Benim dostum olur musun?
Yazar diyor ki “gercek dostluk duygusal bir iliskidir ve sıradan arkadaşlıktan dostluk aşamasına geçerken her şartta anlayış, destek tabanlı bir iliski olacağını her iki tarafta bilir ve kabul eder. Tamamen duygusal, sevgi ve ilgi ile beslenmiş bir paylaşımdır oyle ortaya atılmış bir imza falan da yoktur.” Gerçi o bunu iş ilişkilerine bağlamaya çalışmış ama ben her türlü insan iliskisinde temel unsur olarak görüyorum ve hatta arttırıyorum:
Bir insanı sevmekle başlar herşey oyle ki bir insanı kırmak bile onu sevgisini kazanmak ile olabilir ancak.
Çünkü insanı kırabilecek bir sey yapabilmek icin oncelikle cok sevilmek lazımdır. O sevgiye inanmak ve o yüce sevginin bitmez tükenmez bağışlayıcılığına güvenmektir aslında yanlışların en büyüğü.
Oysa sadece ve sadece anneler ve babalar çocuklarına kırılmaz, gucenmez ve affeder. Hatta çocuk hata yaptığında faturayı kendine keser neden bu hatayı yapmasına izin verdim, nasıl da doğrusunu öğretemedim diye.
Yol boyunca edindiğimiz arkadaşlıklar ya da küçükken söylediğimiz gibi kendimize arkadaş yaptığımız bu insanlarla ne kadar devam edebildik, ne paylaştık ne paylaşamadik acaba?
Bana en ilginç geleni ise biz kendimizi açarken onlar ne kadar açtı acaba? Yani tabii dostluk mertebesine ulaştıysanız bu tip kuşkulara yer yoktur degil mı?
Ama benim merak ettiğim bu dostluk mertebesine nasıl geliniyor, yani oyunda nasıl seviye atlayacağız bunu bilemiyorum.
Evlilik kararı gibi oldu galiba ama onda bile bir teklif aşaması var en azından konuşursun, ne bileyim beklersin herhalde! Ama yakın gördüğün arkadaşını kenara çekip romantik bir sekilde seninle bir ömür boyu, iyi günde kötü günde dost olmak istiyorum diyemezsin ki! Ya da diyebilir misin?
Diyelim ki sen dedin cevabı ne olacak diye merak yerine belki de uzatmalı sevgili aşamasında devam etmek daha iyidir.
Bilemedim…
İstemişsin de haberin yok
Bahçede depoya bisikletleri yerleştirmeye çalışırken icinde defterler olan bir kutu buldum.
Defterlerin icinden fotograflar da çıktı, liseden yıllık, üniversiteden Banusu Ferahı olan fotograflar, İstanbul’dan taa Erdem hastanesinden kareler…
Defterler benim günlüklerimmis megerse. Yani günlük dediysem hatıra defteri anlamında degil ajanda anlamında, bugun neler oldu tarzında yazdığım notlar, muayenehaneye denk gelen zamandan alınan ödemeler yapılan ödemeler falan seklinde.
Kaç hasta bakmışım o gun, neler olmuş neler. Kim gelmiş kim gitmiş, nereye yemeğe gitmisiz kimlerle buluşmuşuz.
Ciddi konuşmalar, gidilen filmler tiyatro oyunları hepsi var.
En ilginç olanı ise o donemde sıkıldığım seylerden bahsettigim bir sayfa, tarih yil olarak 2000’e denk geliyor. Muayenehane açılmış ama daha yeni, iş var ama belli ki daha yerleşmemiş ve de boş bir anima gelmis uzun uzun yazmışım ben kimim ne istiyorum seklinde bir derin inceleme yapmışım. En çarpıcı nokta ise konunun dönüp dolaşıp ben bu dishekimligini seviyor muydum noktasına gelmiş olmasi ve burada beni şaşırtan bir not var: ben bu mesleği sevmiyorum ki başka birsey bulsam!
Şaşırdım gerçi neden diyebilirsiniz ama bunu boyle yazıya dökecek kadar düşündüğüm yılın 2000 oluşuna şaşırdım diyorum yani evet sonuçta mesleği değiştirdik ama ben bu kurtların kafamda dolaşmaya başladığı zaman olarak hep 2002’den sonra gelişen olayları milad sayardim, megerse çok daha eskisi varmış.
Neyse diyeceğim o ki neyi istediğinize dikkat edin siz hiç farketmeden hedefe doğru gidiyor olabilirsiniz, sonra bir de hic utanmadan şaşarsınız.
Kanal Facebook
Ben bu haftasonu çok yoruldum, sizleri tahmin bile edemiyorum.
Uzaklardan ulkemi takip etmeye çalıştım ve de kendimle gurur duydum cunku cok dogru insanları tanımıştım.
Bana hayatla ilgili en dogru bilgiyi verecekleri almisim hayatıma.
Beni tanıyanlar bilir ben cok uzun zaman önce TV’den haber almayı bıraktım. Cunku bilgi denilen sey güvendiğin yerden alınır. Bir insana güvenmişsen söylediğini dinlersin ve de inanırsın canı gönülden. Dediğini yaparsın demiyorum o ayrı bisey, ama sana dogru bilgi verdigini bilirsin.
Yıllar önce Başkan’ın Adamları diye bir film izlemiştimWag the Dog orijinal adı ile yayınlanan bu filmi hatırlayanlar filmde US Baskanı icin onemli olan bir donemde ulkenin ve dunyanin dikkatini başka tarafa çekmek icin çevrilen film icinde bir film olarak ozetleyebilirim. Uydurma bir iç savas çıkardıkları ülkenin ınsanlarının bile haberi olmayan bu savaşı US başkanının ihtiyacı olan süre boyunca Tv yayınlıyor herkes ah vah seklinde. O bahsi gecen ülkede yaşayan es dost aranıyor diyorlar ki yok oyle birsey ama dinleyen kim, TV’de görmüşler demek ki dogru!!!
İste ben bu filmi izlediğimden beri TV’den haber almıyorum,hasbelkader gelen habere cok da inanmıyorum ancak tanidigim bildigim birine doğrulatana kadar.
Bu haftasonu gördük ki TV haber kanalı dedigin sey senin icin uygun görülen bilgiyi veren bir kanaldan öteye geçemiyor. Gerektigi kadar yeterince! Nasıl olmuşta inanmışsak bu kanalın bize her zaman dogru haber vereceğine! Babalarımızın atalarımızın ajans dedikleri ile alakası yok.
Ben son 5-6 yıldır bilgisayar ve internet yolu ile iletişim kuruyorum, yeri geldiginde izlemek yeri geldiginde direk ulaşmak icin kullanıyorum.o kadar güncel ve anında görüntü direk haber degeri olan bilgiye ulaştım ki vay be dedim!
Hic bir zaman unutmayalim dunyada her turlu bilgi var . Bilinci yerinde olan herkes hangi kanalı izleyeceğine hangi radyoyu dinleyecegine kendi karar verecektir.
Ben de Facebook kanalını seyretmekteyim :

Ha aklıma bir film daha geldi, o da Tom Cruise’in Bir Kac İyi Adam filmi idi. Hani hatırlarsanız bir askeri us icinde bir er öldürülüyor ve öldüren askerler emir aldıklarını iddia ediyorlar. Filmde Tom Cruise askerleri savunuyor ve sonuçta emrin en yüksek rütbeden geldigi ortaya çıkıyor. Er ve Çavuş kurtuldu sandığınız anda ise hapse mahkum ediliyorlar neden mı cunku her emir her sartta ne olursa olsun uygulanmaz.
Haftasonu gösteriyi dağıtın emrini aşırı şiddet kullanın diye anlayan, gercek anlami ile bu kastedilmis bile olsa hiç sorgulamadan uygulayan herkes suçludur.
Kızarkadaşlar günü
Bugün 2007 senesinde yazdığım bir yazımı alıyorum buraya.Aslında blogta eski notlar arasında bu yazı var olabilir ama yine yeniden okunmaya değer buluyorum.Yakında kitabı yeniden okuyacağım ara ara okumakta fayda var!
Buket Uzuner’in 1993 senesinde okuduğum kitabı Benim Adım Mayıs tekrar okumaya basladim. Kitap gecesinde konuşacağız biliyorum ama ben bekleyemedim, kusura bakmayın artık. Sıcağı Sıcağına yazmak istedim hissettiklerimi. Kitabı okuyanlar bilir okuyacaklar olduğu için anlatmak istemiyorum ama küçük öykücüklerden oluşan bir güzel kitap.
İlk hikayesine şöyle başlıyor: Dostluklarıyla beni çok mutlandırmış ve artık yittiğinde hep kederlendiğim bütün kız arkadaşlarıma hala sevgiyle….
Düşündüm benim kız arkadaşlarımı ve bu cümlenin ne kadar doğru olduğunu. Benim kızkardeşim yok, olsun isterdim. Küçükken farketmedim ama kızkardeşe ihtiyacım varmış ve ben her kızarkadaşıma olası bir kardeş ümidiyle yaklaşmışım. Aileden gelen göçebe hayatımda gittiğim şehirlerde, okullarda oluşturduğum arkadaşlıklarda hep kardeşlik yaşamaya çalıştım. Ve son 15 senedir de beni hep mutlandırmış kızarkadaşlarim, dostlarım oldu. Çok şükür ki yitirmedim, hastalıklar, yollar engellemiyor bizi.
Bugün bunları anlatma nedenim Buket Uzuner’in hikayesini okuduğumda hissettiklerim. Diyor ki basireti bağlanmiş sanki ve kızarkadaşını en ihtiyacı olduğu zamanda aramamış, ne konuşacağını bilemediği için ertelemiş!Şimdi pişman çünkü o kişi yitip gitmiş anılarda kalmış. Görüşmüyorlar artık. Ne kolayca kaybediyoruz dedim kendime insanları, yaşamımızın bir dönemine damgasını vurmuş güzel insanları. Oysa onlarla o binayı inşa ederken nasılda terlemiştik, uğraşmıştık. Sonradan akıl edemedim dediğimiz ne çok ihmali yapıyoruz en sevdiğimiz bizi çok eskiden bilen insanlara karşı .
Hikayeyi bitirdiğimde annem aklıma geldi. Geçen sene çok sevdiği bir arkadaşı vefat etti, kadıncağızın son 20 yılda yaşadıklarını –bir trafik kazası ile gelen tüm beden felci, kanser …; sayarsak aslında kurtuldu Nihal teyze. Ama annem kendini hiç affedemiyor, son zamanlarında yanına gidemediği, gitmediği, gitmeyi akıl edemediği için. Affetmesine olanak yok çünkü Nihal Teyzenin kızı affetmiyor, gelmediniz aramadınız diyor oysa sizi beklemişti diyor…Annemse basiretim bağlandı kızım bilemedim ki öleceiğini diyor ama nafile. Bazı hatalardan dönülmüyor.
Ve 30 yılın sonunda bana diyor ki annem “arkadaşlarına verdiğin önemi takdir ediyorum kızım” diyor, oysa hep kızardı onlar yüzünden ailemi ihmal ettiğim için, kısacık seyahatimi bile arkadaşlarımı görmeye yönelik planladığım için. Ben arkadaslarımı da en az ailemi özlediğim kadar cok özlüyorum. Biliyor musunuz ben aslında hergun msn ve Viber’de chat yaptığım arkadaşımdan mektup bekliyorum, hani o pul yapıştırdığmız zarfı ile postalanan nostaljik mektuplardan. İçinde yazanları zaten biliyorum chatte öğrendim ama olsun o mektuba dokunmak bile benim günü güzelleştiriyor.
Demem o ki lütfen basiretinizin bağlanmasına izin vermeyin, aileniz tabii ki öncelikli ama arkadaşlarınızı özellikle kız arkadaşlarınızı ihmal etmeyin, sizi ihmal etmelerine de izin vermeyin, belki onlarında basireti bağlanmıştır çözün o bağı tekrar sizin olsunlar. Kilometrelerin, dünyevi salak saçma işlerin aranıza girmesine izin vermeyin. O hergün saatlerce konuştuğunuz telefonu bu sefer onu aramak için kullanın, hattın öbür ucunda sesinizi duyacak kişinin yüzüne bir gülümseme kondurmak dünyalara değer lütfen ihmal etmeyin, ve ertelemeyin
Ve beni affedin sabah sabah boyle duygusal basladigim icin ama durduramadım kendimi, ertelemek istemedim.
Elektrikler kesikti çalışamadım
Son bir kaç gündür İskocya’da bazı bölgelerde elektrikler kesik, cok kar yağmış falan sebebi ne olursa olsun sonucta 4 gündür insanlar perişan olmuş olmalı.
Bizden büyüklere göre cok daha şansli olsak da ben elektrik kesintileri ile büyüdüm, planlı onceden saatleri belirli olanları ve de ansızın yakalandıklarını da sayarsak asansörde kalırım korkusu ile az mı tırmandım merdivenleri ama yanlış hatırlamıyorsam hiç akşam elektrik kesikti ödevimi yapamadım demedim.
İskocya’daki kesintileri duyunca elektrik olmasa ne olurdu diye düşündüm ve de aklıma 2005 yılında Dubai’de tum şehri kapsayan kesinti geldi.
Haziran ayının sıcakların kavurduğu bir gunüne denk gelen kesinti sirasinda Fairmont otelindeki gym’den ayriliyordum ve ilk farkettigimiz gökdelenlerin asansörlerinin çalışmayabilecegi oldu ama jeneratörlerle idare edilebiliyordu ilk aşamada. Zaten once sadece bulundugumuz binada sorun var sanmistik.
Arabama binip eve doğru yola çıktım ki olay benim düşündüğümden daha ciddiymiş. Mesela kavsaktaki kilitlenmiş trafige girince anladık ki trafik lambalari elektrikle çalışırmış ve de aslında kesinti tüm şehri kapsiyormuş!
Villalarda klimaların kapanması ile ısının artması sonucu kimisi çoluk çocuk arabalara doluştu, eşinin çalıştığı şirkete jenerator vardir umidiyle giden anneler mi istersiniz, arabada oturup klima çaliştiran mi? Sonucta petrol cennetindeyiz elektrige kimin ihtiyacı var! Ancak kesinti oyle kolay kolay bitecek gibi degildi onun yerine arabalarda benzin bitti ama heyhat benzin depolarında pompaların calışması için de elektrik enerjisi gerekirmiş meğerse!
O donemde neyse ki SkiDubai henüz yapılmamıştı, ne bileyim yani o kadar uzun süre jeneratör dayanır mı karları eritmeden diye düşünüyor insan.
Neyse efendim bu elektrik kesintisi galiba 6-8 saat kadar sürmüş. Galiba diyorum çünkü ben eve gitmeyi başardıktan sonrasını bilmiyorum bizim evde elektrik hiç kesilmemiş!
Şaka gibi değil mi?Bütün bunlar olurken bu karmaşadan etkilenmeyen tek yer bizim sevgili sitemiz ve de felaketten karli çıkan tek işletme de site içindeki otel oldu. Evet meğerse biz aslında Dubai dışında oturuyormuşuz!
Unutkan erkekler ‘Hadi’leyen Anneler
Bugün burada yani İngiltere’de anneler günü. Evet bizim gibi Mayıs ayında kutlanmıyor malum farklı olmak lazım ya. Gerçi bizdeki gibi Anna Jarvis’in annesine adadığı bir gün olarak başlamamış.Kısaca anlatmak gerekirse Hristiyanlıkta Pazar günleri kutsal sayılıyor ve aslında gün kiliseye ziyaret ile başlayıp ve sonrasında da aile ile yenilen Pazar öğlen yemeği olarak devam ettirilıyor, hatta Sunday Roast denilen bir yemek yenilmesi adetten. Bu yemekte domuz,kuzu,dana ve ya tavuk artık ne uygun görülmüş ise fırında yapılıyor ve mevsimlik yine fırınlanmış sebzeler ıle yeniliyor. Her ne kadar din herkes için ise de ve de tanrının karşısında eşıt olsan da gerçek hayatta eski zamanlarda varlıklı ailelerin yanında çalışan hızmetkarların Pazar günü izni diye bir kavram yokmuş. Sadece Lent olarak geçen kutsal dönemin 4. Pazarına denk gelen günde zenginlerin yanında hizmetli olarak çalışanlara da izin veriliıyormuş böylece kiliseye gidebiliyor,aıleleri ile görüşebiliyorlarmış. 16.yy da Hristiyanlar ANA (anne anlamında) kiliseye dönmüş oldukları için de bu özel günü anne ile gecirmek anlamında kullanıyorlarmış. Tabii tüm gelenek ve göreneklerde olduğu gıbı bu da döneme uyarlanmış, Anna Jarvis ten de etkilenmeden olmazmış ve 1921 de Anneler Günü ( motherıng day) olarak kutlanmasında sakınca gorulmemiş.Tabii dini takvimin ay takvimi olduğu düşünülürse Lentin başlaması ve Easter ın kutlanacağı tarihler ve tabii Mothering Day her yıl bir başka tarihe denk geliyor. Mart Nisan aylarında önce Anneler Gunu sonra da Easter kutluyoruz yanim.
Neyse olayın tarihi,dini ve wikipedıa tarafından anlamı buymuş. Benim için ise bildiğim anlamı ile yani Anna Jarvis ın annesine adadığı gün olarak kutlamayı tercih ediyorum, işime de geliyor.
Cuma günü Arda’nın okulunda bır kutlama yapıldı tüm anneler davet edildi. Oldukça duygusal anların yaşandığı törende sizinle paylaşmak istediğim bir yer vardı, tahmin edersiniz ki bu yazının yazılma nedeni de bu:))
Okuldaki bu tip toplantı, anma kutlama merasimleri ve hatta disko falan hepsi okulun ic salonunda yapılıyor ve tum okul (200’den fazla öğrenci) ve öğretmenler ve tabii veliler bu salona sığıyoruz. Cocuklar yere oturuyor büyükler sıralara ve ya ayakta.
Törenin sonuna doğru müdirehanim öğrencilerine eğilip -“hani sizin duymaktan nefret ettiğiniz ama annenizin hep tekrarladığı laflar var ya aslında anneleriniz de o lafları söylemekten nefret ediyorlar! ” hep birlikte onayladık tabii. Sonra da bir oyun oynadık gözlerimizi (evet biz anneler dahil) kapadık ve düşündük bu en çok kullanilan ama nefret edilen laf nedir acaba diye.
Siz de düşündünüz mü!
Benim aklıma ilk gelen şey tabii müdirehanimin listesinde çıkmadı, ödevini yap, oda topla falan olamazdı bir Turk annenin lafı degil mı?
Ama daha ilginç olanı tören sonunda Arda ile birbirimize sarıldığımızda karşılıklı ilk sorumuz sen düşündün oldu, ve evet ikimizinde aklına ilk gelen kelime ‘HADİ’ olmuş! İnanabiliyor musunuz?
Yazının başligindaki Hadi’leyen annelerdenim ben de ne yazık ki. Tabii Profilonun reklamindaki gibi o tabak bitecek, hırkani giy gibi tekerlemelerim de var.
Ama en çok Hadi diyorum, ona ne ifade ediyor bilmiyorum çünkü unuttuğu kesin. Geçenlerde alakasız bir yerde adını okuyup aldığım, adı Unutkan Erkekler Hadileyen Anneler kitabını bir heves sipariş ettim, Nesrincim getirdi saolsun. Gerçi kitap bana biraz hafif geldi, yazar Fatma Torun Reid’in psikolog olmasından yola cikarak hadilemelerimde bir azalma olur diye ummuştum. Ama 11 yillik anne olarak huylu huyundan vazgeçemiyormuş, hırkasını giymesi konusunda ısrar etmiyorum ama Hadi demek ayrı, kolay kolay bırakamam, kusura bakmasinlar. Yola yeni çıkanların işine yarar belki ona bisey diyemeyeceğim.
Tören bitiminde muhakkak bir şükür duası ediliyor okul kilise ile bağlantıda, bir katolik okul kadar olmasa da bağlılık onemli. Bu sefer şükür duamız da Annelere sundukları sevgi için teşekkür etti çocuklar ve dünün çocukları. Ben de anneler gününüzü canı yürekten kutluyorum. Mayıs’ta yine kutlarız ne var. Hadi yine iyiyiz:))
Daffodil nam-ı diğer Nergis
Ben çiçeklerin hikayelerini ya da tarihteki sembollerini günlük hayatta temsil ettikleri duyguları falan bilmem, çiçek çiçektir benim için güzellik ve zerafet ifade eder. Babamın her fırsatta anneme getirdiği harika bir seni düşündüm de demektir mesela.
Ama aslında o kadar basit değilmiş bu çiçek insan ilişkisi. Tarihte mitolojide falan yeri varmış, savaşlarda bayraklarda sembol olmuşlar.
Buyuk Brıtanya Imparatorluğunda yer alan toplumların kendilerine özgü özel gün ve haftaları,onları koruyan azizleri var. Mesela War of Roses diye tarihe geçen iç savaş sebebiyle Gül İngilizlerin sembolü olmuş. 1 mart günü de Welsh halkı(Galler bölgesi diye bildigimiz) için önemli bir gün, St David günü ve sembol olarak da Daffodil yani Nergis seçilmiş.Nergis ‘i oldum olası severim, ama bir halk için sembol olduğunu hiç düşünmemiştim. Welsh halkı için önemli olan bu çiçeğin mitolojik hikeyesine gore kendisini çok güzel bulan Narcussius gölde hayran hayran kendini seyrederken düşerek boğuluyor ve gömüldüğü yerde tamamen doğal olarak bu çiçek yetişiyor adını da Narcussius koyuyorlar. Welsh halkının Narcussius ile nasıl bir yakınlığı var bilmiyorum zaten aslında sembollerinden biri Kırmızı bir Ejderha olan bu halkın diğer sembolü de Pırasa! Efsaneye göre 1346’da Welsh’i koruyan Aziz St David Saksonlarla yapılan savaşta Welsh askerlerine migferlerine pırasa bitkisi koymalarını böylece kim dost kim düşman anlayabileceklerini söylemiş, işe de yaramış.
Daffodil ise yine Welsh dilinde Peter’in pırasası olarak geciyormuş ve de baya bir karışıklık yaratınca 20.Yüzyılda Daffodil yani Nergis çiçeğini sembol olarak almışlar.
Benim gecen sene vefat eden müdürüm Graham’da Welsh idi ve her sene St David gunü yanı 1 Mart’ta sirketteki tum bayanlara Nergis verirdi. Kimine gore fanatik bir Welsh kimine göre kibar bir centilmen olan Graham öldükten sonra ekip olarak bunu iş edindik. Nergis çiçeğine ve artık bizim için Graham gunu olan Mart 1’e sahip çıktık her sene 1 Mart gunu Nergis veriyoruz hanımlara.
Şiir Şarkı Opera derken
Bir gün sınıfta öğretmen 5. Sınıf öğrencilerinden bir şiir yazmalarını ister. Bu şiiri istedikleri bir canlıya ve hatta cok sevdikleri oyuncak gibi cansız birşeyi anlatmak için kullanmalarını ister. Sınıfta şaşkın ama cin cocuklar şiir yazmak cok sıkıcı, şiiri onu yazan şairden başkası okumaz ki diye isyan eder.
Öğretmen ise öyle kolay pes etmeyecektir, peki söyleyin bakalım kimler pop müzik seviyor? Hemen eller kalkar havaya! Peki Rock! Ya Rap! Evet evet iste hemen hemen tüm parmaklar havada, öğrenciler şiirden kurtulduk diye hevesli, ama öğretmenin niyeti farklı. Henüz tüm eller havada iken anlatmaya başlıyor o sevdiğiniz müzik türlerinin hepsinde sözler var duyguları anlatan, hepsi özünde birer şiir ama müziğe uyarlanmış oldukları için siz şarkı diyor öyle zevkle okuyorsunuz. Klasik müzikte söz yok ama öğretmenim diyor bir tanesi, öğretmen de cevap çok; Eh o da senin icinde o şiiri yazdırıyor sana, başkasının sözlerine ihtiyacın yok diyor.
Bu Cloud Busting adlı kitaptan yapmaya çalıştığım bir çeviri, tabii kitap çok daha keyifli bir çocuk kitabı. Şiir yolu ile anlatılan arkadaş ilişkilerine dayalı bir kitap. Konusu da çok önemli olan bu kitaptan yine bahsederim ben ama burada anlatmak istediğim şiir gibi bana göre cok zor ve hatta ağır bir yazıyla duygulari hisleri istekleri arzulari anlatım metodunu ne de guzel anlatıyor, ulaşılabilir olduğunu gösteriyor olması.
Bana kimse müzik şiir nota ilişkisini böyle anlatmadı. Ne olurdu anlatsalardı derseniz bilemeyeceğim ama müzik ile daha erken yakınlaşmış olurdum fena mı.
Bu kitabı okumadan kısa bir süre önce sevgili Patricia’yi da alıp bir sinemaya gitmiştik. Dustin Hoffman’ın ilk yönetmenlik denemesi olan Quartet adlı filmi seyretmekti amacımız. Patricia yaşlılıktan, Basri alışkanlıktan ara ara uyusa da Arda ve ben zevkle ve ilgiyle izledik. Film aslında yaşlılar evinde geçiyor ve bu evde kalanların hemen hepsi müzisyen, klasik müzik sanatçısı kimi zamanında keman, piyano çalmış kimi ise söylemiş aryalar ve daha neler neler. Film ve konusu ayrı güzeldi umarım izlersiniz. Hatta izlediğinizde belki bu yukarda yazdığım konu ile benzediği yeri de farkedersiniz. Opera ile rap in aslında nasıl da aynı olduğunu sadece jenerasyon ve kültür farkından alakaları yokmuş gibi durduğunu görürsünüz.
Hadi kutlayalım
Geçtiğimiz yıllarda bir arkadaşla doğumgünü kutlaması neden önemlidir yoksa gereksiz bir para tuzağı mıdır diye bir tartışmaya girmistik. Tartışma tabii sanal ortamdaydı çünkü O Almanya’da ben İngiltere’deydim hatta kullandığımız yahoo grup ortamı da Türkiye’de idi.
O o günlerdeki terör olaylarınında etkisi ıle kutlanmaması gerektiğinde ısrar etmiş ben ise ona aşağıya kopyaladağım email ile cevap vermiştim. Birbiri ardına kutlamaya başladığımız 2013’deki doğumgünleri vesilesi ile sizinle de paylaşmak istedim bilmem bana katılır mısınız?
‘Ben yaşadığım hergüne sarılmak istiyorum, oğlumun gözlerindeki ışık sönmesin istiyorum ve ona hayatında kutlanmaya değecek şeyler olduğunu göstermem gerek yoksa günlük telaş arasında yılların geçtiğini nasıl anlayacağım.Her yeni yaşımla en büyük hediyem çevremdeki sevdiklerim ve sağlığımdır diye düşünüyorum ama onlar da elimde ne kadar bilemiyorum..
88 yasinda (şu anda 93 yaşında) bir bayan arkadaşımız var burada, arkadaş diyorum dikkat ediniz Elderly Friend olarak geçiyor, 40 yıldır yasadigi evinde tek basina, araba kullaniyor hala(1 yıl önce bıraktı direksiyonu!),torun çocuğunun Christening töreninden bahsederken gözleri parlıyor, iki haftada bir yaptığımız ziyaret için süsleniyor, Ctesileri sacini yaptiriyor,bizim icin hazırlanıyor nasıl da şık oluyor. Bu kadın savaşı yaşamış , kocasını oğlunu kaybetmiş ve tek kızı ile sık görüşemiyor ama demiyor ki ben yaşlandım artık oturayım,geçen gün kendine harika bir yüzük aldı…Tanışmadan önce bize aracı olan charity bu yaşta Demans olabilecegini soylemisti, ben unutuyorum o unutmuyor neden…
Hayatimda onemi olan tarihleri not etmeyi ve kutlamayi seviyorum ben, gecen sene nerdeydim o onemli gunde simdi nerdeyim diye ic muhasebemi yapiyorum. her bir kutlamayi bir bulusma vesilesi yapmaya calisiyorum.. Ha lutfen kutlama dedigim sey para harcamak degil olmayacak masraflar degil bahsettigim sey, sadece gunun farkinda olmak.. gecen zamanin farkinda olmak..hani eskilerin hasat zamanı dogmussun çok yağmur vardı dediği gibi.
Diyor ki dun okudugum bir yazi da (AXA PPP Healthcare magazin):.. belki de hafızanizda bir problem yoktur, en ufak birseyi hatirlayamiyorum diye unutkanlik basladi diye dusunmeyin belki de sadece artik daha az dikkat ediyorsunuzdur hayatınıza diyor.. Bi dusunsenize aramizda ben dahil istisnalarimiz var her 3-5 yilda bir duzen bozan yer yurt değiştiren ama çoğumuz yillardir aynı sehirde, aynı kisilerle aynı cember de yasiyoruz. Trafik lambasinda biraz uzun durunca farkediyoruz o kuru temizlemeci kapanmis yerine kebapci acilmis diye ama acaba orasi hep kebapci miydi? Hayatiniza yeni bir insan sokuyor musunuz zaman harciyor musunuz bu yeni geleni anlamaya?ya da aranizdan giden icin ne kadar agit yakiyorsunuz?Ilk geldigimizde deliler gibi insan bulalim iki cift laf edelim diye yahoogruplara uye olmustuk simdi gelen her maili acmiyorum ya, hep ayni diye birbirine hava atan insanlarla yasiyorum ama inatla her maili aciyorum ve cevap verebilirsem veriyorum. Biliyorum ki gurbet zordur taki degisen dukkani farketmeyene kadar yenisindir..
Is-guc yasam sartlari.. cocuk 1 cocuk 2 derken.. evet yaslaniyoruz.. ama Ingilizcedeki soruya bakarsaniz: How old are you? OLD… Arda buyuk ninesi icin anne o eski dediginde farketmistim yaslanmak dedigimiz sey eskimek midir diye..
Işte ben bu dunyada benimle beraber eskiyen herkesi bunu kutlamaya cagiriyorum.. Amacim sadece ben eskirken neler olmus onu farketmek.. Luks yerlerde harcayacak ne zamanim ne param var ama hadi arkadaslar toplaniyoruz dedigim de dunyanin en az 3 ulkesinde pesimden gelecek 8-10 arkadasim oldugunu gormek ve de onlarla beraber sanal da olsa paylasarak eskimek istiyorum.
Yanlis mi yapiyorum diye soracaktim.. ama yanlis yapiyorsam lutfen soyleme bu da benim olsun..(bu yazı ilk 2010’da yazılmıştı)
Dun canım oglum 11 yaşına girdı, haftasonunda önce oldukca basarılı bır basketbol macı,tam aman bir husran mı olucak derken bir anda cok keyıfli bır partiye dönüşen dogumgunu kutlamaları,hayal ettiği ama beklemedigi hediyelerini almak ve de telefondan fb den gelen kutlamalar ile 11. yaşına gerektigi gibi girdi ve şimdi hiç utanmadan sıkılmadan 12.yaş gününün planlarını yapıyor.Ben de benımkinı
Her doğumgününüz bir öncekinden daha güzel ve yaşanmaya deger, Her anindan keyif alacaginız kayda geçmeye değer bir hayatinız olsun. Ben de orada olayım!
Değiş Tonton
Daha 10 günü bile dolmayan bu yeni yılın ilk yazısı ne olucak diye düşünürken birbiri ardına gelen ayrılık,boşanma, ölüm haberleri ile şaşkına döndüm.
Ölüm Allah’ın emri diyoruz da acaba diyorum biz küçükken daha mı az ölüm vardı etrafımızda!
Ya da bu insan ilişkilerindeki yıpranma sonradan mı oldu yoksa hep oradaydı da bizim mi haberimiz yoktu?
“Biz büyüdük ve kirlendi dünya” diye bir şarkısı vardı Yeni Türkü’nün.
Bir araştırmaya göre Ocak ayı boşanmalarda, yani davaların açıldığı dönem olarak en yüksek ay imiş hatta avukatlar Ocak 2’yi hazır beklermiş! Bunu Aralık’ta duysaydım inanmazdım ama artık inanıyorum.
Galiba bunda eskiyi at yeniyi al tarzında pompalanan, yeni yılda yeni kararlar almalısın ısrarı etkili oluyor. Bir diğeri için de tabii bu Chrismas kutlayanlar icin geçerli bu özel dönemin etkilenmesini istemeyip kararın açıklanmasını yeni yıla ertelemek de diyebiliriz.
Su son 9 gunde ortalıkta gördüğümüz o kadar çok zayıflayacağım artık koşucusu var ki inanamazsınız. Bakalım Mart ayına kaç kişi kalacak!
Her ne olursa olsun bu karar sadece o güne ait listenin bir parçası olmasa gerek. Öyle ya bazı hediyeler sadece christmas da alınırken ( yaşlı teyzenin ördüğü ve sadece o etraftayken giyilecek çam ağacı desenli kazak gibi ) yavru köpek hediyesi de bir ömür boyu sürecek sorumluluk getiriyor bunu unutmamak lazım.
Öte yandan başta da söylediğim gibi ölüm Allah’ın emri yapacak fazla bisey yok. Ama diyorum ki etrafımızda hastalıklar ölümlerde mi arttı. Yoksa hep vardı da bizim mi haberimiz yoktu.
Bu teknoloji sayesinde dünyanın neresinde olursanız olun haberimiz olan insanlar ve onların dertleri hastalıkları derken acaba bilmeseydik daha mı iyi olurdu?Tanju Okan’ın şarkısındaki yok olan Balonlar misali !
Ya da bu yukarda bahsettigim kararlara bunların bir etkisi olabilir mi? Sonuçta intiharı bir bulaşıcı hastalık olarak gördüğümü düşünürsek Amerika’daki silahlı okul saldırıları bir imza atmak isteyenlere özgü ve heran salgına dönüşebilecek bir hastalık olarak tanımlayabilirim. Aynı şekilde artık belli bir hayatı yaşamış ve çevresinde hastalık ölüm haberleri artan insan birşeyleri değiştirmeye ilk olarak hergün gördüğü eşinden ayrılarak başlamak istemiş olabilir mi?
Kadın erkek farketmez herkes bir degisiklik arayışında orası kesin..
Ne diyeyim kolay gelsin herkese..
-
Arşivler
- Şubat 2026 (2)
- Ocak 2026 (1)
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS









