Pamuk Eller Cebe
Bugün bir işe kalkıştım ve cok şükür alnımın akıyla altından kalktığıma inanıyorum.
Türkiye’de de yeni başlayan öncülüğünü sevgili Yonca Tokbaş ve Zeynep Gùl gibi arkadaslarımın çektiği, spor yolu ile bağış toplama yollarını artık herkes biliyor. Saolsunlar memlekette koşmadık parkur bırakmadılar.
İngiltere’de de hemen her sehrin bir yarı maratonu var, ilkokuldan itibaren uzun koşu yarışları yapılıyor ve hemen her yaştan katılımcı var, kendine güvenenleri de bağış topluyor bu koşu sırasında.
Neyse iste uzun zamandır inceliyorum ben de yapmak yani faydalı olmak istiyorum ama koşma fikri ve fiilini gözüme kestiremediğimden olsa gerek bir türlü harekete geçemedim.
Belki de bu yüzden Eylül başında televizyonda çıkan reklam ilgimi çekti.
MACMILLAN Cancer Support adlı Yardim kuruluşu bağış toplama kampanyası başlatmış ama kampanya tam bana göre, sabah kahvesine çağırdığın eş dost kek ve kahve karşılığında bağış yapıyor, kampanyanin en büyük özelliği belirlenmiş olan tarihte ülkenin her yerinde ayni gün yapılıyor olması, zaten adı da En Büyük Sabah Kahvesi Buluşması (Biggest Coffee Morning MACMİLLAN
Kahve bahane sohbet şahane diye bir hayat felsefesi olan benim icin biçilmiş kaftan olduguna inandığım bu organizasyona katılma kararı veriyorum ve hemen o aksam MACMILLAN’ a mail atıp kayıt oluyorum. Kahve bulusmasi gunü benim de izinli oldugum 27 Eylul Cuma günü olarak belirlenmiş. Yani bu kadar olur.
Neyse efendim kayıt olunca icinde davetiyeler, neler yapılabilir o gün icin fikirler, üzerinde lütfen cömert olun seklinde yazıları olan bir masaortusu ve de hayatımda gördüğüm en kolay şişen balonlar paketlenip gönderildi bana.
Eşe dosta haber verdim, evet ben izinliydim ama aslında Cuma gunu çalışan arkadaslar olucaktı ve de bu durum katılımı kötü etkiler mı diye de korktum ama sonuçta tarihi ben belirlemediğim icin yapabilecek bişeyim yoktu.
Neyse beklenen günden bir gün önce keklerimi yaptım. Bana lezzetli cupcake’lerinden yapacak olan İngiliz arkadasım son dakika da gelemeyeceğini bildiren bir text attıgında nasıl panikledim ama neyse ki mesajin devamında cupcake’lerin hazır olduğunu ve de bana bırakacağını söylüyormuş megerse, hani tam anlamiyla “eşeğini kaybedip bulma ” hali oldu benim o mesajı okuma süresince yaşadığım durum!
Cupcake’lerin eve geldigi aksam Arda ve Babasi ilk bağışı yaptılar, aksi halde keklere ulaşamayacaklarını kabul etmeleri biraz zaman aldıysa da!
Cuma sabahı saat 9 da hazır idim, ama saat 9:30’da sadece bir kişinin gelmiş olması hafiften tedirginlik yarattıysa da saat 10’da kah bahçe kapısından kah ön kapıdan bir anda 12 kişi geliverdi.
Yedik keklerimizi, içtik çaylarımızı. Minikler de vardı aramızda keyifle oynadılar.
MACMILLAN toplanan her £100 ile bir meme kanseri hastasına sorularini yanitlayacak, destek olucak bir hemşire verebileceklerini soyluyor.Benim misafirlerim comert ve bonkor davrandilar Ve sonucta £130 toplandı, çok bişey degil belki ama damlaya damlaya göl olur degil mı?
Ha pamuk eller cebe deyişimin bir başka sebebi de bağış kampanyasına katılımı arttırmak icin bulunan bir yöntemi anlatmak istemem. Hikaye hani gelen misafirin yanında para yoktur bağışı yap(a)madan gitmesin diye bir text mesaj atabileceğiniz telefon numarası ayarlamışlar. Sonuçta nakit parasız evden çıkıyoruz ama cep telefonsuz çıkmıyoruz degil mı? İşte cebinize COFFEE yazıyorsunuz 70550’ye yolluyorsunuz, £5 ödemiş oluyorsunuz her £1’dan 89p kampanyaya kalıyor. Hatta organizasyonu yapana Ozel bir hat bile var. Benim icin mesela COFFEE 1KY yazıp mesaj atınca benim haneme yazıyor. Yani sen yeter ki vermek iste kanallar açık.
Hata nerde!
Biz çocukken ki ben 70-80′ li yılların çocuklarındanım,
hani arabaların emniyet kemeri, kafalıkları, ve kesinlikle hava yastıklarının olmadığı, arabaya önce büyüklerin oturup kalan boşluklara çocukların serpiştirildiği araçlarla uzun tehlikeli yollara çıkılan zamanlardan…
Hasbelkader bulunan oyuncakların plastikten, en azından kurşunlu, muhtelif zehirli maddeler ile boyandığı, yaş grubuna gore kategorize edilmediği evdeki her yaş çocuğun beraber oynadığı zamanlardan..
Prizlerin, araba kapılarının, ilaç şişelerin ve kimyasal ev temizliyicilerinin üzerinde çocuk kilitlerinin olmadığı zamanlardan..
Steril su şişelerinden değil de bahçe hortumundan yada muhtelif başka kaynaklardan su içilen günlerden…
Oyun oynamaya çıkmanın tek şartı hava kararmadan önce eve dönmek, bir de annenin seni çağıran sesini duyabileceğin kadar uzağa gidilebildiğin günlerden..
Bir sürü yaramız, kırılmış kemiğimiz ve kırılmış dişimiz vardı.Kendimizden başka kimse sorumlu degildi.
ARKADAŞLARIMIZ vardı bolca!!!
Özgürlüğümüz , üzüntülerimiz , başarılarımız , görevlerimiz vardı …ve bunlar ile yaşamayı öğreniyorduk.
Facebook’ta dönen buna benzer bir sürü yazı var, amaç bütün bunlarla şimdiki çocukların hayatlarını kıyaslamak ve hangisi daha mutlu diye sorgulamak.
Ben ise böyle ozgur, serbest büyüyen bizler şimdi neden kendi çocuklarımıza bu imkanları veremiyoruz diye düşünüyorum.
O zamanın annelerini babalarını tanımıyor, bizlerin o özlediğimiz ortamlarda büyümemizi sağlayan şimdinin büyükanne ve dedelerinin cocuklarımızı şımarttığından dem vuruyoruz. Emzik alışkanlığı başlattı diye söylenirken çocuğa tableti kimin verdigini unutuyoruz.
Gerçekten çok merak ediyorum o mutlu çocuklar nasıl böyle paranoyak ve obsesif olduk.
Çayımın şekeri
Evimizde misafirlerimiz var, bizim liseden can arkadaşımız olan anne kaynaklı 20 yıla yakın bir aile dostluğu var ama çocuklar ilk defa bu kadar uzun zaman geçiriyorlar birbirleri ile.
14, 9 ve 3,5 yaşlarında 3 oğlan ve de tabii bizim 11,5 yaşındaki abi!
İkinciler hızlı gelişir, birincinin harcadığı zamanın yarısını bile harcamaz derler ki hani oyun parkında anlarsınız kim ilk kim ikinci çocukmuş diye. Şu kısa beraberlikte tecrübe ettik ki üçüncüler o süreyi bile harcamazmış! Sanırsınız en yakındaki abi-abla ile arasında yaş farkı bile yok. Tek fark o küçüklere ve küçüklüğe özel hak olan yerli yersiz ağlama diretme rutinleri ki onunda sonuna geliyor farkında.
Çocuklarla diyalogda olan bir insan dinlemeyi becerebilse ama en önemlisi aslında birazcık durdurabilse kafasındaki diger sesleri oyle dinleniyor ki.
Arda 4 yaş itibariyle çektiği ilk fotograflar oldukça ilginçti, farkettik ki bizim o acıdan çekebilmemiz icin eğilip bükülmemiz, çömelmemiz gerekiyor yoksa aynı görüntüyü yakalamamız imkansız.
Hayata bakış da aynı degil mı? Kendi gözümüzden farklı birsey görmenin tek yolu bakış açısını değiştirmemiz oluyor, kaçarı yok.
Aynı sekilde yine öğrenilen bir beceri olan mantıklı yaklaşımda farklılık gösteriyor. İhtiyaçlar ilgiler belirliyor algimizdaki seçimi.
Çocuklarla nehir kenarında yürürken yağmurdan kocaman bir ağacın altına saklanarak kurtulduğumuz bir anda 9 yaşındaki bir oyun başlattı, tavuk olmasa yumurta yiyemezdik, inek olmasa süt içemezdik seklinde giden nesneleri birbirine neden sonuç iliskisi ile bağlayan bu oyuna ufaklik br heyecanla kendi fikrini sundu:
Çay olmasa şeker koyamazdık!
Tahteravalli
Çocukluğumuzun en keyifli bir o kadar da tehlikeli oyuncağı neydi diye sorsak aklıniza ilk gelen oyun parkı aleti nedir acaba?
Benim aklıma hani uçlarına oturduğumuzda kim daha ağır çekerse digerini havaya kaldıran, ortada dengede durabilmek icin çeşitli sekillere girdiğimiz ve de havada asılı kaldığınız o kısacık dönemde aşağıda diger uçta sizden hafifçe ağır basan arkadaşınıza tamamen güvendiğiniz ama aynı zamanda acaba yerinden kalkar ve sizi düşecek pozisyonda bırakır mı acaba diye kuşku ve korku duygusunu verebilen, herseye rağmen o andan zevk almanıza neden olabilecek bir başka araç var mıdır? Evet bildiniz Tahteravalli! Boyle yazılıyordu degil mı?
Ama ne eğlenirdik. Yerdeki uçtan başlar havada kalan uca doğru yürüyebilecek miyiz diye denerdik, ve de gürültülü bir şekilde yere çarptırırdık. Böylece hayatta denge de durmak için nasıl bir pozisyon lazım, ne kadar zorlayabilirsin falan hepsini denedik. İnsan ilişkilerinde karşımızdakine güvenmenin tedbiri elden bırakmadan yapılabileceğini bekledik. Kısacası hayata hazırlandık.
Türkiye’min çocuk parklarında son durum ne bilemiyorum ancak İngiltere bırak eğitici yanını eğlenceli yanını bile yok etmiş zavallı tahteravallinin.
İngiltere’nin her an her alanda güvenlik kuralları altında oyun parklarına koydukları aleti görseniz hani o eski bayramlar hissini yaşarsınız.
Bir kere alet sert plastikten yapılmış, yani tahta degil, kafaya çarpsa, ki bu zaten pek mumkun degil ama acıtmıyor, bu durumda kafayı eğme ihtiyacı olmuyor. Zaten alet oyle cok cok havalara da kalkmıyor, ortasına bir mekanizma yerleştirmişler tamamen dengede duruyor. Boşken de üzerinde cocuklar varken de aynı, hareket tamamen kısıtlı, inen çıkan yok yani var da fasulyeden, herkes eşit. Ağırlık fazlalığı bile bu mekanizma ile dengeye alınmış, cocuk kalkıp gitse de havadaki yumuşak iniş yapıyor. Dolayısıyla oyle havada bırakmış, güvenini sarsmış felan yok yok bisey.
Oysa bence hayata hazırlanmak icin güven ile tedbir alma arasındaki o ince çizgiyi yaşayarak öğrenmenin en guzel aracıydi o.
Hayat bir çadır kampı ile açıklanabilir mı?
Ptesi akşamuzeri çadır kampına döndüğümde kampta bizimkine komşu olarak yerleşen karavan ve çadırlari ve tabii içindekileri tanımadığımı farkettim. Oysa sabah etrafimdakilerle enazindan bir selamlaşmışlığımız vardı.
Basri ile pazar gunu tum gun çadırın önünde oturmuş, gelen gecen herkesle ayakustu sohbet etmiş sadece koye dogru yaptığımız yarım saatlik yürüyüş için kamptan ayrilmistik. Ki o zaman da ev yapımı portakal marmelatini £2.70 e almış, hatta £3 olan paramizin üstünü almak için marmelatçının kapısını çalmıştık, yolda insanlarla selamlaşmıştık. Ha bir de Basri’yi yanağından sokan arı icin kamp idare odasına gitmiş, oradakilerle sohbet etmiştik.
Bu arada Arda tum gun Park’ta oynamış ve aksam saat 10’da çadıra dönebilmişti.
Ben farketmeden değişen komşularım ne Basri’yi gördü ne de Arda’yı. Onlara göre ben o koca çadırda tek basına kalan bir kadınım. Basri sabah ise gitti, oğlumu basketbol kampına bıraktım desem de ne anlamı var, onları görmeden ne demek istediğimi anlayabilirler mı? Sadece Hmm ! Ne guzel demekten öteye gidebilirler mı?
Arka çapraza yeni gelen adam çadırını kurmuş bile sabah benim bulunduğum yerden bakınca yapayalniz görünüyordu ama iste ben de aynı konumda degil miyim?
İnsanin cevresinin bir anda değişmesine bir ornek olarak düşündüm. Ve de buna ne kadar hazırım ki dedim.
Kendimi çadırı bir hızla sokerken buldum.
Benim dostum olur musun?
Yazar diyor ki “gercek dostluk duygusal bir iliskidir ve sıradan arkadaşlıktan dostluk aşamasına geçerken her şartta anlayış, destek tabanlı bir iliski olacağını her iki tarafta bilir ve kabul eder. Tamamen duygusal, sevgi ve ilgi ile beslenmiş bir paylaşımdır oyle ortaya atılmış bir imza falan da yoktur.” Gerçi o bunu iş ilişkilerine bağlamaya çalışmış ama ben her türlü insan iliskisinde temel unsur olarak görüyorum ve hatta arttırıyorum:
Bir insanı sevmekle başlar herşey oyle ki bir insanı kırmak bile onu sevgisini kazanmak ile olabilir ancak.
Çünkü insanı kırabilecek bir sey yapabilmek icin oncelikle cok sevilmek lazımdır. O sevgiye inanmak ve o yüce sevginin bitmez tükenmez bağışlayıcılığına güvenmektir aslında yanlışların en büyüğü.
Oysa sadece ve sadece anneler ve babalar çocuklarına kırılmaz, gucenmez ve affeder. Hatta çocuk hata yaptığında faturayı kendine keser neden bu hatayı yapmasına izin verdim, nasıl da doğrusunu öğretemedim diye.
Yol boyunca edindiğimiz arkadaşlıklar ya da küçükken söylediğimiz gibi kendimize arkadaş yaptığımız bu insanlarla ne kadar devam edebildik, ne paylaştık ne paylaşamadik acaba?
Bana en ilginç geleni ise biz kendimizi açarken onlar ne kadar açtı acaba? Yani tabii dostluk mertebesine ulaştıysanız bu tip kuşkulara yer yoktur degil mı?
Ama benim merak ettiğim bu dostluk mertebesine nasıl geliniyor, yani oyunda nasıl seviye atlayacağız bunu bilemiyorum.
Evlilik kararı gibi oldu galiba ama onda bile bir teklif aşaması var en azından konuşursun, ne bileyim beklersin herhalde! Ama yakın gördüğün arkadaşını kenara çekip romantik bir sekilde seninle bir ömür boyu, iyi günde kötü günde dost olmak istiyorum diyemezsin ki! Ya da diyebilir misin?
Diyelim ki sen dedin cevabı ne olacak diye merak yerine belki de uzatmalı sevgili aşamasında devam etmek daha iyidir.
Bilemedim…
İstemişsin de haberin yok
Bahçede depoya bisikletleri yerleştirmeye çalışırken icinde defterler olan bir kutu buldum.
Defterlerin icinden fotograflar da çıktı, liseden yıllık, üniversiteden Banusu Ferahı olan fotograflar, İstanbul’dan taa Erdem hastanesinden kareler…
Defterler benim günlüklerimmis megerse. Yani günlük dediysem hatıra defteri anlamında degil ajanda anlamında, bugun neler oldu tarzında yazdığım notlar, muayenehaneye denk gelen zamandan alınan ödemeler yapılan ödemeler falan seklinde.
Kaç hasta bakmışım o gun, neler olmuş neler. Kim gelmiş kim gitmiş, nereye yemeğe gitmisiz kimlerle buluşmuşuz.
Ciddi konuşmalar, gidilen filmler tiyatro oyunları hepsi var.
En ilginç olanı ise o donemde sıkıldığım seylerden bahsettigim bir sayfa, tarih yil olarak 2000’e denk geliyor. Muayenehane açılmış ama daha yeni, iş var ama belli ki daha yerleşmemiş ve de boş bir anima gelmis uzun uzun yazmışım ben kimim ne istiyorum seklinde bir derin inceleme yapmışım. En çarpıcı nokta ise konunun dönüp dolaşıp ben bu dishekimligini seviyor muydum noktasına gelmiş olmasi ve burada beni şaşırtan bir not var: ben bu mesleği sevmiyorum ki başka birsey bulsam!
Şaşırdım gerçi neden diyebilirsiniz ama bunu boyle yazıya dökecek kadar düşündüğüm yılın 2000 oluşuna şaşırdım diyorum yani evet sonuçta mesleği değiştirdik ama ben bu kurtların kafamda dolaşmaya başladığı zaman olarak hep 2002’den sonra gelişen olayları milad sayardim, megerse çok daha eskisi varmış.
Neyse diyeceğim o ki neyi istediğinize dikkat edin siz hiç farketmeden hedefe doğru gidiyor olabilirsiniz, sonra bir de hic utanmadan şaşarsınız.
Kanal Facebook
Ben bu haftasonu çok yoruldum, sizleri tahmin bile edemiyorum.
Uzaklardan ulkemi takip etmeye çalıştım ve de kendimle gurur duydum cunku cok dogru insanları tanımıştım.
Bana hayatla ilgili en dogru bilgiyi verecekleri almisim hayatıma.
Beni tanıyanlar bilir ben cok uzun zaman önce TV’den haber almayı bıraktım. Cunku bilgi denilen sey güvendiğin yerden alınır. Bir insana güvenmişsen söylediğini dinlersin ve de inanırsın canı gönülden. Dediğini yaparsın demiyorum o ayrı bisey, ama sana dogru bilgi verdigini bilirsin.
Yıllar önce Başkan’ın Adamları diye bir film izlemiştimWag the Dog orijinal adı ile yayınlanan bu filmi hatırlayanlar filmde US Baskanı icin onemli olan bir donemde ulkenin ve dunyanin dikkatini başka tarafa çekmek icin çevrilen film icinde bir film olarak ozetleyebilirim. Uydurma bir iç savas çıkardıkları ülkenin ınsanlarının bile haberi olmayan bu savaşı US başkanının ihtiyacı olan süre boyunca Tv yayınlıyor herkes ah vah seklinde. O bahsi gecen ülkede yaşayan es dost aranıyor diyorlar ki yok oyle birsey ama dinleyen kim, TV’de görmüşler demek ki dogru!!!
İste ben bu filmi izlediğimden beri TV’den haber almıyorum,hasbelkader gelen habere cok da inanmıyorum ancak tanidigim bildigim birine doğrulatana kadar.
Bu haftasonu gördük ki TV haber kanalı dedigin sey senin icin uygun görülen bilgiyi veren bir kanaldan öteye geçemiyor. Gerektigi kadar yeterince! Nasıl olmuşta inanmışsak bu kanalın bize her zaman dogru haber vereceğine! Babalarımızın atalarımızın ajans dedikleri ile alakası yok.
Ben son 5-6 yıldır bilgisayar ve internet yolu ile iletişim kuruyorum, yeri geldiginde izlemek yeri geldiginde direk ulaşmak icin kullanıyorum.o kadar güncel ve anında görüntü direk haber degeri olan bilgiye ulaştım ki vay be dedim!
Hic bir zaman unutmayalim dunyada her turlu bilgi var . Bilinci yerinde olan herkes hangi kanalı izleyeceğine hangi radyoyu dinleyecegine kendi karar verecektir.
Ben de Facebook kanalını seyretmekteyim :

Ha aklıma bir film daha geldi, o da Tom Cruise’in Bir Kac İyi Adam filmi idi. Hani hatırlarsanız bir askeri us icinde bir er öldürülüyor ve öldüren askerler emir aldıklarını iddia ediyorlar. Filmde Tom Cruise askerleri savunuyor ve sonuçta emrin en yüksek rütbeden geldigi ortaya çıkıyor. Er ve Çavuş kurtuldu sandığınız anda ise hapse mahkum ediliyorlar neden mı cunku her emir her sartta ne olursa olsun uygulanmaz.
Haftasonu gösteriyi dağıtın emrini aşırı şiddet kullanın diye anlayan, gercek anlami ile bu kastedilmis bile olsa hiç sorgulamadan uygulayan herkes suçludur.
Kızarkadaşlar günü
Bugün 2007 senesinde yazdığım bir yazımı alıyorum buraya.Aslında blogta eski notlar arasında bu yazı var olabilir ama yine yeniden okunmaya değer buluyorum.Yakında kitabı yeniden okuyacağım ara ara okumakta fayda var!
Buket Uzuner’in 1993 senesinde okuduğum kitabı Benim Adım Mayıs tekrar okumaya basladim. Kitap gecesinde konuşacağız biliyorum ama ben bekleyemedim, kusura bakmayın artık. Sıcağı Sıcağına yazmak istedim hissettiklerimi. Kitabı okuyanlar bilir okuyacaklar olduğu için anlatmak istemiyorum ama küçük öykücüklerden oluşan bir güzel kitap.
İlk hikayesine şöyle başlıyor: Dostluklarıyla beni çok mutlandırmış ve artık yittiğinde hep kederlendiğim bütün kız arkadaşlarıma hala sevgiyle….
Düşündüm benim kız arkadaşlarımı ve bu cümlenin ne kadar doğru olduğunu. Benim kızkardeşim yok, olsun isterdim. Küçükken farketmedim ama kızkardeşe ihtiyacım varmış ve ben her kızarkadaşıma olası bir kardeş ümidiyle yaklaşmışım. Aileden gelen göçebe hayatımda gittiğim şehirlerde, okullarda oluşturduğum arkadaşlıklarda hep kardeşlik yaşamaya çalıştım. Ve son 15 senedir de beni hep mutlandırmış kızarkadaşlarim, dostlarım oldu. Çok şükür ki yitirmedim, hastalıklar, yollar engellemiyor bizi.
Bugün bunları anlatma nedenim Buket Uzuner’in hikayesini okuduğumda hissettiklerim. Diyor ki basireti bağlanmiş sanki ve kızarkadaşını en ihtiyacı olduğu zamanda aramamış, ne konuşacağını bilemediği için ertelemiş!Şimdi pişman çünkü o kişi yitip gitmiş anılarda kalmış. Görüşmüyorlar artık. Ne kolayca kaybediyoruz dedim kendime insanları, yaşamımızın bir dönemine damgasını vurmuş güzel insanları. Oysa onlarla o binayı inşa ederken nasılda terlemiştik, uğraşmıştık. Sonradan akıl edemedim dediğimiz ne çok ihmali yapıyoruz en sevdiğimiz bizi çok eskiden bilen insanlara karşı .
Hikayeyi bitirdiğimde annem aklıma geldi. Geçen sene çok sevdiği bir arkadaşı vefat etti, kadıncağızın son 20 yılda yaşadıklarını –bir trafik kazası ile gelen tüm beden felci, kanser …; sayarsak aslında kurtuldu Nihal teyze. Ama annem kendini hiç affedemiyor, son zamanlarında yanına gidemediği, gitmediği, gitmeyi akıl edemediği için. Affetmesine olanak yok çünkü Nihal Teyzenin kızı affetmiyor, gelmediniz aramadınız diyor oysa sizi beklemişti diyor…Annemse basiretim bağlandı kızım bilemedim ki öleceiğini diyor ama nafile. Bazı hatalardan dönülmüyor.
Ve 30 yılın sonunda bana diyor ki annem “arkadaşlarına verdiğin önemi takdir ediyorum kızım” diyor, oysa hep kızardı onlar yüzünden ailemi ihmal ettiğim için, kısacık seyahatimi bile arkadaşlarımı görmeye yönelik planladığım için. Ben arkadaslarımı da en az ailemi özlediğim kadar cok özlüyorum. Biliyor musunuz ben aslında hergun msn ve Viber’de chat yaptığım arkadaşımdan mektup bekliyorum, hani o pul yapıştırdığmız zarfı ile postalanan nostaljik mektuplardan. İçinde yazanları zaten biliyorum chatte öğrendim ama olsun o mektuba dokunmak bile benim günü güzelleştiriyor.
Demem o ki lütfen basiretinizin bağlanmasına izin vermeyin, aileniz tabii ki öncelikli ama arkadaşlarınızı özellikle kız arkadaşlarınızı ihmal etmeyin, sizi ihmal etmelerine de izin vermeyin, belki onlarında basireti bağlanmıştır çözün o bağı tekrar sizin olsunlar. Kilometrelerin, dünyevi salak saçma işlerin aranıza girmesine izin vermeyin. O hergün saatlerce konuştuğunuz telefonu bu sefer onu aramak için kullanın, hattın öbür ucunda sesinizi duyacak kişinin yüzüne bir gülümseme kondurmak dünyalara değer lütfen ihmal etmeyin, ve ertelemeyin
Ve beni affedin sabah sabah boyle duygusal basladigim icin ama durduramadım kendimi, ertelemek istemedim.
Edinburgh’da biz
28 Mart akşamı Easter tatilimizi geçirmek amacıyla Edinburgh’a doğru yola çıktık. Evden Edinburgh 7 saat süreceği ve de günün yorgunluğu ile devam etmekte zorlanacağımızı düşündüğümüzden yolda St Helens civarında bir Travel Lodge’da kaldık.
TravelLodge bize ihtiyacımız olan düz yatak sağlıyor ve de tatilimiz başlamış oluyor.
29 Mart sabahı erkenden yola çıkıyoruz.
İskoçya’ya doğru iki alternatif var önümüzde yol olarak,biri otoban ikincisi de koylerden bayirlaradan gecen yol. Bizim Edinburgh’da saat 4’den sonra olmamız gerektiği için biz uzun yolu tercih ediyoruz.
Turistik yollardan sayılan bu rotada küçük İskoc köylerde durarak ilerliyoruz. Mesela Moffat (Arda’nın tabiriyle LowFat) köyünde İskoç İngilizcesi ile müşerref oluyoruz. Gerçi bilmediğimiz birşey değil ama artık kaçacak yerimiz yok, anlamalıyız bu dili!
Ben şahsen çok seviyorum, dükkanlarda gerekli gereksiz sorular soruyoruz konuşturmak için.
Edinburgh’da kalacağımız yer tatilimize ayrı bir heyecan katıyor. Bu sefer otelde kalmayacağız. AirBnBadlı websitesinden bulduğumuz bir apartman dairesinde kalacağız. Bir süredir evsahibi ile yazışıyoruz, anahtar komşuda arabayı şuraya parkedin seklinde.
Eve ulaşıyoruz ve de anahtarı bizi ilgiyle karşilayan komşudan alıyoruz. Evi bize anlatırken gözümüze Türkiye’den alınmış objeler çarpıyor ama en cok PeReJa kolonyaya şaşırıyoruz ve de kendimizi bir anda evimizde hissediyoruz.Evsahibemiz Türkiye’ye iki sefer gitmişmiş megerse. Bu detayı daha sonra ki SMSler yoluyla öğreniyoruz.
Bir hafta süreyle kalacağımız bu ev sayesinde Edinburgh’da turist olmaktan kurtulup lokal hayata karışıyoruz. Merkez kütüphanede komşumuz ile karşılaşmak bize ayrı bir heyecan ve mutluluk veriyor. Allahım insan isteyince ne kolay mutlu olabiliyor.
İskocya’da tarih günlük yaşam içiçe ve de turistlerle,Üniversite öğrencileri ve lokal halk birbirine karışmış. Yürüyerek görülmesi gereken heryere gidebiliyorsunuz. Edinburgh kalesinin girişindeki kuyruğu beklemek gözümüzü kesmiyor ve kale ici hariç her köşesinde geziyoruz. Bir düğüne şahit oluyoruz, Redbull Bisikletle yokuş tırmanma yarışının hazırlıklarını izliyoruz.Yarışın kendisine kalmıyoruz.
Calton Hill diye bir tepe var buradan Panoramik sehir manzarasını yakalamaya çalışıyorum, yakalıyorum da bastiramiyorum!
Bu tepedeki kulenin üstüne bir gülle ve bir duzenek yerleştirilmiş ve de yıllardır balıkçılara saati bildirmek amacıyla hergün saat 1’de bu gülle once belli bir yukseklige cekiliyor sonra da serbest düşmeye bırakılıyor, bi nevi top atmaca! Biz hem bu tepeye çıktık hem de Edinburgh kalesinin yanındaki Camera Obscura’nin damındaki teleskop ile topun düşüşünü gördük! Hehe!
Salı günü Edinburgh dışına çıkıyoruz. Genel beklenti daha da kuzeye gitmek ve çeşitli göller, kaleler ve de viski üretim merkezlerine gidilmesi üzerine ama biz bu genele uyan bir aile olmadığımız için kendi rotamızı çiziyoruz. Hedef Dundee, ve de Fife Coastal Route seciyoruz. Kuzey denizinize doğru Edinburgh’unda kıyısında olduğu Körfez’de (Firth of Forth) ilerliyoruz. Hava buz gibi ve kapali,Tarlalar, koyler ve hatta denizfeneri derken St Andrew’da güneş acıyor. Burası da yine tarihle ve bu sefer denizle icice cok keyifli br kasaba. başarılı bir Üniversitesi var hatta Prens William ve eşi Kate burada tanışmışlarmış. Şahsen ortamı müsait buldum ben böyle bir romantizm için ne yalan söyleyeyim. Güneşi görünce dondurma yemek kaçınılmaz oluyor. Bu arada Arda ve Basri son zamanlardaki ortak ilgi alanı yaratma çalısmalarına Fizik dersi ekliyorlar.
Çarşamba günü North Queensferry Köyü’nde ki akvaryuma gidiyoruz ve dunyanın en küçük deniz fenerini de ziyaret ediyoruz, o kadar küçük ki içerdeki cocuğun çıkmasını bekliyoruz!
Ayrıca bir de cok ünlü bir köprü Forth Bridgevar, aslında bir Çelik yığını gibi dursa da onyıllardir trenyolu köprüsü olarak işlevini görüyor. Gerçi genel bakim ve boyama işlemi bittiğinde en bastan yeniden başlamak gerekiyormuş!
Sonraki günleri yeniden Edinburgh’da geçiriyoruz, kütüphane müze Cafe derken canımız hic sıkılmıyor. Biz bu sehri cok seviyoruz.
Bu arada viski olayını da öğreniyoruz merak etmeyin dersimizi iyi çalıştık!
-
Arşivler
- Şubat 2026 (2)
- Ocak 2026 (1)
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS















