Galaksi Taksi, Araba yok!
Mart 20
Basri sorar: “Dubai’ye geldiginde kendi arabanı alana kadar kullanman için bir araç kiralayacağım var mı bir tercihin?
Benden cevap ” ne olursa, hatta olmasa da olur!”
Mart 27
Basri “kağıtlarda bir sıkıntı olmuş senin oturum iznin çıkana kadar araç kullanamayacaksın o yüzden de kiralamıyorum”
Benden cevap” Hiç de meraklı değilim zaten, iyi olmuş ..”
Diyorum ama ben ne dediğimi biliyor muyum?
Mart 30
Dün geldik. Bugün sabahtan yanlarında konakladığımız arkadaşların evinin önünden hemen taksiye atlıyoruz, ver elini bizim ev.
İçi boş, eskiler gelmeden yeniler alınmadan bir gidelim dedik. Trafik yok gibi ama yanılmayalım buranın bir de asıl kalabalık ani var biliyoruz.
Kapıya geliyoruz ki anahtarımız yok! Insan evin anahtarını unutur mu demeyin ev anahtarı genelde araba anahtarında oluyor bizim evde! Araba yoksa anahtar da yok durumu..
Ilk ders: anahtarını unutma!!
Telefonlarımız çalışmıyor hani kapattık ya gelmeden eh yenisini de almamışiz henüz.. Anu’da yedek anahtar var ama o hangi evde bilmiyoruz ki!
Ikinci ders: telefon işi acil..
Neyse panik yok, sitenin alışveriş merkezine gidiyoruz anıları tazeleyerek.
Takılıyoruz bir sure, eski favori restoranlarda yemek yiyoruz derken artık dönme vakti geliyor.
Ama durum tam da “Galaksi Taksi Araba yok” durumu.
15’er dakikalık pes etmeler ile ısrarlı taksi aramaları arasında gecen toplam 1 saatlik süreç sonunda taksiyi yakalıyoruz, birara müşteri seçmeye çalışan bu şoför benimle tanıştığına pişman oluyor tabii..
Üçüncü ders: dönüşü ayarlayamayacaksan hiç gitme
Simdi düşünüyorum da büyük bir ihtimalle İngiltere’den ayrılmadan once satılması gereken iki arabanın bana çıkarttığı çeşitli sorunlar nedeniyle bir sure araba kullanmak istemiyorum seklinde bir halet-i ruhiye içindeyken söylenmiş bir laf olmalı, “araba kullanmam şart mi? ” cumlesi. Dedim ya ben ne dediğimi biliyor muydum?
Nisan 8
Bir haftadır taksi şoförleri ile debeleniyorum, hergüne ayrı bir hikayem var diyebilirim.
Özetle:
Bi kere tüm taksi şoförleri Pakistanlı.
Gündüz şoförü okul, market şirket adresi bulurken Akşamci şoför ancak otel,pub,bar adresi biliyor! Mesela benim gibi aksam saat 6’da binerseniz okula ulaşamadiğiniz gibi barlar icin de cok erkenci oluyorsunuz. Yani doğru zamanlama çok önemli..
Hemen hepsi konuşmaya meraklı
Muhakkak Ilk soru memleket neresi?
Sonra başlıyor kendini anlatmaya..
Yolculugun mesafesine göre değişiyor derinleşiyor hikayeler.
Her ülkeden müşteri almışlar kıyaslama yapacak ornek cok ellerinde..
Hele bir tanesi Arda’nın elindeki basketbol topunu görünce kendisinin de aslında nasıl atletik olduğundan başlayıp annesi ile karısı arasındaki sorunlara kadar gitti. 25 dakikalık yolculuk sonunda adamın anlattıklarından nasıl bayılmışsa artık taksiden inerken Arda şöyle dıyordu:
“Good Luck with your life”
Hayatta başarılar..
Ben mi? Ben kamyonumu kiraladım.
Oğlum Bebeğim buyüyor ama bu iyi birşey mı?
Bu hafta Arda yepyeni bir yaşa daha girdi ve de 12 oldu.
Bir süredir bekliyorduk aman bir heyecan falan derken geleneksel yatılı doğumgunu partimizi de yaptık. Yaşları 11-12 arasında değişen 5 erkek cocuğu yatiya geldiler. Adına bakmayın siz oyle yatmaya uyumaya falan gelmiyor bu cocuklar. Hepsini salona yerleştirmiş ha simdi yatarlar derken Gece 11.30’da Arda yanıma gelip odasına gitme ve uyuma izni aldı, digerleri 12:30’da hala konuşuyordu.
Neyse efendim asıl konu bu parti degil tabii.
Partiden sonra maç, antreman, dersler ve en son da buz gibi havada dışarıda yapılan beden eğitimi dersi derken dogumgununun hemen akabinde hastalandı bizim ki.
Ilk gece verdik ilaç yattı. Ama tabii uzun sürmedi geri geldi, bu sefer ateş de var, başım ağrıyor burnum tıkalı sizlanmalari falan falan, siz anladınız.
Ateşi var dediysem kaç derece olduğunu bilmiyorum. Kulaktan ölçen aman efendim pek bir hassas o aletleri kullanmayalı çok oldu. Zamanında paranoyaya bağlamış, cocuk ateslendiginde dakka başı kulaktan ölçen anneden eser yok. Eminim biliyorsunuzdur. Hani kulağın icine doğru yerleştiriyoruz sonra da bipleyene kadar bekledigimiz aletlerden. Bir ara hatırlıyorum her iki kulaktan da ikişer defa falan ölçmüş ve de aynı sayı çıkmıyor diye aleti suçlamıştım. Bu obsesif donemi nasıl anlatmışsam artik doktorumuz ateşin kaç derece olduğunu net ve gercek anlamda bir sayıyla bilmemin şart olmadıgını anlattığında can kulağı ile dinlemiştim. Oğluşumun alnına dudaklarımı dokundurduğumda hissedecegim sicakliğa göre ne gerekiyorsa yapmamin yeterli olacağını söyledi. Tabii o donemde artık bebeklikten de çıktığımız icin daha uygun olan bu yöntemi öpmek icin fırsat kollayan anne ben tabii bunu cok sevdim. Bir de yine ısrar edersem alından okuyan bir band tavsiye etti ki hala daha o banddan kullanırım.
Neyse Arda uzun zamandır ateşlenecek kadar kötü olmamıştı, genelde ayakta geçirebilecek türden olurdu. Gerçi su çiçeği çıkartmakta olduğunu bile 2. Günde anladığımızı göz önüne alırsak bu hastalanma olaylarını biraz hafife mı alıyoruz nedir?
Neyse iste ateş olayı da olunca ecza dolabına girildi tabii. Paracetamol – İbobrufen, hangisi derken birden aklıma dozaj geldi.
Oyle ya 12 yaş altı ve üstü gibi ibareler hatırlıyorum. Farkettim ki artık kullanılacak olan ateş düşürücü parasetomol ne varsa dozu falan değişecek ve hatta utanmasak yetişkin dozuna gelmişiz.
Netekim ben bunu akıl edene kadar bizim ki yetersiz doz almış oldu. Ateş istenen hızda düşmedi ama sorun da çıkmadı, çok şükür.
Ertesi gün doktor muayenemizde dozu ne kadar artırabileceğimizi sorduk ve de hemen uyguladık ve de gercekten cocuk gözünü açtı:)
Evet cocuklar büyüyor, düşe kalka oksure aksıra… Grip, soğuk algınlığı her ne ise hastalıkları aynı da olsa artık büyük adam muamelesi görmeye başladılar bile. Once ayakları büyüdü ayakkabı yetiştiremedik, sonra akılları büyüdü laf yetiştiremedik, az kaldı boyuda olacak benden uzun ben öpmeye alnına yetişemeyeceğim. Hadi bir de uzaklarda olursa ateşini hissetmeye oralara hiç yetişemeyeceğim.
Galiba işte o zaman ya bir termometre alinacak ya da alından öperek ateşten anlayan biri bulunacak.
Kayak Hikayeleri 2013 Zürih
2012 Aralık ayında İsviçre’ye yaptığımız seyahatten hatırlarsanız eve döner dönmez 2013 yılı için rezervasyonumuzu yaptırmıştık. Seyahat tarihimiz yaklaşırken bizi aldı bir telaş. Hatırlarsanız ev sahiplerimiz Abi’m ve Fulya’cim bizi görmekten nasıl mutlu olacaklarını söylerken kış kayak döneminde gelmekte ısrarlı isek kayak yapmamızın iyi olacağını da ifade etmişlerdi, burada
son paragrafta bu onemli ifadeyi bulabilirsiniz.
Ben bu dileği ciddiye almış ve de snowboard yapmaya karar vermiştim, şimdi asıl iş Basri’yi bu konuya ikna etmek idi.
Basri ilk once kayak yerine Almancasını ilerletmeye niyetlendi. Ama özellikle Christmas gibi bir donemde kısıtlı bir süre de bu tip bir dil öğrenme/geliştirme çabasının maliyeti çok yüksek olacağından vazgeçti. Tam da bu donemde yılların snowboard ustaları Durmus ve Funda bize geldiler. Planlardan ya da daha dogru bir deyişle ödevimizden bahsedince bizimle birlikte ski/snowboard satan dükkana gelip tüm malzemeleri satın aldığımızdan emin olmadan bırakmadılar.
Böylece Ekim ayı itibariyle tüm ekipmanımız hazır idi ancak biz gercek snowboard olayından bihaberdik.
Bu arada Fulya bize ders ücretleri ve diğer detaylar hakkında bilgiler veriyor, biz hemen her gece nasıl yapsakta hazırlansak, İsviçre’de ki süreden maksimum yararlanabilsek diye çalışıyorduk. Ders almadan Alplere çıkmak ne büyük çılgınlık ise bir ozel
ders icin istenen ücretler de o kadar yıpratıcı idi. Bu arada bu dersleri dağa çıkmadan da alabiliyor olmalıyız diye yollar arayan Basri sonunda bize bi kapalı kayak merkezi buluyor ve hemen dersleri ayarlıyordu. Snozone denilen bu kapalı mekanda gercek kar üzerinde ilk snowboard denemelerimizi yaptık. Herşeyden once ozel botlari giymeyi,bu botları bord’un üstüne yerleştirmeyi ve de kayarak aşağıya inmeyi öğreneceğimiz 4 aşamalı derslere başladık. Her bir asama icin 1,5 saatlik dersler aldık. Çocukken düşmediğim kadar düştüm diyebilirim. O pamuk gibi duran karın yumuşak olduğunu saniyorsanız aldanıyorsunuz. Derslerin sonunda biri beni tokmakla dövmüş gibi hissediyordum.
Bu arada abimler de Zürih bölgesinde biz acemilere de uygun ama deneyimlileri de sıkmayacak pistler bulma yolunda her haftasonu kendilerini daglara attılar.
Sonunda yolculuk zamanı geldi ve 20 Aralık günü Zürih’e doğru yola çıktık.
Daha önceki rotanın aynısı olacak sekilde yol alırken ben Sat Nav ile inatlaştım ve kafası iyice karışan alet önümüzde hemen hemen 4 saat kala bize yol göstermekten vazgeçti. Yolun geri kalan kısmını eski konvansiyonel yollardan harita okuyarak aldık, paslanmamışım, mutluyum gururluyum.
Ctesi aksam üzeri Zürih’e vardık, pazar günü şehir türü yaptık ve Ptesi sabahı kendimizi pistte bulduk.
Kayak maceramızın bu aşamasinda bunny hill denilen kısa mesafe inişlerden yaptık. Amac büyük dağ havasına ortamına alışmak idi. Bu arada yeğenim Mert bana dönüşleri nasıl yapacağımı sabırla anlattı ama iş notlandirmaya gelince 2’den yukarı çıkamadım.
3. Gunün sonunda İsvicre Alplerinin deneyimli kayakçılarından Fulya bunny Hill’de oynamaktan vazgeçip zirveye çıkmamız gerektiğinde ısrar etti ve bizi dunyanın en guzel manzaralarını görebileceğimiz dağlara çıkardı.
Gerçekten de zirveden manzara o kadar güzeldi ki aşağıya indiğim de hissettiğim tüm kas ve eklem ağrılarına değmiş idi.
Kayakta zirveye beraber çıksan da herkes kendi beceri ve hızında aşağıya iniyor. Ama aşağıya inipte yemek masasında buluşulduğunda iniş sırasında başa gelenlerin anlatıldığı zaman alınan keyif aynı.
7 günlük ziyaretimizin 5 gununde kaydık. Abimin gecen sene bize boyle bir hedef vermiş olması sayesinde bu işe kalkışmıştık ve de başardık, bu seyahatimizden çok keyif aldık.
Ve de niyet ettik bu ekiple daha nice kayak tatili yapmaya.
Ev sahiplerimize yürekten tesekkur ediyoruz.
Nice senelere Hayat!
Hayatta neyiniz olduğu ve ya nerede olduğunuz değil kiminle olduğunuz en önemlisi imiş. Doğru söze ne denir.
Sene 1988, aylardan Ekim hatta Kasım olmalı. O zamanlar şehir dışında ama deniz kıyısında olan liseden eve servisle donüyoruz ancak ben servisten erken ineceğim, Mezitli’de. Serviste geçirdiğim hepi topu 5 dakika boyunca bana o haftasonu yapılacak olan Çay’a gidecek miyim diye soruyor. Tamam son sınıfız hani en büyükler olarak bu tip organizasyonlar eglenceli olur ama benim pek niyetim yok. Israrın bini bir para dediklerinden. Sonunda “nedir diyorum, neden bu kadar istiyorsun gelmemi?” Hiç duraksamıyor “seninle daha guzel oluyor”diyor ve ekliyor “çünkü sen olduğunda herşey daha eğlenceli ve keyifli ve heyecanlı oluyor”
Eh ne dersiniz ne cevap verirsiniz! Ben gittim tabii o haftasonu Çay’a ve daha nice yerlere. Bugun o Çay’dan beri 25 yıl geçmiş. Daha nerelere gideceğiz diye bir merak var içim de heyecan desen ayrı.
Pamuk Eller Cebe
Bugün bir işe kalkıştım ve cok şükür alnımın akıyla altından kalktığıma inanıyorum.
Türkiye’de de yeni başlayan öncülüğünü sevgili Yonca Tokbaş ve Zeynep Gùl gibi arkadaslarımın çektiği, spor yolu ile bağış toplama yollarını artık herkes biliyor. Saolsunlar memlekette koşmadık parkur bırakmadılar.
İngiltere’de de hemen her sehrin bir yarı maratonu var, ilkokuldan itibaren uzun koşu yarışları yapılıyor ve hemen her yaştan katılımcı var, kendine güvenenleri de bağış topluyor bu koşu sırasında.
Neyse iste uzun zamandır inceliyorum ben de yapmak yani faydalı olmak istiyorum ama koşma fikri ve fiilini gözüme kestiremediğimden olsa gerek bir türlü harekete geçemedim.
Belki de bu yüzden Eylül başında televizyonda çıkan reklam ilgimi çekti.
MACMILLAN Cancer Support adlı Yardim kuruluşu bağış toplama kampanyası başlatmış ama kampanya tam bana göre, sabah kahvesine çağırdığın eş dost kek ve kahve karşılığında bağış yapıyor, kampanyanin en büyük özelliği belirlenmiş olan tarihte ülkenin her yerinde ayni gün yapılıyor olması, zaten adı da En Büyük Sabah Kahvesi Buluşması (Biggest Coffee Morning MACMİLLAN
Kahve bahane sohbet şahane diye bir hayat felsefesi olan benim icin biçilmiş kaftan olduguna inandığım bu organizasyona katılma kararı veriyorum ve hemen o aksam MACMILLAN’ a mail atıp kayıt oluyorum. Kahve bulusmasi gunü benim de izinli oldugum 27 Eylul Cuma günü olarak belirlenmiş. Yani bu kadar olur.
Neyse efendim kayıt olunca icinde davetiyeler, neler yapılabilir o gün icin fikirler, üzerinde lütfen cömert olun seklinde yazıları olan bir masaortusu ve de hayatımda gördüğüm en kolay şişen balonlar paketlenip gönderildi bana.
Eşe dosta haber verdim, evet ben izinliydim ama aslında Cuma gunu çalışan arkadaslar olucaktı ve de bu durum katılımı kötü etkiler mı diye de korktum ama sonuçta tarihi ben belirlemediğim icin yapabilecek bişeyim yoktu.
Neyse beklenen günden bir gün önce keklerimi yaptım. Bana lezzetli cupcake’lerinden yapacak olan İngiliz arkadasım son dakika da gelemeyeceğini bildiren bir text attıgında nasıl panikledim ama neyse ki mesajin devamında cupcake’lerin hazır olduğunu ve de bana bırakacağını söylüyormuş megerse, hani tam anlamiyla “eşeğini kaybedip bulma ” hali oldu benim o mesajı okuma süresince yaşadığım durum!
Cupcake’lerin eve geldigi aksam Arda ve Babasi ilk bağışı yaptılar, aksi halde keklere ulaşamayacaklarını kabul etmeleri biraz zaman aldıysa da!
Cuma sabahı saat 9 da hazır idim, ama saat 9:30’da sadece bir kişinin gelmiş olması hafiften tedirginlik yarattıysa da saat 10’da kah bahçe kapısından kah ön kapıdan bir anda 12 kişi geliverdi.
Yedik keklerimizi, içtik çaylarımızı. Minikler de vardı aramızda keyifle oynadılar.
MACMILLAN toplanan her £100 ile bir meme kanseri hastasına sorularini yanitlayacak, destek olucak bir hemşire verebileceklerini soyluyor.Benim misafirlerim comert ve bonkor davrandilar Ve sonucta £130 toplandı, çok bişey degil belki ama damlaya damlaya göl olur degil mı?
Ha pamuk eller cebe deyişimin bir başka sebebi de bağış kampanyasına katılımı arttırmak icin bulunan bir yöntemi anlatmak istemem. Hikaye hani gelen misafirin yanında para yoktur bağışı yap(a)madan gitmesin diye bir text mesaj atabileceğiniz telefon numarası ayarlamışlar. Sonuçta nakit parasız evden çıkıyoruz ama cep telefonsuz çıkmıyoruz degil mı? İşte cebinize COFFEE yazıyorsunuz 70550’ye yolluyorsunuz, £5 ödemiş oluyorsunuz her £1’dan 89p kampanyaya kalıyor. Hatta organizasyonu yapana Ozel bir hat bile var. Benim icin mesela COFFEE 1KY yazıp mesaj atınca benim haneme yazıyor. Yani sen yeter ki vermek iste kanallar açık.
Edinburgh’da biz
28 Mart akşamı Easter tatilimizi geçirmek amacıyla Edinburgh’a doğru yola çıktık. Evden Edinburgh 7 saat süreceği ve de günün yorgunluğu ile devam etmekte zorlanacağımızı düşündüğümüzden yolda St Helens civarında bir Travel Lodge’da kaldık.
TravelLodge bize ihtiyacımız olan düz yatak sağlıyor ve de tatilimiz başlamış oluyor.
29 Mart sabahı erkenden yola çıkıyoruz.
İskoçya’ya doğru iki alternatif var önümüzde yol olarak,biri otoban ikincisi de koylerden bayirlaradan gecen yol. Bizim Edinburgh’da saat 4’den sonra olmamız gerektiği için biz uzun yolu tercih ediyoruz.
Turistik yollardan sayılan bu rotada küçük İskoc köylerde durarak ilerliyoruz. Mesela Moffat (Arda’nın tabiriyle LowFat) köyünde İskoç İngilizcesi ile müşerref oluyoruz. Gerçi bilmediğimiz birşey değil ama artık kaçacak yerimiz yok, anlamalıyız bu dili!
Ben şahsen çok seviyorum, dükkanlarda gerekli gereksiz sorular soruyoruz konuşturmak için.
Edinburgh’da kalacağımız yer tatilimize ayrı bir heyecan katıyor. Bu sefer otelde kalmayacağız. AirBnBadlı websitesinden bulduğumuz bir apartman dairesinde kalacağız. Bir süredir evsahibi ile yazışıyoruz, anahtar komşuda arabayı şuraya parkedin seklinde.
Eve ulaşıyoruz ve de anahtarı bizi ilgiyle karşilayan komşudan alıyoruz. Evi bize anlatırken gözümüze Türkiye’den alınmış objeler çarpıyor ama en cok PeReJa kolonyaya şaşırıyoruz ve de kendimizi bir anda evimizde hissediyoruz.Evsahibemiz Türkiye’ye iki sefer gitmişmiş megerse. Bu detayı daha sonra ki SMSler yoluyla öğreniyoruz.
Bir hafta süreyle kalacağımız bu ev sayesinde Edinburgh’da turist olmaktan kurtulup lokal hayata karışıyoruz. Merkez kütüphanede komşumuz ile karşılaşmak bize ayrı bir heyecan ve mutluluk veriyor. Allahım insan isteyince ne kolay mutlu olabiliyor.
İskocya’da tarih günlük yaşam içiçe ve de turistlerle,Üniversite öğrencileri ve lokal halk birbirine karışmış. Yürüyerek görülmesi gereken heryere gidebiliyorsunuz. Edinburgh kalesinin girişindeki kuyruğu beklemek gözümüzü kesmiyor ve kale ici hariç her köşesinde geziyoruz. Bir düğüne şahit oluyoruz, Redbull Bisikletle yokuş tırmanma yarışının hazırlıklarını izliyoruz.Yarışın kendisine kalmıyoruz.
Calton Hill diye bir tepe var buradan Panoramik sehir manzarasını yakalamaya çalışıyorum, yakalıyorum da bastiramiyorum!
Bu tepedeki kulenin üstüne bir gülle ve bir duzenek yerleştirilmiş ve de yıllardır balıkçılara saati bildirmek amacıyla hergün saat 1’de bu gülle once belli bir yukseklige cekiliyor sonra da serbest düşmeye bırakılıyor, bi nevi top atmaca! Biz hem bu tepeye çıktık hem de Edinburgh kalesinin yanındaki Camera Obscura’nin damındaki teleskop ile topun düşüşünü gördük! Hehe!
Salı günü Edinburgh dışına çıkıyoruz. Genel beklenti daha da kuzeye gitmek ve çeşitli göller, kaleler ve de viski üretim merkezlerine gidilmesi üzerine ama biz bu genele uyan bir aile olmadığımız için kendi rotamızı çiziyoruz. Hedef Dundee, ve de Fife Coastal Route seciyoruz. Kuzey denizinize doğru Edinburgh’unda kıyısında olduğu Körfez’de (Firth of Forth) ilerliyoruz. Hava buz gibi ve kapali,Tarlalar, koyler ve hatta denizfeneri derken St Andrew’da güneş acıyor. Burası da yine tarihle ve bu sefer denizle icice cok keyifli br kasaba. başarılı bir Üniversitesi var hatta Prens William ve eşi Kate burada tanışmışlarmış. Şahsen ortamı müsait buldum ben böyle bir romantizm için ne yalan söyleyeyim. Güneşi görünce dondurma yemek kaçınılmaz oluyor. Bu arada Arda ve Basri son zamanlardaki ortak ilgi alanı yaratma çalısmalarına Fizik dersi ekliyorlar.
Çarşamba günü North Queensferry Köyü’nde ki akvaryuma gidiyoruz ve dunyanın en küçük deniz fenerini de ziyaret ediyoruz, o kadar küçük ki içerdeki cocuğun çıkmasını bekliyoruz!
Ayrıca bir de cok ünlü bir köprü Forth Bridgevar, aslında bir Çelik yığını gibi dursa da onyıllardir trenyolu köprüsü olarak işlevini görüyor. Gerçi genel bakim ve boyama işlemi bittiğinde en bastan yeniden başlamak gerekiyormuş!
Sonraki günleri yeniden Edinburgh’da geçiriyoruz, kütüphane müze Cafe derken canımız hic sıkılmıyor. Biz bu sehri cok seviyoruz.
Bu arada viski olayını da öğreniyoruz merak etmeyin dersimizi iyi çalıştık!
Gurbet ne taraf?
Sene 2008,mevsim ilkbahar, yer Ingiltere…
Tam bir ağlama krizi yaşıyoruz. Son yarım saattir “Beni tanıyan çocukların oynadığı bir oyun parkına gitmek istiyorum” diye ağlıyor. Arada söylediği başka şeyler de var ama tutarsız. Belli ki çok bunalmış.
Ağlayan 6 yaşında ve de benim çaylak gurbetçi oğlum, Arda. Çaylak dediğime bakmayın aslında doğuştan gurbetçi de farkında değildi. Gezgin Doğan ailesinin bir ferdi olarak İstanbul’dan Dubai’ye taşındığında 10 aylık mavi gözlü ve daha dişleri bile çıkmamış bir bebekti. Dopdolu 5 yıl geçirdi,gözlerinin rengi değisti ve Dubai’yi evi yurdu olarak gördü hep, uzun Türkiye tatillerinde sıkıldı evine dönmek istedi. İlk süt dişini Dubai’de ki ilk haftasında bir otel odasında babaannesi gördü. Ve o dişi İngiltere’ye geldiği ilk gün düşürdü.
İlk defa bu kadar ayrı kalıyor ve de biliyor artık dönüşü olmadığını aslında isyanı ona. Biz büyüklerin onun adına da karar vermemize çok kızıyor. Bu da o kararlardan bir tanesi. Ona danışmadan Dubai’den ayrılma kararı verilmis, bu soğuk ülke İngiltere seçilmiş. Güneşi az, yağmuru bol bir yer. Gezegen değiştirmiş gibiyiz.(dün piknik yaptık şimdi dolu yağıyor).
Bu beklenmedik taşınma kararımıza tepkiler farklı. Babam “kızım Türkiye’yi tutturamadınız bir türlü yine ıskaladanız” diye dalga geçiyor. Dubai’deki otel ve turistik servislerimizden memnun kalan aile üyelerimiz ve Türkiye’de ki arkadaşlarımız saolsunlar bu kararımızı sevinerek ve de “ne zaman müsait olursunuz gelmemiz için” diyerek canı gönülden destekliyorlar. Dubai’de ise kalpler kırık,ne çok sevenimiz varmış, bize çok kızıyorlar. Bu kadar sevildiğinizi anlamak icin onlardan ayrılmanız mı gerekiyormuş diye düşünmeden edemiyor insan.
İngiltere çok büyük, karar verilmesi gereken çok şey var. Turist olarak gelmek başka yaşamaya gelmek çok başka. Okullar araştırılacak,eğitim sistemi alıştığımızdan farklı önce bu sistem anlaşılacak. Ev bulunması gerekiyor. Biz apartman dairesi istiyoruz siz ailesiniz ev yani bahceli bir ev olmalı diyorlar, Arda’nın arkadaşları gelmezmiş ne demekse! Hepsi araştırılacak ve de en önemlisi hızlı hareket etmek lazım ki Arda bey yeni okuluna bir an once başlayabilsin. Tam bir kısır döngü var önce hangisinden başlayacağınızı iyi ayarlamak gerekiyor. Direksiyon ters,Londra var, Londra dışı var, tren var metro var, müzeler var. Yani çok çalışmamız gerek.
Aslında ev, iş hemen hepsi kolay tek zorluk her gittiğiniz yerde insan iliskilerine yeniden başlamak.Aah işte o sıfırdan insan tanımak, kendini ve de yetmezmiş gibi eşin ve de oğlun ile tüm aileyi kabul ettirmek var.
21 Nisan itibari ile Ingiltere deki 5. Ayımız doldu. Yukarda bahsettiğim arastırmaların ilk kısmı tamamlandı ve Arda okula yerleşti. 5 aydır tam bir çevremizi tanıyalım modunda dolanıyoruz, öğrendiğimiz her yeni şey bize zevk veriyor. Dubai’de eski (5 yıl uzun bir sure) olmanın verdiği rahatlıkla paslanmışız burada keşfetmeyi yeniden öğreniyoruz..
Önümüzde aşılması gereken uzun bir yol var ama daha önce yapmıştım yine yaparım diye kendimize güvenimiz ve de arkamızda bizi seven bir dolu insan var. Yaparız herhalde…
Sene 2013,aylardan Nisan,yer İngiltere…
Yukarda bahsetiğim olayın üstünden tam 5 yıl geçmiş! Bu sürede yaparız herhalde dediğimiz herşeyi yaptık. Hayatımıza yeni insanlar kattık,kimisine iyi kimisine kötü örnek olduk. Eski köye yeni adetler getirdik,akıllara karpuz kabukları düşürdük. Birbirini hiç tanımayanlara vesile olduk tanıştılar. Ama en önemlisi bunların yapılabileceğini Arda’ya da gösterdik sanırım. Artık 11 yaşında, genel hatlarıyla kendinden emin (detayda hala kırılgan) büyük hayalleri var. Sorsanız Dubai- Istanbul- Mersın – Twyford hepsi de ayrı özel ayrı güzel.Kendine koyduğu uzun vade hedefler oldukça yüksek ama kendine inancı var. Ara ara hüzünlenip kuzenlerini, dedelerini (1si Aydede olmak üzere 5 dedesi var da),anneannesinin ve babaannesinin ona kendisini çok özel hissettiren lezzetli yemeklerini özlüyor ama yine de hayattan zevk almayı ve de hedefe ulaşmak için çok çalışmak gerektiğini biliyor.
Geçtiğimiz hafta Edinburgh’a yaptığımız seyahatte konuştuk, biraz da benim ısrarımla blog yazmaya heveslendirdim, kabul etti tek şart uzunluk mecburiyeti yok, dilediği kadar yazacak. Ha bir de dil konusunda İngilizce’den şaşılmayacak.
İşte link, Arda’s travels
Tabii her fırsatta okuyan bu küçük adam artık cep telefonu sayesinde her dakika yazabileceğini de anlayınca bir anda 4 yazı yayinlayiverdi. Ama lutfen dikkat devir hız devri, Twitter zamanı oyle uzun lafa gerek yok diyor ve yazılari kısa ve öz oluyor. Eh buna da şükür.
Umarım beğenirsinizz
Unutkan erkekler ‘Hadi’leyen Anneler
Bugün burada yani İngiltere’de anneler günü. Evet bizim gibi Mayıs ayında kutlanmıyor malum farklı olmak lazım ya. Gerçi bizdeki gibi Anna Jarvis’in annesine adadığı bir gün olarak başlamamış.Kısaca anlatmak gerekirse Hristiyanlıkta Pazar günleri kutsal sayılıyor ve aslında gün kiliseye ziyaret ile başlayıp ve sonrasında da aile ile yenilen Pazar öğlen yemeği olarak devam ettirilıyor, hatta Sunday Roast denilen bir yemek yenilmesi adetten. Bu yemekte domuz,kuzu,dana ve ya tavuk artık ne uygun görülmüş ise fırında yapılıyor ve mevsimlik yine fırınlanmış sebzeler ıle yeniliyor. Her ne kadar din herkes için ise de ve de tanrının karşısında eşıt olsan da gerçek hayatta eski zamanlarda varlıklı ailelerin yanında çalışan hızmetkarların Pazar günü izni diye bir kavram yokmuş. Sadece Lent olarak geçen kutsal dönemin 4. Pazarına denk gelen günde zenginlerin yanında hizmetli olarak çalışanlara da izin veriliıyormuş böylece kiliseye gidebiliyor,aıleleri ile görüşebiliyorlarmış. 16.yy da Hristiyanlar ANA (anne anlamında) kiliseye dönmüş oldukları için de bu özel günü anne ile gecirmek anlamında kullanıyorlarmış. Tabii tüm gelenek ve göreneklerde olduğu gıbı bu da döneme uyarlanmış, Anna Jarvis ten de etkilenmeden olmazmış ve 1921 de Anneler Günü ( motherıng day) olarak kutlanmasında sakınca gorulmemiş.Tabii dini takvimin ay takvimi olduğu düşünülürse Lentin başlaması ve Easter ın kutlanacağı tarihler ve tabii Mothering Day her yıl bir başka tarihe denk geliyor. Mart Nisan aylarında önce Anneler Gunu sonra da Easter kutluyoruz yanim.
Neyse olayın tarihi,dini ve wikipedıa tarafından anlamı buymuş. Benim için ise bildiğim anlamı ile yani Anna Jarvis ın annesine adadığı gün olarak kutlamayı tercih ediyorum, işime de geliyor.
Cuma günü Arda’nın okulunda bır kutlama yapıldı tüm anneler davet edildi. Oldukça duygusal anların yaşandığı törende sizinle paylaşmak istediğim bir yer vardı, tahmin edersiniz ki bu yazının yazılma nedeni de bu:))
Okuldaki bu tip toplantı, anma kutlama merasimleri ve hatta disko falan hepsi okulun ic salonunda yapılıyor ve tum okul (200’den fazla öğrenci) ve öğretmenler ve tabii veliler bu salona sığıyoruz. Cocuklar yere oturuyor büyükler sıralara ve ya ayakta.
Törenin sonuna doğru müdirehanim öğrencilerine eğilip -“hani sizin duymaktan nefret ettiğiniz ama annenizin hep tekrarladığı laflar var ya aslında anneleriniz de o lafları söylemekten nefret ediyorlar! ” hep birlikte onayladık tabii. Sonra da bir oyun oynadık gözlerimizi (evet biz anneler dahil) kapadık ve düşündük bu en çok kullanilan ama nefret edilen laf nedir acaba diye.
Siz de düşündünüz mü!
Benim aklıma ilk gelen şey tabii müdirehanimin listesinde çıkmadı, ödevini yap, oda topla falan olamazdı bir Turk annenin lafı degil mı?
Ama daha ilginç olanı tören sonunda Arda ile birbirimize sarıldığımızda karşılıklı ilk sorumuz sen düşündün oldu, ve evet ikimizinde aklına ilk gelen kelime ‘HADİ’ olmuş! İnanabiliyor musunuz?
Yazının başligindaki Hadi’leyen annelerdenim ben de ne yazık ki. Tabii Profilonun reklamindaki gibi o tabak bitecek, hırkani giy gibi tekerlemelerim de var.
Ama en çok Hadi diyorum, ona ne ifade ediyor bilmiyorum çünkü unuttuğu kesin. Geçenlerde alakasız bir yerde adını okuyup aldığım, adı Unutkan Erkekler Hadileyen Anneler kitabını bir heves sipariş ettim, Nesrincim getirdi saolsun. Gerçi kitap bana biraz hafif geldi, yazar Fatma Torun Reid’in psikolog olmasından yola cikarak hadilemelerimde bir azalma olur diye ummuştum. Ama 11 yillik anne olarak huylu huyundan vazgeçemiyormuş, hırkasını giymesi konusunda ısrar etmiyorum ama Hadi demek ayrı, kolay kolay bırakamam, kusura bakmasinlar. Yola yeni çıkanların işine yarar belki ona bisey diyemeyeceğim.
Tören bitiminde muhakkak bir şükür duası ediliyor okul kilise ile bağlantıda, bir katolik okul kadar olmasa da bağlılık onemli. Bu sefer şükür duamız da Annelere sundukları sevgi için teşekkür etti çocuklar ve dünün çocukları. Ben de anneler gününüzü canı yürekten kutluyorum. Mayıs’ta yine kutlarız ne var. Hadi yine iyiyiz:))
İsviçre
2012 Aralık ayının son gunleri, 2010 kayak hikayeleri adlı yazıdan bu yana tam 2 yıl geçmiş ve de biz yine yeniden yollara düşmüş İsviçre’ye doğru gidiyoruz. Bu sefer hedef direk Bern’e gitmek ve de bir an önce kayak olayına girmek şeklinde. Tabii hasret de gidilecek.
Gidiş yolunda Fransa’da Laon adlı bir kasabada kalıyoruz. Kalıyoruz dediysem yanlış anlaşılmasın bu yolculuklarda sadece geceyi gecirmeye yonelik bir kalıştan bahsediyorum. Kullandığımız oteller en temel ihtiyacınız olan düz bir yatak, temiz çarşaflar ve temiz bir banyo tuvalet ihtiyacınızı karşılamaya yönelik oteller, Fransa da genelde otobana yakın yerleşim birimlerinde oluyorlar. Formule1adlı bu otell zincirinde 3 defa kaldık ve de gayet memnun ayrıldık. Asıl hedefe ulaşırken hiç zaman kaybetmeden dinlenebileceginiz bir mola yeri.
Neyse iste sabahtan yeniden yollara düştük. Fransa otobanları ile Avrupa’yi transit geçişini baya iyi çözmüş. Tabii parasını oduyorsunuz, herhalde toplamda 50€ falan tek yone vermişizdir. Yol kenarındaki mola yerlerini iki ayrı tipte yapmışlar birisinde yemek ve tuvalet ihtiyacınızı giderebiliyorken kuyruklarda baya uzun oluyor. Yok ben birsey almayacağım sadece tuvalete girip çıkacağım ve hatta biraz da bedavadan hava alıp ayaklarimi gerecegim derseniz ‘Aerial’ diye agaclar arasında bina olarak sadece tuvalet bloğu olan bir diğer mola mekanı yapmışlar, sen yeterki dinlen de kaza yapma.
Neyse efendim biz İsviçre’ye planladığımız saatten 1 saat geç olmak uzere vardık. Bu gecikme Ufuk ve Arda tarafından pek hoş karşılanmadı tabii ama önümüzde 7 tane 24 saat olunca idare ettiler.
Kayak olayı için bu sefer hazirlikliyiz. En basta ev sahiplerimiz bu konuyu çözmüşler ve zaten yolculuga daha çıkmadan hemen hemen tüm masraflar belirlenmiş öyle pek sürprize yer bırakılmamış durumdayız. Bu sefer Basri de yanımızda olunca arabalarla dağa çıkabiliyoruz. Ama aracımızın İngiltere’den geldiğini ve de direksiyonun yolun iç kısmında değilde dışarda olduğunu hatirlarsanız bu dağlardaki yolculuklar yer yer korkutsa da başardık heryeri gezdik.
Kayak merkezi olarak Zweisimmen’i secmistik, burada kayak okulu da var zaten bizimkileri ozellikle Fulyayi taniyorlar. Pazartesi’nden itibaren herkes gruplarında kayak olayına başlıyor ve 4 gün boyunca tüm gün kayıyorlar. Tüm gün dediğime bakmayın sabah 8:30 ile ogleden sonra 3:30 arasi kayak zamani sonrasinda evde oyuna zaman kaliyor. Hava yumuşak ve güneşli ve kar kaymaya elverişli, tek sıkıntı son kayak gunü yağan yağmur ama o kadar olurmuş.
Dağlarda agaclarda kar, berrak göller ve nehirler derken bir kez daha hayran kalıyoruz İsviçre’ye. Peynirleri ve çikolataları ile bu doğadan yararlanmayı çok iyi biliyorlar. Dağda arabayla çıkarken korktuğumuz yerlerde yürüyenler ve hatta bisiklete binenler var.
Biz Basri ile kaymadık ve de bol bol cevreyi gezdik. Interlaken,Zürih, Luzern ve tabii Bern arasında en çok Luzern’i beğendik. Emmental ve Gravuer peynirlerinin yapılış koylerine ve de fabrikalarına gittik. Çikolataciya da gittik.
Cok cok keyifli bir geziydi ve de 2013 yılı tatil planini yaptik bile. Arda’nın yeri tamam ama Basri ve benim icin durum oyle degil, kayak yapmayacaksanız kış tatiline gelmeyin dedi evsahipleri. Haklilar tabii biz kaymadigimiz icin onlari da engellemis olduk.
Şimdi ben bu durumu değerlendirip kayak olayına Basri’yi de katmayı planlıyorum. Kayak hikayelerimiz burada bitmemeli değil mı?
-
Arşivler
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
- Ekim 2022 (1)
- Eylül 2022 (2)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS





















