Leylek leylek havada…
Sabahın o çok erken saatinde odama giren güneşin ittirmesi ile kendimi salona atıyorum.
Uykum var, vücudum öyle olduğu konusunda ısrarlı ama beynim uykuya geçemiyor.
Yattığım yerden pencereye bakıyorum. Kocaman, gereğinden yüksek bir komşu binanın beşinci kattan yukarısına bakmaktayım. Beşinci kattan yukarısı göz hizamda çünkü ben bizim binanın beşinci katındayım. Komşu binaya laf atıyorum ama benim içinde oldugumda az değil, 10 katlı.
Binanın benden tarafında serin bir gölge var ve bir sürü de kuş uçuşmakta.
Birddedektif ve Şermin Yaşar’ın kızdığı bir tanımlama tabii bu, havada uçan her canlıyı kuş deyip geçiyor olmamız ama işte ne diyeyim. Bu konuda da eğitim şart. Bilebildiğim kuşlar martı, karga, güvercin, leylek, flamingo ve bir de kızıl çaylak. Sonra kuğu, ördek, kaz, tavuk, hindi onları da saymak gerekir mi acaba? Serçe, kırlangıç ve sığırcık var ayrıca ama ben çoğu zaman ayrımını yapamam.
Bu arada aklıma geldi, acaba neden havada ve ya karada bir leylek görünce pek bir seviniyoruz. Yani ben çok mutlu oluyorum, sizi bilemeyeceğim tabii. Onları her gördüğümde ta çocukluğumun Eskişehir’indeki çatılara bacalara kurdukları yuvalarında lak-lak-lak seslerine kadar gidiyorum mesela. Düşünüyorumda korkarım seslerini sadece o zamanlarda duyabilmiştim. Eh yuvalarında gevezelik etmekte oldukları bir zamanda binanın yanından yürüyerek geçtiğim için farketmiş olmalıyım. Oysa son donemde hep araç icinde yolculuk yaparken görmekteyim onları, dolayisiyla da seslerini de duymuyorum.

En son yere ayak basmış olarak gördüğümde Amsterdam’da bir parkta yürümekte idi, Covid19 kabusun artık son uzatmaların yaşanmakta olduğunu umduğumuz ama karantinaların ısrarla ta 2021 baharına kadar sarktığı dönemde beraberce uçuş yasaklarının bitmesini beklemekteydik.
Leyleklerin insanı mutlu etmesinin sebebi onları arada bir ve hatta çok çok az görüyorsun diye de olabilir tabii. Öyle kırlangıçlar, serçeler, martılar, güvercinler ve kargalar gibi her yerden çıkmıyorlar. İngiltere’de mesela sahil kenarlarındaki martılar gelip elindekini kapacak kadar çevik ve büyükler. Venedik’te de görmüştüm o hırsız martılardan. Sadece Istanbul’da Boğaz’daki martilar birisinin onları beslemesini bekliyor sanki. Sonra kargalar da pek bir iri, şehrin çöplerini kurcalayıp kalan pizza vesaire parçalarını gayet güzel yediklerinden olsa gerek. Bahçemdeki çilekleri ve ağaçlarımın çiçeklerini didikleyen güvercinler de var. Ama bahçeme gelen bir leylek henüz olmadı.
Ya da bu heyecanın sebebi havada leylek görmek çok gezeceksin anlamına geliyor inancından kaynaklanıyor olabilir mi! ” Oo, leyleği havada görmüşsün” şeklinde bir cümleyi muhakkak duyarsınız ola ki birazcık fazladan gezmişseniz o sene. Peki acaba leylekleri gördüğümüz için mi geziyoruz yoksa gezdiğimiz için mi onları görüyoruz? Mesela ben bahar aylarında yollarda isem mutlaka görüyorum. Hatta geçenlerde sürü halindelerdi ve araba icinde olmama rağmen onları gören yine sadece bendim. Araç içindeki diğer yolculara da yine benim göstermem, bakın bakın işte oradalar havada şeklinde debelenmem gerekti.
Tecrübelerime dayanarak kendi soruma cevap olarak diyorum ki öyle evde oturup bir leylek geçse de ben de artık gezsem diye bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Şehirlerde bu koca koca binaların arasından geçmeleri zor, onlar sizi kırlarda bayırlarda beklemekteler.
Pencereden kuşların sabah uçuş egzersizlerini de izliyorum bir yandan. Gayet kontrollü bir şekilde binaya doğru uçup duvara çarpmaya ramak kala hop geri dönmekteler. 5-10 tane kuşun aynı anda yaptığını görüyorum, içlerinden en az biri şimdi çarpacak diyorum ama çok iyi ayarlayıp kurtarıyorlar kendilerini. Her sabah bu uçuşu yapıyor olmalılar. Acaba bu bir eğitim mi? Yani bu kuşlar belkide daha bu baharda doğdular ve uzun yollara çıkmadan önce burada komandalar gibi eğitim alıyor olabilirler mi? Mesela sığırcık kuşlarının o sürüler halinde uçarken oluşturdukları çok ilginç manzaralar oluyor, tam bir uyum icinde uçuşları ile ünlüler bilirsiniz eminim. Belki de bu sabah uçuşları daha sonra o gruba katılabilmek için yapılan antremanlardır.
Ben bunları düşünürken kuşlar yavaş yavaş bu çılgın uçuş taliminden vazgeçtiler. Hava sıcaklığının artması da bir sebep olabilir tabii. Mersin’de yaz sıcaklığı sabah 7’den itibaren başlayabiliyor malum.
Uykusuzum kalacağım diye homurdanarak kalkmıştım yatağımdan ama şimdi iyi ki güneşten rahatsız olup uyanıp yerimi değiştirmişim diyorum.
Bu anlatmaya çalıştığım manzaranın bir fotoğrafını hatta videosunu çekmiş olmalıydım ki buraya koyabileyim ama yerimden kalkıp telefonumu almaya gidersem büyüsünü kaybedeceğim korkumdan kayıt altına alamadım kusura bakmayın. Bursa Eskikaraağaç köyünde bulunan Leylek Köyünden bir güzel ailenin fotoğrafını kabul ediniz.

Bu düğmeye basarsan…
Piyangodan önüme çıkan bir telefonun heyecanı ile gece vakti telefon değiştirmeye kalkıştım başıma gelenlere bak. Telefon değiştirmekte bir marifet yok aslında. Bir kere eskisi gibi sim kartı çıkart yenisine tak şeklinde olmuyor tabii. Hatta henüz kartı takmış değilim o eskisinde bekliyor. Eski iPhone’u yenisine yaklaştırıyorsun onlar birbirine aktarıyor.
Allah’ım ne kolaylık! Bir dönem telefon listesini aktarmak derdi yüzünden neler çektik. Şimdi bilgiler, fotoğraflar hepsi elle tutuşup hoplaya zıplaya yeni telefona geçiyorlar.
Yani geçmelilerdi ama benim bir hatam ile geçemediler. Olursa benim hatam olacağını da daha hatayı yapmadan kabul etmiştik zaten, sistem sana soruyor ve onayını almadan devam etmiyor ya, o yüzden kızacak kimse de yok.
Fotoğraflar, emailler, uygulamalar hepsi yeni tarafa geçti çok şükür. Problem, WhatsApp mesajlarımı da getirsin diye bastığım TAMAM, DEVAM ET tuşunun aktardığı o grup bilginin saklanmış olduğu hafıza kutusunun en son güncellendiği tarihin Aralık 2021 olmasından kaynaklanıyor. 2022 yılına girmişiz, ilk 6 ayında da hatta yine bol bol gezip, az biraz da oturarak geçirmişim, bir ton mesaj, fotoğraf paylaşılmış falan derken hop 3 dakikada 2021 Aralık ayına geri döndüm. Ve bu aktarmayı onaylayan da ben olunca kızamıyorum bile kendime. Çok önemli bir şey yoktu içlerinde galiba sanırsam durumundayım. Oysa en basitinden geriye dönük bir mesajı fotoyu hop diye çıkartıvermeyi çok severim, böyle arşivci olur mu yaaa.. Otur ağla.
İçinde bulunduğum ruh hali bana geçenlerde Fatoş ile yaptığımız konuşmayı düşündürdü. Konuşurken ve hatta üşenmeyip listeyi de yaparken başıma gelmez canım dediğimiz derecede ciddi olmasa da kısmi bir hafıza kaybı durumu oldu bu da sonuçta.
Bahsettiğim konuşmadaki konumuz kaybedersek üzüleceğimiz şeyler üzerine idi. Üzerinde düşünmek lazım diye konuştuğumuz konu da hani hafızanızı sileceğiz ancak asla unutmak istemediğiniz şeylerin bir listesini yaparsanız onlara dokunmayacağız deseler ve sadece 20 dakika süreniz olsa bu listeyi yapmak icin, listenizde kimler neler olur idi.
Listemi yapmak icin sadece 20 dakika olması ile ilk anda panikliyor insan tabii. Ya birini ve ya bir şeyleri atlarsam, listeme almadıklarıma da ihtiyacım olursa. Zamanım çok az telaşı ile listemi yapmaya taa bebekliğimden başladım.
Çocukluk anılarım, annem ve babamla ilgili olanlar kalsın isterim . Abim ve kardeşim, eşleri, çocukları, kuzenlerim, tum ailem. Eşim ve oğlum ile ilgili olan her şey, en küçük ayrıntısına kadar kalsın. Orada hatalarım da dahil olan her şeyi hatırlamak isterim.
Sonra okullarım, arkadaşlarım kalsın isterim, taşınmalarımın detayları bile kalsın. Kısaca hayatımda şu anda bulunan herkesi hep hatırlamak isterim. Hayatımdan şimdiye kadar çıkarttıklarımı ise istemiyorum, silmişim işte ne gerek var bir daha bir daha hatırlamaya değil mi?
Olaylar; beni varlıklarıyla mutlu eden insanlarla olan ilişkilerimdeki olaylar da kalsın, hepsini tek tek yazamayacağım.
Öğrendiklerim ki bu çok çok onemli bence, mesela okumak, yazı yazmak, yabancı dil bilgim, bolca fen ve hayat bilgisi ve gerektiği kadar yeterince matematik kalsın aklımda. Mesleki anlamda öğrendiklerim de kalsın tabii ama eğer kullanacaksam yoksa boşa yer işgal etmesinler. Araba sürmeyi de araç sürerken başıma gelenleri de saklamak isterim bunları hatırlayarak daha kontrollü tecrübeli olmayı tercih ediyorum sanırım. Yüzmeyi, bisiklete binmeyi, kayak yapmayı da hatırlamak isterim.
Ha bir de sesler insanların seslerini unutmak istemiyorum. Diyorlar ki insan ölünce en çok sesi özleniyormuş, vakit varken kayıt yapın diyorlar yaptın mı derseniz, korkarım hayır ben mektupları emailları tüm yazılı mesajları okurken yazan kişiyi tanıyorsam aklımda onun sesiyle okuyorum bu durumda onlarla konuşmuş gibiyim ve işte bu yüzden de kişilerin seslerini unutmak istemiyorum.
Hayallerimi de tutabilir miyim acaba? Hayallerimden kastım benim kendim için kurduğum hayal pek yok ama bazı hayal kırıklıklarım olduğuna göre demekki bilmediğim hayallerim varmış, neyse işte onları unutmak istemiyorum.
Yaşadığım farklı yerlerden Ankara,Eskisehir, Istanbul, İngiltere,Dubai ve Hollanda da kalsın isterim.
Peki vazgeçtim aman unutayım gitsin dediğim anıların yok mu hiç diye sorarsanız var tabii, olmaz olur mu? Mesela çocukluğumun genç kız donemlerimin mecburi belediye otobüsü yolculuklarındaki tacizler, laf yemeleri unutmalıyım. Beni yoran, üzen insanlarla olan tecrübelerim ve öğrendiklerim bana ders olsun diye öyle hemen unutmak istemiyor insan ama hamallık işte ne gerek var.
Listeyi yaparken bir de soru geldi aklıma, hani ben kronolojik olarak başladım ya peki ama bu saklanmaya değer bulunan hatıraların kronolojik sırası olacak mı yoksa sadece olayı mı konuşuyoruz acaba? Yoksa kronolojik olarak hayatımızın neresindeydik hatırlayacak mıyız?
Bir yaşam boyu denk geldiğimiz hayatlardan insanlardan, yanımıza alıp yola beraber devam ettiklerimiz ya da yol ayrımında bırakıp almadıklarımız derken o kadar çok şey varmış ki vazgeçemeyeceğim. Ama işte bak, bir kısacık zaman diliminde 6 aylık WhatsApp ömrümün kayıtlarını siliverdim bile.
Bilmem siz de böyle bir liste yapmak ister miydiniz? Siz düşünedurun, ben gidip Whatsapp gruplarıma sorayım kaybettiklerim acaba onlardan çıkar mı diye?
Bu arada bütün bunlara sebep olan yeni telefonun neydi acaba diye soracak olursanız da söyleyeyim kendileri Iphone6Plus oluyorlar. Değiştirmek istediğim emektar telefonum da Iphone6 S idi.
Yani Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olduğum doğrudur.

Bitti de iyi mi oldu
Bitmeyen karantina yapmışlar
Nereye gitsem peşimde
Ağustos’ta kalktım Amsterdam’a gittim, baktım keyifli millet eğleniyor, maske falan yok, hava öyle sıcak ki kanallara atlıyorlar sanırsın plaj
Güzelmiş buralar, hadi gelelim biz de dedik, yüklendik eşyaları taşındık falan derken Ekim 3’de ben geldim, 14’ünde kapattı adamlar restoran, pub ne varsa hepsini!
Aşkolsun, beni mi bekliyordunuz yahu? Neyseki mağazalar açık, yine de bir hareket var, bekleriz canım 6 hafta dediğin nedir ki!
Ben bu arada bir Türkiye’ye gidip bakayım dedim, 10 günde çekirge misali hoplaya zıplaya virüsün önünden yanından geçip geri geldim Amsterdam’a.
Kasım gibi sokak süslemelerini de yaptılar. Eh Christmas öncesi açarlar canım dedim. Dedim ama onlar mağazaları da kapattılar, kaldık vitrin süslemeleri ve sokak ışıklandırmaları ile başbaşa!
Geçti Christmas geçti yılbaşı geldik Ocak ayına
Bugün ayın 12si, ha bugün ha yarın derken Şubat ortalarına kadar sormayın kapalısınız demez mi Başbakan bey, hay Allahım!
Dedim ya bitmeyen karantina yapmışlar diye
Biter elbet biter de bezdirdin be diye bir çığırayım istedim.
Oğlum İngiltere’de, anam babam Türkiye’de, ben ne arıyorum burada diye de yazayım şurada bir dursun dedim.
Sebepler hevesler hepsine bir kulp bulursun da özlem ayrı birseymis. Hangisini özleyeceğimi şaştım sanki
Bitecek elbet bu savaş.
Savaş diyorumda 1. Dünya ülkeleri savaşı gibi bir şey sanki bu bu arada. Yani ne oldu 3. Dünyanın kanlı bombalı savaşları bitti mi simdi tamam mı? O zaman belki de Suriye’den kaçarken Akdeniz’in sularında boğulan miniklerin ahı mı acaba bu çekmekte olduğumuz, kim bilir?
Neyse dedim ya karantinalar, üç ülkedeki kısıtlamaları izlemek de ayrı eziyetmiş.
Hayırlısı ile bitsin artık da işimize gücümüze bakalım.
Böyle yazmışım Ocak 2021de, kendime aldığım notlarımda. Bugün Mayıs 2022 ve Ukrayna’da savaş çıkalı 2 ayı geçti bile. Ülkeler arası bombalar, çeteler arası saldırılar, öfke dolu tokatlamalar, bıçaklamalar derken arada bıraktığımız 1.5 metrelik mesafeyi de kaldırmışız. Bu durumda Covid bitmiş gitmiş ve bize bıraktığı motto da sevişecek kadar yaklaşma ama savaşmaya devam et olmuş sanki.
Hayırlısı ile bitse de işimize gücümüze baksak demişim ama bitmeseymiş de bu savaşlar, tepişmeler biraz daha dursaymış fena mı olurdu acaba


Şikayetim var
Banyolarla yani banyo armatürleri ile aram hiçbir zaman iyi olmamıştı zaten ama artık durumum daha da vahim oldu. Allah kimseyi gördüğünden geri bırakmasın derler ya görmekten de geri bırakmasın bence! Hayatımın ilk 49 yılında hiç dert çıkarmayan gözlerimin bu son iki yılda başına buyruk davranmasından şikayetçiyim arkadaş.
Ekrana bakarken rahatlık olsun diye bilgisayar gözlüğü de diyebileceğim sadece ofiste, kullandığım bir gözlüğüm oldu ilk başta. İyi de bir süre idare ettim bak. Ama son iki yıldır karıştı ortalık.
İlk önceleri baktım telefonda yaptığım ekran büyütmeyi yakından bakmakta olduğum her şey için yapmaya çalışıyorum. Mesela bakkalda markette paketin o minicik yazılmış içindekiler kutucuğunu değil artık üstünü de okuyamıyorum.
Bu yakını görememe durumunun baltaladığı en büyük zevkim kitap sayfalarını karıştırma özgürlüğüm. Bulunduğum odada, evde ,kafedeki kitap raflarını karıştırmak en büyük zevkim. Mesela komşuya kahveye gittiğim zaman raflardaki kitaplarını karıştırabilirdim onun mutfaktan bir bardak su alıp geleceği sürede. Oysa şimdi olay tam bir seremoniye dönüştü. Gözlük ki umarım yanımdadır, çantadan bulunacak çıkarılacak kutusundan, takılacak ve kitap karıştırılmaya başlanacak. Kabul edelim ki bahsettiğim sürede değil mutfaktan, getir su ile marketten gelir o su.
Geçen yaz baktım gözlüksüz olmuyor, saplarına boynuma geçirmemi ve hep orada tutmamı sağlayacak bir kordon buldum. Hani şu turistik eşya satılan tezgahlarda oluyor ya iğne oyalılardan, çiçekli pembeli morlu falan. Ama bunları takıncada dalga geçmeye başladılar, oo gözlük takılmış şeklinde. Genç göstereceğiz, yaşımızın 50’yi geçtiğini, kırsal kesimde olsak babaanne olacak yaşta olduğumuzu göstermeyeceğiz ya bu boynuna çiçekli kordonla asılmış gözlük bu işi bozuyormuş efendim. Kullanamadık o kordonları, çekmecede bekliyorlar.
Yürürken falan iyi idare ediyordum da bu en son seyahatim sırasında kaldığım evlerde banyoya girdiğimde şaşkınlığım ve ardından isyanım doruk noktasındaydı. Kendi evinizde sorun olmuyor tabi şampuan krem karıştırmasınız ama diyelim misafirsin ve duş alacaksın. Orada duran boy boy şampuan ve saç kremi şişelerinden seçim yapmamız için de gözlük ihtiyacım olacağını hiç tahmin etmemiştim.
Lütfen ee şampuanını kremini yanında götür demeyin. Başınıza gelince görürüm ben, gözlüğüm yanımda ise tabii.🙈
Bu gözlük meselesinden önce de banyo çeşmelerinden, musluklarından çekerdim aslında. Yani gerçekten nedir bu her otelin her evin farklı armatür sistemi kullanma olayı? Ya donarım ya yanarım ve banyo yapmak hep bir eziyet olur otellerde bana. Bir de neden sıcak soğuk hatları ters olur ki Türkiye’de acaba?
Yıllar yıllar önce bir küçük çocuğa denk gelmiştim, yanı o bizim eve misafir gelmişti. Yavrucuk soğuk ve sıcak su çeşmeleri ayrı olan ev tipi elektrikli su hayratının karşısında durmuş, sessizce “sıcak” diyor ve hayrata bakıyordu. Bir süre izledim su içecek ama herhalde daha önce kullandığı makinede yanlış yapmış ki sıcak su akar korkusuyla kırmızı düğmeye basmıyor, basamıyor. Oysa bizim evde kırmızı düğmeden sıcak su değil oda sıcaklığında su akacak, bunu ona anlatıyorum ama nafile, basmadı, denemedi bile. Bir bardak suyunu ben verdim. Şimdi sorarım size, bu çocuk kırmızıdan soğuk maviden sıcak akan, hatta üzerinde hiç renk olmayan çeşmeyi nasıl kullanacak?
Neyse işte bu görememe sıkıntılarım sebebiyle yakın gözlük edinme konusunda pek bir düşündüm, inceledim, ihtiyacımı belirledim ve bir değil tam iki tane gözlük aldım. Biri bildiğin yakın okuma için, diğeri de iki fonksiyonu tek camda yapan türden.
Çantamda iki okuma, bir de güneş gözlüğü şeklinde dolaşmam komik oluyor kabul ediyorum, ama iyice yaşlanıp katarakt ameliyatı ile smart lens taktırana kadar bu böyle. Gerçi onun da yan etkileri oluyormus. Babam mesela şikayetçi, annene smart lens yaptırdık ben yaşlandım diyor. 😎

Durdurun arabayı inecek var!
Hiç bir sıkıntı yokken sırf hareket ettiği için araç içindeyken bulantısı olması insanı ne ilginç değil mi?
Daha önce araştırmam gerekmemişti, başına gelmeyince farkında bile olmadığın sıkıntılardan bu araç tutması.
Yıllar önce yataktan kalkamadığım, kendimi bir topaçın içindeymiş gibi hissettiğim zaman bile bu kadar detaylı araştırma ihtiyacı hissetmemiştim itiraf ediyorum. O zaman topaç içinde dönüyor gibi hissetme nedenimin iç kulaktaki denge reseptörlerinin iltihaplanması olduğunu öğrenmek yetmişti, iki şişe ilacımızı da alınca geçmişti de sonra zaten. Ama bu araç tutması olayı bambaşka. Yani bir defa hayat kalitesini çok etkiliyor o kesin.
Kayınvalidemin giderek artan bir şekilde araç tutmasından muzdarip olması, kısa bir yolculuğun bile eziyete dönüşmesi sonucunda bir çıkar yol bulmaya çalıştım. Nöroloji doktorumuzun da kulak içinde kireçlenmelerin olmuş olabileceği tarzında bir açıklaması ilgimi de çekmişti. Ve daha da önemlisi bu aracın önüne oturunuz, gözünüzü yolda bir yere odaklarsanız rahat edersiniz tavsiyeleri de işe yaramaz olmuştu.
Araştırmaya Nöroloji Bilimi uzmanı Dean Burnett’in içinde araç tutmasının fizyolojisini de anlattığı The Idiot Brain -Salak Beyin diye çevirebileceğimiz kitabı ile başladım. Çok akıcı, açıklayıcı bir anlatımı olan kitaptan öğrendiklerimi özetlemeye çalışacağım.
Hareket halindeki bir taşıtın ki bu araba, otobüs, tren, uçak ve deniz araçları olabilir, içinde seyahat etmekte olan bir yolcunun araç tutması sebebi ile rahatsız hissetmesinin nedenine gelmeden önce anlatacaklarım var. Öncelikle olaya karışanlara bakalım.
Gözümüzle görmesek bile elimizin, bacağımızın, burnumuzun yerini konumunu bildiğimiz, ağzımıza bardağımızı kaşığımızı her daim yerleştirebilmemizi sağlayan sisteme propriyosepsiyon deniliyor. Bu algılamaya en büyük yardımcı iç kulaktaki kemiksi tüpçüklerin içinde bulunan sıvı ve bu sıvının hareketliliğini beyne ileten nöronlardan oluşan Vestibüler sistem. Bu sıvının tüpçükler içersinde yerçekimine göre aldığı konum sayesinde de beynimiz bizim pozisyonumuzu anlayabiliyor. Sıvı tüpçüğün tepesinde ise başaşağı durmaktasınız hemen pozisyonunuzu değiştirin sinyalleri geliyor beynimizden mesela.
Vestibüler sistem ve içalgı kişinin hareket halindeyken yani yürürken, koşarken, emeklerken, zıplarken yani vücudu ile yapmakta olduğu tüm o fiziksel aktiviteden veriler topluyor. İnsanın ortalama bir hızda ayaklarını yere vurmasının vücutta yarattığı aşağı-yukarı hareketindeki ritim, beyin tarafından yürümekte olduğumuz şeklinde kaydediliyor. Bu hareket sırasında içinden geçmekte olduğumuz hava akımı da hızımıza uygun ve hatta vücudun tüm organları ve sıvıları özellikle iç kulaktakiler uyum halinde sallınımdalar.
Bu hareketlilikte diğer bir duyu sistemi de işin içine giriyor. Gözleriniz! Size yürüyüşünüz boyunca eşlik eden gözleriniz, içinden geçmekte olduğunuz ortamda yakalayabildiği tüm hareketli hareketsiz cisimlerden haberdar ediyor beyninizi. Cismin veya kendi vücudunuzun hareket halinde olduğunu, çevremizde gördüklerimizin sizin konumunuza göre nerdeler algılamasını da yine içalgı ve vestibüler sistem ortak çalışması ile yapıyorsunuz. Yani birbiri ile uyumlu ve hızlı bir iletişim halinde olan sistemler söz konusu.
Araç içindeyken işte bu iletişimde problem çıkıyor. Bir kere aracı kullanan kişi hariç araç içinde herkes pasif olarak transport halinde. Bu durumda beyine gelen verilerde karmaşıklık var. Aracın yarattığı hareketlilik ritmi ile insanın yürürken koşarken oluşturduğu ve alışageldiği ritim aynı değil. Hala ayağımızı burnumuzun yerini biliyoruz, propriyoseptif algılamada sorun yok. Ama gözlerimiz devamlı çevremizde bize yakınlaşan, bizden uzaklaşan cisimlerin varlığından haberdar ediyor. Vestibüler sistemden toplanan verilerde de tüpçüklerdeki sıvıların yavaş titreşim hareket ettiğine yönelik veriler akmakta. Ancak bu hareket yürüyüş kaynaklı bir ritimde değil. Beyin vücudun transport edildiğini anlıyor ama bu hareket olması gerekenden çok daha hızlı oluyor algısında ve bir şeyler yapmalıyım alarmını veriyor. Kişi bilinçli olarak, araç içindeyim problem yok diyerek telkin etmeye çalışsa da bilinçaltına hükmedemiyor. Beyin en iyi bildiği savunma mekanizmasını çalıştırıyor, bulantı ve kusma başlıyor. Beynimiz vücut içinde zehir olarak tanımlanan her ne ise onu atmalıyım tarzı bir kodlamaya sahip. Bu vücudu koruma metodu nasıl bir gıda zehirlenmesinde işe yarıyorsa burada da yapması çok normal.
Şimdi düşünüyorumda içinde bulunduğumuz aracın penceresinin açılması ile içeri dolan hava akımı da iç kulak tarafından hareketin varlığını ve tipini algılamaya yardımcı olabiliyor olmalı. Kısa mesafede işe yaradığını da görmüştüm ama bana daha çok psikolojik bir rahatlama gibi gelmişti. Oysa gayet fizyolojik imiş.
Bu gayet normal fizyolojik sıkıntının aslında tüm insanlarda olması gerekir ancak olmuyor. Neden olmuyor kısmını araştırmaya devam etsinler bu arada bir grup bilim insanı ve girişimci bir gözlük icat etmişler.
Sonuca değil de sebebine odaklanan bir Fransız şirket, Boarding Glasses, bir gözlük fikri ile çıkmış. Hatta Citroen firması da desteklemiş onları ve Seetroen adı altında onlar da üretmişler. Daha sonra tabii bir çok başka firma da çıkmış. Ben fotoğraftakini aldım mesela.
Gözlük her iki göze birer tane cam gelecek şekilde yapılan normal iskeletinin yanısıra, birer halka çerçevede yanlarda olacak şekilde tasarlanmış. Taktığınızda birer yuvarlak cam da yanlarda var. Bunun sebebi gözün görme alanını tamamen kontrol altına alabilmek. Bunu takan yolcu biraz garip görünüyor ama işe yarıyor o kesin.
Bu çerçevede kullanılan optik camları numaralı değil ama esnek bir çerçeve ve numaralı gözlük üzerine takılabiliyormuş. Zaten camlar değil çerçevesindeki sıvının işlevselliği burada önemli. İskelette göz altına gelecek şekilde mavi bir sıvı yerleştirilmiş. Aracın hareketine uygun şekilde, hızlanmasına, yavaşlamasına, dönüşlerine göre bu mavi sıvı göz çevresinde hareket ediyor. Öndeki sıvı sağa sola, yan camların çerçevesindeki sıvı ise ileri geri hareketler yapıyor. Bu sayede yapay bir ufuk çizgisi oluşuyor görme alanında. Kişinin odaklanması ve dolayısıyla gözlerin de beyne vücudun gerçek bir hareket halinde olduğunu anlatabilecek veriler yollayabilmesini sağlıyor.
Denemeye değer bir alet, özellikle de geleneksel yollar ile önüne geçemediğiniz bir durumunuz varsa aklınızda olsun.

Antakya bahanesiyle geçmişe yolculuk
Sene 2022, Şubat ayındayız, sabah saat 6:30da Antakya’ya doğru Mersin’den yola çıktık.
Tatlı bir heyecan vardı arabada.. daldan dala sohbetler edildi, aa burası neresi ,Tarsus’u geçmişiz bile derken Adana trafiğine laf edildi, neden benzinci çok az diye tahminler yürütüldü. Gidiş nispeten heyecanlı hevesli idi dönüşte ise artık yoldan da bu yolculuktan da sıkılmışlardı.
Birinin yolda çişi geldi ama ille de istediği benzinci olsun dedi, diğerinin de gelmişti aslında ama hiç ses etmeden beklemeyi tercih etti.
Bir tanesi buraya kadar gelmişken ille de arkadaşımla da görüşmek istiyorum dedi ve ziyaretin orta yerinde beni bekleyin hemen gelirim deyip evden çıktı, ne zaman geleceği nereye gittiği bilinemedi. Aynı kişi burada olduğumu kimseye, yani oğullarına, söylemiyoruz da demişti oysa.
İkisi yolda mola verdiğimiz benzincide satılan bir ürün fiyatı üzerine iddiaya girdiler. Üçüncüsü hemen tamam kim kaybederse bize çikolata alacak diye yangına körükle gitti.Oysa kimsenin öyle bir şey yapmaya niyeti yoktu, hatta kaybeden bu fikre çok bozuldu, ne münasebet niye alacakmışım diye isyan etti.
Ben uyumak istiyorum bunlar sussunlar dedi bir başkası ama kendisi de dahil bir türlü susmadılar.
Bir diğeri tam da gideceğimiz evde yolumuzu bekleyenlere telefon edip net adresi alması gereken yerde bana ne siz arayın dedi, sustu ve biz Antakya içinde sağa mı sola mı bilemeden, ama saygılı bir sessizlik içinde bir çözüm düşünürken, hiç bilmediğimiz bir trafikte, öylesine, usul usul bir süre gitmek zorunda kaldık. Neyseki arabadaki diğer üç silahşör ortaklaşa tahminler ve hatıralar arasından bulup çıkarttılar yolu, sen şimdi düz git buradan, karşında Valinin Göbeğinden sola karşı yöne dön… Vali kim, Vali’nin Göbeği nedir yahu diyemedim, Asi Nehrini sağda bırakarak ilerle derken taziye evini bulmuştuk neyseki.
Bir gece öncesinden niyet edip başladığımız bu günübirlik gezimizi arabada geçen 3.5 saati gidiş, bir diğer 3.5 saati geliş olacak şekilde 7si arabada, bir 5 saati de ziyaret sürecinde geçmişti. Eve vardığımda eşim haydi anlat nasıl geçti yolculuk diye sorunca farkettim.
Aslında sabah 5.30 telefonu ile başlamıştım ben güne..
Günaydın kızım uyandın mı? Sen gelmesen de giderdik biz aslında babanla.
Günaydın anne, yoldayım geliyorum, sizi o kadar uzun yola göndermem, ben sürerim dedim ya arabayı.
Aynı konuşmayı akşam da yapmıştık, geçen hafta gelen cenaze haberine Covit kısıtlamaları sebebi ile icabet edemedik ama yarın ki 7.gün duasına gitme kararı aldık diye aradıklarında.
Telefonla konuşurken eşimle de gözlerimizle konuşmuş ne yapacağımız konusunda anlaşmıştık bile. O gelmeyecekti, evde kalıp kendi annesi ile ilgilenmesi gerekiyor zaten gelmesine gerek de yok tanımıyor bile onları.
Ya ben? Ben tanıyor muyum? Baba tarafından uzakça ama yakın ve meğer babamlar için önemli yerleri olan kişilermiş. Bu Mersin’e taşınıp aile ve akrabaya yakın olmak, daha önce hiç duymadığın hısım akraba ile de tanışma fırsatı veriyor bana.
Günübirlik gider geliriz, öyle çanta hazırlamaya gerek yok demişti annem akşam ama sabah ellerindeki poşette börekler, biraz kek- önceki günden kalmışmış, bir iki su şişesi şeklinde indiler aşağı. Yanlarında halam da varmış demeye kalmadan yanıbaşımda da amcam beliriveriyor. Onlar da geliyormus meğerse. Hazırız, sürücü ben, yanda babam arkada diğerleri. Ailenin en büyükleri ile yapılacak bu gezi için ben ayrıca heyecanlanıyorum şimdi. Nedeni cenaze olsa da bu yolculuğun keyfini çıkartacağım.
Yol boyunca ailenin hısım akraba kategorisinden Antakya’daki fertleri ile olan hikayeler anlatılıyor. Ben tam bir sarı taksi şoförü gibiyim, bahsedilen hemen hiç kimseyi tanımıyorum, hikayeler yepyeni ve çok çok canlı. Yüzümde bir gülümseme..
Mersin’in içinden kırmızı ışıklarda uzun uzun bekleye bekleye geçiyoruz sonra otobana atıyoruz kapağı. Otobanda Antakya yoluna ayrılmadan önce sırası ile Batısı ve Doğusu ile Tarsus’u, Ankara’ya ayrılan çıkışı ile Yenice’yi, sonra da yine Batısı ve Doğusu ile Adana’dan geciyoruz. Yol boyu çok benzinci az olur düşüncesi ile benzini doldurmuş babam ama yine de durabilecek bir yer arıyor gözlerim. Bizimkisi ihtiyaç molası olacak olursa. Adana’da sabah trafiğine yetişiyoruz. Erken yola çıkmanın cezası gibi onlarca minibüse takılıyoruz. Adana Organize Sanayi Bölgesinin işçi servisleri imiş bu takip etmek zorunda kaldığımız konvoy.
Bu arada araç içinde sohbet bir derinleşiyor, o dedi bu demedi şeklinde ama genelde geçilen yerler hakkında yorumlarda sürüyor. Adana’dan çıkmışız bile. Sırayla İncirlik üssü, Arsuz, İskenderun İsdemir hikayelerin biri bitiyor biri başlıyor tıpkı birbiri ardına bıraktığımız köyler şehirler gibi.. biraz çevreye bakıp biraz en son ne zaman oradan geçtik hesaplaşmaları..yanında kim vardı şeklinde anılarla Antakya’ya giriyoruz.
Yol boyunca bir defa verdiğimiz mola için durduğumuzda babamla amcam yer değiştirmişler, Antakya içinde yol tarifini amcam yapacakmış.
Arabada beş kişi.. biri ben şoför Nebehat, diğerleri annem, babam, amcam ve halam.
18/02/2022

Yol boyu
Ankara Mersin karayolu, sağımda Tuz Gölü var, uzunca bir sure bir yaklaşıp bir uzaklaşacağız birbirimize. Yukardan, uçaktan mesela, bakan birine tipki bir Hollywood filmi sahnesi gibi olur mu diye düşünmekteyim. Hani uzun ince bir yolda ilerleyen tek araba oluyor ya, tepeden biraz arabaya yaklaşarak sürücüye odaklanıyor sonra biraz uzaklaşıp da yolu göstererek çekiyor kamera. Renk ve ya arabanın tipini, üstü açık mıydı, önemi yok çünkü sanırım her türlüsü ile çekilmiştir o filmler. Müzik olarak ne olurdu acaba Hollywood yerine Netflix çekseydi bu filmi.
Ben en iyisi içinde olduğum arabaya geri doneyim, kameranın nerden odaklandığına dikkat etmeden.
Bu son 6 ay da o kadar çok geçtik bu E90 karayolundan ama hala O21A çıkışını kaçırma endişem var. Kaçırır ve E90da devam edersem, Pozantı kasabasının içinden geçmem gerekir ki bunu hiç istemiyorum. Çocukluğumda Toros dağlarının en dar ve tek doğal geçiti olan Gülek Boğazından geçerken yaşadığım korkular aklıma geliyor. 70li yılların teknolojisi ile yapılmış arabalar ve kamyonların o dağ yollarında birbirini kollayarak yol aldığı zamanlardan bahsediyorum. O yollarda verdiğimiz molalardan da keyf almaz, rahatlama ve dinlenme icin verilen bu kısa duraklamalardan aksine tedirgin olurdum.
Sayın yolcularımız aracımız Şekerpınarı Dinlenme Tesislerine giriş yapmaktadır. Yarım saat çay ve istirahat molası verdik. Çaylar şirketten. Mola süresinin sonunda lütfen aracımızdaki yerlerinizi alınız.
ya da
Mersin’den Istanbul istikametine gitmekte olan Mersin Seyahat Turizmin sayın yolcuları mola süreniz dolmuştur aracınızdaki yerlerinizi almanız rica olunur.
anonsları arasında giriş çıkış yapan, ya da bir süredir park halinde olan şehirlerarası otobüslerin arasında durur, trafiğin hala akmakta olduğu yola bakar ve biraz önce o daracık dağ yollarında geçtiğimiz kamyonların biz molayı bitirip de yola çıktığımızda yeniden önümüzde olacaklarına hayıflanırdım. Of ya yine mi geçilecek bu kamyonlar diye endişelenirdim.
Sonra 80lerin sonları 90 baslarında Pozantı otobanı yapıldı. Şimdilerde ise Gülek boğazından kimsenin haberi yok. Bu son cümleyi sesli söylemiş olmalıyım kendi sesim aracın içini dolduruyor, gülümsüyorum.
Haziran ayının uzun günleri, geç inen akşam karanlığı içinden geçmekte olduğum uçsuz bucaksız boşluğu görmemi de sağlıyor. Bir iki tepecik var uzaklarda. Hiç ağaç da dikilmemiş. Yanından kenarından geçmekte olduğum Tuz Gölü kurumuş, insanlar var üzerinde yürüyen. Oysa geçen kis üzerinde erkenden batan güneşin gölün üzerine vuran aksi ile pek bir güzel manzarası vardı. Şimdi o yürüyen insanlar gölün üstünde direkler gibi görünüyor. Korkuluk gibi de diyebilirim. Ne tuhaf, butun korkuluklar insan seklinde yapılır tarlalarda, en korkutucu ve ürkütücü yaratık oldugundan mi, yoksa iki sopa biraz saman, bir iki de eski kıyafet giydirmek daha mi kolay.
Bak bak, Tuz Gölünde yürüyorum fotoğrafı olmadan olmaz tabii, çekilmezse o selfie orada yürüdüğümüzü idrak edemiyoruz sanki.
Sırası mı şimdi bunu diye dürtüyorum kendimi. Verilmesi gereken kararlar, varılması mecburi mekanlar varken. Çıkışa gelince gitmem gereken değil de diğer yöne gitsem ne olur acaba, dünya yuvarlak yine döner gelir miyim ki o şimdi gitmem gereken noktaya. Okulda ilk öğrendiklerimizden değil miydi o dünya yuvarlaktır, hep sağına gidersen başladığın noktaya gelirsin miydi neydi? Peki ama hiç değişmeden mi gelirim? O uzun yolculuktan etkilenmeden yani? Ne bileyim kimseye denk gelmeden, etkilesmeden. Ya yorgunluğu olmaz mi? Yol yorgunluğu, insan yorgunluğu..
Ben böyle bu uzun ince yolda giderken yanımdan bir araç geçiyor. Gelmeden yani gelip geçmeden önce aynadan farketmeme neden olan yanıp sönen ışıklar bana o çakarlı araçları hatırlatıyor. Dünyanın hemen her köşesinde polis ve acil kurtarma araçları olur bu ışıkları kullananlar. Ve sadece gercek ihtiyac halinde kullanırlar. Ama iste bu benim memlekette böyle olmuyor. Tüm kuralları kendileri icin yeniden düzenleyen güzide vatandaşların ülkesinde trafikte yol üstünlüğü olması gerektiğine kendi kendine karar vermiş ve buna canı gönülden inanan insanlar tarafından araçlarına takılmış. Özellikle İstanbul’da öyle çok geciyor ki bunlardan trafikte kimse onlara yüz vermez olmuş, acaba ters bir şey mi var diye heyecanlanan bile yok, çakarlı geçiyor yine deniliyor sadece. Benimse aklıma çakar çakmaz çakan çakmak geliyor, gülümsüyorum ağlanacak halimize. Bunlardan Istanbulda çok olurdu Anadolunun ortalarında ne işi var ki acaba.
Tuz Gölü kıyıları artık sağ tarafımdaki yerini uçsuz bucaksız gibi duran tarlalara bırakmış. Ilerde kavak ağaçları görünmeye başladı, Aksaray’a yaklaşıyorum. Ne ilginçtir, yıllarca gidip geldiğim bu güzergahta Aksaray il sınırlarına geldiğimizi hep o kavak ağaçlarını gördüğüm nokta olarak belirlemişim. Aksaray yanıbaşından geçen şehirlerarası yoldan en iyi yararlanmasını bilen şehir olsa gerek. Yaklasık 10 km lık bir hat boyunca sağlı sollu dinlenme tesisleri kurulmuş, bir hareket bir bereket durumu var. Tabii Niğde tarafından otoban açılınca bu hat üzerine düşen araç sayısı azalmış ama yine de tesisleri ayakta tutmaya yetiyor. Şehrin çıkışında Toroslar kadar ihtişamlı olmasa da Hasandağı karşılıyor yolcuyu, bu sefer sol tarafımızda bir sure eşlik edecek.
Ovaydı, göldü, dağdı derken sanırım ben çıkışı çoktan geçtim. Gitmem gereken yöne dönmüşüm bile. İstemsiz otomatik bir hareket mi ya da su son 15 yıldır kullanageldiğimiz navigasyon cihazındaki sesi takip etmeye kodlanmış halimizden mi.
Yolun çehresi değişmiş, etrafımda araçlar artmış, o çakarlıdan anlamalıydım. Toroslara da çok çok yaklaşmışız artık. Dikkatli olmazsam Kırkgeçitler viyadük ve tünelleri arasında Gülek geçişini kaçırmam işten değil.
İstanbul’dan beri Kuzey Marmara Otoyolundan girip Ankara Niğde otobanı ıle devam eden güzergahtan son sürat gelen özel araçlar, iniş sırasında yapabilecekleri en yüksek hızlarına ulaşmış fazladan yüklenmiş kamyonlar, upuzun tırlar ve en kısa yokuştan aşağı inerken bile ürken ben, hep birlikte Toroslardan Akdenize doğru inişteyiz. Öyle bir iniş ki bu, fren balataları ve tekerlerin kendilerini gösterecekleri yer. Yolun yanında özenle hazırlanmış kaçış rampasını işaret eden tabelalar var. Köprüden önce son çıkış, kaçış rampası hep bu otobanlar sayesinde hayatımıza giren levhalardan. En çok da buna gülüyorum, en az 100 km daha benzinci yoktur haberiniz olsun! Ee önce de yoktu, ne yapacağız?
Menzile varmak üzereyim.
Yolda düşünürüm, üzerinden geçerim dediklerimin yerine beynimin beni bambaşka şeylere götürdüğü bir yolculuk daha.
Şehre girdik. Saat itibariyle nispeten rahat bir şehir içi trafiği var neyseki. Gitmemiz gereken adresi bulmak zor olmadı. İkinci bir emre kadar yaşamak kararı aldığımız şehr-i Mersin’i az çok bilsek de son dakikada kaybolmamak icin konum atmasını istemiştik kayınvalideden.
İlginç bir duygu durumundayım adını koyamadığım. Mersin’e de ve hatta aynı binada oturan kayınvalidemin evine de daha önce gelmiştim ama bu sefer ki ziyaret değil. Bu binada daha önce görmediğim bir dairenin içinde, bunlardan ayrılamam diyerek seçtiğimiz, Amsterdamdan yolladığımız eşyalarımız var. 20 yıl içinde toplanmış ve elden çıkartmayalım dediğimiz, yükte hafif pahada ağır ama bir tırın içinde hepi topu 10 m3lük hacim kaplayan eşyalar.
Arabanın yolcu tarafındaki kapıyı açıp iniyorum. Aracı park eden eşim yanıma geliyor, benzer duygular onda da olmalı. Harekete geçmeden önce uzerinde o kadar çok düşündük, konuştuk ki yolculuk boyunca tek kelime etmemiş olmamıza şaşırmadan gülümseyip, bina girişine geçiyoruz.
Açılacak kutularımız, yerleşecek bir yuvamız var.



Olacaksan mandal ol

Karşımdaki duvarda ipler gerilmiş üzerine küçük küçük ayıcıklar asılmış. Öyle iple bağlamamışlar, kancaları da yok! Kendileri kadar minik mandallarla tutturulmuşlar. Ne şirinler diye düşünüyorum. Once ayıcıkları görüyorum zaten, nasıl oluyor da duruyorlar diye dikkat edince de mandalları.
Oysa mandalları ancak ipe çamaşır asmaya kullanırdık biz. Evine göre balkonda, terasta, damda. Ha bir de bak evin içinde olurdu bazen bu işlem. Özellikle soğuk kış günlerinde, üzerlerindeki temiz yıkanmış çamaşır kokusunu kaybetmesinler ve bir de dışardaki kalorifer ve soba bacalarından çıkan is ve kurum sinmesin diye korumak adına kâh kalorifer peteğine, kâh sobanın etrafına dizilirdi o çamaşırlar. Ama çoğunlukla koridora ya da oda içinde duvardan duvara çapraz gerilmiş ipler üzerine serilirdi. Koridorda yürümek, oturma odasında da televizyonu seyretmek bir iş olurdu o çamaşır günlerinde.
Evin içine asılacak çamaşırın olmadığı günlerde ise bu ipleri kaldırmazdık tabii. Eh o kadar ayarlanmış hersey, kim geri çıkaracak. İşte o boş günlerde de balkonda ve ya icerde farketmez iplerin üzerindeki mandalları toplamak gerekirdi. Bana çok anlamsız gelirdi gerçi, ne gerek vardi ki dursunlardı işte orada! Ama efendim, öyle dışarda kalırlarsa çürürlermiş, yağmurdan soğuktan, içerde olanlar da göze hoş görünmüyormuş zaten, mazzalah bir misafir gelse aniden. Toplar mandal sepetine koyardık.
Ama gerçekten de çürürdü, kırılırdı o mandallar zaman içinde. Tam çamaşırı asacaksın, kıstırmışsın iki uzun sapından yaylı kıskacın, ucunu da çamaşıra tutturmuşsun hani tam da o anda işte, çot atıverir o yay, fırlar gider kalan parçalarıyla mandal da aşağıya. Refleksin iyiyse tutarsın çamaşırı. Yani insallah tutarsın! Yoksa çamaşır da gider valla. Şöyle sallana salına paraşütten hallice süzülür. Yine de şanslı isen taa aşağıya yere düşer, şansın yoksa o zaman üzgünüm, sizinki alt komsunun balkonuna kağıttan uçak misali yumuşak bir iniş yapar. Yere düşse iyi, alt tarafı kirlenir yeniden yıkarsın. Ama ya komsuya düşerse, onu almak daha bir eziyet. Muhtemel evde degillerdir de zaten. Diyelim ki evdeler ama ya düşen parça bir iç çamaşır ise, hadi bakalım, git iste komşudan donunu.
Tüm bu heyecanı önleyen alet ise küçük, tahtadan ve ya plastik materyalden yapılma.
Bir mandala ne kadar da güveniyor insan. Mandal kelimesi Arapça da kapma, yakalama sözcüğünün alet adıymış. Çok daha anlamlı geliyor bak, kapma ve yakalama işlemlerini yapan gereç diye düşününce. Çamaşırı kapan, yakalayan tutturgaç da diyebilirlerdi. İçinde sıkıştırılmış bir yay ile iki tahta ya da plastik parçadan oluşan bu aleti insanoğlu nasıl keşfetmiş, kullanmaya başlamış ki. İlk kullananlar eşyalarını nasıl emanet etmişler bu minik çelimsiz tutturgaca. Yani düşünsene, çamaşırın ucundan tutuyorsun ipin üzerinden geçiriyorsun, hatta kuruması kolay olsun diye ipin öte tarafına bırakıverdiğin parçasını da kısa bırakıyorsun. Sonra ipin uzerinden kayıp gitmesin, rüzgârda uçmasın diye çamaşırın ip uzerindeki iki tarafına birer mandal koyuyorsun ve bırakıveriyorsun boşluğa. Inaniyorsun ki o çelimsiz mandal o koca nevresimi, havluyu ya da incecik çorabı yakalayacak, kapacak ve tutacak ve direnecek rüzgara ve tabii yercekimine, bekleyecek. Taa ki çamaşırın sahibi gelip de toplayana kadar.
Bu tarz bir güven ilişkisinden bahsetmişti Sex and the City dizisinin başkahramanı Carrie. Bölümlerden birinde bir araştırma gereği trapez atlaması yapıyordu ve yükseklerden boşluğa kendini bırakan insan nasıl da karşıdaki trapezcinin onu havada yakalayacağına, uzanan ellerini kapacağına ve tutacağına güvenebiliyor diye sormuştu kendine. Ne ilginç, hiç tanımadığınız insanlara güveniyorsun, uçağı kullanan pilota, otobüsü süren şoföre. Hamileyken ben mi arabamı kullanayım taksiye mi bineyim soruları olmuştu, nedense Istanbul’un o manyak taksicilerine daha bir güveniyordu ailemdeki herkes. Insan yaş aldıkça sanırım daha bir korku başlıyor. Arda paraşütle atlamak istiyor mesela, bende yürek Selanik. Oysa ben anneme sormamıştım bile Fethiye’den dağın tepesinden yamaç paraşütü ile atladığımda. Hiç tanımadığım birinin talimatlarıyla bir mandalın ipe dolanmış çamaşırı tutuşundan daha da az bir kuvvetle belki de tutuvermiştim benimle tandem atlayan gencin uzattığı kordonları. Güven denilen şey bir garip duygu o kesin.
Mandalların tuttuğu ayıcıklara bakıyorum yine. Bana çocukluğumun Ankara Emek mahallesindeki evinin oturma odasını hatırlatıyorlar. O oturma odasında soğuk kış günlerinde çamaşır asmakta kullandığımız ipler ve uzerinde kukla niyetine oynattığımız mandallar. Evet bizim evde o mandallar tutturgaçtan, kapma aracından çok daha farklı bir amaçla daha kullanılırdı. Kardeşimin yemek yemesini sağlamak adına şaklabana döndüğümüz yemek saatlerinin vazgeçilmez oyuncakları.
Aklımı kurcalayan bir soru var, acaba bir sandalyaye falan mı çıkıyorduk o mandallara ulaşmak icin, yüksektelerdi sonucta ve kısa boylu ilkokul öğrencileri idik biz.
Ama var ya o oyunlar sırasında tıpkı çamaşırı tutup kavradıkları gibi kardeşimin dikkatini kaparlardı ve o tabaklar biterdi.
Şimdiki çocukları ikna edebilir misiniz acaba ip uzerinde oynatılan tahta mandallarla?
622 nolu konteynır
Konteynırınız şu anda Singapur’da dıyor telefonda karşımdaki adam.
Ben Ingiltere’deyim. Konteynır yola Dubai’den çıkmıştı.Bu Singapur ne alaka, siz beni delirtmeye mi çalışıyorsunuz Allah aşkına!
Karşımdaki oldukça sakin eh siz tam bir konteynır almadınız ki diyor. İçinde sizin de eşyalarınız da var evet ama sizden başka iki ayrı kargo grubu daha var. Önce onlar boşaltılacak, o limandan yeni kargo alınacak sonra o kargoların da gideceği teslimat noktaları üzerinden yeni bir rota yapılacak. Kargonuz size ulaşacak merak etmeyin ama tam olarak gün veremiyorum size.
Ama adama çok da kızamıyorum, eşyamız az, tam yük olmayız boşa para harcamayalım diye düşünmüştüm ve parçalı adı verilen bir taşıma üzerine anlaşma yapmıştım. Bu kadar uzayacağını tahmin edemedim.
En azından konteynırın nerede oldugunu biliyorum bak diye de kendimi teselli etmekteyim. Öyle ya Mesut söylemişti zamanında bu kocaman kibrit kutuları yolculuğun herhangi bir anında o devasa yuk gemilerinden denize kayıp gidebiliyormuş ve bulunmuyormuş bir daha da. Batmaz ki meret, bır kıyıya vuruyordur ve muhakkak birileri buluyordur da, sahibine ulaşmıyor sonuçta.
Taşımacılık yapmak amaçlı konteynır sahibi olduğumuz bir zaman dilimi de oldu aslında. Dubai’de yaşadığımız dönemde arkadaşımız Mesut’un lojistik firmasının kurulumu aşamasında yatırımcı olmuş idik ve iki tane konteynırımız vardı. Gerçi içinde ne var, nereye gitti, geri geldi mi diye hiç düşünmemiştim.Sonra da zaten firma kapanınca satılmışlardı. Kaybolmamış olmaları da ayrı iyi tabii. Eh yani olasılıklar içindeydi sonuçta.
Bu dev dikdörtgen kutular sadece yük taşımada kullanılmıyorlar bilirsiniz. Geçici ev ihtiyacını da çözme konusunda çok işe yarıyorlar. Kenarlarına pencere kapı koyup, içine de tesisat falan döşerseniz gayet de rahat ve konforlu olabiliyorlar hatta. Yani en azından 2001 yılında Moskova da Fulyaları ziyaretimizde kaldığımız şantiyedeki konteynırın banyosu İstanbuldaki evimin banyosundan büyüktü mesela.
Israrlı bir takip ve ya sabır çekimleri arasında Ekım 2015 te Dubaiden yola çıkan eşyalarımız 2015 yılı bıtımıne bır hafta kala Ingiltereye sağsalim vardılar, kapının önüne bırakıldılar.
Teslimatta yasadıklarımız ayrı bir macera idi, onu da ayrıca yazarım. Bu sefer bir raf üstünde duran ahsap bir yelkenliye bakarken, yük gemisi olsaydı diye başlayan bir konuşmanın bana hatırlattıkları ile oldu zaten öyle planlı bir yine bir gün taşınıyoruz yazısı değildi bu yani.
Ama tabii taşınırken dikkat edilecekler konulu uzuunnn listemize bu konuyu da ekledik. Önümüzdeki maçlara, pardon taşınmalara bakıyoruz..
Benim adım ikinci
Ben ailenin ikinci çocuğuyum
Ben doğduğumda ikinciler ebeveynler daha birincinin şokunu atlatmadan gelirlerdi.
Benden eskiler döneminde anneler ve çocukları biri karnında biri kucağında hatta diğeri de bacağında şeklinde olurmuş.
Ben annelerin ikinciden sonra akıllandığı ve 3. icin durup düşündüğü bir zamanda doğmuşum. Ama yine de benim yaş grubumdakiler genelde 3 çocuklu ailelere mensuptur. Öte yandan doğduğum dönemle doğurduğum dönem arasında bir şeyler değişmiş, o kesin. 3 çocuğu olan tanıdığım o kadar az ki. 3 çocuklu bir ailenin 3. çocuğunun hayata bakışını burada anlatmıştım, hatırlarsınız.
Tecrübem herhangi bir şeyi yapıp yapmamayı düşünüyorsanız demek ki yapmayacaksınız. Bu tip olaylara balıklama dalmak lazım.
Eskilerin dediği gibi aradan çıkartmak da denilebilir. Öyle ikinciyi yapayım mı diye düşündün mü bil ki orada kalıyorsun, yapmıyorsun.
Tabii bunu yaş 40’i geçtikten sonra yazıyorum. Evet bildiniz ben tek çocuk yaptım, o çok düşünenlerdenim yani.
Ben bir ikinciyim ve bu yazıyı 2014 yılında tam olarak hatırlayamadığım bir nedenle yazmaya başlamışım sonra bitirmemiştim. Bugünlerde kardeşimin ikinci oğlunun aileye katılması ile yeniden ve yerinde izleme fırsatı bulduğum bu ikinci olmak nasıl bir şeydir onu konuşmak istedim sizinle.
Şimdi, abimle aramızda 20 ay var. Rivayetlere göre olayın en başından itibaren zamansız yola çıkıp daha da beteri beklenenden erken gelip abimin pabucunu dama atmışım.
Doğruluk payını bilemeyeceğim ama sonuçta bir rekabet ortamına doğduğum kesin. Tabii ben bütün bu aşağıda yazacağım farkları kendi çocuğum olunca ve de çevredekilerin çocuk sayıları arttıkça anladım. Bakalım siz de benim gibi düşünüyor musunuz?
Bir kere her ne kadar kıyaslamam dese de ebeveynler daha doğduğu andan itibaren ilki böyle değildi demeye başlıyor. Hatta sıra farklı olsaydı 2.cocuk hiç yapmazdım diyen bile var.
Sonra ikinciler için ilklere sağlanan ev güvenlik alanında ihtimam ve özende ve tabii yaşanan telaş ve panikte gözle görülür, hissedilir bir azalma oluyor. Bir kere evde uyku saatinde kesin sessizlik ortamı yaratılmıyor, oyuncaklara erişim ilkinde yapıldığı gibi ay gelişimine gore değilde o sırada odaya ne yayılmışsa seklinde oluyor. 3 yaş altı üstü gibi kutu üstü uyarılar pek de dikkate alınamıyor.
Öte yandan her ateşli hastalık durumunda doktora koşulmuyor, ikincinin bağışıklık sistemi çok daha dayanıklı oluyor. Çocuk kreşe geldiğinde hastalanmaya virüslere hazır oluyor.
Bir ikinci de olsam kendimi şanslı gördüğüm alanlar da var tabii.
Aynı cinsiyeti paylaşmıyorum diye abimden kalanları kullanmam biraz daha sınırlı olmuştu mesela. Tabii benim dönemimde öyle her çocuğa ayrı oda takımı gibi aktiviteler yoktu ama en azından ben yeri geldiginde farklı oldugumu yaşayabiliyordum.
Ikinci olmanın en büyük avantajı ise önünüzde size yol açan, sizden once o hakkın kavgasını vermiş biri olması. Ama tabii aynı sekilde dayağı ( fiili anlamda degil tabii) yemiş de oluyor o kişi. Çok sevdiğim atasözlerinden olan “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” ortamı sık sık istemsiz de olsa sağlanabiliyor. Bu durum sayesinde yeri geliyor biz ikinciler ailenin gözünde daha uyumlu bir cocuk aşamasına geçebiliyoruz. Bazen de fırsatçı olduğumuzdan dem vuruluyor. Ben ise izle ve öğren konusunda daha deneyimliyiz diyorum.
Ya siz? Siz sıralamada kaçıncı geldiniz bu dünyaya?

-
Arşivler
- Şubat 2026 (2)
- Ocak 2026 (1)
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS
