık olduğunuz anlaşılmıyor ama zaten töreler gereği bu pek de konuşulmuyor.
Filmlerde izlediğimiz sıkıcı hayattan bir anda ortaya çıkan yeni kişi sayesinde kurtulan ana karakter aslında bu yeni kisiye degil yeniden hayata aşık oluyor gibi düşünüyorum. Hani saatlerce yapılan konuşmalar, eskimiş hikayeleri dinleyecek yeni bir kulak bulmuşken hafiften abartarak daha keyifli bir hale getirmek elinizde sonuçta o sizi bilmiyor ki! Ne derseniz inanacak yeni gelmiş hayatınıza siz ne kadar anlatırsanız o kadar bilecek, hatanızı zayıflığınızı siz söylemezseniz daha kendisi keşfedene kadar çok var.
Benim düşünceme göre bir insan ile beraber geçirdiğim zamanın kalitesi ve benim memnuniyet derecem o kişiye karşı olan hislerimle doğru orantılı. Bir sonraki anı beraber geçirmek istiyorsam demek ki sevmişim. Ha hayatımı geçirmeye karar verdiysem işte o aşk.
Meşk ise size kalmış..
“Bir çapkına yangınım
Her yanı bilsen ne hoş
Neşesine baygınım sarhoşum sarhoş…”
Bu dünyaya bir eser bırakmak
Yine bu bizim akıllı ermiş diyor ki;
“İnsan yüreğinin en derin ihtiyacı kendimizden daha önemli birsey uğruna yaşamaktir.” Bu degil mi kadınların bir eser bırakmalıyım şeklinde yola çıkıp bu çok değerli şey ‘çocuk’ olsa gerek şeklinde karar vermesine sebep olan his. Peki ya degilse!
Tabii ben bunu kadınlık ve kadınların açısından inceleyebiliyorum erkekler söz konusu ise galiba onlarda kendilerine bu evin geçimi benimdir, ben olmasam bu kadın ve çocuklar yaşayamaz ya da ben böyle çalışmazsam bu firma batar şeklinde kendilerine uğruna yaşayacak birşeyler buluyorlar. Bilemeyeceğim.
Ben bu kitabı okurken ve de özellikle bu cümlede kendim icin ne seçmiştim nedir benden daha degerli ve de uğruna yaşamaya çalıştığım şey nedir diye dusundum. Ve açıkcası cocuk olayının yani en azından benim bir çocuk sahibi olmak istemem bu eser bırakma ihtiyacı degildi diye düşünüyorum. Evet bebeğin hayatını şekillendirme işine bir puzzle ve parçaları olarak baktım ama bu benim eserimdir bakın ben yaptım diyemem ki.
Acaba birinin bize ihtiyacı olması mıdır kendimizi onemli hissettiren? Hani şu çevresindeki kisiyi hasta eden ve de kendine bağımlı kılan tipler gibi.
Eser olma hakkı nedir ki ben bu eseri once bulucak ve de ortaya çıkarıp sonra da insanlığa bırakacağım? Ya da belki de en önemli soru nedir bu insanların arayıpta bulamadığı önemli şey bilen var mı?
Sufle!
“If you haven’t picked the right people with the right spark to share your dream with, it’s like trying to bake a soufflé without the correct number of egg whites. The damned thing just won’t rise.”
Diyor ki araştırmacı yazar çevrenizde sizinle hayallerinizi paylaşacak kişiler yoksa bir yere ulaşamazsınız, tıpkı eksik yumurtayla pişirmeye çalıştığınız suflenin kabaramayacaği gibi! Bugünlerde okuduğum kitap iş dünyasındaki başarılar üzerine yazılmış ama insan ilişkileri söz konusu ise tum hayat icin geçerli diye düşünüyorum.
İnternette dolaşan mutluluğun anahtarı hep pozitif olun ve çevrenizde negatif insan bulundurmayın seklinde ki uyarılardan degil bu, gerçi o da doğru ya!
Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyorduk biraz da denk geldi diyelim. Dedi ki “siz” yani Basri ve ben “hayatınızda hedefler koyup o hedefe doğru ilerlemeye çalışıyorsunuz, yolda çıkan engellere de hedefin önemine, değiştirebilir olup olmamasına göre direniyorsunuz. Bunu nasıl yapıyorsunuz?” İşte hemen bu konuşmanın akabinde yine bir tren yolculugunda okumak icin evdeki kitaplıktan çektiğim kişisel gelişim tarzı kitabın rastgele açtığım sayfalarında yukarıya da bir kısmını aldığım konu vardı. Dedim ya denk geldi!Ya da sırf o konuşma yüzünden daha çok ilgimi çekti bilemeyeceğim!
Bizim önce dalga geçerek adını “5 yıllık ekonomi ve kalkınma planı” olarak koyduğumuz bu planlar doğrultusunda ilerliyoruz aslında biz, tıpkı hükumet gibiyiz muhalefet de var tabii, hele son 10 yıldır Arda saolsun tam muhalefet!
Neyse yazar olayı iş dünyasında çevrenizde sizin fikirlerinizi sizin gibi hissederek gerçekleştirmek isteyecek tiplerle iş kurun diyor, amacı şirketinize eleman alırken sadece teknolojik olarak ürünü ve ya servisi yapabilecek mi diye değil aynı hedefe beraber gidebilecek miyiz bu kişiyle diye de duşunun özellikle de yönetim kurulunuzda bu tiplerden bulundurun diyor. Çok da haklı!
Bence bu tarz secimi insan tüm özel hayatına da yansıtmalı. Hani aynı hayalleri paylaşmak dedikleri romantik türden bile olur. Yeter ki sizi o hedefe ulaşmak icin desteklesin, köstek olmasın.
Biraz da işim gereği diyelim hayatın birçok kesiminden insanla konuşuyorum, onlar için iş yaşamlarında önemli aşamalardan bahsediyoruz ve de sadece iş değil tam bir ülke şehir değiştirme gibi gerçekten ciddi değişiklikler de var düşünülmesi konuşulması gereken. Farketiyorum ki yeri geliyor iş ve kariyer açısından çok iyi bir adım da olsa eşlerin olaya sıcak bakmaması ile herşey bitebiliyor! Diyebilirsiniz ki herşey karşılıklı ve sonuçta aynı fedakarlık bekleniyor her iki taraftan da. Evet sonuçta bir fedakarlık bu ama bu gelişmeye ve getirdiklerine kendini feda etmek olarak degil de bunun sonunda ben ne kazanabilirim bunun bana ne yararı olur diye bakmak daha doğru degil mı?
Ortak bir hedef belirlemek ve bu hedefe giderken yapılan her fedakarlığı not alıp ılerde bak senin yüzünden bunu yapamadım demek yerine sayende neler yaptım diye bakmak benim
istediğim.
Hem is yaşamında eleman/ortak istediğiniz gibi çıkmadıysa ortaklık biter gider ama evlilik ğyle mı ya, iyi günde kötü günde beraber olacağız diye soz verdik bir kere.
-
Arşivler
- Ocak 2026 (1)
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
- Ekim 2022 (1)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS















