Kuzenlerall Kapadokya Ekim 09


hobi edinme calismalari 1
Dubai
30 undan sonra yapamadigin teksey: Dostluk (mu acaba? ne dersiniz)
Yazan kim bilmiyorum, gecenlerde posta kutuma gelen maillerden biri, hoşuma gitti aldım buraya koydum. Altta mavı ile de kendi fikirlerimi ekledim. siz ne dersiniz:
——–
İnsan 30 yaşından sonra arkadaş yapamıyor kendine. Koca yapıyor, karı yapıyor, çocuk yapıyor, arkadaş yapamıyor. Yapsa da eskiler gibi olmuyor. Halbuki uykuya dalar gibi arkadaş olurduk okuldayken. Arkadaş olmak için yaratılmış gibiydik. Bir hafta içinde böbrek verecek hale gelirdik.
Neden olmuyor bu işler 30’undan sonra? Neden olamıyor?
Oysa o ne güzel bir iştah, o ne güzel bir açlıktı.. Herkes herkese açtı. Seçer, bulur buluştururduk “ruh ikizlerimizi. ” Ne de çok ruhtaşımız vardı. Hiç açıkta kaldığımı hatırlamıyorum. Ruhumun güzel bir ikizi mutlaka olurdu yanı başımda. Ölümüne sevdiğim, uğrunda her şeyi göze alabileceğim, her şeyiyle güzel, her şeyiyle doğru, her şeyiyle kabul ettiğim… Basbayağı bir aşkla bağlı olduğum…
Evinde yatıya kalmadığım tek bir arkadaşım yoktu. Evler, odalar, yataklar sonuna kadar açıktı. Giysiler karışırdı, herkesin evinde herkesin bir parçası olurdu. Çamaşır makineleri herkesin çamaşırını yıkardı. Kimse gocunmazdı.
Şimdi ne zor. Herkes kapalı kutu. Herkes kapanmış, kaplumbağa olmuş. Bir kahve içimi zorlu randevulara bakıyor. Yatıya kalmak bir tabu. Evler de gönüller de sımsıkı kapalı.
Gençliğin en çok bu yanını özlüyorum. Ne güzelliğini, ne diriliğini, ne başıboşluğunu. Aynı yazarı, aynı şairi seviyoruz diye kuruluveren dostlukları özlüyorum. Birbirimize yazdığımız o uzun, o sapıklık derecesindeki ayrıntılı mektupları özlüyorum. Birbirimizi eleştirmeyişimizi özlüyorum. Birbirimizin dedikodusunu yapmayışımızı özlüyorum. Sevgili olarak kimseleri yakıştırmayışımızı özlüyorum. Arkadaşımı koruyacağım diye annemle yaptığım şiddetli kavgaları özlüyorum. Kavgayı değilse de kavganın altındaki ruhu özlüyorum. Dünyaya karşı arkadaşımın koruyucu meleği olmayı özlüyorum. Veya öyle olduğumu sanmayı…
Çocuğum olsaydı tek bir arkadaşında bile kusur bulmayacaktım. Öyle söz vermiştim kendime. Bırakacaktım arkadaşlık uykusunda mışıl mışıl uyusunlar. Bırakacaktım eve istedikleri gibi girip çıksınlar. Bırakacaktım istedikleri gibi buzdolabını talan etsinler. Bırakacaktım istedikleri gibi sevsinler birbirlerini. Tek bir laf etmeyecektim. Kimseyi evine yollamayacaktım. Kızımın arkadaşı kızım, oğlumun arkadaşı oğlum olacaktı.
30’undan sonra arkadaş yapılamıyor. Kötülükten değil. Başka bir şey. Ama neden çözemiyorum…..
Bence 30 undan sonra arkadas bulma kuralları daha farklı olduğu için zorlanıyoruz. Kolay olsun okuldaki universitedeki gibi hemen yanıbaşında oturanla oluversin istiyoruz. Ama kazın ayağı öyle değil, 30 undan sonra arkadaşlık kurmak icin gercekten emek vermen gerekiyor. Ve ne yazık ki kalan sen giden dostlarınsa yenilerini bulmak gerektiğini farkedemeden yanlız kalıyorsun. O yüzden de ben giden olmayı tercih ediyorum, tabii bıraktıklarımla ilişkimi koparmadan –ki bu aslında göründüğünden daha zor; yenilerini bulmaya çalışıyorum.J
Ama katılıyorum 30 undan sonra işler daha zor ve sen artık tek değilsin ve yeni kurduğun arkadaşlıklar da eşin çocuğun da etkili oluyor. Biraz da yardımları da oluyor tabii çocukların arkadaslarının ailelerinden uyanlar oluyor, eşinin şirketinden de birileri olacaktır belki ama dönüp dolaşıp iş yine sana geliyor. Sen ne kadar istiyorsun bu ilişkinin kurulmasını… emek verecek misin, uğraşacak mısın bakalım…
Yapı olarak arkadaş gelsin beni bulsun diyorsan üzgünüm yok öyle bir şey, radio frekansı gibi aslında hep yayın var etrafında ama sen o kanalı ayarlamadıkça aynı frekansta buluşamıyorsun. Yani senin araman ve de yayındaki cazırtılardan kurtulman gerekiyor. Sonra?
Sonrası
“enjoy the showJ”
Mamma Mia- 24 Kasim 2008
Bugün 24 Kasım 2008. Hemen hemen iki ay önceden planladığımız bir buluşmamız olacak arkadaşlarla, Mamma Mia adlı ünlü müzikali görmeye gidiyoruz. Sırf hanımlardan oluşan grubumuz yavru kuşlarını emin ellerde (babalarına )bırakabilmeyi başarmanın verdiği mutlulukla bir heyecan Londranın yolunu tutmuş çoktan
Bu özel günün planını hemen hemen iki ay önceden yaptık. Bir Eylül akşami Hatice nin evinde yaptığımız , piiama partisinde
karar vermis ve de hemencecik takvimlerimize işaretlemiştik (bu ülkede takvimler ve önceden planlamak çok önemli) 24 Kasım, hem herkese uyan tek gün hem de Hatice’nin doğumgünü için ideal bir kutlama olur![]()
Neyse müzikal Londra’da ya biz 5 bayan Oxford tan Banu, Surrey den Fusun , Maidenhead ten Fıgen, Windsor dan Hatice ve Twyford tan ben çeşitli tren yolculukları ile Londra’ya ulaştık. Müzikal öncesi bir şeyler yemek için TGI Friday’s te oturduk, bu arada ekip Londradaki elemanımız Canan’ında aramıza katılması ile tamamlandı. Garsonunda yardımıyla gırgır şamata bir yemek yedik, evet biraz da içtik![]()
Bir heyecan tiyatroya giriyoruz.Cok uzun zaman olmuş benim için şöyle güzel bir oyun seyretmeyeli değil ki kaliteli bir müzikal. Acaip mutlu ve heyecanlıyım. Konusunu bile bilmiyorum( filmini ısrarla seyretmedim) ki bunu seviyorum, bir beklentim yok orada olmam yeterli benim için.
Bu hislerle başladığım müzikalden muhtesem bir gösteri izlemiş olmanın mutluluğu ve de tatmini ile çıkıyorum. Gerçektende oynayanların performansı takdire değerdi. Komik ama ben Mamma Mia ve ABBA nın eserleri ilişkisinden bile habersizdim, yıllardır orada burada dinlediğim şarkıların birbiri ardına söylenmesi ayrı bir güzellikti… Bu arada Füsun bize en ön sırayı baya uygun bir fiyata bulmayı da basarmıştı ama açıkçası orkestranın hemen yanında oturacağımızı da hiç tahmin etmemistik. Böylece gösteride rol alan herkesi görmüş olduk. Hatta sahne altında yer olmadığı için ayrı bir oda da olan baterist ile orkestra şefinin birbirlerini kameradan izlediklerini de görmüş olduk….
Çıkışta günlük monoton yaşantımızdan farklı birşeyler yapmış olmanın dayanılmaz hafifliği ile evlerimize yine çeşitli tren yolculuklarını kullanarak dilimizde şarkılar aklımızda yine yapsak ya düşünceleri ile döndük.![]()
Hayatinizdaki hic bir dakikayi kacirmayin sonra uzulursunuz!
Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.
Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.
Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.
En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.
Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.
Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı…
Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi…
Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?
Joshua Bell metroda çalarken adli bu yazi bana mail grubumdan geldi, paylasmak ve unutmamak icin hemen buraya almışım sanırım 2009 yılında. Belliki çok etkilenmişim.
Şimdi sene olmuş 2024.
Bu yazıda bahsi geçen olay üzerine yazılan iletiler ile karşılaştım bol bol bu arada gecen sürede. O ilk heyecanı vermiyor bana ve hatta sevmiyorum da bu diğer insanlara yüklenen suçlamayı da. Bir durup dinlemediniz diyor ya..
Peki sorarım size bir insan neden metrodadır.. en basiti evine gidiyordur, ya da işine. Yani aylak aylak duracak zamanı yok.. yakalaması bir tren var ki ailesine hızlıca ulaşabilsin ve az olan zamanını sevdikleri ile beraber geçirsin.
Metroda ve de şehrin sokaklarında çalan müzisyenlere teşekkür ediyorum, hoş bir seda olarak kalıyorlar aklımızda. Eksiklikleri kesinlikle farkediliyor bunu da bilsinler hatta.
O ilk yazıyı yazan kişi bu müzik gelip geçenlerde nasıl bir etki yapmış olabilir diye araştırmamış. Bir sosyal deney yapılmış evet ama adamın önünden geçen kişileri ilerde durdurup biraz önce duydunuz, farkettiniz mi diye sormuşlar mı, yok öyle bir şey yapılmamış. Direk dinlemediniz diye iddia etmiş. Durmadık ya önünde..
Ama durup da dinlemediğimiz için kızmasın kimse, biz içinden geçtiğimiz o anda kulağımızdan içeri girmeyi başaran tınıyla yolculuğumuza devam ettik sevdiysek yüzümüzde bir gülümseme bile oldu bence.
Hemen değil ama bir gün hepsini de dinlemek için konserine de gideriz.
bir yastikta tam 40 yil…
İnsan yılların nasılda geçtiğini farkedemiyor, çocukluğumuzda büyüyebilmemiz için adeta ikişer ikişer bitirmek istediğmiz yılları bir sure sonra takip etmez oluyoruz. Ta ki çocuğumuz olupta onun geçirdiği değişimi zamana yıllara gore anlamaya çalışırken yılların aslında bizim içinde geçtiğini anlayana kadar…
2008 yılının ailemiz için önemi büyük, dile kolay tam 40 yıl önce yani 1968 de annem ve babam evlenmişler. Evlendiklerinde annem 18inde babam ise 24ündeymiş. Babam Eczacılık Fakültesini bitirip Etımesgut Hava Hastanesin de göreve başlıyor, annem kız meslek lisesinden mezun ve de ailesinden ilk defa ayrılmış bir garip genç kadın olarak Ankara ya türbe yeşili boyalı odaları olan bir eve gelin geliyor.
O dönem de annem ‘yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar… arşı aşıp ellere kız vermesinler… ’ türküsünü diline doluyor. Babam ise öğrenciliği boyunca yurtlarda kaldığı için evde ampul değiştirmek gerekebileceğini evlenince farkediyor… Ama sevgı ve saygı elde olduğu sürece her türlü zorluk aşılır deyip devam ediyorlar…
Sonra yavaş yavaş çocuklar doğuyor, Alper 1968 de doğup tüm ailenin biricik torunu ünvanını ve saltanıtını Zeynep in 1971 de gelmesi ile kaptırıyor. Alper Zeynep bebek yatabilsin diye yatağını ona verip ayakkabılkta kendine bir yer yapıyor, neyse ki durum o kadar kötü değil oda da ikisi içinde yer var… Hatta 1978 de Onur a da yer açılıyor odanın ve ailenin gönlünde….
Bu arada sırayla evler şehirler değiştiriliyor Ankara-Merzifon-Ankara-Eskişehir ve nihayet Mersin… Ortalama her sehirde 3 yıl kalaraktan emeklilik hakediliyor ve ver elini memleket… Babam Tarsus istiyor ama annemi kıramıyor ve Mersin i kabul ediyor.
Yıllar geçiyor acaba başına birşey gelir mi endişesi içinde ama muhakkak okul yemeklerine, gezilerine gitmesine izin verilen Alper Boğaziçi ne Bılgısayar Muhendisliğine , çocukluğundan beri dişhekimine kendi başına gidip tedavisini yaptıran Zeynep Hacettepe,ye Dişhekımı olmaya ve de 4 yaşında harika resimler çizen Onur ITU ye Endüstriyel Tasarım okumaya gidiyor. Ve de hic biri Mersin e dönmüyor, en azından henüz…İstanbul-Eskısehır-Ingıltere annem ve babamın yolculuğu bu sefer çocuklarını görebilmek adına bitmiyor…
Annem ve babam 40 yıllık beraberliklerine ortak bir hayat sığdırmışlar, çeşitli zorluklar sıkıntılar çekmişler ama hiç yılmadılar, vazgeçmediler ve hep birbirlerini desteklediler.
Her ikisinin de birbirlerine olan derin sevgi ve saygısı örnek alınacak bir evlililık hikayesi …
Babam 40 yılı sadece 1 günle kutlayamayız bir yıl sürmeli diyor, ve annemle beraber bu yıla bol bol seyahat sığdırmaya çalışıyor…Saolsunlar bu yoğun kutlama programında 1 haftasonunuda biz oğulları ve kızlarına ve de onları deliler gibi seven torunlarına ayırdılar…
Anneciğimin istediği fotoğrafı çektiremedik ama aklımzda ki mutluluk resimlerini zaten Abidin Dino bile cizemez ki, yaşamak lazım..
Ve bize bunu yaşatan siz anne ve babamıza teşekkur edıyoruz….
40 yılınızın birer parcası olmaktan mutluyuz gururluyuz….
Bana kablo demeyin…
Bir evin bütün elektrik uzatma kablolarında bir sorun olabilir mi
Bir aile ki hep bir uzatma problemi yaşamak durumunda…
Aldığınız aletlerde iki çıkış ama sizin evdekiler üç girişli olunca bu durumda bu şirin elektrik fişleri ile uzatmalarda özel girişleri tutturmaya çalışırsınız. 4 tane girişi var heyoo diye aldığınız çoklu uzatmada bir tane giriş çalışıyorsa mutlu olursunuz:…
Günlerce önünüzde duran Wire-less İnternet e bağlanmayı sağlayan mutluluk çubuğunu o en lazım olduğu zamanda artık bulamıyor olmak…
Mutfakta bilgisayar da olsun, hani aileyi ayırmayan biraraya getiren tipinden olsun dersiniz, bir koşu gidip en uygun, maliyeti az birşey alırısınız sonuç: çalışmazzz… Saatlerce sürünür çalıştırırsınız ama artık hevesiniz kaçmıştır…Wireless internet ağınıza sizden izinsiz kimse girmesin diye şifre koyarsınız, sonra şifrenizi unutursunuz yeni makinede bu sefer siz giremezsiniz…
Eski lap-top da bir şey vardı bir şifre, dur bir açayım bakayım dersiniz çalışmaz pili bitmiştir ve tabii siz şarj aletini bulamazsınız.
Bu arada 2 tane hiç açılmamış headset Microphone , neyi birbirine bağladığı bilinmeyen bilumum kablo, ara bağlantılar, 2 tane web cam bulursunuz, ama yok şarj aletini ve de o mutluluk çubuğunu bulamazsınız!!!
En son geçen hafta artık video kameranın şarj aletini aramayı bırakmıştım galiba.
Bu evden bazı şeyler kayboluyor, acaba korkmalı mıyım?.. En son okuduğum kitapta, bu evden birşeyler kaybolma olayını muzip cinlerin yaptığına dair yaşanmıs bir hikaye vardı da…
Geniz eti -2-
Geniz eti -1-
17 Agustos Ptesi gunu Istanbuldaki son haftamizdayiz, Basri ile yaptigimiz 1 haftalik Bursa,Eskisehir, Ankara ve Istanbul turnesini saglikla ve de sevgi ile tamamladik. Basri UK’e geri dondu, biz de bir hafta daha Istanbul’da kalacagiz.
Pazartesi Arda’yi kulak burun bogaz doktoruna goturdum, coktandir var olan uyku ve horlama problemlerinin kokenini anlayalim diye. Doktorumuz Cenap Bey gayet ilgili bir sekilde Arda’yi muayane ediyor, Arda’nin ve benim sorularima tek tek yanit veriyor. Kulak temiz cikti, bademcikler normal gorunuyor ancak geniz eti var! Arda’nin burnuna once bir anestezik solusyon sikiyor ve sonrada burun deliginden iceriye bir kameracik sokuyor, goruntu cokta ic acici degil, doktor beyin dedigine gore %80 oraninda bir tikanma soz kunusu, bende daracik bir aralik goruyorum, acikcasi orjinali ne kadar olmali bilmiyorum bu geniz etinin ama nefes yolunun dar oldugu bir gercek. Tani nefes yolunun dar olmasi sebebiyle cocugun rahat uyuyamamasi ve veya kafasini nefes yolunu acabilecek sekle sokarak uyumasi ve de bu daralmanin sebebinin de iri geniz eti olmasi.Doktorumuz bu daralmanin cocugun kafa –yuz ve cene kemiklerinin de gelisimini etkileyecegini soylemesi ile eski dishekimligi bilgileri canlaniyor kafamda. Dislerde caprasiklik, alt cenede gelisim geriligi falan Arda’nin daha simdiden yasadigi seyler. Tedavi en kisa zamanda bir operasyonla bu buyuk geniz etinin alinmasi. Kos kos eve donuyoruz, kafam karisik.
Ee ne bekliyordunuz diye soruyorum kendime buna hazir olmam gerekmezmiydi KBB uzmanina gozluk almaya gitmemistik, sikayetlerimiiz anlatirken de zaten acaba geniz eti mi var diye sormustum. Yani bu taniyi tahmin ediyorsan tedaviyi de dusunmus olmaliydim degil mi? Ama oyle degildi iste, hicte bu yanini dusunmemistim. Basri’yi ariyorum karsilikli sorular ve de bilinen cevaplar pekte bir sonuc yok. Basri Ingiltereden saglik sigortasi bu islemi oder mi diye bir arastirma yapmaya basliyor. Yani baslamis benim haberim yok, adamin biri arayip tuhaf sorular sorunca anliyorum. Bir saat icinde sigorta sirketi atakta kac kisi ile gorustum bilmiyorum oyle mi boyle mi sorulari ile bir anne olarak bu operasyon neredenasil yapilmali ve gercektende yapilmali mi sorulari arasinda kala kaliyorum. Ufuk Arda’ya sen ameliyat mi olacaksin diyor, karnini mi yaracaklar sorusuna Arda buyuk bir sogukkanlilikla hayir bogazimda rahat uyumami engelleyen birsey varmis hemen onu alacaklar diye gayet sogukkanli bir cevap veriyor, megerse o herseyi dinlemis ve de anlamis oysa ben o donen sandalyede donuyor ve de oynuyor saniyordum.
Sali gunu, sigorta sirketi onay vermezse yaptirmayalima karar veriyoruz, Ingiltere’ye donunce ugrasiriz diyoruz. Bu karari operasyonu cok aceleye mi getiriyoruz, operasyon sonrasi kisa sure sonra ucus var bir sikinti olur mu acaba tereddutleri sonucunda veriyoruz.
Carsamba sabahi sigorta sirketi provizyonu veriyor, yani operasyonu yaptririrsak odemeyi onlar yapacaklar ve biz karar degistiriyoruz, yani ben degistiriyorum. Ingiltere’deki seyahat sigortasinin buradaki anlasmali doktoru ile uzun bir gorusme yapiyorum. Oda KBB doktorumuz gibi operasyonun bir sorun yaratma riskinin cok dusuk oldugunu, ucusun Arda’yi yormayacagini soyluyor. Turkiye’de isler bu kadar hizli ilerlerken Ingiltere’ye donunce yasayacagimiz burokrasi cilginligi gozumde buyuyor. Ayrica geniz eti ortadan kalkarsa Arda’nin uyurgezerlikten kurtulacagina cok inanmisim, ya da inanmak istiyorum.
BU arada Dubai’deki eski Ingiltere’deki yeni dostlara soruluyor, tecrubeler bilgiler aktariliyor hemen. Sonuc geniz eti alinirsa cocugun rahatlayacagi bir gercek, Ingiltereden sistemin sorunlarina dikkat cekiliyor ve Turkiye bu konumda agir basiyor tabii.
Ve evet gun aliniyor Cuma gunu saat 12 de bu islem yapilacak. Arda cok ta mutlu degil tabii, o gun ve saatte Mert abinin gosterisi vardi operasyonla aralarinda bir secim yapmasi gerekince nedense operasyonu secmiyor Arda. Ancak yapacak birsey yokL
Operasyon sonrasi gorusuruz ama stress diz boyu diyebilirim!!!
-
Arşivler
- Ocak 2026 (1)
- Ağustos 2025 (2)
- Haziran 2025 (1)
- Mayıs 2025 (2)
- Nisan 2025 (1)
- Haziran 2024 (1)
- Şubat 2024 (1)
- Mayıs 2023 (1)
- Mart 2023 (1)
- Ocak 2023 (1)
- Kasım 2022 (1)
- Ekim 2022 (1)
-
Kategoriler
- #biryazihareketi
- #relocation
- #tasinma
- amsterdam
- Aralik 2009
- Arda's travel
- bizden haberler…
- bu kitabi okurken neler hissettim/dusundum
- Entertainment
- GEZGIN DOGANS
- gezgindoganlar family trip rocks
- Hobbies
- Hollanda
- Kasim 2009
- kissadan hisse- derlemeler
- roadtrip2019summer
- seyahat
- Taşınma
- Turkiye seyahatleri
- Uncategorized
- zeynep'ce
-
RSS
Entries RSS
Comments RSS




