Gezgin Doganlar

Zeynep anlatiyor

Oğlum Bebeğim buyüyor ama bu iyi birşey mı?

Bu hafta Arda yepyeni bir yaşa daha girdi ve de 12 oldu.
Bir süredir bekliyorduk aman bir heyecan falan derken geleneksel yatılı doğumgunu partimizi de yaptık. Yaşları 11-12 arasında değişen 5 erkek cocuğu yatiya geldiler. Adına bakmayın siz oyle yatmaya uyumaya falan gelmiyor bu cocuklar. Hepsini salona yerleştirmiş ha simdi yatarlar derken Gece 11.30’da Arda yanıma gelip odasına gitme ve uyuma izni aldı, digerleri 12:30’da hala konuşuyordu.
Neyse efendim asıl konu bu parti degil tabii.
Partiden sonra maç, antreman, dersler ve en son da buz gibi havada dışarıda yapılan beden eğitimi dersi derken dogumgununun hemen akabinde hastalandı bizim ki.
Ilk gece verdik ilaç yattı. Ama tabii uzun sürmedi geri geldi, bu sefer ateş de var, başım ağrıyor burnum tıkalı sizlanmalari falan falan, siz anladınız.
Ateşi var dediysem kaç derece olduğunu bilmiyorum. Kulaktan ölçen aman efendim pek bir hassas o aletleri kullanmayalı çok oldu. Zamanında paranoyaya bağlamış, cocuk ateslendiginde dakka başı kulaktan ölçen anneden eser yok. Eminim biliyorsunuzdur. Hani kulağın icine doğru yerleştiriyoruz sonra da bipleyene kadar bekledigimiz aletlerden. Bir ara hatırlıyorum her iki kulaktan da ikişer defa falan ölçmüş ve de aynı sayı çıkmıyor diye aleti suçlamıştım. Bu obsesif donemi nasıl anlatmışsam artik doktorumuz ateşin kaç derece olduğunu net ve gercek anlamda bir sayıyla bilmemin şart olmadıgını anlattığında can kulağı ile dinlemiştim. Oğluşumun alnına dudaklarımı dokundurduğumda hissedecegim sicakliğa göre ne gerekiyorsa yapmamin yeterli olacağını söyledi. Tabii o donemde artık bebeklikten de çıktığımız icin daha uygun olan bu yöntemi öpmek icin fırsat kollayan anne ben tabii bunu cok sevdim. Bir de yine ısrar edersem alından okuyan bir band tavsiye etti ki hala daha o banddan kullanırım.
Neyse Arda uzun zamandır ateşlenecek kadar kötü olmamıştı, genelde ayakta geçirebilecek türden olurdu. Gerçi su çiçeği çıkartmakta olduğunu bile 2. Günde anladığımızı göz önüne alırsak bu hastalanma olaylarını biraz hafife mı alıyoruz nedir?
Neyse iste ateş olayı da olunca ecza dolabına girildi tabii. Paracetamol – İbobrufen, hangisi derken birden aklıma dozaj geldi.
Oyle ya 12 yaş altı ve üstü gibi ibareler hatırlıyorum. Farkettim ki artık kullanılacak olan ateş düşürücü parasetomol ne varsa dozu falan değişecek ve hatta utanmasak yetişkin dozuna gelmişiz.
Netekim ben bunu akıl edene kadar bizim ki yetersiz doz almış oldu. Ateş istenen hızda düşmedi ama sorun da çıkmadı, çok şükür.
Ertesi gün doktor muayenemizde dozu ne kadar artırabileceğimizi sorduk ve de hemen uyguladık ve de gercekten cocuk gözünü açtı:)
Evet cocuklar büyüyor, düşe kalka oksure aksıra… Grip, soğuk algınlığı her ne ise hastalıkları aynı da olsa artık büyük adam muamelesi görmeye başladılar bile. Once ayakları büyüdü ayakkabı yetiştiremedik, sonra akılları büyüdü laf yetiştiremedik, az kaldı boyuda olacak benden uzun ben öpmeye alnına yetişemeyeceğim. Hadi bir de uzaklarda olursa ateşini hissetmeye oralara hiç yetişemeyeceğim.
Galiba işte o zaman ya bir termometre alinacak ya da alından öperek ateşten anlayan biri bulunacak.

20140201-000508.jpg

Ocak 31, 2014 Yazan: | bizden haberler..., Turkiye seyahatleri | , | Yorum bırakın

Kulağımda melodiler aklımda neler neler

Geçtiğimiz günlerde yakın bir arkadaşım yeni okuduğu kitaptan bahsetti. Budhism For Busy People diye bir kitap, ilk fırsatta okumak gerek. Ama bu arada hemen yoga ile ilk deneyimlerimi hatırladım.
İlk gençliğimde yoga,esneme gevşeme rahatlama ilginç gelmişti ama ruhsal olarak sıkıldığında ve ya stres anında aklıma mutlu olduğum bir hatıramın resmini getirme aşamasına geldiğimde dağılıyordum hep. Bi kere nasıl bir mutluluk idi beklenen acaba diye düşünürken gevşemeyi rahatlamayı bırak büsbütün kasılıyordum.
Önce ne saçma yahu dedim, sonra ben beceremiyorum diye uzak durdum.
Ama şimdilerde eskilerden bildigim bir şarkıyı duyduğumda birşeyler kıpırdıyor beynimde tuhaf hüzünlü bir huzur kaplıyor icimi. Meditasyon minderine gerek olmadan çıkıyorum düşünsel yolculuga.
Şarkıların bazıları Türkçe ve beni çocukluğuma Marmaris Fethiye arasında ailecek yaptığımız araba yolculuguna götürüyor, ama o ağız tabanımdan sokan şaşkın arıyı degil de ağaçlarla kaplı yarı güneş yarı gölgede aldığımız yolu hatırlıyorum.
Hafifi batı müziği kıvamında olanlardan üniversite de kaderime isyan ettigim günlere götürenler var, Tandoğan’da yurtta televizyon odasında buluyorum kendimi, ne gereksiz yere uzmusum kendimi diyorum.
Mesela var bir tane her defasında, yine Türkçe her dinlediğimde yitirdiğim dostlarıma ağlıyorum.
Sonra günlerce bitirme finallerine çalıştığım Ankara’daki evimin penceresinden gördüğüm tek ağaç var, o ağaca bakarken dinlediğim şarkı beni o pencereye götürüyor aslen nerde olursam olayım. Sokakta oynayan cocukları hatırlıyorum, iki de bir “Annea” diye çığırıyor bir tanesi, neden Türkçe küfürler döner dolaşır anneye ithaf edilir onu çözüyorum orada.

Sonra kendimi Dubai’de Şeyh Zayed Road’ta araba surerken bağıra çağıra söylediğim şarkılarda buluyorum. Ne komik degil mı!

Londra’da serin bir sabahın köründe Paddigton tren istasyonundan çıkmış benim gibi erkenci bir vagon dolusu insanla Lancaster Gate metro istasyonuna yürüyorum ve aslında dinlediğim o şarkının temposunda nefes alıp veriyorum, ayakkabımın yere vuran topuğu bile temposunu değiştirmiş.

Son zamanlarda uzun araba yolculuklarına çıkıyoruz ya sadece üçümüz hani saatlerce dere tepe düz gidiyoruz da aslında koca Fransa coğrafyasında bir arpa boyu yol almışız megerse. Ama yolda dinlediğimiz şarkıyı yeniden duyunca Laon’daki şatonun yanından geçerken hissettigim huzuru yakalıyorum yorgunluğu degil.

Sonra, sonra bir de fotograflar var mesela. Uzun bir sure hayatı fotograf kamerasının objektifinden izledim sanki artık video ya almak istemiyorum fotografı çekmek yerine beynime kazımaya çalışıyorum.

Ilerde yeri gelir de bir yoga ve ya meditasyon seansında lazım olursa diye malzeme biriktirmisim bol bol ama bu sefer de secmek zor olucak galiba.

20140125-005715.jpg

20140125-005801.jpg

Ocak 6, 2014 Yazan: | bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum, zeynep'ce | , | Yorum bırakın

Kayak Hikayeleri 2013 Zürih

2012 Aralık ayında İsviçre’ye yaptığımız seyahatten hatırlarsanız eve döner dönmez 2013 yılı için rezervasyonumuzu yaptırmıştık. Seyahat tarihimiz yaklaşırken bizi aldı bir telaş. Hatırlarsanız ev sahiplerimiz Abi’m ve Fulya’cim bizi görmekten nasıl mutlu olacaklarını söylerken kış kayak döneminde gelmekte ısrarlı isek kayak yapmamızın iyi olacağını da ifade etmişlerdi, burada
son paragrafta bu onemli ifadeyi bulabilirsiniz.
Ben bu dileği ciddiye almış ve de snowboard yapmaya karar vermiştim, şimdi asıl iş Basri’yi bu konuya ikna etmek idi.
Basri ilk once kayak yerine Almancasını ilerletmeye niyetlendi. Ama özellikle Christmas gibi bir donemde kısıtlı bir süre de bu tip bir dil öğrenme/geliştirme çabasının maliyeti çok yüksek olacağından vazgeçti. Tam da bu donemde yılların snowboard ustaları Durmus ve Funda bize geldiler. Planlardan ya da daha dogru bir deyişle ödevimizden bahsedince bizimle birlikte ski/snowboard satan dükkana gelip tüm malzemeleri satın aldığımızdan emin olmadan bırakmadılar.
Böylece Ekim ayı itibariyle tüm ekipmanımız hazır idi ancak biz gercek snowboard olayından bihaberdik.
Bu arada Fulya bize ders ücretleri ve diğer detaylar hakkında bilgiler veriyor, biz hemen her gece nasıl yapsakta hazırlansak, İsviçre’de ki süreden maksimum yararlanabilsek diye çalışıyorduk. Ders almadan Alplere çıkmak ne büyük çılgınlık ise bir ozel
ders icin istenen ücretler de o kadar yıpratıcı idi. Bu arada bu dersleri dağa çıkmadan da alabiliyor olmalıyız diye yollar arayan Basri sonunda bize bi kapalı kayak merkezi buluyor ve hemen dersleri ayarlıyordu. Snozone denilen bu kapalı mekanda gercek kar üzerinde ilk snowboard denemelerimizi yaptık. Herşeyden once ozel botlari giymeyi,bu botları bord’un üstüne yerleştirmeyi ve de kayarak aşağıya inmeyi öğreneceğimiz 4 aşamalı derslere başladık. Her bir asama icin 1,5 saatlik dersler aldık. Çocukken düşmediğim kadar düştüm diyebilirim. O pamuk gibi duran karın yumuşak olduğunu saniyorsanız aldanıyorsunuz. Derslerin sonunda biri beni tokmakla dövmüş gibi hissediyordum.
Bu arada abimler de Zürih bölgesinde biz acemilere de uygun ama deneyimlileri de sıkmayacak pistler bulma yolunda her haftasonu kendilerini daglara attılar.
Sonunda yolculuk zamanı geldi ve 20 Aralık günü Zürih’e doğru yola çıktık.
Daha önceki rotanın aynısı olacak sekilde yol alırken ben Sat Nav ile inatlaştım ve kafası iyice karışan alet önümüzde hemen hemen 4 saat kala bize yol göstermekten vazgeçti. Yolun geri kalan kısmını eski konvansiyonel yollardan harita okuyarak aldık, paslanmamışım, mutluyum gururluyum.
Ctesi aksam üzeri Zürih’e vardık, pazar günü şehir türü yaptık ve Ptesi sabahı kendimizi pistte bulduk.
Kayak maceramızın bu aşamasinda bunny hill denilen kısa mesafe inişlerden yaptık. Amac büyük dağ havasına ortamına alışmak idi. Bu arada yeğenim Mert bana dönüşleri nasıl yapacağımı sabırla anlattı ama iş notlandirmaya gelince 2’den yukarı çıkamadım.
3. Gunün sonunda İsvicre Alplerinin deneyimli kayakçılarından Fulya bunny Hill’de oynamaktan vazgeçip zirveye çıkmamız gerektiğinde ısrar etti ve bizi dunyanın en guzel manzaralarını görebileceğimiz dağlara çıkardı.
Gerçekten de zirveden manzara o kadar güzeldi ki aşağıya indiğim de hissettiğim tüm kas ve eklem ağrılarına değmiş idi.
Kayakta zirveye beraber çıksan da herkes kendi beceri ve hızında aşağıya iniyor. Ama aşağıya inipte yemek masasında buluşulduğunda iniş sırasında başa gelenlerin anlatıldığı zaman alınan keyif aynı.
7 günlük ziyaretimizin 5 gununde kaydık. Abimin gecen sene bize boyle bir hedef vermiş olması sayesinde bu işe kalkışmıştık ve de başardık, bu seyahatimizden çok keyif aldık.
Ve de niyet ettik bu ekiple daha nice kayak tatili yapmaya.
Ev sahiplerimize yürekten tesekkur ediyoruz.

20131230-204331.jpg

20131230-204355.jpg

20131230-204422.jpg

Aralık 30, 2013 Yazan: | bizden haberler..., GEZGIN DOGANS, Hobbies | , , | Yorum bırakın

Nurtopu gibi bir sitemiz oldu-Lulutata

Nurtopu gibi bir sitemiz oldu, www.lulutata.com

Geçtiğimiz Eylül ayında kuzenden bir mail aldım,” bir websitesi açacağım da senin blogda yazdıkların da benim bu websitesine uyuyor benim için de yazı yazar mısın acaba? ” diye soran bir email. Benim yazılarımın en büyük takipçilerinden zaten Özlem, yani alıcı gözle okuduğunu biliyorum, kayırmaca yok.
Eh ben bu fırsatı kaçırmadım tabii hemen atladım bu fikre. Yolladım bir yazı başladım beklemeye.
Sonra bir süre ses çıkmadı, çatladım tabii.
Zamanında önüme çıkan bu tip bir başka fırsatı acemilik, takipsizlik gibi sebeplerden kaçırmışım zaten kendime acaip sinirliyim o yüzden. Bu sefer de öyle olsun istemiyordum. Ama biliyorum kızın işi başından aşkın, kızdırmaya gelmez, al yazını da git derse ya!
Bir fırsat yaratıp bir yazı daha yolladım hani Kasım ayını kaçırdık Aralık ayı anlam ve önemine göre bir yazı yazdım istersen bunu koy şeklinde. Maksat durum nedir diye öğrenmek tabii, yazı bahane…
Neyse efendim sabreden derviş muradına erermis diyerekten biz de muradımıza erdik, aylardır beklediğimiz sitemiz, www.lulutata.com açıldı. Ve itiraf ediyorum beklediğimden çok daha detaylı, harika bir site olmuş.

Sitenin sahibi Özlem benim kuzenimin eşi olur, 4 yaşında bir oğlu bir de 1 yaşında kızı var, dünyalar tatlısı ikisi de. Anneyi oyalamak, meşgul tutmak icin türlü afacanlıklar peşindeler, ama işte annemiz yine de kendine ve de kendi için zaman ayırabilmiş, valla bravo!

Hepimizin aklında bir seyler yapmak var, yaptığımız işten zevk almak ya da zevk aldığımız işi yapmak en büyük hayalimiz. Cafe açanlar, kitap yazanlar, maşallah herkes yazar, herkes fotoğrafçı bu ara. Özlem’in de bir blogu var zaten kimin yok ki. Ama butun bunları ortak bir çatı altında toplamak, orada burada uçuşan bilgileri toparlayıp en uygun ve kolay hazmedilir yolla ilgiliye sunmak ayrı bişey, henüz herkesin harcı değil.
Merak ettim, anlat bana nasıl oldu da buraya kadar getirebildin diye sordum. Neyse ki mailde yaz demisim malum uluslarasi arasi roportaj biraz pahali olurdu. Elinden geldiğince yazıya dökmüş hatta sanki Oscar’ı kazandınız demişim gibi, emeği geçenlere teşekkür ettigi bir bölümü bile var. J
Eminim okudukca ah ben de yapacaktım diyeceğiniz türden bir hikaye Ozlem’in lulutata’ya kavusma hikayesi:

4 seneyi geçkindir bir homeoffice hayatım var. Efe’ye hamileyken aktif iş hayatıma ara verme kararı aldım. Ama hiçbir zaman da ‘ev hanımı’ olamadım. Şöyle ayaklarımı uzatıp dinlendiğim pek nadirdir. Önce yine başka bir iş kurdum, sigortacılık. Sıfırdan öğrendim, çok emek verdim, eğitimlerine gittim, sertifikalarını aldım. Hala da devam ediyorum. Bazen o iş bu iş derken yoruluyorum, bir azaltıma mı gitsem diyorum ama vazgecemiyorum bir yandan da Nerdeyse 2 senedir yine part-time’in da part-time’ı kayınpederimin yabancı ortaklı işinde hem pazarlama, hem insan kaynakları, aslında ne iş olsa yaparım tarzında işler yürüttüm. Çok şey öğrendim ondan, sayesinde paslanmadım tam tersine kendimi geliştirdim. ( kendine guven)

Ama bir türlü de asıl yapmak istediğim, hani şu ‘hobisini işe dönüştürme’ veya ‘işine aşkla bağlanma’ mertebesine de gelemedim. Sonra, bebeğimi emzirdiğim süre zarfında, elimden hiç düşmeyen akıllı telelefonum, internet merakım ve teknoloji bağımlılığım gece sabahın 5’inde aklıma bir şey düşürdü. Eren’e açtım hemen konuyu, ‘harika bir fikir yapalım bunu!’ dedi. Başlarda sadece beni geçiştiriyor sandım, yada gercekten öyleydi  ama benim 1-2 gün sonra bilgisayarda hazırladıgım ekran görüntülerini ve içerik planlarımı görünce, işin ciddi oldugunu o da bir kez daha idrak etti. Eren’imle başladı her şey, her zamanki gibi bana inandı, ‘yapalım bunu!’ dedi. (en yakinlarinin inanci ve destegi)

Eren’in cok güvendiği yazılımcı bir arkadaşına konuyu actık, o da fikri beğendi. Ve bir toplantı yaptık, 1-2 gün içinde bu işe başladık. Aylardan Mayıs idi! Sonrasında bakış açımızın birebir örtüştüğü ‘yazılım ekibi’; logomu tasarlayan dünya tatlısı Şuşu (şuşunun öyküsü); ‘Benim için yazı yazar mısın?’ dediğimde işini gücünü bırakıp, yazı hazırlayan yakınlarım ve arkadaşlarım (sen, Cüneyt amca, arkadaşlarım: canel, sosyal güve, denizdogatoprak); 9 ay 10 günlük hamileliğini bana her hafta uzun uzun yazan çocukluk arkadaşım; detaylara takıldığımda beni, her zaman olduğu gibi, hemen silkeleyip kurtaran canım kapkam; instagramdan tanıdığım ve hayatımda yeni bir sayfa açmama vesile olan, bana ilk ışığı yakan, sevgili Ülkü (fotografik hatıralar); dualarını hiç eksik etmeyenler… Daha buraya yazamadığım o kadar çok kişinin emeği var ki bu işte. Hepsine ne kadar teşekkür etsem az.

Her şey başından beri öyle yolunda gitti ki. Onun pozitifliğiyle güzel bir şey çıktı bence ortaya. Daha da gelişecek site. Sadece biran evvel açmak istedik artık. Geliştiriceğimiz kısımların hepsi şimdiden belli.

Hamilelik bitti, 3. bebeğim Lulutata dogdu ve asıl iş şimdi başlıyor!

Ozlem, doğru insanların nasıl olup da aynı zincirin birer halkası olarak bir araya geldiğine hala şaşırıyorum diyerek bitirmiş mesajini. Oysa ben artık hiç şaşırmıyorum diyerek cevap verdim; “Bu basit bir Karma olayi, sen hayattan, kimden ne isteyeceğini bildiğin surece istedigine ulasmak cok kolay”

PS: Aralık ayı yazımı Lulutata’ya verdim, ilginize ve bilginize sunulur.

20131218-195535.jpg

Aralık 18, 2013 Yazan: | Hobbies, zeynep'ce | , , , | Yorum bırakın

Kim karar veriyor

Kasım 22, 2013 Yazan: | bizden haberler..., Uncategorized, zeynep'ce | , , | Yorum bırakın

Nice senelere Hayat!

Hayatta neyiniz olduğu ve ya nerede olduğunuz değil kiminle olduğunuz en önemlisi imiş. Doğru söze ne denir.
Sene 1988, aylardan Ekim hatta Kasım olmalı. O zamanlar şehir dışında ama deniz kıyısında olan liseden eve servisle donüyoruz ancak ben servisten erken ineceğim, Mezitli’de. Serviste geçirdiğim hepi topu 5 dakika boyunca bana o haftasonu yapılacak olan Çay’a gidecek miyim diye soruyor. Tamam son sınıfız hani en büyükler olarak bu tip organizasyonlar eglenceli olur ama benim pek niyetim yok. Israrın bini bir para dediklerinden. Sonunda “nedir diyorum, neden bu kadar istiyorsun gelmemi?” Hiç duraksamıyor “seninle daha guzel oluyor”diyor ve ekliyor “çünkü sen olduğunda herşey daha eğlenceli ve keyifli ve heyecanlı oluyor”
Eh ne dersiniz ne cevap verirsiniz! Ben gittim tabii o haftasonu Çay’a ve daha nice yerlere. Bugun o Çay’dan beri 25 yıl geçmiş. Daha nerelere gideceğiz diye bir merak var içim de heyecan desen ayrı.

20131106-082426.jpg

Kasım 6, 2013 Yazan: | bizden haberler..., zeynep'ce | , | 1 Yorum

Öyleyse mutluyum- 1

Araştırmalar birbiri ardına yapılıyor, hani nedir nasıldır ve nedendir ki bazı insanlar mutludur da diğerleri değildir diye?
Ya da niye kimileri mutlu olduklarını rahatça ifade ederlerken diğerleri daha bu yeterli mi acaba diye düşünür durur şu fani dünyada.

Var mıdır  acaba bir formülü? Gençlik aşısı gibi bir ümitsiz tez mi yoksa gerçekten var mı sıkıcı hayatımıza katabileceğimiz bir yolu yöntemi mesela.

Geçenlerde önüme çıkan bir Huffingtonpost.com  yazısında canlı ve neşeli diye tabir ettiğimiz, hayat dolu olarak gördüğümüz o mutlu insanların hayat tarzını ve de karakterini belirleyen hepi topu 21 tane, artık alışkanlık olmuş huyları olduğunu bulmuşlar diye yazıyordu.
Ben de baktım tabii  bakalım şu kısa hayatımda ( 42 nedir ki?) ben bu listedekilerden yapmış mıyım, hani yaptıysam alışkanlık olucak kadar tekrarlamış mıyım falan amaç gruba dahil olabilir miyim onu anlamak derken baktım benim de bir listem varmış.

Siz yabancı değilsiniz, işte benim listem:

1.Küçük şeylerden mutlu olmak…

2.Bahçeme bir bitki dikip, önce tuttu diye sonra çiçek açtı diye keyif almak.

3.Beni merak edenlerimin olması

4.Benim merak ettiğim insanların olması

5. Arandığım da yüzümü güldürenim var

6.Aradığımda sesimi duyduğuna mutlu olduğunu kalpten hissettiğim var

7.Konuştuğumda neşesini kaptığım var

8.Sesimde sıkıntıyı hissedenim var

9. güvende hissettiğim insanlar grubum var,

10. en güzeli de benim de icinde oldugum gruplar var olduğunu bilmek

11.Yeni mekanları kesfedebiliyorum

12.Keşfettiğim yeni yerleri paylaşmak istediklerim var

13.Keşfettiğimi paylaştığımda aynı hissi hissetmezse diye korktuğum var, demek ki insanları tanıyabiliyorum

14.Bir zamanlar Minik elleri ile beni saran oğlum büyüyor ve beni yapıcı eleştiri ve fikirleri ile sarıyor, gururlanıyorum

15.Beraber yola çıktığım ve yolculuğa devam etmeye can attığım sevgilim var

16.Fikirlerim dikkate alınıyor, eh kırkı geçtik

17.Sağlığım yerinde çok şükür

18.Ailem eksilmiyor artıyor ne mutlu

Hmm listem baya uzadı.

19.Çevrelerinde mutlu insanlar bulunduruyorlarmış, eh siz kendinizi biliyorsunuz

20.Gercekten gülümsüyor ve gülüyorlarmış. Göz kenarlarımdaki çizgiler gülme konusunda başarılı olduğumu ispatlıyor bence.

21.İngilizcesi Resileance olan direnmek, eski haline geri dönebilmek olarak tercüme edilen bir karakter özelliği varmış bu ınsanlarda. Benim tecrübemle inatçı, yılmayan ve kolay kolay pes etmeyen diye tanımlanabilir. Ben her ahval ve şeraitte iddialı olmasam da bana inananlar sayesinde sonuna kadar gidebiliyorum.

İşte böyle benim listem bu, sonuç olarak olay elindekilerin kadrini kıymetini bilmek dersek kendimi mutlu ve de mutluluğundan memnun insanlar grubuna aldım.

Ya siz?

20131013-193106.jpg

20131013-193138.jpg

Ekim 13, 2013 Yazan: | kissadan hisse- derlemeler, zeynep'ce | , , | Yorum bırakın

Pamuk Eller Cebe

Bugün bir işe kalkıştım ve cok şükür alnımın akıyla altından kalktığıma inanıyorum.
Türkiye’de de yeni başlayan öncülüğünü sevgili Yonca Tokbaş ve Zeynep Gùl gibi arkadaslarımın çektiği, spor yolu ile bağış toplama yollarını artık herkes biliyor. Saolsunlar memlekette koşmadık parkur bırakmadılar.
İngiltere’de de hemen her sehrin bir yarı maratonu var, ilkokuldan itibaren uzun koşu yarışları yapılıyor ve hemen her yaştan katılımcı var, kendine güvenenleri de bağış topluyor bu koşu sırasında.
Neyse iste uzun zamandır inceliyorum ben de yapmak yani faydalı olmak istiyorum ama koşma fikri ve fiilini gözüme kestiremediğimden olsa gerek bir türlü harekete geçemedim.
Belki de bu yüzden Eylül başında televizyonda çıkan reklam ilgimi çekti.
MACMILLAN Cancer Support adlı Yardim kuruluşu bağış toplama kampanyası başlatmış ama kampanya tam bana göre, sabah kahvesine çağırdığın eş dost kek ve kahve karşılığında bağış yapıyor, kampanyanin en büyük özelliği belirlenmiş olan tarihte ülkenin her yerinde ayni gün yapılıyor olması, zaten adı da En Büyük Sabah Kahvesi Buluşması (Biggest Coffee Morning MACMİLLAN
Kahve bahane sohbet şahane diye bir hayat felsefesi olan benim icin biçilmiş kaftan olduguna inandığım bu organizasyona katılma kararı veriyorum ve hemen o aksam MACMILLAN’ a mail atıp kayıt oluyorum. Kahve bulusmasi gunü benim de izinli oldugum 27 Eylul Cuma günü olarak belirlenmiş. Yani bu kadar olur.
Neyse efendim kayıt olunca icinde davetiyeler, neler yapılabilir o gün icin fikirler, üzerinde lütfen cömert olun seklinde yazıları olan bir masaortusu ve de hayatımda gördüğüm en kolay şişen balonlar paketlenip gönderildi bana.
Eşe dosta haber verdim, evet ben izinliydim ama aslında Cuma gunu çalışan arkadaslar olucaktı ve de bu durum katılımı kötü etkiler mı diye de korktum ama sonuçta tarihi ben belirlemediğim icin yapabilecek bişeyim yoktu.
Neyse beklenen günden bir gün önce keklerimi yaptım. Bana lezzetli cupcake’lerinden yapacak olan İngiliz arkadasım son dakika da gelemeyeceğini bildiren bir text attıgında nasıl panikledim ama neyse ki mesajin devamında cupcake’lerin hazır olduğunu ve de bana bırakacağını söylüyormuş megerse, hani tam anlamiyla “eşeğini kaybedip bulma ” hali oldu benim o mesajı okuma süresince yaşadığım durum!
Cupcake’lerin eve geldigi aksam Arda ve Babasi ilk bağışı yaptılar, aksi halde keklere ulaşamayacaklarını kabul etmeleri biraz zaman aldıysa da!
Cuma sabahı saat 9 da hazır idim, ama saat 9:30’da sadece bir kişinin gelmiş olması hafiften tedirginlik yarattıysa da saat 10’da kah bahçe kapısından kah ön kapıdan bir anda 12 kişi geliverdi.
Yedik keklerimizi, içtik çaylarımızı. Minikler de vardı aramızda keyifle oynadılar.
MACMILLAN toplanan her £100 ile bir meme kanseri hastasına sorularini yanitlayacak, destek olucak bir hemşire verebileceklerini soyluyor.Benim misafirlerim comert ve bonkor davrandilar Ve sonucta £130 toplandı, çok bişey degil belki ama damlaya damlaya göl olur degil mı?
Ha pamuk eller cebe deyişimin bir başka sebebi de bağış kampanyasına katılımı arttırmak icin bulunan bir yöntemi anlatmak istemem. Hikaye hani gelen misafirin yanında para yoktur bağışı yap(a)madan gitmesin diye bir text mesaj atabileceğiniz telefon numarası ayarlamışlar. Sonuçta nakit parasız evden çıkıyoruz ama cep telefonsuz çıkmıyoruz degil mı? İşte cebinize COFFEE yazıyorsunuz 70550’ye yolluyorsunuz, £5 ödemiş oluyorsunuz her £1’dan 89p kampanyaya kalıyor. Hatta organizasyonu yapana Ozel bir hat bile var. Benim icin mesela COFFEE 1KY yazıp mesaj atınca benim haneme yazıyor. Yani sen yeter ki vermek iste kanallar açık.

20130929-013748.jpg

Eylül 27, 2013 Yazan: | bizden haberler..., zeynep'ce | , , , , | 1 Yorum

Hata nerde!

Biz çocukken ki ben 70-80′ li yılların çocuklarındanım,

hani arabaların emniyet kemeri, kafalıkları, ve kesinlikle hava yastıklarının olmadığı, arabaya önce büyüklerin oturup kalan boşluklara çocukların serpiştirildiği araçlarla uzun tehlikeli yollara çıkılan zamanlardan…
Hasbelkader bulunan oyuncakların plastikten, en azından kurşunlu, muhtelif zehirli maddeler ile boyandığı, yaş grubuna gore kategorize edilmediği evdeki her yaş çocuğun beraber oynadığı zamanlardan..
Prizlerin, araba kapılarının, ilaç şişelerin ve kimyasal ev temizliyicileri­nin üzerinde çocuk kilitlerinin olmadığı zamanlardan..
Steril su şişelerinden değil de bahçe hortumundan yada muhtelif başka kaynaklardan su içilen günlerden…
Oyun oynamaya çıkmanın tek şartı hava kararmadan önce eve dönmek, bir de annenin seni çağıran sesini duyabileceğin kadar uzağa gidilebildiğin günlerden..
Bir sürü yaramız, kırılmış kemiğimiz ve kırılmış dişimiz vardı.Ke­ndimizden başka kimse sorumlu degildi.
ARKADAŞLARIMIZ vardı bolca!!!
Özgürlüğümüz , üzüntülerimiz , başarılarımız , görevlerimiz vardı …ve bunlar ile yaşamayı öğreniyorduk.
Facebook’ta dönen buna benzer bir sürü yazı var, amaç bütün bunlarla şimdiki çocukların hayatlarını kıyaslamak ve hangisi daha mutlu diye sorgulamak.
Ben ise böyle ozgur, serbest büyüyen bizler şimdi neden kendi çocuklarımıza bu imkanları veremiyoruz diye düşünüyorum.
O zamanın annelerini babalarını tanımıyor, bizlerin o özlediğimiz ortamlarda büyümemizi sağlayan şimdinin büyükanne ve dedelerinin cocuklarımızı şımarttığından dem vuruyoruz. Emzik alışkanlığı başlattı diye söylenirken çocuğa tableti kimin verdigini unutuyoruz.

Gerçekten çok merak ediyorum o mutlu çocuklar nasıl böyle paranoyak ve obsesif olduk.

20130913-001836.jpg

Eylül 7, 2013 Yazan: | zeynep'ce | Yorum bırakın

Çayımın şekeri

Evimizde misafirlerimiz var, bizim liseden can arkadaşımız olan anne kaynaklı 20 yıla yakın bir aile dostluğu var ama çocuklar ilk defa bu kadar uzun zaman geçiriyorlar birbirleri ile.
14, 9 ve 3,5 yaşlarında 3 oğlan ve de tabii bizim 11,5 yaşındaki abi!
İkinciler hızlı gelişir, birincinin harcadığı zamanın yarısını bile harcamaz derler ki hani oyun parkında anlarsınız kim ilk kim ikinci çocukmuş diye. Şu kısa beraberlikte tecrübe ettik ki üçüncüler o süreyi bile harcamazmış! Sanırsınız en yakındaki abi-abla ile arasında yaş farkı bile yok. Tek fark o küçüklere ve küçüklüğe özel hak olan yerli yersiz ağlama diretme rutinleri ki onunda sonuna geliyor farkında.
Çocuklarla diyalogda olan bir insan dinlemeyi becerebilse ama en önemlisi aslında birazcık durdurabilse kafasındaki diger sesleri oyle dinleniyor ki.
Arda 4 yaş itibariyle çektiği ilk fotograflar oldukça ilginçti, farkettik ki bizim o acıdan çekebilmemiz icin eğilip bükülmemiz, çömelmemiz gerekiyor yoksa aynı görüntüyü yakalamamız imkansız.
Hayata bakış da aynı degil mı? Kendi gözümüzden farklı birsey görmenin tek yolu bakış açısını değiştirmemiz oluyor, kaçarı yok.

Aynı sekilde yine öğrenilen bir beceri olan mantıklı yaklaşımda farklılık gösteriyor. İhtiyaçlar ilgiler belirliyor algimizdaki seçimi.

Çocuklarla nehir kenarında yürürken yağmurdan kocaman bir ağacın altına saklanarak kurtulduğumuz bir anda 9 yaşındaki bir oyun başlattı, tavuk olmasa yumurta yiyemezdik, inek olmasa süt içemezdik seklinde giden nesneleri birbirine neden sonuç iliskisi ile bağlayan bu oyuna ufaklik br heyecanla kendi fikrini sundu:
Çay olmasa şeker koyamazdık!

20130903-194328.jpg

Ağustos 21, 2013 Yazan: | Uncategorized | 2 Yorum